Enflasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Enflasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ağustos 2026 Pazartesi

Enflasyon

 

Temmuz Ayı Enflasyonu Artarken, Ücretlerdeki Erime Sürüyor!

Mustafa Durmuş

3 Ağustos 2026

Temmuz ayı enflasyonu açıklandı.

Artık bir klasik haline dönüşen bir gerçek var: TÜİK, ENAG ve İTO tarafından hesaplanan aylık ve yıllık enflasyon oranları arasındaki açık ara fark sürüyor.

TÜİK’in yıllık enflasyonu yüzde 31,75 iken bu oran ENAG’ın hesaplamalarında yüzde 50,49’a çıkıyor. TÜİK’in aylık enflasyonu yüzde 1,78 iken, ENAG’ın aylık enflasyonu ise yüzde 3,07. (Bu arada Temmuz ayı sonlarında petrole gelen yapılan zamlar Ağustos ayının enflasyonuna yansıyacaktır).



Belli ki TÜİK enflasyonu olduğundan daha düşük gösterme politikasını sürdürüyor. Geçen ayın daha düşük çıkmasının nedeni ise işçi ve memur emeklilerine yapılacak olan zammın 6 ayılık kümülatif enflasyona endekslenmesi. Zira aylık enflasyon ne kadar düşük olursa, emekliye verilecek zam da o kadar az oluyor. Temmuz ayı enflasyonunun iki kat yüksek çıkmasının bir önemi yok zira ücret zammı hesabında dikkate alınmıyor.

Zurnanın zırt dediği yer: Açıklanmayan madde fiyat listesi!

Bir süredir TÜİK hukuka aykırı bir biçimde enflasyon sepetinde yer alan yüzlerce maddenin fiyatlarındaki değişimleri açıklamıyor. Çünkü açıkladığında TÜFE oranının ne kadar düşük gösterildiği ortaya çıkabilir.

Oysa, Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) tarafından açılan bir davada Ankara 6. İdare Mahkemesi, DİSK tarafından istenen bilgilerin açıklanmasının kurumun görevi gereği olduğunu belirterek bilgi talebinin reddedilmesinin hukuka aykırı olduğuna hükmetti. Kesinleşmiş hükme rağmen TÜİK buna uymuyor ve madde fiyat listesini hala yayınlamıyor. Böylece gerçek fiyat artışlarını gizlemeye devam ediyor.

Yüksek enflasyon TÜİK’in manipüle edilmiş verilerine rağmen, emekçileri yoksullaştırmaya devam ediyor

Öyle ki ocak ayında 28,075 TL olan asgari ücret, 7 aylık enflasyon yüzünden 23,450 TL’ye; en düşük emekli aylığı 20,000 TL’den 16,705 TL’ye geriledi. Böylece ilk 7 ayda, asgari ücretlinin toplam ücretinin 4,625 TL’si; emekli ücretinin ise 3,295 TL’si enflasyonla ceplerinden alındı.


Başarılı mı, başarısız mı?

Eğer siyasal iktidarların görevi toplumu yoksullaştıran yüksek enflasyon gibi etkenlere karşı onu korumaksa, İktidar Bloku bu görevi yapamıyor, halkın yoksulluğunu daha da artırıyor.

Yok eğer siyasal iktidar bilerek ve isteyerek halkı yoksullaştırmayı, mülksüzleştirmeyi; buna karşılık izlediği mali destek politikalarıyla ve faiz politikalarıyla sermaye ve servet zenginlerini daha da zenginleştirmeyi hedefliyorsa, bu konuda oldukça başarılı olduğunu kabul etmek lazım. Zira toplumdaki gelir ve servet uçurumu özellikle de son 10 yıldır inanılmaz bir biçimde derinleşti.

Kuşkusuz bu gidişat ekonomik büyümeyi yavaşlatacağı, işsizliği artıracağı ve ekonomiyi krizlerle baş başa bırakacağı için de ayrıca tehlikeli.

Ekonominin yapısal hale gelmiş ve son 23 yıldır daha da büyüyen sorunları sadece ekonomik kararlar alarak da çözümlenemez. Bu konuda demokratik siyasetin ön alması ve halktan gerçek verilerin saklanmasını önlemesi gerekiyor.

Özetle, onurlu iş, ekmek ve aş biçimindeki bir ekonomik mücadele, özgürlükler, insan haklarına saygı ve özgür ve adil seçimler gibi  demokrasi mücadelesi ile el ele yürümek zorunda.


