faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2018 Pazar

BREZİLYA: POPÜLİST PRAGMATİZMİN ÇÖKÜŞÜ VE FAŞİZMİN YÜKSELİŞİ (2)


BREZİLYA: POPÜLİST PRAGMATİZMİN ÇÖKÜŞÜ VE FAŞİZMİN YÜKSELİŞİ (2)
(Brasilia'dan Ankara'ya Ortak Yönler)

Mustafa Durmuş

21 Ekim 2018

ARTAN SUÇ VE ŞİDDET

Brezilya’da ciddi ekonomik sorunlara ilave olarak, ülkede giderek artan ve yaygınlaşan şiddet olayları ve işlenen suçlar aşırı sağın ekmeğine yağ sürdü. Öyle ki sadece 2014 yılında 60 bin kişi öldürüldü. Polis olayları çözmek konusunda isteksiz davranınca da bu boşluk aşırı sağcı ya da Neo Nazi silahlı çeteler tarafından dolduruldu. Bunlar halkın kurtarıcıları olarak sahne almaya başladılar. Aynı yıl sağ muhalefet İşçi Partisi’nin (İP) Başkanını yolsuzlukla suçladı. Tüm bu gelişmeler sonucunda İP tabanını kaybederken, Bolsonaro ile temsil edilen aşırı sağcı ırkçı hareketler güçlenmeye başladı (1).

Bu kitle hareketleri, protestolar ve artan şiddet ve suç vakaları aslında neo-liberal dönüşümün semptomlarıydı. Bunlar siyasetin lümpenleşmesine yol açtılar.  Öyle ki bazen bu hareketler kolektivizmin restorasyonu ve neo-liberalizmle çatışmayı hedefleyen platformlara destek verirken, bazen de faşizmin oluşumu için verimli bir zemin oluşturdular (2). 

“SOSYAL KALKINMACILIK” ÇÖKTÜ, SINIFSAL ÇELİŞKİLER ARTTI

Marksist bazı yazarlarsa Brezilya’daki gelişmeleri uygulanan birikim stratejisinin çökmesine ve sınıf savaşının artmasına bağlıyorlar. Bu strateji, devlet öncülüğünde yürütülen “sosyal kalkınmacılık” adı verilen bir strateji. Kabaca, doğal kaynak ihracata dayalı, aynı zamanda da iç talebe, dolayısıyla da iç pazara odaklı ve devasa alt yapı yatırımlarıyla hayata geçirilen bir büyüme ve birikim strateji.

İşçi Partisi öncülüğündeki koalisyon sosyal kalkınmacılığı tam anlamıyla hayata geçiremese de kamusal yatırımlara öncelik verdi ve federal düzeyde yapılan yatırımlar yılda ortalama yüzde 10,6 oranında arttı. Asgari ücretin yükseltilmesi ve gelir bölüşümünün iyileştirilmesi aracılığıyla iç talep artırıldı (ücretler yılda ortalama yüzde 5 oranında artırıldı). Ekonomik büyüme yıllık yüzde 3,3 gibi bir oranda istikrarda tutuldu ve yoksulluk azaltıldı. Ancak bu gelişim 2011 yılında küresel çapta meta fiyatları düşmeye başlayınca tersine döndü. Zira bu olumsuz küresel gelişmelerden Brezilya’nın ihracatı olumsuz etkilendi. Ülkenin doğal kaynak ürünlerine olan dış talep azalıp, alt yapı yatırımları da yavaşlatılınca bu strateji çöktü. 2015-2016’da ekonomi yüzde 7 küçüldü. Bu arada devletin tepesiyle ilgili büyük çaplı yolsuzluk soruşturmaları başlatıldı. Özellikle de büyük inşaat firmalarının neden olduğu yolsuzluklar ortaya atıldı (bu firmalar ise izlenen ekonomik stratejinin çok önemli unsurlarıydı). Halkın hoşnutsuzluğu arttı ve bu tepkiler dönemin İP Başkanı D. Roussef’e yöneldi. Irkçı aday Bolsonaro bu durumu çok iyi değerlendirerek kendini bir alternatif olarak halka sunma imkânını buldu (3).

PRAGMATİZMİN İFLASI

Brezilya’da aşırı sağın yükselişini, “pragmatik sol popülist yaklaşımın tersine dönen dış konjonktür koşulları nedeniyle iflas etmesi” olarak açıklayan görüşler de mevcut.
Buna göre Brezilya deneyimi kendi sınırları içinde de olsa, politik alandaki pragmatizmin ilerici ekonomik değişiklikleri destekleyebildiğini, ama gerçek sonucun asıl olarak dışsal koşullarca ve iktidarı destekleyen politik koalisyonun istikrarı ile belirlendiğini ortaya koyuyor.

Örnek olarak, Loureiro ve Filho’ya göre (4), İP’in stratejisi bir pragmatik politik ve ekonomik stratejiydi (neo-liberalizm altındaki asgari direniş biçimiydi). Lehte dışsal konjonktür sayesinde (ABD’deki Büyük Moderasyon, AB’deki göreli refah artışı ve Çin’deki hızlı büyüme) İP pragmatizmi kısa dönemde ülkede siyasal istikrarı sağladı, ekonomik büyümeyi hızlandırdı ve gelir bölüşümünün iyileştirilmesine yardımcı oldu. Bu strateji, oyunun kurallarına ve Anayasaya sadık kalmayı ve ulusal geliri (sınırlı düzeyde kalmak kaydıyla) sosyal transfer programları ve emek gücü piyasalarında yapılan iyileştirmelerle emekten yana yeniden bölüştürmeyi öngörürken, diğer yandan oldukça adaletsiz servet bölüşümüne dokunmamayı, ideolojik çatışmalara girilmemesini ve sınıf temelli politikalar yürütmemeyi içeriyordu.

Bir başka anlatımla ihracat mallarının fiyatlarındaki artışlar ve büyük çaplı sermaye girişleri İP’in liderliğindeki iktidarın pragmatik ve çatışmasız reformist politikaları hayata geçirmesini mümkün kıldı. Ama bu pragmatizm Brezilya’daki ekonomik büyüme engellerinin ortadan kaldırılmasından ziyade, sadece hafifletilmesine yardımcı oldu. Mevcut birikim sistemi dönüştürülemediği gibi, orta vadede kapitalist büyümeyi kısıtlayan faktörler de ortadan kaldırılamadı.

Küresel ekonomik koşullar tersine dönmeye başlayıp, iktidara verilen sınıfsal destek azalınca İP’in tabanı erimeye başladı ve bu durum onu giderek iktidardan uzaklaştırdı. Sonuçta bir dönüm noktası olarak 2016 yılında Başkan Rousseff iktidardan düşürüldü. Bu dönemde politik çatışma burjuvazinin yerli kanadı ile küresel sermayeye eklemlenmiş olan kanadının arasındaki farklılıklarla derinleşti. Bu iki grubun ideolojik ayrılıkları, aralarındaki, izlenen ekonomi politikaları, kurumlar, politik temsiliyet konularındaki mücadeleler sonuç üzerinde etkili oldu. Bu süreç otoriter bir demokrasinin ortaya çıkmasıyla neticelendi (5).

