20 Ekim 2018 Cumartesi

BREZİLYA: POPÜLİST PRAGMATİZMİN ÇÖKÜŞÜ VE FAŞİZMİN YÜKSELİŞİ (1)


BREZİLYA: POPÜLİST PRAGMATİZMİN ÇÖKÜŞÜ VE FAŞİZMİN YÜKSELİŞİ (1)
Mustafa Durmuş
20 Ekim 2018
Pele ya da Alex’i pek çoğumuz duymuş olsak da Bolsonaro’yu neredeyse hiç birimiz daha önce hiç duymamıştır. Ancak son günlerde dünyadaki emek ve demokrasi güçleri bu isimle ilgili olarak Brezilya’daki gelişmeleri endişe ile izliyor.
Çünkü iki hafta önce yapılan başkanlık seçimlerinin ilk turunda Sosyal Liberal Parti’nin adayı olan Bolsonaro yüzde 46 oy ile birinci çıktı. İktidar bloğunda yer alan sol popülist İşçi Partisi’nin (İP) adayı olan Haddad ise sadece yüzde 29 oy alabildi.

BOLSONARO: FAŞİZMİN DİRİLİŞİNİN SEMBOLÜ
Eski bir asker olan Bolsonaro tıpkı Trump ve dünyadaki diğer benzerleri gibi ırkçı, homofobik, kadın ve LGBTİ düşmanı ve demokrasi karşıtı aşırı sağcı bir politikacı.
Öyle ki ülkesinde 1985 yılına kadar hüküm süren askeri diktatörlüğe ve bu dönemde yapılmış olan işkencelere methiyeler düzebiliyor. Kadınların erkeklerden daha düşük ücret alması gerektiğini, gay bir çocuğu olsaydı onu reddedeceğini, kürtaja, göçmenlere, mültecilere karşı olduğunu açıkça söylüyor. Aynı zamanda da İP’nin başkan yardımcısı olan bir kadın siyasetçiye “tecavüz etmeye bile değmez” diyebilecek kadar kadın düşmanı, tecavüzcü bir provokatör olarak anılıyor ülkesinde.
Bolsonaro faşist politik gelenekteki dirilişi temsil ediyor. Brezilya halklarının ekonomik ve sosyal kazanımlarını ortadan kaldırmak isteyen, büyük özelleştirmeler yapılmasını talep eden neo-liberal ideoloji ile uyumlu hareket ediyor. Bu nedenle de, ülkedeki zengin seçkinlerin eski Başkan Lula’nın içeri atılmasını sağlayarak onun başkanlığının önünü açtığı ileri sürülüyor (1).
28 Ekim tarihinde yapılacak olan ikinci tur seçimlerinde eğer demokrasi güçleri güç birliği yapıp Bolsonaro’nun seçilmesini önleyemezse bu durum sadece Brezilya ve Latin Amerika’yı etkilemeyecek. Aynı zamanda dünyada finans kapitalin doğrudan emrinde olan faşist iktidarlardan biri daha kurulmuş olacak ki bu dünyadaki demokrasi güçleri için çok kötü bir haber.

BOLSONARO’NUN GENİŞ BİR KİTLE DESTEĞİ VAR!
Bolsonaro’nun yükselişi gelip geçici bir durum olmadığı gibi, hafife alınacak bir olgu da değil. Çünkü gücü, etkileyebildiği ve ağırlığını yoksulların, orta sınıfların oluşturduğu seçmen tabanının ve burjuvazinin (özellikle de küreselleşmeye entegre olmuş kanadının), 15 yıllık sol popülist koalisyondan ekonomik ve siyasal olarak umudunu kesmeye başlamış olan bir kısım burjuvazinin, müesses nizamın diğer unsurları olan bürokrasinin, asker ve polisin, Neo Nazi sivil faşist güçlerin, çeteleşmiş yaygın suç örgütlerinin verdikleri destekten kaynaklanıyor.
Keza 52 sandalye ile, Kongre’de 55 sandalyeli birinci parti konumunda olan İşçi Partisi’nin ardından ülkenin en büyük ikinci partisi durumunda. Yani Kongre’de de ciddi bir desteğe sahip.

TEK ÖRNEK DEĞİL, DÜNYADA AŞIRI SAĞCI POPÜLİZM YÜKSELİYOR!
Küreselleşmenin gerilemeye ve ulusal pazarlarda korumacılığın artmaya başladığı bir dönemde, artık dünyanın birçok ülkesinde iktidara ırkçı, aşırı sağcı, faşist partiler gelmeye başladılar. Üstelik bu iktidarlar kısa vadeli olmuyor, en az 10-15 yıl sürebiliyorlar.
Nasıl ki 16.Yüz yılda Martin Luther, Katolik Kilisesinin bir keşişi olmasına rağmen, Kilisenin sahteciliğine ve yolsuzluklarına ve Tanrı ile insan arasında aracılık rolüne karşı çıkarak Hristiyanlıkta reformizm anlamına da gelen Protestanlığı ortaya atarak kitleleri arkasına alabildiyse, emekçilerin kapitalizme olan tepkisini sömüren günümüzün sağcı popülist hareketleri ve liderleri de Luther’in yaptığına benzer bir şey yapıyorlar.
Söylemlerinde zengin seçkinleri hedef tahtasına koyuyorlar, eşitsizliklere ve yoksulluğa karşı çıkıyorlar, yolsuzlukları eleştiriyorlar. Yani halkın siyasal rejime, seçim sistemine olan kızgınlığından yararlanıyorlar. Özellikle de yolsuzlukları ve skandalları kullanıyorlar.
İktidara geldiklerinde uyguladıkları programlar ise çok somut değil. Bazen bir tür refah devletini savunabiliyorlar ya da Brezilya’da açıkladıkları gibi neo-liberal çözümlere yönelebiliyorlar. Ancak bu popülist liderlerin ortak noktası devleti ele geçirerek, hem kendilerini, hem de çevresini zenginleştirmek, bir tür “ahbap-çavuş kapitalizmini” yaygınlaştırmak oluyor (2).
Bu hareketlerin merkezi Doğu Avrupa (özellikle de Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Bulgaristan ve Bosna) olsa da, Merkez Avrupa içinde Avusturya’da, İtalya’da, Almanya, hatta İsveç’te bile ciddi taban oluşturmaya başladılar. Türkiye’de son 15 yıldır sağcı popülist, otoriter Erdoğan iktidarını pekiştirerek sürdürüyor. Putin ise Rusya’da çok güçlü bir konumda. Asya’da; Japonya’dan, Tayland’a ve Kamboçya’ya kadar benzer gelişmeler söz konusu. Hindistan’da Modi iktidarı sağcı otoriterliğin tipik bir örneğini oluşturuyor (bu gidişata sadece Malezya uymadı). Latin Amerika’da, Kolombiya’da yenilerde başkan seçilen Duque neo liberal ekonomik politikaları ve askeri güvenlikçi politikaları hızla hayata geçirirken, Nikaragua’da Ortega yönetimi militarizme kaymaya başladı. Kısaca Bolsonaro dünyada tek örnek değil (3).