28 Mart 2026 Cumartesi

OECD'den savaş değerlendirmesi

 

OECD’den İran Savaşının Etkileri Konusunda Emekçilere Kötü Haber

Mustafa Durmuş

28 Mart 2026



ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı haksız ve uluslararası hukuka aykırı savaş bir ayını doldurmak üzere. Savaşın nasıl ya da ne zaman sona ereceği ise tam bir muamma.

Ancak net olan bir şey var: Her savaşta olduğu gibi, sadece insanlar, çocuklar, diğer canlılar ölmüyor; aynı zamanda savaş, ekonomik ve ekolojik yıkıma ve göçlere ve sosyal felaketlere de yol açıyor.

Bu ekonomik ve sosyal yıkıma neden olan faktörlerin başında kuşkusuz; Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla ortaya çıkan ciddi bir enerji (petrol, LNG) ve gübre gibi hammadde arzı daralması geliyor.

Enerji krizi

Bu durumun petrol ve doğal gaz fiyatlarını füze hızıyla artırmasıyla doğan küresel bir enerji krizi ve bunun neden olduğu enflasyon artışı (özellikle de gıda enflasyonu) söz konusu.

Petrol, hammadde ve girdi ve mamul mal tedarik zorluğunun üretim ve tüketimde neden olduğu daralmalar yüzünden, ekonomilerin büyüme hızının giderek yavaşlaması, hatta ekonomilerin küçülmesi ve paralelinde işsizliğin patlaması kaçınılmaz olacak.

Kuşkusuz, bunların sonucunda, emekçi halkların yoksulluğu artacak. Ancak, başta petrol üreticisi büyük tekeller ve dünyadaki küçük bir imtiyazlı azınlık (petrol üreticileri, silah tüccarları ve spekülatif finansal yatırımların sahipleri) servetlerini katlayacaklar.

Ekonomik büyüme (sermaye birikimi) yavaşlayacak

OECD, bu hafta yayınlanan son ekonomik görünüm raporunda (1), tam olarak bu sözcüklerle ifade etmese de gidişatı mealen böyle anlatıyor. Bu yüzden de Örgüt bu savaş nedeniyle, bu yıl ve gelecek yıl başta büyük ekonomiler olmak üzere, ulusal ekonomilerin büyüme tahminlerini düşürdü.

Rapora göre, (ABD hariç) tüm G7 ekonomileri, bu yıl daha önce tahmin edilenden daha yavaş büyüyecek; en büyük düşüş ise yüzde 1,2'den yüzde 0,7'ye gerileyecek olan İngiltere'de görülecek.  OECD'ye göre, ABD ekonomisi petrol ve gaz ihracatındaki artışlar ve yapay zekâ yatırımları sayesinde tahmin edilenden daha hızlı büyüyebilecek. (Ancak finansal istikrar, enflasyon ve kamu borcu açısından durumun kötüleşmesi bekleniyor).


Enflasyon yükselecek

Enerji fiyatlarındaki artışın ve tedarik zincirindeki aksaklıkların, Brezilya, Meksika, Türkiye, İngiltere ve ABD dahil olmak üzere bazı büyük ekonomilerde enflasyonun hedef seviyenin üzerinde seyrettiği bir dönemde ortaya çıkmış olması, enerji fiyatlarındaki ani yükselişin ardından orta vadeli enflasyon beklentileri de artırdı.

Öyle ki OECD, G20'nin önde gelen ekonomilerindeki enflasyon tahminini önceki yüzde 2,8'den yüzde 4'e yükseltti. Arjantin’in, yüzde 31 ile en yüksek enflasyon oranına, Türkiye’nin yüzde 26,7 ile ikinci en yüksek orana; Çin’in ise yüzde 1,3 ile en düşük enflasyon oranına sahip olması bekleniyor.  ABD’de enflasyon oranı, şu anki yüzde 2,9'dan yüzde 4,2'ye sıçrayacak.


Savaşın kapsamı ve süresi büyük ölçüde belirsiz olmakla birlikte, enerji fiyatlarının uzun süre yüksek kalacak olması, üretim ve işletme maliyetlerini önemli ölçüde artıracak ve tüketici fiyat enflasyonunu yükseltecek. Bu durum ekonomik büyüme ve sermaye birikimi üzerinde olumsuz etkiler yaratacaktır.