BOLSONARO BREZİLYA HALKININ SORUNLARINA ÇÖZÜM OLAMAZ

Bolsonaro’nun (diğer aşırı sağcı popülist liderler gibi)  müesses nizam karşıtı söylemleri mevcut.  Böylece (kitleselleşmiş soldan bir meydan okuma söz konusu olmadığından), tipik bir biçimde halkın gözünde meşruiyetini kaybetmiş olan neo liberalizme sağdan bir meydan okumayı temsil ediyor.  Özellikle de neo liberal politikaların iyice dışlayıp marjinalleştirdiği kesimlere erişmeye çalışıyor ve aldığı oyun yüksekliğine bakıldığında bu konuda oldukça başarılı olduğu görülüyor.

Diğer yandan, eğer başkan seçilirse, ülkeyi sadece politik olarak, faşist bir otoriterliğe kaydırmayacak, aynı zamanda ekonomiyi daha da derinleştirilmiş bir neo liberalizme mahkûm edecektir. Bu ikilinin bir arada yürümesi şart görünüyor. Çünkü büyük sermaye ve yönetenler eğer müdahale edip, manipüle etmezlerse devasa eşitsizliklere ve krizlere neden olan sistemlerinin sosyal patlamalarla yıkılabileceğini farkındalar. Bu nedenle de kitleleri farklı hedeflere yönlendirebilecek hareketlere ve liderlere ihtiyaçları var. Bolsonaro’yu desteklemeleri asıl olarak bu ihtiyaçtan kaynaklanıyor.

Nitekim Bolsonaro, aşırı serbestleştirilmiş bir strateji çerçevesinde, mevcut kamusal yatırım projelerinin sürdürülmesinden vazgeçmeyi ve yaygın özelleştirilmeleri başlatmayı planlıyor. Bu konudaki fikir babası ise adı kamu fonlarıyla ilgili bir rüşvet olayına karışmış olan Şikago Okulu’na mensup, aşırı serbest piyasacı, sağcı ekonomist P. Guedes.  Guedes sosyal nitelikteki kamu harcamalarının büyük ölçüde kısılmasını, özelleştirmeleri, daha da adaletsiz bir vergi sistemini (düz oranlı vergileme) savunuyor.
Yani Bolsonaro, adil bir sosyo-ekonomik kalkınmaya hiç yer vermediği ekonomik programı aracılığıyla sosyal muhafazakârlık ve aşırı ekonomik liberalizmi sentezliyor. En zengin 6 kişinin 100 milyonun servetine eşit bir servete sahip olduğu bir ülkede (6) böyle bir programın bırakın eşitsizlikleri ortadan kaldırmayı, halkın en temel ekonomik sorunlarına bile çözüm olamayacağı, hatta bunları daha da derinleştireceği açıktır.

Buna rağmen, statükodan umudunu kesmiş ve ciddi bir ekonomik reformasyon beklentisi içindeki olan, aynı zamanda Kongre’deki sağcı ittifakın bizzat yönettiği ve tek sesli hale getirilmiş büyük medyanın ve Kilisenin manipülatif etkisi altındaki geniş yığınları peşinden sürükleyebiliyor.

“BBB” İTTİFAKI

Bolsonaro’ya müesses nizamın verdiği destekten bir örnek vermek gerekirse, ülkedeki aşırı sağcıların birçoğu Evanjelist gelenekten geliyor. Ülkede 600 adet Hristiyan TV ve radyo kanalı var. Bunlardan Rede Record ülkenin ikinci büyük TV kanalı ve Evanjelist Kilisesi mensubu milyarder Edir Maçedo’ya ait. Ayrıca bu yapı Kongre’de BBB Sağcı Koalisyonunu (Mermi, İncil ve Et)  kurdurarak ciddi bir politik güce sahip oldu. Öyle ki BBB’nin önerisiyle Brezilya yerlilerinin toprakları sınırlandırıldı, çitlemeler yapıldı. Yerlilere olan karşıtlığa ek olarak, kürtaj ve homoseksüellik, kadın hakları karşıtlığı biçiminde ortaya çıktılar. Aynı zamanda ülkede silahlanmanın kontrol altına alınmasını istemiyorlar (7).

28 EKİM 2018: ANTİ-FAŞİST GÜÇ BİRLİĞİ BREZİLYA'NIN SON ŞANSI

28 Ekimde Başkanlık seçimlerinin ikinci turu yapılacak. Demokrasi güçlerinin hala Bolsonaro’yu yenme imkânı var.

Güçlü bir sol hareket öncülüğünde, işçi sınıfının önemli bir parçasını oluşturduğu anti- faşist bir birliktelik bunu sağlayabilir, ama neo-liberal dönüşüm sırasında bu solun maddi temelleri büyük ölçüde erozyona uğradı. İP ve Rousseff yönetimi sınıfı güçlendirmeyi asla göze alamadı, tersine küçük küçük yasal iyileştirmelere ve düzenlemelere başvurarak sınıfı pasifize etti (8).

Buna rağmen, tehlikenin farkında olan anti- faşist güçler ikinci tur için işbirliği yapmaya hazırlanıyorlar. Brezilya Sosyalist Partisi ve Sosyalizm ve Özgürlük Partisi, bu seçimlerin faşizme ve darbeye karşı mücadele açısından çok önemli olduğunu belirterek adaylar içinde İP’in adayı olan ve ilk turda yüzde 29 oy alan Haddad’ı destekleyeceklerini açıkladılar. İlk turda adayı üçüncü gelen ve yüzde 12,5 oy olan Demokratik Emek Partisi de Haddad’ı destekleyeceğini açıkladı. Haddad ayrıca sandığa gitmeyenlerin, diğer küçük partilerin adaylarına oy veren seçmenlerin oylarını alma gayreti içinde (9). Bolsonaro’nun karşısında hala yüzde 54’lük bir çoğunluğun mevcut olması umudu yükseltiyor.

BRASİLİA’DAN ANKARA’YA ORTAK YÖNLER

Brezilya’daki İP önderliğindeki koalisyonların ve Türkiye’deki tek başına AKP iktidarlarının birbirinden farklı özellikler taşıdığı kuşkusuz. İP yüzünü sola dönmüş, solda konumlanan bir parti iken, AKP Türkiye’de milenyumun ilk neo liberal ve neo muhafazakâr partisi, yani sağda konumlanan bir parti.

Buna rağmen iki partinin ortak özellikleri var. Öncelikle, her ikisi de 15 yıldır iktidarda. İkinci olarak her iki parti de pragmatik bir popülist ajandaya sahip. Yani emperyalist –kapitalist sistemi karşılarına almadan, onun neo liberal versiyonu ile kavga etmeksizin, yoksullara dönük kısmi iyileştirmelerle, yani popülist politikalarla halkın desteğini alabilmeleri her ikisinin de ortak özelliği. Aradaki fark, İP’in sol bir popülizmi, AKP’nin sağ bir popülizmi uygulamakta olması. Ortak nokta ise sonuçta sağ ya da sol bu popülist pragmatizmin çözüm olmadığının ortaya çıkması.