NEO-LİBERAL POPÜLİST OTORİTERLİĞİN KAYNAKLARI
Dünyadaki bu gelişmenin nedenlerinin başında yıllardır bu ülkelerde iktidarda olan merkez partilerin neo-liberal küreselleşmeyi benimsemeleri ve buna uygun ekonomi politikaları uygulayarak, ekonomik sorunların ve eşitsizliklerin artmasına, halklarının yoksullaşmasına neden olmaları olgusu geliyor.
Bu durum bu partilerin taban kaybetmeleri ile sonuçlanırken, hızla değişen dünya koşullarında kapitalizmin geleceğine ait belirsizlikler nedeniyle korkuya kapılan halklar, bu korkularını çok iyi kullanan aşırı sağcı partiler ve hareketlerin eline düşmeye başlıyorlar.
Bu bağlamda örneğin, şu ana kadar sosyal refah toplumunun en parlak örneği olarak sayılan Kuzey Avrupa ülkelerinden biri olan İsveç’teki son gelişmeler hem korkutucu, hem de öğretici nitelikte.
Çünkü dünyada tüm zamanların, yurttaşlarına en yüksek refahı sunan ülkelerinin başında gelen ve mültecilere hep kucak açtığı için “dünyanın vicdanı” olarak da anılan İsveç’te aşırı sağ giderek güçleniyor. Eylül başlarında yapılan seçimlerde iktidarın ana ortağı olan Sosyal Demokrat Parti son yüzyılın en kötü sonucunu alırken (yüzde 28), ırkçı, homofobik, mülteci karşıtı, aşırı sağcı popülist parti “İsveç Demokratları” yüzde 20’ye yakın bir oy alarak parlamentoda üçüncü parti konumuna geldi (4).
  
BREZİLYA BU DURUMA NASIL GELDİ?
Aslında soruyu “dünya bu duruma nasıl geldi” diye sormak daha doğru olacaktır. Zira böyle hareketleri, partileri iktidara taşıyan faktörler birbirine çok benziyor: Neo liberalizmin daha da artırdığı bölüşüm eşitsizliği, derin yoksulluk, yolsuzluklar, müesses nizamın ve merkez partilerin ekonomik ve siyasal sorunlara çözüm üretememesi, küreselleşmenin hızlandırdığı göçler ve mültecilik sorunları ve tüm bu sorunların halkta liberal demokrasiden umudunu kesmesine yol açması gibi birçok faktör söz konusu.
Yani neo liberalizmin egemen olmaya başladığı 1980’li ve 1990’lı yıllarda küreselleşme ve serbest ticaretle sorunu olmayan sosyal demokrat ya da merkez sol iktidarlar neo-liberal strateji ve politikalara karşı çıkmadılar, sadece onun daha yumuşak versiyonunu (bir tür sosyal neo liberalizm) hayata geçirdiler. Bu durum onları bir süreliğine iktidarda tutarken, bu politikaların daha da derinleştirdiği ekonomik sorunlar tabanda aşırı sağcı fikir ve örgütlenmelerin güçlenmesi ile sonuçlandı.
Brezilya da bu gelişmelerden nasibini aldı. Son 15 yıldır iktidarda olan sol popülist ağırlıklı koalisyon pragmatik bir yaklaşımla halka dönük küçük iyileştirmeler yaparken, asıl olarak neo liberal politikalar uyguladı. Özellikle de 2011 yılından itibaren uluslararası konjonktür tersine dönmeye başlayıp ekonomik sıkıntılar artınca, bunun sınıfsal ittifaklar üzerinde yarattığı çözücü etkilerin sonucunda hızla taban kaybetti ve bu taban giderek aşırı sağ, ırkçı, faşist hareketlere yöneldi.

HALKA İÇİRİLEN ZEHİRLİ İKSİR
Brezilya’daki bu hızlı sağa kayma konusunda kuşkusuz farklı görüşler mevcut. Bazı yazarlar ülkedeki bu gelişmeleri halkın zengin seçkinler tarafından bir tür zehirlenmesi olarak açıklıyor. Örneğin ünlü ekonomist Thomas Palley bu görüşü savunanlardan birisi.
Palley’e göre (5), “Brezilya halkı şeytanca bir politik büyüye kapıldı. Halk uykusunda geziyor, demokrasiyi yok eden bir felakete doğru adım adım yaklaşıyor. Bu seçmenler zehirli bir politik iksir içmiş gibiler. Hem hafıza kaybı (amnezya) yaşıyor, hem de giderek biçim değiştiriyorlar. Bu iksiri bunlara ülkenin zengin seçkinleri içirdiler. Bunu da parlamentoda yaptıkları darbe ve satın alınmış medyaları aracılığıyla gerçekleştirdiler. Hafıza kaybı yaşıyorlar çünkü haksız bir şekilde yolsuzlukla suçlanıp içeri atılan Başkan Lula döneminde ücretlerinin nasıl arttığını ve eşitsizliklerin nasıl azaldığını unuttular. Ayrıca İP’in yolsuzluğa ortak olduğu iddiasına inandırılarak seçkinlere destek vermeye başladılar. Oysa İP zenginlerin beslendiği hortumu kesmeye çalışıyordu”.