Kısaca, savaş önümüzdeki çeyrekte de (Nisan-Mayıs-Haziran) devam ederse, büyüme tahminlerinin daha da aşağıya, buna karşılık enflasyon tahminlerinin yukarıya çekilmesi kaçınılmaz olacaktır.

Rapora göre, enflasyon artıp, ekonomik büyüme yavaşlarken, devasa yapay zekâ yatırımlarından beklenenden daha düşük getiri elde edilmesi, finansal piyasalarda daha kapsamlı bir yeniden fiyatlandırma sürecini tetikleyerek talebi zayıflatabilir ve finansal istikrar risklerini artırabilir.

Finansal sıkılaştırma gündemde

Bu beklentiler yüzünden küresel finansal piyasalardaki dalgalanma (özellikle bazı Asya ekonomilerinde) arttı ve finansal koşullar sıkılaştı. Savaşın sürmesi halinde finansal sıkılaşma (faiz oranlarının yükseltilmesi ve likiditenin zorlaştırılması gibi) sadece bu ülkelerle sınırlı kalmayacak ve hem gelişmiş hem de azgelişmiş piyasa ekonomilerine de sıçrayacaktır.

Askeri harcamalar artacak

Kısa bir süre önce Trump’ın NATO’ya yaptığı telkinlerle, üye ülkeler 2030 yılına kadar askeri harcamalarını milli gelirlerinin yüzde 5’ine kadar artırma kararı almıştı. ABD/İsrail-İran savaşı ise bu harcamaların hızlanmasına neden oluyor. Bu da bir yandan kaynakların üretken sektörlerden çekilip savaşa ayrılması ve bunun mevcut yoksulluk ve açlığı daha da artırmasıyla, diğer yandan da enflasyonun daha da artmasıyla sonuçlanacaktır.


Türkiye ekonomisinin büyüme hızı yavaşlayacak, enflasyon tekrar tırmanışa geçecek

Türkiye, ekonomisi özellikle de 1950’li yıllardan bu yana ithalata bağımlı bir ülke. 1980’de uygulanmaya başlanan neo-liberal sermaye birikim stratejisi ve 2003’ten bu yana izlenen yabancı kaynağa ve ithalata bağımlı neo-liberal büyüme stratejisi, bu yapısal sorunu daha da derinleştirdi.

Gelinen nokta itibarıyla, Türkiye ekonomisi seçili ülkeler arasında petrol ve doğal gaz ithalatına en bağımlı 4’üncü ve gübre ithalatına en bağımlı 6’ncı ekonomi konumunda. 

Bu yüzden de Türkiye, savaş nedeniyle orya çıkan petrol, doğal gaz ve gübre ithalatı darboğazlarından ciddi olarak etkilenecek ülkelerin başında geliyor: ekonomik büyümesi yavaşlarken, enflasyon ve işsizlik daha da artacaktır.


Ayrıca, Türkiye, Elektrik, doğal gaz ve diğer enerji kullanımının hane halklarının tüketimleri içindeki payının yüksekliği açısından, 3’üncü sırada yer alıyor. Bu pay en yoksul hanelerde, diğerlerinin iki katına çıkıyor. Bu da savaşın neden olduğu yaşam maliyeti artışlarından (sınıfsal olarak) en çok en yoksul emekçilerin etkileneceğini gösteriyor.

Bütün bu gerçekler ortada iken, siyasal iktidarın “iyi ki bugünlerde ülkeyi biz yönetiyoruz” biçimindeki açıklamasının hamasetten başka anlamı yok. Bu açıklamayı yapanlar, örneğin Suriye’nin bugünkü durumuna gelmesinde ve ABD ve İsrail’in bölgedeki kalıcılığında, mevcut iktidarın rolünü unutmuş gibi görünüyor.


Sonuç olarak

Türkiye’deki enflasyon, işsizlik ve yoksulluk gibi sorunların, savaşlarla birlikte ortaya çıkan sorunlar olmaktan ziyade, kapitalist sistemin ürünleri ve siyasal iktidarların izlemekte olduğu emek karşıtı ve sermaye yanlısı ekonomi politikalarının sonuçları olduğu bir gerçek.