Üçüncü olarak, her ikisi de lehte uluslararası konjonktürden (bol yabancı kaynak, düşük faizler gibi) bol bol faydalandılar, ama bu koşullar tersine dönmeye başlayınca her ikisi de başta ekonomik olmak üzere, çoklu krizlere girdiler. Bunun sonucunda İP tek başına iktidar olamaması yüzünden içinde yer aldığı koalisyona yansıyan sınıf çatışmalarından etkilendi ve giderek taban kaybetti. Benzer bir biçimde AKP iktidarı izlenen birikim stratejisi tersine dönen koknjonktür yüzünden iflas edince krizlere girdi, taban yitirmeye başladı.

Son olarak, her iki ülke de hızla aşırı sağa, otoriter ve totaliter bir rejim değişikliğine savruluyor.  Brezilya’da bu muhalefet hareketi aracılığıyla gerçekleşirken, Türkiye’de iktidar bloğunun kendi içinden oluyor.

………
(1) Alfredo Saad-Filho,  Social Policy Beyond Neoliberalism: From Conditional Cash Transfers to Pro-Poor Growth, http://dx.doi.org (July 2016).
(2)  di Alfredo Saad Filho,   Brazil: Social Change from Import-Substitution to Neoliberalism and the ‘Events of June’ , http://www.nuvole.it/wp/7-brazil-social-change-from-import-substitution-to-neoliberalism-and-the-events-of-june-2 (20 October 2015).
(3) EPA-EFE/Fernando Bizerra , Brazil faces two very different economic models in Bolsonaro and Haddad, https://theconversation.com (11 October 2018).
(4) Pedro Mendes Loureiro, Alfredo Saad-Filho,  “The Limits of Pragmatism: The Rise and Fall of the Brazilian Workers’ Party (2002-2016)”, http://eprints.soas.ac.uk (2018).
(5) Agm.
(6) EPA-EFE/Fernando Bizerrai, agm.
(7) Roxana Pessoa Cavalcanti, “How Brazil’s far right became a dominant political force”, https://theconversation .com (January 25, 2017).
(8) di Alfredo Saad Filho, agm.
(9) https://mronline.org/2018/10/11/brazil-left-unites-in-support-of-haddad-as-candidate-works-to-woo-voters.




20 Ekim 2018 Cumartesi

BREZİLYA: POPÜLİST PRAGMATİZMİN ÇÖKÜŞÜ VE FAŞİZMİN YÜKSELİŞİ (1)


BREZİLYA: POPÜLİST PRAGMATİZMİN ÇÖKÜŞÜ VE FAŞİZMİN YÜKSELİŞİ (1)
Mustafa Durmuş
20 Ekim 2018
Pele ya da Alex’i pek çoğumuz duymuş olsak da Bolsonaro’yu neredeyse hiç birimiz daha önce hiç duymamıştır. Ancak son günlerde dünyadaki emek ve demokrasi güçleri bu isimle ilgili olarak Brezilya’daki gelişmeleri endişe ile izliyor.
Çünkü iki hafta önce yapılan başkanlık seçimlerinin ilk turunda Sosyal Liberal Parti’nin adayı olan Bolsonaro yüzde 46 oy ile birinci çıktı. İktidar bloğunda yer alan sol popülist İşçi Partisi’nin (İP) adayı olan Haddad ise sadece yüzde 29 oy alabildi.

BOLSONARO: FAŞİZMİN DİRİLİŞİNİN SEMBOLÜ
Eski bir asker olan Bolsonaro tıpkı Trump ve dünyadaki diğer benzerleri gibi ırkçı, homofobik, kadın ve LGBTİ düşmanı ve demokrasi karşıtı aşırı sağcı bir politikacı.
Öyle ki ülkesinde 1985 yılına kadar hüküm süren askeri diktatörlüğe ve bu dönemde yapılmış olan işkencelere methiyeler düzebiliyor. Kadınların erkeklerden daha düşük ücret alması gerektiğini, gay bir çocuğu olsaydı onu reddedeceğini, kürtaja, göçmenlere, mültecilere karşı olduğunu açıkça söylüyor. Aynı zamanda da İP’nin başkan yardımcısı olan bir kadın siyasetçiye “tecavüz etmeye bile değmez” diyebilecek kadar kadın düşmanı, tecavüzcü bir provokatör olarak anılıyor ülkesinde.
Bolsonaro faşist politik gelenekteki dirilişi temsil ediyor. Brezilya halklarının ekonomik ve sosyal kazanımlarını ortadan kaldırmak isteyen, büyük özelleştirmeler yapılmasını talep eden neo-liberal ideoloji ile uyumlu hareket ediyor. Bu nedenle de, ülkedeki zengin seçkinlerin eski Başkan Lula’nın içeri atılmasını sağlayarak onun başkanlığının önünü açtığı ileri sürülüyor (1).
28 Ekim tarihinde yapılacak olan ikinci tur seçimlerinde eğer demokrasi güçleri güç birliği yapıp Bolsonaro’nun seçilmesini önleyemezse bu durum sadece Brezilya ve Latin Amerika’yı etkilemeyecek. Aynı zamanda dünyada finans kapitalin doğrudan emrinde olan faşist iktidarlardan biri daha kurulmuş olacak ki bu dünyadaki demokrasi güçleri için çok kötü bir haber.

BOLSONARO’NUN GENİŞ BİR KİTLE DESTEĞİ VAR!
Bolsonaro’nun yükselişi gelip geçici bir durum olmadığı gibi, hafife alınacak bir olgu da değil. Çünkü gücü, etkileyebildiği ve ağırlığını yoksulların, orta sınıfların oluşturduğu seçmen tabanının ve burjuvazinin (özellikle de küreselleşmeye entegre olmuş kanadının), 15 yıllık sol popülist koalisyondan ekonomik ve siyasal olarak umudunu kesmeye başlamış olan bir kısım burjuvazinin, müesses nizamın diğer unsurları olan bürokrasinin, asker ve polisin, Neo Nazi sivil faşist güçlerin, çeteleşmiş yaygın suç örgütlerinin verdikleri destekten kaynaklanıyor.
Keza 52 sandalye ile, Kongre’de 55 sandalyeli birinci parti konumunda olan İşçi Partisi’nin ardından ülkenin en büyük ikinci partisi durumunda. Yani Kongre’de de ciddi bir desteğe sahip.