NEOLİBERAL SOSYAL POLİTİKALAR VE KOALİSYONLARIN AÇMAZLARI
Dünyada yoksullukla mücadelede çok yaygın bir sosyal politika aracı olarak kullanılan “şartlı nakit destekleri” (Bolsa Familia) gibi popülist destekler söz konusu.
Bunlar toplumdaki bazı seçilmiş kesimlere sunulan ve vergilerle finanse edilen küçük çaplı, ama şarta bağlı nakit ödemelerini içeriyor. Bu destekler de bir yandan eşitsizliğin azaltılmasını ve yoksulluğun yönetilmesini sağlarken, bir yandan da sisteme olan itirazın ve radikal muhalefetin önlenmesine hizmet ediyor.
Bazı yazarlar Brezilya’daki siyasal gelişmeleri İP’in tek başına iktidar olamamasına, bu nedenle de koalisyon hükümetleri sırasında böyle sosyal politikalarını tam olarak uygulayamamasına bağlıyorlar.
Örneğin siyaset bilimci Cavalcanti’ye göre (6), Brezilya’da irili ufaklı 25 siyasal parti var. Bu nedenle de sol popülist İP hiçbir zaman yüzde 25’tan fazla oy alamıyor. Böylece de İP genelde aralarında küçük sağcı partilerin de bulunduğu partilerle koalisyon yapmak durumunda kalıyor.
Yani İP, bir yandan “Bolsa Familia” gibi sosyal güvenlik ve nakit transferi politikası ile yoksulluğu azaltıcı politikalar uygulayıp, asgari ücreti yükseltip, üniversite eğitimini kitleselleştirmeye çalışmak gibi ilerici politikalar uygulamaya, diğer yandan çok kötü durumdaki kamusal hizmetleri adaletsiz bir vergi sistemi ile finanse etmeye çalıştı. Koalisyondaki diğer partilerin servet zenginlerini vergileyerek buradan sağlanacak finansman ile nitelikli kamu hizmeti verilmesine sıcak bakmaması İP’in yaptığı birçok iyi işin görünür olmasını önledi. Böylece halkın hoşnutsuzluğu giderek arttı. Öyle ki 2013 yılında olduğu gibi, toplu taşım ücretlerinin artırılması sonucunda ülkede yaygın protestolar ve kitle gösterileri patlak verdi.
Böyle sosyal politikalar (bazı araştırmacılara göre) Bolsonaro’nun yükselişinin asıl nedenini oluşturuyor. Çünkü bunlar yoksulların durumunu kısa dönemde iyileştiriyor, düşük ücretlileri sübvanse ediyor ama yoksulluğun yeniden üretimini de, kalıcı bir hale gelmesini de sağlıyor.
Bu bağlamda bu politikalar en iyisinden neo-liberalizm ile uyumlu, ancak yaşam koşullarında iyileştirmek, yurttaşlık haklarını genişletilmek ve neo-liberalizm altında yoksulluk ve adaletsiz yeniden bölüşümün yeniden üretimini önlemek gibi konularında son derece yetersiz kalan politikalardı (7).
Kısaca sağlanan şartlı nakit yardımları, halkın üzerindeki ağır vergilerin ve yüksek ücretli ve kalitesi düşük kamu hizmetlerinin neden olduğu hoşnutsuzluğu ortadan kaldırmaya yetmedi. Bu da halkın tepkisinin artmasına ve giderek yaygın toplu protestoların ortaya çıkmasına neden oldu.
.....devam edecek: Brasilia’dan Ankara’ya Ortak Yönler

……………..

(1) Thomas Palley, “Brazil is Falling Under an Evil Political Spell”,http://www.thomaspalley.com (16 October 2018).
(2) John Feffer, “Why Is the Radical Right Still Winning?”,commondreams.org/…/20…/10/11/why-radical-right-still-winning (11 October 2018).
(3) Agm.
(4) https://www.npr.org/…/sweden-election-ruling-party-scrapes-….
(5) Palley, agm.
(6) Roxana Pessoa Cavalcanti, “How Brazil’s far right became a dominant political force”, https://theconversation .com (January 25, 2017).
(7) Alfredo Saad-Filho, Social Policy Beyond Neoliberalism: From Conditional Cash Transfers to Pro-Poor Growth, http://dx.doi.org (July 2016).


Formun Üstü


11 Ekim 2018 Perşembe

"ENFLASYONLA TOPYEKÛN MÜCADELE PROGRAMINİN" TOPYEKÛN OLMAYAN ETKİLERİ


"ENFLASYONLA TOPYEKÛN  MÜCADELE PROGRAMINİN" TOPYEKÛN OLMAYAN ETKİLERİ

Mustafa Durmuş

11 Ekim 2018

Çok iddialı bir adı var iki gün önce açıklanan programın: Enflasyonla Topyekûn Mücadele Programı. Böyle bir adla açıklandığı için de haklı olarak kapsamlı ve tutarlı bir program bekliyorsunuz.
Ancak durum hiç öyle değil. İki ay süreli, 50 üründe yüzde 10 fiyat indirimi, kredi faizlerinde yüzde 10’luk bir faiz indirimi ve bekleyen KDV ödemelerinin yapılması gibi kabaca dört önlemde özetlenebilecek minik bir programla karşı karşıyayız.
Her ne kadar bu programı hazırlayanlar topyekûn sözcüğünü kullanarak bunu adeta bir ulusal seferberlik olayı gibi sunmuş olsalar da, bu seferberlikte fedakârlık beklenenler arasında hemen tüm toplumsal kesimler var ama siyasal iktidarın kendi yok.
Örnek olarak işletmelerden indirim, halktan anlayış bekleniyor ama hükümet kendi belirlediği doğal gaz ve elektrik fiyatlarında her hangi bir indirime gitmiyor. Sadece kesin söz vermemekle birlikte bu yılsonuna kadar bu ürünlere zam yapılmayacağını söyleyebiliyor. Üstelik bundan sadece 10 gün kadar önce bu iki ürüne de en az yüzde 10 oranında zam yapılmış olduğu gerçeği ortada iken.