Ancak, Orta Doğu’da sürmekte olan savaş bu sorunları daha da derinleştiriyor.  Bu yüzden de kapitalizme ve otoriter bir rejime karşı çıkmak kadar, emperyalizme ve emperyalist savaşlara da karşı çıkmak gerekiyor.

Başta sendikalar olmak üzere, işçi sınıfının örgütleri, emek, demokrasi ve barıştan yana siyasal partiler ve hareketler, diğer toplumsal hareketler ve çevre ve kadın örgütleri, bu gelişmelerin farkında olarak örgütlülüğü ve eylemliliği daha da artırmak zorunda.

Nitekim, sermaye sınıfı ve işveren örgütleri, savaşı bahane ederek işçi çıkarmaya ve toplu iş sözleşmelerinde çok daha katı bir tutum takınmaya başladılar bile.

Yıllardır yasal grevleri dahi yasaklayan veya erteleyen siyasal iktidarsa daha da sertleşiyor. Hatta Millî Eğitim Bakanlığı, grevci öğretmenlerin yerine Bakanlığa bağlı öğretmeleri görevlendirerek Tez-Koop-İş Sendikası önderliğinde iki aya yakın bir süredir devam eden İtalyan Lisesi Öğretmenlerinin haklı grevini kırmaya çalışıyor.

Önümüzdeki süreçte sermaye sınıfı ve iktidarın bu tutum sürecek ve siyasal iktidar asgari ücret zammı gibi zamları en düşükte tutmaya devam ederken, izleyeceği emek karşıtı harcama ve vergi politikalarıyla faturayı emekçilere ödetmeye devam edecektir.

Kısaca, savaşın daha da kötüleştirdiği ekonomik zorluklarla birlikte, sınıf mücadelesi de keskinleşecektir. Bu yüzden de işçi sınıfı ve tüm emek örgütleri tüm mücadele araçlarıyla, bu mücadele için hazır olmalıdır.

Dip notlar:

(1) https://www.oecd.org/en/publications/oecd-economic-outlook-interim-report-march-2026 (26 Mart 2026).

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


3 Şubat 2026 Salı

Enflasyon

 

 

TÜİK, “yüksek enflasyonla yaşamaya alışın” diyor!

Mustafa Durmuş

3 Şubat 2026


Bu yılın ocak ve şubat aylarında aylık enflasyonun yüksek çıkması bekleniyordu. Beklentilere uygun olarak ocak ayı için bu durum gerçekleşti: Tüketici fiyat endeksi (TÜFE) aylık %4,84 ve yıllık %30,65 arttı, 12 aylık ortalamalara göre enflasyon ise %33,98 oldu.

Detay önemli

En yüksek ağırlığa sahip üç ana harcama grubunun aylık değişimleri ise sırasıyla; gıda ve alkolsüz içeceklerde %6,59 artış, ulaştırmada %5,29 artış ve konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda %4,43 artış olarak gerçekleşti.

İlgili ana grupların aylık değişime olan katkıları ise sırasıyla; gıda ve alkolsüz içeceklerde 1,61, ulaştırmada 0,88 ve konutta 0,51 yüzde puan oldu.

Böylece, en yüksek ağırlığa sahip üç ana harcama grubunun yıllık değişimleri (enflasyon); gıda ve alkolsüz içeceklerde %31,69 artış, ulaştırmada %29,39 artış ve konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda %45,36 artış olarak gerçekleşti.

Bu verileri nasıl yorumlamak gerekiyor?

Öncelikle, aşağıdaki grafikten de görülebileceği gibi TÜİK verileri ile ENAG verileri arasındaki büyük fark devam ediyor.

Bu çerçevede TÜİK’e göre yıllık %30,86 olan manşet enflasyon, İTO’ya göre %36,15 ve ENAG’a göre %53,42 oldu.


İkinci olarak, asgari ücretliye ve emeklilere yapılan sözde zamların geri kalanı da yüksek ocak ayı enflasyonu ile eridi (çünkü ücret ve maaşlar ocak sonunda ödeniyor). Böylece on milyonlarca emekçi aslında zam almamış oldu.

Üçüncü olarak, enflasyonun gıda ve alkolsüz içeceklerde (%31,69) ve konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda %45,36 olarak manşet enflasyonun üzerinde çıkması (hane halkı bütçesi içinde en yüksek paya sahip bu harcamaların diğerlerinden daha fazla artması nedeniyle), emekçiler, emekliler ve yoksullar için hayatın daha pahalı hale geldiğini ve yoksullaşmanın daha da artacağını gösteriyor.