TEK ÖRNEK DEĞİL, DÜNYADA AŞIRI SAĞCI POPÜLİZM YÜKSELİYOR!
Küreselleşmenin gerilemeye ve ulusal pazarlarda korumacılığın artmaya başladığı bir dönemde, artık dünyanın birçok ülkesinde iktidara ırkçı, aşırı sağcı, faşist partiler gelmeye başladılar. Üstelik bu iktidarlar kısa vadeli olmuyor, en az 10-15 yıl sürebiliyorlar.
Nasıl ki 16.Yüz yılda Martin Luther, Katolik Kilisesinin bir keşişi olmasına rağmen, Kilisenin sahteciliğine ve yolsuzluklarına ve Tanrı ile insan arasında aracılık rolüne karşı çıkarak Hristiyanlıkta reformizm anlamına da gelen Protestanlığı ortaya atarak kitleleri arkasına alabildiyse, emekçilerin kapitalizme olan tepkisini sömüren günümüzün sağcı popülist hareketleri ve liderleri de Luther’in yaptığına benzer bir şey yapıyorlar.
Söylemlerinde zengin seçkinleri hedef tahtasına koyuyorlar, eşitsizliklere ve yoksulluğa karşı çıkıyorlar, yolsuzlukları eleştiriyorlar. Yani halkın siyasal rejime, seçim sistemine olan kızgınlığından yararlanıyorlar. Özellikle de yolsuzlukları ve skandalları kullanıyorlar.
İktidara geldiklerinde uyguladıkları programlar ise çok somut değil. Bazen bir tür refah devletini savunabiliyorlar ya da Brezilya’da açıkladıkları gibi neo-liberal çözümlere yönelebiliyorlar. Ancak bu popülist liderlerin ortak noktası devleti ele geçirerek, hem kendilerini, hem de çevresini zenginleştirmek, bir tür “ahbap-çavuş kapitalizmini” yaygınlaştırmak oluyor (2).
Bu hareketlerin merkezi Doğu Avrupa (özellikle de Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Bulgaristan ve Bosna) olsa da, Merkez Avrupa içinde Avusturya’da, İtalya’da, Almanya, hatta İsveç’te bile ciddi taban oluşturmaya başladılar. Türkiye’de son 15 yıldır sağcı popülist, otoriter Erdoğan iktidarını pekiştirerek sürdürüyor. Putin ise Rusya’da çok güçlü bir konumda. Asya’da; Japonya’dan, Tayland’a ve Kamboçya’ya kadar benzer gelişmeler söz konusu. Hindistan’da Modi iktidarı sağcı otoriterliğin tipik bir örneğini oluşturuyor (bu gidişata sadece Malezya uymadı). Latin Amerika’da, Kolombiya’da yenilerde başkan seçilen Duque neo liberal ekonomik politikaları ve askeri güvenlikçi politikaları hızla hayata geçirirken, Nikaragua’da Ortega yönetimi militarizme kaymaya başladı. Kısaca Bolsonaro dünyada tek örnek değil (3).

NEO-LİBERAL POPÜLİST OTORİTERLİĞİN KAYNAKLARI
Dünyadaki bu gelişmenin nedenlerinin başında yıllardır bu ülkelerde iktidarda olan merkez partilerin neo-liberal küreselleşmeyi benimsemeleri ve buna uygun ekonomi politikaları uygulayarak, ekonomik sorunların ve eşitsizliklerin artmasına, halklarının yoksullaşmasına neden olmaları olgusu geliyor.
Bu durum bu partilerin taban kaybetmeleri ile sonuçlanırken, hızla değişen dünya koşullarında kapitalizmin geleceğine ait belirsizlikler nedeniyle korkuya kapılan halklar, bu korkularını çok iyi kullanan aşırı sağcı partiler ve hareketlerin eline düşmeye başlıyorlar.
Bu bağlamda örneğin, şu ana kadar sosyal refah toplumunun en parlak örneği olarak sayılan Kuzey Avrupa ülkelerinden biri olan İsveç’teki son gelişmeler hem korkutucu, hem de öğretici nitelikte.
Çünkü dünyada tüm zamanların, yurttaşlarına en yüksek refahı sunan ülkelerinin başında gelen ve mültecilere hep kucak açtığı için “dünyanın vicdanı” olarak da anılan İsveç’te aşırı sağ giderek güçleniyor. Eylül başlarında yapılan seçimlerde iktidarın ana ortağı olan Sosyal Demokrat Parti son yüzyılın en kötü sonucunu alırken (yüzde 28), ırkçı, homofobik, mülteci karşıtı, aşırı sağcı popülist parti “İsveç Demokratları” yüzde 20’ye yakın bir oy alarak parlamentoda üçüncü parti konumuna geldi (4).
  
BREZİLYA BU DURUMA NASIL GELDİ?
Aslında soruyu “dünya bu duruma nasıl geldi” diye sormak daha doğru olacaktır. Zira böyle hareketleri, partileri iktidara taşıyan faktörler birbirine çok benziyor: Neo liberalizmin daha da artırdığı bölüşüm eşitsizliği, derin yoksulluk, yolsuzluklar, müesses nizamın ve merkez partilerin ekonomik ve siyasal sorunlara çözüm üretememesi, küreselleşmenin hızlandırdığı göçler ve mültecilik sorunları ve tüm bu sorunların halkta liberal demokrasiden umudunu kesmesine yol açması gibi birçok faktör söz konusu.
Yani neo liberalizmin egemen olmaya başladığı 1980’li ve 1990’lı yıllarda küreselleşme ve serbest ticaretle sorunu olmayan sosyal demokrat ya da merkez sol iktidarlar neo-liberal strateji ve politikalara karşı çıkmadılar, sadece onun daha yumuşak versiyonunu (bir tür sosyal neo liberalizm) hayata geçirdiler. Bu durum onları bir süreliğine iktidarda tutarken, bu politikaların daha da derinleştirdiği ekonomik sorunlar tabanda aşırı sağcı fikir ve örgütlenmelerin güçlenmesi ile sonuçlandı.
Brezilya da bu gelişmelerden nasibini aldı. Son 15 yıldır iktidarda olan sol popülist ağırlıklı koalisyon pragmatik bir yaklaşımla halka dönük küçük iyileştirmeler yaparken, asıl olarak neo liberal politikalar uyguladı. Özellikle de 2011 yılından itibaren uluslararası konjonktür tersine dönmeye başlayıp ekonomik sıkıntılar artınca, bunun sınıfsal ittifaklar üzerinde yarattığı çözücü etkilerin sonucunda hızla taban kaybetti ve bu taban giderek aşırı sağ, ırkçı, faşist hareketlere yöneldi.

HALKA İÇİRİLEN ZEHİRLİ İKSİR
Brezilya’daki bu hızlı sağa kayma konusunda kuşkusuz farklı görüşler mevcut. Bazı yazarlar ülkedeki bu gelişmeleri halkın zengin seçkinler tarafından bir tür zehirlenmesi olarak açıklıyor. Örneğin ünlü ekonomist Thomas Palley bu görüşü savunanlardan birisi.
Palley’e göre (5), “Brezilya halkı şeytanca bir politik büyüye kapıldı. Halk uykusunda geziyor, demokrasiyi yok eden bir felakete doğru adım adım yaklaşıyor. Bu seçmenler zehirli bir politik iksir içmiş gibiler. Hem hafıza kaybı (amnezya) yaşıyor, hem de giderek biçim değiştiriyorlar. Bu iksiri bunlara ülkenin zengin seçkinleri içirdiler. Bunu da parlamentoda yaptıkları darbe ve satın alınmış medyaları aracılığıyla gerçekleştirdiler. Hafıza kaybı yaşıyorlar çünkü haksız bir şekilde yolsuzlukla suçlanıp içeri atılan Başkan Lula döneminde ücretlerinin nasıl arttığını ve eşitsizliklerin nasıl azaldığını unuttular. Ayrıca İP’in yolsuzluğa ortak olduğu iddiasına inandırılarak seçkinlere destek vermeye başladılar. Oysa İP zenginlerin beslendiği hortumu kesmeye çalışıyordu”.