BENİM DIŞIMDA HERKES SORUMLU !
Programda, siyasal iktidarın bu denli yüksek bir enflasyonun nedenlerini açıklayan bir çözümlemesi mevcut olmadığı gibi bu konuda da her hangi bir özeleştirisi yok.
Oysa tarım ve hayvancılıkta sektörlerindeki üretim faaliyetlerini durma noktasına getiren neo liberal tarımsızlaştırma politikaları, yapılan büyük çaplı özelleştirmeler, yabancı kaynakla sürdürülen inşaata dayalı büyüme stratejisi gibi faktörler yüksek ve kalıcı enflasyonun asıl-yapısal nedenlerini oluşturuyor.
Dövizin kurundaki sadece 9 aylık süredeki yüzde 40’ı aşan yükseliş ve faiz oranlarındaki artış enflasyonun konjonktürden kaynaklanan nedenlerinden bazıları.
Hem yapısal hem de konjonktürel nedenler enflasyonu arz yönlü ya da maliyet yönlü olarak artırdı. ÜFE (yüzde 46) ile TÜFE (yüzde 25) arasında 21 puan gibi yüksek bir farkın bulunması da maliyetlerdeki artışın ne denli önemli olduğunu gösteriyor.
Yani şirketlere verilen talimata rağmen bu fark süreç içinde tüketici fiyatlarına yansıtılacaktır. Çünkü kapitalist piyasa mekanizmasının kendi kuralları var ve siyaset buna ancak kısmen etkide bulunabiliyor.
Diğer yandan Kredi Garanti Fonu (KGF) aracılığıyla son iki yıldır pompalanan banka kredilerinin yarattığı tüketim harcamaları artışı enflasyonu talep yönlü artıran bir başka faktör.
Arz (maliyet) ve talep yönlü faktörlerin hepsi bu süreçte ülkeyi yöneten siyasal iktidarın ve kurulmakta olan ‘Yeni Rejim’in sorumluluğu ve kontrolündeydi. Yani, bu gelişmelerden ilk sorumlu tutulması gereken doğal olarak siyasal iktidardır, hükümettir.
Ama “topyekûn program”, “enflasyonla mücadele sadece devletin işi değildir, herkes elini taşın altına sokmalı” gibi açıklamalar bu sorumluluğu muğlaklaştırıyor. Belki de bu nedenle bu ifadeler programa özellikle yerleştirildi. Böylece son zamanlarda her konuda olduğu gibi, siyasal iktidar sorumluluğunu kendi üzerinde bir çırpıda atıveriyor.
Ancak programın özünü oluşturan “beklentiler” ve “güven” gibi konularda bu davranışın pek de olumlu bir etkide bulunduğunu ileri sürebilmek zor. 

İKİ AYLIK BİR MÜCADELE PROGRAMI OLUR MU?
Enflasyon tanımı ile başlarsak, enflasyon fiyatlar genel seviyesinde (TÜFE ile gösterilen) bir kerelik değil, sürekli artışları anlatır. Oysa programa göre yapılacak indirimler sadece iki aylığına yani bir nevi belirli bir süreliğine yapılacak.
Gerçekten bu indirimler yapılacak mı şimdiden bilmek mümkün değil. Bu nedenle de Hükümet bu işin kontrolünü zabıtaya ya da kolluğa bırakmış görünüyor (1).
Ayrıca iki aydan sonrası belirsiz. Program devam edecek mi, hali hazırda stagflasyona girmiş bir ekonomide böyle bir program ekonomik krizi daha da derinleştirmez mi, gibi soruların yanıtları yok.
Oysa yüzde 25 gibi bir oranla son onlu yılların en yüksek enflasyonu ile karşı karşıyayız. Böyle bir gidişat iki aylık bir süre için süpermarketlerin kendilerinin belirleyecekleri ve sayısı 50 ile sınırlı olan ürünlerde yapılacak yüzde 10 gibi cüzi bir indirimle nasıl durdurulabilir?
Üstelik alış veriş yapanlar, özellikle de gıda ürünlerinde yüzde 70-80’leri bulan fiyat artışlarının olduğunu biliyorlar. Yani yakın bir zamana kadar 10 liraya aldığınız bir ürün şimdi 18 lira ise bundan yapılacak yüzde 10’luk (yani 1,8 liralık) bir indirimle yeni fiyat olan 16,2 lira kimin derdine çare olabilir ki?