Ekonomi yönetimi başarısız!

Son olarak, ülkedeki ekonomi yönetiminin öngördüğü gibi bu yılın sonunda enflasyonun %16’ya gerilemesi imkânsız.

Zira bu, geri kalan 11 ayda aylık enflasyonun ortalama %1,0 olmasını gerektiriyor ki hem içerideki hem de dışarıdaki koşulları dikkate aldığımızda bu mümkün değil.

Özetle başarısız ekonomi yönetimi bizlere “yüksek enflasyon, yüksek işsizlik ve derin yoksulluk altında yaşamayı öğrenin” diyor.

8 Ocak 2026 Perşembe

Açlık ücreti

 

Memleketimden açlık ücreti manzaraları

Mustafa Durmuş

8 Ocak 2026

2026 yılına, dışarıda, ABD’nin Venezuela’ya askeri bir saldırı düzenleyip ülkenin devlet başkanını ve eşini kaçırması ve ABD’ye götürmesi vurdu. Böylece emperyalizmin dünya halklarına karşı yeniden doğrudan savaşları başlattığı yeni bir döneme girildi.

İçerde ise yeni yıla, AKP iktidarının 23 yıldır izlemekte olduğu emekçileri mülksüzleştirme, yoksullaştırma ve krizin faturasını onlara kemer sıktırarak ödetme politikalarının zirve yapması damgasını vurdu.

Öyle ki ilk kez hem asgari ücretlinin hem de en düşük işçi, Bağ-Kur ve memur emeklisinin sözde zamlı ücretleri top yekûn açlık sınırının altında kaldı. Böylece siyasal iktidarın emekçi sınıflara karşı yürüttüğü ekonomik savaş doruk noktasına ulaştı.

Asgari ücrete gerçekte zam yapılmadı!

Öncelikle, 2026 yılı boyunca geçerli olacak asgari ücret, iktidar ve işveren sendikası tarafından tek taraflı olarak 28,075 TL olarak belirlendi ve 10 milyona yakın asgari ücretli ve ailesine dayatıldı.  

Her ne kadar bu ücret yüzde 27’lik bir artışa tekabül etse de bu artış gerçek artış değil ve bırakın yaraya merhem olmayı, yara bandı bile değil.

Bir yılda asgari ücret 5,347 TL eridi

İlk olarak, bu artış aralık ayı sonu itibarıyla yüzde 30,89 olarak açıklanan resmi TÜİK enflasyonunun dahi 3,89 puan altında kaldı. Böylece asgari ücretlinin enflasyon nedeniyle kaybı 12 ayda 5,347 TL oldu.


Grafik bu durumu açıkça ortaya koyuyor. Çünkü yüzde 27’lik zam olarak tanıtılan düzenlemeyle verilen fark 5,971TL. (28,075 TL-22,104 TL). Buna karşılık bu yılda asgari ücretteki erime 5, 347 TL’yi aşıyor. Geriye sadece 624 TL kalıyor.  Kısaca bu “zammış gibi” sunulan şey aslında 2025 yılında 12 ayda enflasyon nedeniyle ortaya çıkan kaybı karşılamaya ancak yetiyor.

Yani asgari ücrete gerçek anlamda sadece 624 TL’lik bir zam yapıldı. Bu da sadece yüzde 2,8 demek oluyor. Yani yüzde 27’lik bir zam söz konusu değil.

Dahası, asgari ücretli işçiler yeni ücretlerini ocak ayı sonunda veya şubat ayı ortasında alabildikleri için ocak ve şubat ayı enflasyonu ile birlikte bu fark tamamen ortadan kalkacaktır.

●Açlık sınırının altında bir asgari ücret

İkinci olarak yeni asgari ücret, TÜRK-İŞ’in aralık ayı 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı olan 30,143 TL’nin de altında kaldı. Yani aileleriyle birlikte yaklaşık 30 milyonluk bir emekçi kitlesi bu yıl da açlık sınırının altında bir gelir ile yaşamaya mahkûm edildi.

●Açlık sınırının altında en düşük işçi ve Bağ-Kur emeklisi maaşı

Emeklilerin durumu çok daha vahim. Türkiye’de 16 milyon civarında işçi ve memur emeklisinin bulunduğu biliniyor. Bunun içinde en düşük ücret alanların sayısı ise 5,5- 6 milyonu buluyor.