NEOLİBERAL SOSYAL POLİTİKALAR VE KOALİSYONLARIN AÇMAZLARI
Dünyada yoksullukla mücadelede çok yaygın bir sosyal politika aracı olarak kullanılan “şartlı nakit destekleri” (Bolsa Familia) gibi popülist destekler söz konusu.
Bunlar toplumdaki bazı seçilmiş kesimlere sunulan ve vergilerle finanse edilen küçük çaplı, ama şarta bağlı nakit ödemelerini içeriyor. Bu destekler de bir yandan eşitsizliğin azaltılmasını ve yoksulluğun yönetilmesini sağlarken, bir yandan da sisteme olan itirazın ve radikal muhalefetin önlenmesine hizmet ediyor.
Bazı yazarlar Brezilya’daki siyasal gelişmeleri İP’in tek başına iktidar olamamasına, bu nedenle de koalisyon hükümetleri sırasında böyle sosyal politikalarını tam olarak uygulayamamasına bağlıyorlar.
Örneğin siyaset bilimci Cavalcanti’ye göre (6), Brezilya’da irili ufaklı 25 siyasal parti var. Bu nedenle de sol popülist İP hiçbir zaman yüzde 25’tan fazla oy alamıyor. Böylece de İP genelde aralarında küçük sağcı partilerin de bulunduğu partilerle koalisyon yapmak durumunda kalıyor.
Yani İP, bir yandan “Bolsa Familia” gibi sosyal güvenlik ve nakit transferi politikası ile yoksulluğu azaltıcı politikalar uygulayıp, asgari ücreti yükseltip, üniversite eğitimini kitleselleştirmeye çalışmak gibi ilerici politikalar uygulamaya, diğer yandan çok kötü durumdaki kamusal hizmetleri adaletsiz bir vergi sistemi ile finanse etmeye çalıştı. Koalisyondaki diğer partilerin servet zenginlerini vergileyerek buradan sağlanacak finansman ile nitelikli kamu hizmeti verilmesine sıcak bakmaması İP’in yaptığı birçok iyi işin görünür olmasını önledi. Böylece halkın hoşnutsuzluğu giderek arttı. Öyle ki 2013 yılında olduğu gibi, toplu taşım ücretlerinin artırılması sonucunda ülkede yaygın protestolar ve kitle gösterileri patlak verdi.
Böyle sosyal politikalar (bazı araştırmacılara göre) Bolsonaro’nun yükselişinin asıl nedenini oluşturuyor. Çünkü bunlar yoksulların durumunu kısa dönemde iyileştiriyor, düşük ücretlileri sübvanse ediyor ama yoksulluğun yeniden üretimini de, kalıcı bir hale gelmesini de sağlıyor.
Bu bağlamda bu politikalar en iyisinden neo-liberalizm ile uyumlu, ancak yaşam koşullarında iyileştirmek, yurttaşlık haklarını genişletilmek ve neo-liberalizm altında yoksulluk ve adaletsiz yeniden bölüşümün yeniden üretimini önlemek gibi konularında son derece yetersiz kalan politikalardı (7).
Kısaca sağlanan şartlı nakit yardımları, halkın üzerindeki ağır vergilerin ve yüksek ücretli ve kalitesi düşük kamu hizmetlerinin neden olduğu hoşnutsuzluğu ortadan kaldırmaya yetmedi. Bu da halkın tepkisinin artmasına ve giderek yaygın toplu protestoların ortaya çıkmasına neden oldu.
.....devam edecek: Brasilia’dan Ankara’ya Ortak Yönler

……………..

(1) Thomas Palley, “Brazil is Falling Under an Evil Political Spell”,http://www.thomaspalley.com (16 October 2018).
(2) John Feffer, “Why Is the Radical Right Still Winning?”,commondreams.org/…/20…/10/11/why-radical-right-still-winning (11 October 2018).
(3) Agm.
(4) https://www.npr.org/…/sweden-election-ruling-party-scrapes-….
(5) Palley, agm.
(6) Roxana Pessoa Cavalcanti, “How Brazil’s far right became a dominant political force”, https://theconversation .com (January 25, 2017).
(7) Alfredo Saad-Filho, Social Policy Beyond Neoliberalism: From Conditional Cash Transfers to Pro-Poor Growth, http://dx.doi.org (July 2016).


Formun Üstü


19 Kasım 2016 Cumartesi

TRUMP (2) : FAŞİST Mİ, IRKÇI BİR POPÜLİST Mİ?




TRUMP (2) : FAŞİST Mİ, IRKÇI BİR POPÜLİST Mİ?

Mustafa Durmuş

Trump’ın başkan seçilmesinin ardından ABD’de ve Avrupa’da yayımlanan birçok gazetede onun “faşist” ya da “neo faşist” biri olduğundan sıklıkla söz edilmeye başlandı (aslında seçim kampanyası sırasında da bu tür nitelemeler yapılıyordu). Örneğin Truth-out adlı internet gazetesinin baş editörü, yazar William Pitt, Amerika’nın kendine “küstah ve ensesi kalın bir faşisti” başkan olarak seçtiğini yazdı. Bu savına Trump’ın Klux Klan örgütü tarafından desteklenmesini, beyaz ırkçılığı yapan faşist bir çevreye sahip bulunmasını,  militarist ve emperyalist yayılmacı politikaları savunmasını, kullandığı nefret dilini (özellikle de yabancı, göçmen ve İslam düşmanlığı söylemlerini) , siyahlara karşı nefretini, intikam sözcüklerini ve şiddet savunuculuğunu seçim kampanyası sırasında sıklıkla kullanmasını, kadın düşmanlığını, LGBTQ karşıtlığını gerekçe olarak gösteriyor. Yazara göre, “Mussolini yaşasaydı Trump’ın faşistliğine tanıklık ederdi. Zira Trump da, tıpkı Mussolini gibi, devlet ile sermayenin gücünü birleştirmektedir[1] .”

Benzer bir biçimde Naomi Klein de Guardian’daki makalesinde[2], neo faşistlerin, neo liberalizmin neden olduğu eşitsizlik artışı ve güvencesizliğin getirdiği zorluklar karşısında bocalayan halkı manipüle etme konusundaki başarısından hareketle, Trump’ı neo faşist olarak niteliyor ve Trump gibi politikacılara olan halk desteğinin ancak gerçek anlamda emekten yana yeniden bölüştürücü politikaları savunarak azaltılabileceğini ileri sürüyor.