YENİ ASGARİ ÜCRET ENFLASYON ORANINA GÖRE BELİRLENECEK
Büyük bir olasılıkla program uygulanıp, enflasyon sepetinde yer alan seçilmiş 50 üründe (toplam ürün sayısının yaklaşık sekizde biri) en az yüzde 10 indirim yapıldığında TÜFE’nin değeri bir miktar düşecek ve örneğin Ekim-Kasım aylarının enflasyonu daha düşük çıkacaktır.
Bu düşüşün hem sermaye hem de siyasal iktidar açısından önemi ortada. Her yıl sayıları yaklaşık 7-7,5 milyonu bulan asgari ücretli için Aralık ayı sonuna kadar asgari ücret yeniden belirleniyor.
Bu hesaplamada resmi enflasyon oranı baz alınıyor.
Yani enflasyon ne kadar düşük çıkarsa asgari ücrete yapılacak zam da o denli düşük kalacak.
Ayrıca 2,5 milyon civarındaki kamu emekçisinin yeni yıl zammı da bu enflasyon oranından etkileneceği için toplamda10 milyon civarındaki emekçiye yapılacak ücret zammı açısından enflasyon oranı hayati bir önem kazanıyor.
Buradan programın neden iki aylık yapıldığı ve sonrasına ilişkin her hangi bir saptamada bulunulmadığı anlaşıldığı gibi, bu programın sınıfsal karakteri de ortaya çıkıyor. Program işverenleri, sermaye kesimini sevindiren bir program niteliğinde. Bu nedenle de açıklama yapılırken bu kesimin açıklanan programa yeterince destek verdiğine tanık olduk.
Diğer taraftan geldiğimiz nokta itibariyle, artık orta ve uzun vadeli program ve stratejilerin üretilemediği bir döneme girildiğinin de altının çizilmesi gerekiyor.

HALK SEVİNMELİ Mİ?
Süpermarketlerde raflarda 10-12 bin kalem ürün var ve bunların sadece 50’sinde yüzde 10 indirim yapılacak. Aslında günler öncesinden ne yapılacağından haberdar olan bu büyük marketler düne kadar bunu fiyatladılar ve yeni zamlarını çoktan yaptılar.
Böylece yeni zamlar üzerinden yapılacak indirim bir aldatmacadan öteye gitmez. Kaldı ki indirim yapılan ürün kalemleri arasında örneğin halkın uzun bir zamandır yanından dahi geçemediği et gibi artık lüks sayılan temel gıda ürünleri yok.
Kısaca halkın kısmen de olsa rahatlayacağını ileri sürmek çok güç. Buna karşılık indirim söylemi ve buna ilişkin marketlere asılan görseller, basında yer alan haberler halkın böyle bir indirim psikolojisi altında bu marketlerde daha fazla alış veriş yapmasıyla sonuçlanabilecek.
Bunun kimin işine yaracağı çok açık. İşletmeler stoklarını eritecek, cirolarını, kârlarını artıracaklar. Sayıları 10-15 civarındaki bu dev marketler zincirleri için aslında bu da bir can simidi olarak değerlendirilmeli.
Gelir artışına dayalı olmayan bir tüketim artışı ise halkın borçlarının daha da artmasına neden olurken, talep yönlü olarak yakın gelecekteki enflasyon artışının da kaynağını oluşturacak.

FAİZLER İNECEK AMA TÜKETİCİYE İNDİRİM YOK !
İktisat derslerinde öğretildiği üzere, enflasyonla mücadele söz konusu ise sadece tüketicilerin değil, yatırımcıların da harcamalarını kısması gerekir. Böylece toplam talebin azaltılarak fiyatların baskılanması hedeflenir. Bu yüzden de faizleri düşürmek değil, yükseltmek gereklidir.
Diğer taraftan programda önerilen şey bunun tam tersi. Kredi faizlerinin oranı (1 Ağustos’tan itibaren kullanılan) yüzde 10 azaltılacak. Bunun iki nedeni olabilir. Ya programı hazırlayanlar yüksek faizin enflasyonun nedeni olduğunu ileri süren otoritenin görüşünü aynen paylaşıyorlar (bu bağlamda Merkez Bankası’nın aksi yöndeki görüşü önemini yitiriyor) ya da ticaret ve sanayi sermayesine bu programa destek olmaları için bir gül dalı uzatılıyor.
Faizleri indirecek olan bankaların bu indirim karşılığında karşılaşacakları kaybı nasıl telafi edecekleri, kimlere yansıtacakları önemli. Aslında yansıtacakları kesim belli. Çünkü programda bu kesimin kredi faizlerinde bir indirim öngörülmüyor. Yani sayıları onlarca milyonu bulan tüketicilerden, bizden söz ediyoruz.
Programda tüketici kredisi, ihtiyaç kredisi, konut kredisi veya kredi kartı kullanıcılarına fiilen uygulanan aylık yüzde 3’e dayanan kredi faizlerinin hafifletilmesine yönelik her hangi bir indirim yok.
Sanayicinin, tüccarın ve esnafın azaltılan faizinin yükünü bankalar üstlenmeyecek ve bunu artan tüketici kredisi faizleri ve komisyonlarla tüketicilere kaydıracaktır. Alın size programın sınıfsal niteliğine ilişkin bir sonuç daha.

SERMAYEYE 150-200 MİLYAR LİRALIK KDV İADESİ YAPILACAK
Sermaye kesimine bu program altında verilen bir diğer söz KDV alacaklarının iki ay içinde onlara geri ödeneceği sözü. Bu iade tutarının 150-200 milyar lira arasında olduğu tahmin ediliyor. Bu alacakların geri ödenmesinin enflasyonla mücadeleyi güçlendirmeyeceği, zayıflatacağı ortada.
Zira bu iadeler bu firmalarda bir genişleme, bu da talep artışı ve böylece fiyat artışı etkisi yaratacaktır. Bir kez daha sermaye yanlısı bir program karşımıza çıkıyor.
Ayrıca bu ödemeler devletin kasasından çıkacağı için hali hazırda iki katına çıkmış olan bütçe açığı daha da artacak, bu da enflasyonu körükleyeceği gibi seneye artacak kamu borçlanması gereğince kamunun kredi kullanımı da artacak.
Bir süredir reel yatırımlardan ziyade Hazine’yi fonlayan bankalar artık giderek daha çok devlete borç verecek, faizler artacak. Bankalara da gün doğmuş olacak.
Böylece bu programın aslında enflasyonla mücadele adını taşımasına rağmen, gerçekte kriz içinde debelenen ekonomiyi, durgunluktan çıkartacak önlemler öngördüğü ortaya çıkıyor. Yani adı enflasyonla mücadele olsa da yeni yıldan itibaren enflasyonu daha da körükleyen bir programa dönüşebilir.
Diğer taraftan bu yapılırken, bugün yayımlanan bir Cumhurbaşkanlığı genelgesine göre (2), devletin yeni yatırımları durdurulacak. Yani özel sektör desteklenirken, kamu ekonomiden iyice çekilecek. Bunun öncelikle kamuda iş olanaklarının iyice azalacağı anlamına geldiği açık.