Ocak ayının enflasyonunun açıklanmasının ardından bu kesimde yer alan işçi emeklilerine yapılan 6 aylık sözde ücret artışı (yüzde 12,19) ile birlikte bu kesimin ücreti 16,881 TL’den 18,938 TL’ye yükseldi.

Kök aylık sorunu sürüyor

Ancak sistemdeki “kök aylık” uygulaması sayıları 4 milyonu aşan emekliler için büyük bir risk oluşturuyor. Şöyle ki eğer bir emeklinin kök aylığı 15,046 TL ve altındaysa, yüzde 12,19’luk zam bu tutara eklendiğinde dahi rakam 16,881 TL’yi aşamıyor. Yani herhangi bir yasal düzenleme (Hazine desteği veya taban aylık artışı) yapılmadığı takdirde bu kadar sayıda bir işçi kitlesi ocak ayında maaşında hiçbir artış göremeyecek.

Ayrıca bu rakam da hem aralık ayı açlık sınırının 11,205 TL altında hem de asgari ücretin 9,166 TL altında kalıyor. Önümüzdeki 6 ay boyunca açlık sınırının giderek daha da artacağı dikkate alındığında, işçi emeklilerinin bu yılı da açlık içinde geçireceği çok net.

Sanal bir artış!

Keza yapılan bu artış sanal bir artış. Çünkü aşağıdaki grafiklerden de görülebileceği gibi, son 6 aylık (Temmuz-Aralık) enflasyonu dikkate alındığında bu rakam gerçekte 15,006 TL’ye düştü.

Yani son 6 ayda işçi emeklisinin enflasyon nedeniyle ücret kaybı 1,875 TL oldu. Bir başka anlatımla ücret sanal olarak 2,057 TL, gerçekte ise sadece 182 TL arttı.




●Açlık sınırının altında en düşük memur emeklisi maaşı

Son olarak, memur ve memur emeklilerine yapılan 6 aylık ücret artışı (yüzde 18,60) ile birlikte en düşük memur emeklisinin maaşı 27,772 TL’ye yükseldi.

Diğerlerine benzer bir biçimde, bu rakam da hem aralık ayı açlık sınırının 2,371 TL altında hem de asgari ücretin 332 TL altında kaldı. Yapılan 1,000 TL’lik seyyanen artışla bile hala açlık sınırına ulaşılamadı.

Önümüzdeki 6 ay boyunca açlık sınırının giderek daha da artacağı dikkate alındığında, memur emeklilerinin de bu yılı da açlık içinde geçireceği çok net gözüküyor.

Ayrıca yapılan bu artış sanal bir artış. Çünkü aşağıdaki grafiklerden de görülebileceği gibi son 6 aylık (2025 Temmuz- Aralık) enflasyonu dikkate alındığında bu rakam gerçekte 25,362 TL’ye düşüyor.

Yani son 6 ayda memur emeklisinin enflasyon nedeniyle maaş kaybı 2,410 TL oldu ve maaş sanal olarak 5,102 TL, gerçekte ise sadece 2,692 TL arttı.




Sonuç olarak, bu yıl bir genel seçim olmayacağı beklentisiyle İktidar Bloku emekçilere karşı yürüttüğü ekonomik savaşı tırmandırarak sürdürüyor.


 

24 Aralık 2025 Çarşamba

Asgari Ücret 2026

 

Kimse kendini kandırmasın: asgari ücrete gerçekte zam yapılmadı!

Mustafa Durmuş

24 Aralık 2025


2026 yılında geçerli olacak asgari ücret; Hükümet ve işveren sendikası tarafından tek taraflı olarak 28,075 TL olarak belirlenerek 10 milyona yakın asgari ücretli ve ailesine dayatıldı.

Böylece Hükümet asgari ücrete %27’lik bir zam yaptığını ileri sürüyor. Muhalefet, HAK-İŞ dışındaki işçi sendikaları ve bazı iktisatçılar bu oranın Kasım ayı enflasyon oranı olan %31,7’in altında kaldığını ileri sürerek eleştiriyorlar. Haklılar. Üstelik bu yeni rakam açlık sınırının da altında kalıyor.

Gerçekte durum daha da vahim: asgari ücrete zam yapılmadı!