Seçim kampanyası sırasında Trump ve Cumhuriyetçiler örneğin Afro Amerikalıları “tembel”, “geri zekâlı”, “şiddet yanlısı” ve “kriminal” ilan ederek ne denli ırkçı olduklarını göstermişlerdi.
Diğer yandan bu tür ırkçı, ayrıştırıcı söylemlerin işe yaradığını hem seçim sonuçları, hem de dün açıklanan son anketler ortaya koyuyor. Buna göre seçimlerde Beyazların % 58’i,  Asyalıların % 29’u, Hispanik/Latinoların % 29’u ve siyahların % 8’i Trump’a oy verdi[3]. Pew Center’in açıkladığı anketin sonuçlarına göre ise, Trump’ı destekleyenlerin % 79’u yasa dışı göçmenliği, % 74’ü terörizmi ve % 63’ü işsizliği toplumun önündeki en ciddi sorunlar olarak görüyor[4].

“Faşist” ve “faşizm” kavramları içi boşaltılarak kullanılıyor

Faşizmin ırkçılığı tarihsel bir olgudur. Irkçı niteliği olmayan bir faşizmden söz etmek mümkün değildir. Diğer taraftan her ırkçı yapı ya da devlet faşist olmak durumunda değildir. Örneğin Britanya İmparatorluğu da ırkçıydı, ama faşist değildi. Faşizm Almanya’da Yahudi düşmanlığıydı ama İtalya’da değildi. Faşizm tekçi ve totaliterdi ama Stalin rejimi de totaliter bir rejim olmasına rağmen faşist bir rejim değildi. 

Faşizm Nazi Almanyası sırasında görüldüğü gibi kadını aşağılayan ve onu eve hapseden bir ideoloji oldu. Diğer yandan “ kadınları vajinalarından yakalamakla övünen” günümüzde Trump’ın kadın düşmanlığı (ya da benzer otoriter liderlerin kadın karşıtı söylemleri)  seçimler sırasında erkek seçmeni yanına alabilmek için,  onların kadın özgürleşmesi karşısında duydukları korku ve endişeyi manipüle etmek istemesinin bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Nitekim Trump beyaz erkeklerin çoğunluğunun oylarını alırken, kadınlarda oy oranı  % 42’de kaldı. Yani içinde yaşadığı toplumun erkek egemen ve bir o kadar da ırkçı-şoven kültürü faşist bir topluma evrilmeden de seçimlerde araçsallaştırılabilmektedir.

Keza militarist, emperyalist - yayılmacı politikaları savunmasından hareketle Trump faşist olarak ilan edildiğinde,  rakibi olan en az onun kadar militarist ve emperyalist politikaları savunan Clinton nasıl tanımlanacaktır? Kaldı ki bu politikalar yüz yıla yakın bir süredir devletin (yönetimlerinden bağımsız bir şekilde) değişmez politikaları olmuştur.

Trump’a yapılan nitelemeler, faşizmi tanımlamada basit ve içi boşaltılmış tanımların bir kez daha yaygın bir biçimde kullanıldığını gösteriyor. Böyle tanımlamalar ve bunların gelişi güzel kullanımı faşizm olgusunun yanlış anlaşılmasına ve bu kavramın yanlış kullanılmasına neden olduğu gibi doğru politik analizlerin yapılmasını da önlüyor. 

Örneğin insanlar, kendilerine “faşizm nedir?” diye sorulduğunda, genelde “acımasız bir diktatörlük”, “Yahudi düşmanlığı”,” kitlesel çılgınlık-histeri”, “efektif propaganda aygıtı” ya da “psikopat bir liderin büyüleyici hitabeti” ya da “ırkçılıktır” yanıtlarını veriyorlar.  

Tekil olarak bu nitelemeler üzerinden faşizmi anlatmak yeterli olmadığı gibi, her baskıcı rejim ya da uygulamaya faşizm, her otoriter lidere faşist dediğimizde, bir tür ‘yalancı çoban’a döneriz ve insanlar bir süre sonra faşizmin normal (çok da kötü olmayan) bir şey olduğuna inanmaya başlarlar.
Sevmediğimiz her insan ya da fikri faşist olarak nitelediğimizde faşizmin gerçek içeriğini de boşaltmış oluruz. Örneğin ABD’de, Trump ile Hitler ya da Mussolini’yi kıyaslanırken bu çarpıtma ortaya çıkıyor. Oysa Trump’ın (hatta Putin’in)  silahlı sokak çetelerini örgütlemediği, silahlı saldırılar düzenletmediği, sokaklarda terör estirmediği, toplama kampları oluşturmadığı biliniyor. 

Diğer yandan emek ve sol düşmanlığı, cinsiyetçilik,  sanat düşmanlığı, azınlık düşmanlığı, basına sansür, entelektüellere yapılan baskılar, aşağılamalar,  ana akım dışında konuşup yazanlara düşmanlıklar da bu liderlerin ortak özellikleri. Bu tür düşmanlıklar pusuda bekliyorlar ve uygun bir zemin bulduğunda hortlayabiliyorlar[5]. Ama sadece bunlar bu liderleri faşist yapmaya yetmiyor. Bu bağlamda tüm polis rejimlerini de faşizm olarak adlandırmaktan kaçınmak gerekiyor.
Böylece dikkatlice yapılmış, özgün bir tanım altında, 1920 ve 1930’ların İtalya ve Almanya’daki örnekler faşizmi tanımlamada bize yol gösterici olabilir.

İtalyan ve Alman faşizminin bazı temel özellikleri faşist bir rejimin olmazsa olmazlarını, büyük ölçüde, yansıtır. Bunlar şöyle özetlenebilir: (i) Faşizmin ideolojisi, bazen sol retoriği kullansa da,  bütünüyle aşırı sağ ideolojilerden beslenir. (ii) Burjuva demokrasisi içinde yükselir. (iii) Yönetime gelme yöntemi seçim ve şiddet karışımı bir yöntemdir. Seçim ve şiddet iç içe geçmiştir. (iv) En büyük destekçileri mevcut ekonomik politik kurulumda kendilerini dışlanmış olarak hissedenlerdir. (v) Amacı sadece devlet gücünü ele geçirmek değil, aynı zamanda soldan, sosyalistlerden, işçi sınıfından mevcut sosyal düzene gelebilecek tüm tehditleri de ortadan kaldırmaktır[6].  

Böylece bu iki örnekten hareketle faşizmin burjuva demokrasisi içinde yeşeren özgün bir karşı devrimci biçim olduğu ileri sürülebilir. Faşist diktatörlükler güç ve servetin, mevcut iktisadi ve politik kurulumun dışındaki hırslı, muhteris unsurlara geçmesinin önünü açarlar ve aynı zamanda da radikal değişim isteyenlere karşı statükonun garanti edilmesini sağlarlar[7].  