OLUMLU BEKLENTİ "GÜVEN" İLE OLUŞTURULABİLİR !
Stok eritme etkisi, faiz indirimi, KDV iadeleri gibi sermaye kesimimin kısa vadeli ihtiyaçlarını karşılayabilecek gibi dursa da bu program ekonominin aktörlerinde yaratmak istediği güveni yaratabilecek mi?
Program bildik anti enflasyonist maliye ve para politikalarını reddederken, asıl olarak iktisatta “beklentiler modeli” olarak da anılan bir modeli esas alıyor. Buna göre eğer ekonominin temel aktörleri (tüketiciler, firmalar, piyasalar) enflasyonun düşeceğine inanırlarsa, böyle bir beklenti içine girerlerse enflasyon düşürülebilir (3).
Ekonominin psikolojik faktörler de dâhil olmak üzere çok sayıda faktörden etkilendiği gerçeğinden hareketle bu bakışta haklılık payı olduğu ileri sürülebilir. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için siyasete ve siyasal iktidara güven duyulması önkoşuldur.
Yani hem ekonomideki hem de demokrasi, hukuk devleti, temel hak ve özgürlükler gibi konularda belirsizlikleri ve riskleri ortadan kaldıran bir güven yaratılmak zorunda.
Belki de bu programın kendi içinde en yumuşak karnı burası. Ülkenin demokrasi, hukukun üstünlüğü gibi konulardaki karnesi biliniyor. Neredeyse bütün ekonomik kararların tek bir merkezden alındığı, ülkeye ait bütün mali kaynakların tek bir merkeze bağlandığı yeni bir rejim yaşıyoruz.
Bu arada karar alıcılar konusundaki güven duygusunun en çok aşındığı bir dönemden geçiyoruz. Öyle ki McKinsey olayında da yaşandığı gibi bir Bakanın yaptığı anlaşma üç gün sonra en tepeden gelen bir müdahale ile bozulabiliyor. YEP açıklanıyor, enflasyon oranı yüzde 20,8 olarak ilan ediliyor, daha bir hafta geçmeden bu oran yüzde 25 olarak düzeltiliyor.
Böyle bir durumda yerli ve yabancı piyasa aktörlerinin, irili ufaklı işletme sahiplerinin duyması gereken ve beklenti modelinin özünü oluşturan bu güven nasıl oluşturulacaktır? Belki de bu bilindiğinden, bu kesimlere faiz indirimi, KDV iadesi gibi teşvikler sunularak tepkileri hafifletiliyor.
Halkın payına düşen ise büyük olasılıkla gelecek yıldan itibaren daha da artacak olan işsizlik, yoksulluk ve borç yüküne ilave olarak hız kesmeyecek olan enflasyon ve hayat pahalılığı olacaktır.

…………
(2) 2019-2021 Dönemi Yatırım Programı Hazırlıkları ile İlgili 2018/12 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi, http://www.resmigazete.gov.tr.
(3) https://larspsyll.wordpress.com/…/david-k-levine-is-totally… (14 February, 2012).


Formun Üstü


6 Ekim 2018 Cumartesi

ENFLASYONLA MÜCADELE : “İYİ DÜŞÜNELİM İYİ OLSUN!”


ENFLASYONLA MÜCADELE : “İYİ DÜŞÜNELİM İYİ OLSUN!”

Mustafa Durmuş

6 Ekim 2018

Hayır, Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın enflasyonla mücadele programını henüz açıklanmadı. Yazının başlığındaki mücadele yöntemine Bakanlığın da inanıp inanmadığını önümüzdeki hafta göreceğiz.
Ancak böyle bir mücadele yöntemine inanan iktisatçı sayısı az değil. Bunların (özellikle de eğitimlerini Neo-Klasik iktisat ideolojisi altında almış olanların) büyük bir kısmının ortak özelliği ekonomide olup biteni indirgemeci bir ideolojiye uygun olarak oluşturulan soyut iktisadi modellerle açıklamaya çalışmak. Birazdan bu ideolojiye ve modele tekrar geleceğim.

ENFLASYON CİDDİ BİR SORUNDUR
Enflasyon gibi son derece önemli bir konuya neden böyle bir giriş yaptık? Çünkü dün iktidara yakın bir akademisyen gazetecinin yazdığı bir köşe yazısından (1) esinlendik. Doğrusu kullanılan dil, seçilen sözcükler ve ifade zorluklarından dolayı yazıyı anlamakta zorlandık ve bu köşede sizlerin görüşüne açtık. Yanıtlarını da almaya devam ediyoruz.
Yazıda enflasyon tipik bir ana akım burjuva iktisadı çıkarımı olarak sadece bir “makro istikrarsızlık biçimi” olarak ele alınıyor. Ardından da yılın bu yarısında hızla düşen büyüme oranı ve azalan cari açıkla birlikte “yeni bir dengelenmenin” (bu tür yaklaşımlar denge fetişistidir) yaşanmakta olduğu bugünlerde enflasyonun yüzde 25 gibi yüksek bir oranda çıkmasının (gerçi bu veriyi hesaplayan uzman görevden alınmış) bir hayal kırıklığı yaşattığı anlatılıyor.
Kısaca enflasyonun en başta yoksullar, sabit gelirli emekçiler, işçiler, köylüler, kadınlar ve gençler açısından bir felaket olduğu, halkımızı daha da yoksullaştıracağı ve bozuk olan gelir dağılımını daha da bozacağından söz edilmiyor.
Zaten bu bakış açısı altında halkın ne durumda olduğunun önemi de yok. Yeter ki istikrarlı bir makro dengeleme sağlanarak ekonomi normalleşsin.
Diğer taraftan “ekonomide normalleşme sadece ekonomik faktörlerle sağlanabilir mi, bunun için öncelikle siyasetin normalleşmesi, demokratik siyasete geri dönülmesi gerekmez mi” gibi sorular sorulmuyor, yanıtları da verilmiyor yazıda. Normalleşmenin ekonomi ile sınırlı tutulması da demokrasi kaygısı taşınmadığını gösteriyor.