Faşizm ‘polis devleti’ne indirgenmemeli

Faşizmi, seçimlere dayalı parlamenter demokrasinin belirsizliklerini reddeden otoriter bir polis devleti ile aynılaştırmamak gerekir. Çünkü faşizm, özel bir takım durumlar nedeniyle kapitalist toplumun yönetilme biçimine ciddi meydan okuma söz konusu olduğunda, buna karşı sistemin özellikli bir yanıtıdır. Tarihteki faşist hareketler daha ziyade 1930’lar-1945 döneminde görüldü. Bunların en belirgin olanları İtalya’da Mussolini, Almanya’da Hitler, İspanya’da Franco, Portekiz’de Salazar, Romanya’da Antonescu, Fransa’da Petain, Macaristan’da Horty ve Hırvatistan’da Pavelic’tir[8].

Faşizmin sorumlusu kapitalizm

Diğer yandan faşizmi anlatılırken yapılan bir başka hata, klasik Avrupa faşizminin ortaya çıkışından, yükselişinden ve yaptıklarından büyük ölçüde Hitler ve Mussolini’yi sorumlu tutarken, bu karakterleri ‘faydalı bir araç’ olarak ortaya çıkartan sosyo ekonomik koşulları göz ardı etmektir.
Faşizmin bu tür bir hatalı yorumu günümüzde faşizmin tezahürlerini açıklamayı zorlaştırıyor. Zira prototip, Avrupa faşizmi, Hitler ve Mussolini ile özdeşleştirilince onların yok oluşu ile faşizmin sonu da gelmiş oluyor. Oysa bugünün gelişmiş ya da azgelişmiş bazı kapitalist ülkelerindeki giderek artan faşist eğilim ve gidişat örnekleri uygun koşullar oluştuğunda yeni Hitler ya da Mussolini’lerin doğabileceğini gösteriyor.

Böyle kötü gelişmeler,  tıpkı periyodik iktisadi krizlerin kapitalizme içkin olması gibi, faşizm mikrobunun kapitalizme içkin olduğunu ortaya koyuyor. Böyle olunca da, kapitalizm başat bir sosyo ekonomik üretim tarzı olmayı sürdürdükçe, koşulları oluştukça faşizm ortaya çıkıyor.

Faşizm liberal demokrasi karşıtlığı değil

Faşizmi liberal demokrasi karşıtlığına indirgemek bir diğer yanlışlıktır. Aslında bu yanlışlık yöntemsel bir çarpıtmanın bir sonucu olarak doğar. Bu çarpıtmada kullanılan yöntem amprisizmdir. Yani faşizm ve demokrasi karşılaştırılırken, her hangi somut bir çıkışı olmayan bu yöntem altında gerçekler birbirinden dikotomik olarak ayrıştırılır, bir örnek diğerine karşı kullanılır, entegre edilmez. Sonuçta faşizm liberal demokrasinin karşıtı olarak tanımlanır.

Oysa parlamenter temsiliyeti, “demokrasi” ya da  “özerk veya öz yönetimci demokrasi” olarak tanımlamak yeterince açıklayıcı ya da devlet kavramının özünü yeterince kavratıcı değildir. Nitekim demokrasinin beşiği Eski Yunan’da, demokrasi belli bir halk kesiminin yönetimine ait kuralları anlatırdı (demos). Bu anlamda faşizmi, kendi de bir sınıfın örtülü diktatörlüğü olan liberal demokrasinin ya da burjuva demokrasisinin karşıtı olarak tanımlamak hatalıdır. Ancak bu hata tarihsel nedenlerden dolayı da, sıklıkla yapılmakta ve faşizm ile demokrasi karşı karşıya konulmaktadır. 

Demokrasinin savunulması ise sadece faşizmin geriletilmesinde bir antifaşist cephenin aracı olarak görülebilir. Yoksa faşizmi bağrından doğuran “burjuva demokrasisi” ya da başka isimlerle adlandırılabilecek devlet biçimlerini savunmak mevcut statükoyu savunmak anlamına gelir ki bunun devrimci bir yanı yoktur.

Bunun yaşanmakta olan en güzel örneği 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi’dir. Emek, özgürlük ve demokrasi yanlıları bu darbeye askeri bir diktatörlük ve beraberinde hızla dönüşebilecek bir faşist diktatörlük tehlikesi nedeniyle karşı çıkarken, savundukları, mevcut iktidar bloğunun sürdürdüğü sözde demokrasi değildi. Bu nedenle de sol ‘Demokrasi Mitingleri’ne ya da nöbetlerine katılmadı.

Faşizm konusundaki çarpıtmalar büyük ölçüde kasıtlı

Faşizmin anlamının böyle yaygın bir biçimde yanlış kullanılması aslında bütünüyle tesadüfî değil. Büyük ölçüde bu kavramın faydacı bir biçimde kullanılmasından kaynaklanıyor. Zira kapitalizmi temize çıkartabilmek için faşizm, kafa karıştırıcı bir biçimde kullanılıyor. Böylece kapitalizm, piyasalar aklanırken, bunların kusurları, başarısızlıkları ve günahları faşist olarak nitelenen bireylere (Hitler, Mussolini gibi) yıkılıyor, onların bireysel kusurları ile açıklanıyor. Bu kavram ayrıca birilerini ya da devletleri şeytan olarak göstererek hedef yapmak için de kullanılıyor (Saddam, Kaddafi, Esad). Bunlardan örneğin Saddam ve Kaddafi öldürülmeden önce faşist ilan edilmişlerdi.

Faşizmin yanlış tanıtımı iki biçimde kapitalizmi aklamaya yarıyor: İlk aşamada, Hitler örneğinde olduğu gibi faşizmin icracı aktörü işlenen tüm suçlardan sorumlu tutuluyor. İkincisinde, sosyo ekonomik yapının neden olduğu sorunlar göçmenlere, farklı etnisite ya da ırklara ve dinlere yıkılıyor.
Oysa faşizm, Nazi Almanyası liderinin bireysel suçlarına ya da Hitler aklının patolojik bozukluğuna veya emperyalist savaş gündemi ya da militarizme itaat etmeyen düşmanca milliyetçi liderlere indirgenemez. Hitler üzerinden faşizmin gaddarlığının sunulması başarılı olabilse de, bu tür indirgemeci değerlendirmeler faşizmi hortlatan toplumsal koşulların önlenmesi konusunda yeterince faydalı değildir[9].

Özcesi, bu yaklaşımların amacı faşizmi sınıflardan, sınıf mücadelesinden ayrı tutarak tanımlamak ve her şeyden önemlisi de kapitalizmi aklamaktır. 

Bu nedenle faşizmin kapitalizm ve emperyalizm ile olan bağlarını ve onu ortaya çıkartan alt yapı ve üst yapı dinamiklerini (ciddi ekonomik krizler ve tekelci burjuvazinin iktidarını sarsacak bir işçi sınıfı mücadelesi gibi), gelişim aşamalarını anlayabilmek ve onunla gerçek anlamda mücadele edebilmek için diyalektik ve tarihsel materyalist dünya görüşü ile onu çözümlemek gerekir.  

Bu yaklaşım faşizmi, kapitalizme içkin merkezi sosyal çatışmalardan doğan (temelde sınıf mücadelesi) bir olgu olarak ele alır. Faşist hareketleri, bu bağlamda belli bir anda belirli bir sınıfın çıkarlarına (kapitalist sınıf) hizmet eden bir kombinasyon olarak görür.

Trump, Avrupa’daki benzerleri gibi ırkçı bir sağ popülisttir!

Trump’ın seçim zaferini İngiltere’deki Brexit’i harekete geçiren dinamiklerden ayrı düşünmek hata olur. İki gelişmenin ortak noktası olarak, neo liberal küreselleşmenin kitlelerin karşı karşıya kaldıkları sorunları çözmekte yetersiz kalması, tersine, eşitsizlikleri ve ekonomik sorunları daha da artırması karşısında kitlelerin mevcut ekonomik ve siyasal düzene olan tepkileri ya da hınçları olarak belirlemek yerinde olabilir. Bu durumu mevcut ekonomik ve politik kurulumdan umudunu kesen kitlelerin bir tür radikalleşmesi olarak açıklamak mümkündür. Kaldı ki benzer bir tepki ve sonuç 4 Aralık’ta İtalya ve Avusturya’da gerçekleşecek olan plebisitlerde ya da 2017’de Türkiye’de yapılacak bir plebisitle de gündeme gelebilir.

Bu bağlamda Trump’ın zaferi anormal ya da beklenmedik bir zafer değil, Avrupa coğrafyasında da görülen ırkçı, sağcı popülist yükselişin meyvesidir.  Bu yükselişin ana nedeni,  işçi sınıfı ve orta sınıfların,  uyguladıkları neo liberal kemer sıkma politikalarıyla krizin faturasını yoksullara ödeten merkez partilere ve siyasal düzene karşı olan derin hıncıdır.

Trump seçim kampanyası boyunca bilinçli olarak merkez siyasete hiç ödün vermedi, tam tersine onun alternatifmiş gibi davrandı. Böylece de hem ekonomik sıkıntı içindekilerin hem de dışlanmış insanların oylarını alabildi. 

Yani Trump sadece zengin beyaz Hıristiyan seçmenin desteğini almadı, aynı zamanda yoksul işçi sınıfının sıkıntılarını ve acılarını da manipüle edebilecek popülist bir dil kullanarak ve tutum takınarak bu kesimlerin bazılarının onu desteklemesin sağladı. 

Örneğin aşağıdaki Tablo’dan da görüleceği gibi son 3 seçimde (2008 ‘den bu yana) Demokrat’ların sınıfın en alt katmasındaki oy oranı belirgin bir biçimde düşüyor. Örneğin 2008’de % 65 olan oy oranı 2016 yılında % 53’e geriliyor. Bu en yoksul işçilerin Demokrat Parti’den giderek koptuğunu gösteriyor.  Bu dönemde Cumhuriyetçi’ler ise oy oranlarını yine en yoksullardan aldıkları % 32’den % 41’e çıkartıyorlar.  

Tablo: ABD’de son 4 Başkanlık Seçimlerinde İşçi Sınıfının En Yoksullarının Adaylara Verdikleri Oy Oranları

30,000 $ altı /Yıl
30,000 $- 49,999 $ /Yıl
Demokrat Aday


           2004
% 60
% 50
           2008
% 65
% 55
           2012
% 63
% 57
           2016
% 53
% 51
Cumhuriyetçi Aday


           2004
% 40
% 49
          2008
% 32
% 43
          2012
% 35
% 42
         2016
% 41
% 42

(Martin Smith and Tash Shifrin, “Some thoughts on Donald Trump’s victory, race and class”,dan oluşturduğumuz tablo,  http://www.dreamdeferred.org.uk,  9 November 2016 )

Demokratlar açısından bir başka kayıp sınıfın bir üst gelir grubunda (30,000-49,999 $) arasında yaşanmış. Demokrat’lar 2008 yılında bu kesimin % 55’inin desteğini alırken, 2016’da bu destek % 51’e geriliyor. Cumhuriyetçi’lerde ise bu kayıp aynı dönemde sadece % 1 puan ( % 43’ten % 41’e).
Bir başka anlatımla, işçi sınıfının en yoksulları hızla Demokrat Parti’den kopma eğilimi içine girmiş. Bunların bir kısmı Cumhuriyet’çi Partiye yöneliyor. Seçime katılım oranının da % 50’nin biraz üzerinde olduğu dikkate alındığında sınıfın genel olarak ikili burjuva partili sistemine tepkili olduğu ileri sürülebilir.

2004-2008 ve 2012 başkanlık seçimlerinde Demokratlar işçi sınıfının büyük bir kesiminin desteğini alırken,  2016’da bu seçmen kitlesi Trump’a kaydı (yıllık 30,000 doların altında gelir elde edenlerin % 53’ü Trump’a, % 41’i Clinton’a ve 30,000-49,000 dolar gelir elde edenlerin  % 51’ise Trump’a ve % 42’si Clinton’a oy verdiler)[10].

Diğer taraftan teknik olarak faşist olarak tanımlanamayacak,  gerici elitist bir kodaman olan Trump’ın kazandığı bu zafer hem ABD’de hem de Avrupa’daki aşırı sağcı, ırkçı ve faşist örgütlerin yükselişine yardımcı olacaktır. Nitekim Trump’ı coşkuyla ilk kutlayan liderlerden biri olan ve Fransa’da 2017’de yapılacak başkanlık seçimi için hazırlanan Le Pen, Trump’ın Avrupa’daki aşırı sağ partiler için ilham kaynağı olduğunu ileri sürerek onu selamladı. Avrupa’daki diğer popülist liderler de Trump’ın zaferini “düzen karşıtı momentin bir delili” olarak gördüklerini açıkladılar.

Bir- iki yıldır ABD ve dünya ekonomisinin içinde bulunduğu durum “uzun süren durgunluk, çok düşük büyüme oranları ve yüksek borç stokları olarak” “yeni normal” olarak tanımlanmıştı. Görünen o ki bu yakınlarda siyasi olarak dünyanın yeni normali tanımlanırken Trump’la başlayan bir ırkçı sağ popülizmin beraberinde getireceği felaketler yeni normal olarak bize sunulacak ve bu yeni normali kabullenmemiz istenecek.

Bu süreci durdurmanın, sağ popülist-otoriter, faşist liderlerin ya da hükümetlerin işbaşına gelmesini önlemenin yolu ise kitleleri hayal kırıklığına uğratan kapitalist gelişimin (neo liberalizm ve küreselleşme) yarattığı tepkilerin bu tür sağ popüler hareketler tarafından manipüle edilmesini önleyecek yeni bir program ve buna uygun mücadele stratejisi ve taktikleri geliştirmektir.






[4] info@pewresearch.org., Election 2016 Analysis, 10 November 2016.

[6] Editör’ün notu, Monthly Review, Vo. 66 / 4 (Sept 2014.
[7] age.
[8] S. Amin, “The return of Fascism in Contemporary Capitalism)”, Monthly Review, Vo. 66 / 4 (Sept 2014.