ENFLASYONU ARTIRAN ARZ VE TALEP YÖNLÜ FAKTÖRLER
Enflasyonun bu denli yüksek çıkmasının nedenleri ele alınırken, yazıda birer satırla arz yönlü maliyet artışından ve toplam talep artışından söz ediliyor ama bunların neler olduğu açıklanmadığı gibi önemleri de vurgulanmıyor.
Oysa enflasyonun yüksek çıkmasında; döviz kurundaki ve petrol fiyatlarındaki artışlar gibi ithalatı, dolayısıyla da ithalata bağımlı üretimi daha da maliyetli hale getiren gelişmelerin önemi çok büyük.
Doların lira karşısında değeri yüzde 40-60 oranında artmışsa, petrolün varilinin fiyatı 85 doları bulmuşsa bunların üretim maliyetlerini, dolayısıyla da fiyatları artırması kaçınılmaz. Zaten Üretici Fiyat Endeksinin (ÜFE) Tüketici Fiyat Endeksinden (TÜFE) 21 puan daha yüksek çıkması (yüzde 46) başka nasıl izah edilebilir?
Ancak yazıda ülkeyi son 16 yıldır izlenen neo-liberal strateji ve ekonomi politikaları altında ithalata ve sıcak paraya bu kadar bağımlı hale kimlerin getirerek bugünleri hazırladığının yanıtı yok kuşkusuz. Ya da gıda enflasyonunun temel nedeninin ülkenin tarımsızlaştırılması ve hayvancılık sektörünün bitirilmesi, artan tekelleşme olduğu tespitine rastlayamıyorsunuz.
Talep yönlü olarak, ekonomide verili bir anda eğer toplam talep toplam arzdan fazlaysa (arzın hammadde, enerji ve döviz darboğazları nedeniyle hızlıca artırılması kolay olmadığından), fiyat artışlarının ortaya çıkması kaçınılmazdır. Toplam talepteki bu artış sürekli hale getirilirse bu sürekli fiyat artışlarına yani enflasyona dönüşür. Toplam talep ise tüketim, yatırım, ihracat gibi faktörlerle artar.
Geçen yıl yüzde 7,4’lik büyüme sağlayan bu talep artışının yeni yatırımlardan, ihracattan çok özel ve kamusal tüketim harcamalarından kaynaklandığına tanık olduk. Yani iç talebin özel tüketim kısmı, ücret ve küçük üreticilerin gelirlerinin artmasından değil, Kredi Garanti Fonu’nun 250 milyar lirayı bulan garantileriyle pompalanmış banka kredileri ile başta dayanıklı tüketim malı ve emlak-konuta dönük olmak üzere yapılan tüketim harcamalarından kaynaklandı. Ayrıca bu dönemde artan kamu tüketim harcamaları da talebi artırarak enflasyona neden oldu.

SİYASAL İKTİDARIN SORUMLULUĞU
Yani talep yönlü enflasyon artışının da asıl nedeni bizzat siyasal iktidarın izlediği enflasyonist büyüme politikasıydı. Üstelik bu politikalar uygulanırken faiz oranları da yükseltilmeyerek hem enflasyon körüklendi, hem de döviz kuru yükseltildi. Yazıda beklendiği gibi bu sorumluluktan da söz edilmiyor.
Yazıda enflasyonun (özellikle de enflasyon direncinin nedeni olarak) yukarıda yer verdiğimiz maddi, somut faktörlerden ziyade sübjektif bir faktörden yani “bazı davranışlar ve kötüleşen beklentilerden” söz ediliyor. Tam anlaşılamasa da yazının asıl mesajı burada.

PSİKOLOJİK FAKTÖRLER: DAVRANIŞ BOZUKLUKLARI, KÖTÜLEŞEN BEKLENTİLER
Yani, siyasal iktidarın enflasyon nedeni olarak stokçuları göstermesine paralel bir biçimde, yazar da “fiyatlama davranışındaki bozulma” sözleriyle stokçuları, spekülatörleri ve “ekonomideki aktörlerin beklentilerdeki süregelen bozulmalar” sözleriyle “enflasyon beklentileri artan piyasa aktörlerini” enflasyonun asıl nedeni olarak gösteriyor.
Kısaca bireylerin ve şirketlerin yüksek enflasyon beklentisi içine girerek fiyatları artırdığını ve bu nedenle de enflasyonun bırakın YEP’in öngörüsüne uygun olarak yüzde 21 gibi bir yerde durmayı, onun yaklaşık 4 puan üstüne çıkmasını psikolojik faktörlerle açıklıyor.
“Enflasyon psikolojik bir olay mıdır, dolayısıyla ekonomik aktörlerin (piyasa aktörlerinin) içinde bulunduğu ruh halinden etkilenir mi” demeyin. Bunun teorisi bile var. Yazarın da, hem aldığı iktisat eğitimi, hem de durduğu politik yer anlamında bu teoriyi benimsediği anlaşılıyor.

REHBERİ METAFİZİK OLAN BİR YAKLAŞIM: RASYONEL BEKLENTİLER
Ana akım iktisat teorisinde adına “Rasyonel Beklentiler Okulu” da denilen ve kökü 1960’ların başına kadar giden bir metafizik iktisat okulundan söz ediyorum.
Bu okulun temel aldığı “rasyonel davranış ve rasyonel beklenti” kavramları ilk kez 1961 yılında Muth tarafından ortaya atıldı ama asıl olarak 1972 yılında Nobel ödüllü iktisatçılar Lucas ve Sargent tarafından geliştirilerek makro iktisat bilimi alanında uygulanmaya başlandı (2). Böyle olunca da bir başka ana akım iktisatçı olan Keynes’teki “belirsizlik” kavramı bu okulda “öngörülebilir risk” kavramına dönüştü.
Bu okulun çok kısaca görüşü şu: “Bir ekonomik olaya ilişkin gelecekle ilgili tahminlerinizin, öngörülerinizin doğru olduğuna insanları, ekonomik karar alıcıları inandırdığınızda, bu tahminleriniz, öngörüleriniz gerçekleşir". Yani bizdeki bir tür “iyi düşün iyi olsun” ruh hali gibi bir şey.
Gülmeyin, çünkü bu ruh hali içinde davranış son derece yaygın. Öyle ki sınava hiçbir biçimde çalışmasa da, sınavı çok kötü geçmiş olsa da, sınav sonrasında “iyi düşünerek iyi bir not alacağına” inanan öğrencilerim olabiliyor.

ATLARI ARABANIN ÖNÜNE DEĞİL ARKASINA KOŞMAK
Yani düşünceyle maddi gerçekliği değiştirmek, dönüştürmek inancı. Bunun adına felsefede metafizik deniliyor. Yani somut, maddi koşulları görmezden gelen ya da ikincilleştiren, düşüncenin hayatı belirlediğine inanan bir akımdan yani felsefi idealizmden söz ediyorum.
Böyle bir bakış açısına sahip olanlar, örneğin çocukların, gençlerin dindar bir eğitimden geçmeleri, böylece ahlaklı bir neslin yetişmesi halinde ülkenin neredeyse bütün sorunlarının ortadan kalkacağına bizleri inandırmak istiyorlar. Bu inançtan hareketle de ülkede eğitim sisteminin sadece ticarileştirilmesinde değil, dinselleştirilmesinde, karma eğitime son verilmesinde bir sakınca görmedikleri gibi bunu gerekli görüyorlar.
Bu bakış açısı olayların gerçek nedenlerini ve sorumlularını gizlediği, sistemleri ve siyasal iktidarları sorgulamamızı zorlaştırıp, örneğin enflasyonu “bozulan beklentiler” adı altında fizik ötesi bir ruh haline indirgediğinden egemenler tarafından hep tercih edildi ve soyut modellerle iktisat teorisinin içine yerleştirildi.
Bu yaklaşımda piyasaların mükemmel işlediği, aktörlerin bilgisinin tam olduğu gibi gerçek dışı varsayımlar altında, bir ekonomide tüketiciler ve yatırımcılar rasyonel karar alıcılardır ve böyle bir akılcılık altında geleceğe ilişkin beklentilerine uygun kararlar alırlar (çünkü bu yaklaşıma göre, insanlar genelde yerine getirilebilecek nitelikte beklentilere sahiptirler).
Bu yüzden de normalde bu beklentileri gerçekleşir, böylece arz-talep ya da fiyat dengesizlikleri ortaya çıkmaz. Böyle olunca da kapitalizm en etkin sistem olarak bize sunulur. 

MESELE OLUMLU BEKLENTİ YARATMAK!
Böylece rasyonel beklentilere uygun hareket edildiğinde, bu beklentilerin bozulmasına izin verilmediğinde enflasyon ortaya çıkmayacağı gibi, bu beklentiler düzeldiğinde enflasyon da ortadan kalkar.
Buradan hareketle yazar, “beklentilerin ve davranışların normalleşmesinin azami önem taşıdığı kanaatindeyim “ diyerek enflasyonla mücadelenin asıl olarak kafada bittiğini, yani psikolojik olduğunu ileri sürüyor.
Bir an için bu görüşü benimsemiş olanların haklı olduğunu düşünelim. Ülkede ekonomik krize ek olarak, politik kriz, sosyal kriz varken, eğitimde neredeyse bir çöküş yaşanıyorken, yabancılaşma hızla artarken, ülke demokrasiden hızla uzaklaşırken insanlar gelecekle ilgili olarak nasıl rasyonel beklentiler içine girebilecekler?
Ayrıca ne bu metafizik yaklaşım ne de buna uygun olarak geliştirilen ekonomik modellerin varsayımları içinde yaşadığımız dünyanın ve ekonominin gerçekleriyle uyumlu değil. Bu nedenle de bilimsel değil, tamamen inanca dayalıdırlar.
Buna rağmen böyle bir inanca, olayların hem gerçek nedenlerini hem de gerçek sorumlularını gizleme konusunda son derece işlevsel oldukları, statükocu, egemenden yana sonuçlar yarattıklarından sıklıkla baş vurulur.
Bu açıdan bu tür teorilere inanan iktisatçılar bilim kurgu yazarları gibidirler. Gerçek dışı varsayımlarla oluşturulan soyut modelleri gerçek hayatın önüne koyarlar. Modellerini gerçeklere değil, gerçekleri modellerine uydurmaya çalışırlar.
Krizler derinleştikçe, bu tür metafizik yaklaşımlar daha da ön plana çıkartılacaktır. Yüzde 1’e değil, yüzde 99’a hizmet etmek amacını taşıyanların öncelikli olarak yapması gereken bu tür yaklaşımların sadece bilim dışılığını değil, egemene, statükoya hizmet ettiğini ortaya koymaktır.

…………


Formun Üstü