Grafiğe baktığımızda durum kolayca anlaşılıyor. Çünkü dün yapılan ve %27’lik zam olarak tanıtılan düzenlemeyle verilen fark: 5,971TL. (28,075 TL-22,104 TL).

Bu zammış gibi sunulan şey aslında 2025 yılında 11 ayda enflasyon nedeniyle ortaya çıkan kaybı karşılamaya ancak yetiyor. Çünkü bu yılın ilk 11 ayında asgari ücretteki erime 5,196 TL’yi aşıyor. Geriye sadece 775 TL kalıyor. 

Yani asgari ücrete reel anlamda sadece 775 TL’lik bir zam yapıldı. Bu yapılan zam sadece %3,5 demek oluyor. Yani %27’lik bir zam söz konusu değil.

Üstelik bu hesaba 2025’in son ayı olan aralık ayındaki enflasyon nedeniyle ücretteki erime dahil değil. Çünkü henüz aralık ayı enflasyonu açıklanmadı. Aralık ayındaki enflasyon da hesaba katıldığında gerçek zam miktarı daha da azalacak.

Dahası, asgari ücretli işçiler yeni ücretlerini ocak ayı sonunda veya şubat ayı ortasında alabilecekleri için ocak ve şubat ayı enflasyonu ile birlikte bu fark tamamen ortadan kalkacak, muhtemelen eksiye düşülecek.

Özetle, kimse kendini kandırmasın: asgari ücrete gerçekte zam filan yapılmadı.

 

22 Temmuz 2024 Pazartesi

İşgücü verimliliği

 İşçiler verimli çalışıyor ama reel ücretleri artmıyor, azalıyor!

Mustafa Durmuş

22 Temmuz 2024


İktisatta işgücü verimliliğindeki artış, “çalışılan saat başına daha fazla hâsıla üretmek ya da aynı hasılayı daha az çalışma saatiyle üretmek” olarak tanımlanıyor.

Teknolojik yenilikler, eğitim ve sıkı çalıştırmaya dönük mevzuat ve uygulamalar işgücü verimliliğini artırıyor.

Verimlilik artışı mutlaka ücret artışını sağlamıyor!

Diğer yandan işçilerin verimliliğinin artması demek patronların kârlarının da artması demek iken, bu durum mutlaka işçi ücretlerinin de artacağı anlamına gelmiyor.

Normal koşullarda, işçilerin sınıf ve sendika bilincine sahip olduğu, sendikaların birlik halinde, örgütlü, bilinçli ve güçlü olduğu ülkelerde işçiler verimliliklerindeki bu artıştan paylarını daha yüksek ücretler biçiminde alırlar.

Ancak Türkiye’de tam tersine bir gelişme var: İşçilerin verimlilikleri artarken reel ücretleri düşüyor.

Patronlar kâr, devlet vergi peşinde

İşçi ücretlerinin düşüklüğünün bir nedeni kuşkusuz işçilere verilen ücretlerin (ödenmiş emek) çok düşük olması ve diğer bir nedeni yüksek enflasyon. Bu durum aslında kapitalist sistemin işleyiş biçiminin bir sonucu.

Yani işçiler, üretim sırasında yarattıkları değerin önemli bir kısmına patronlar kâr; devlet ise vergiler ve bir tür vergiye dönüşen yüksek enflasyonla el koyduğu için, sahip çıkamadıklarından giderek yoksullaşıyorlar. Gelir dağılımı da giderek daha da bozuluyor.

Türkiye OECD ortalamasına çok yakın

Aşağıdaki tabloda OECD’nin çalışılan saat başı üretilen hâsıla miktarı biçimindeki işgücü verimliliğine ilişkin son istatistiklerine (2022) yer veriliyor. (1)

Buna göre, en yüksek işgücü verimliliğine sahip 5 ülke sırasıyla: İrlanda, Norveç, Lüksemburg, Danimarka ve İsviçre iken, en düşük verimliliğe sahip 5 ülke sırasıyla: Kolombiya, Meksika, Kosta Rika, Şili ve Yunanistan.

Türkiye ise OECD ortalamasının hemen altında yer alıyor. Yani ülkedeki işgücü verimliliği çok da kötü değil, aslında OECD’nin birçok ülkesinden daha yüksek durumda.

Buna rağmen, asgari ücretlilerin toplam ücretliler içindeki oranının yüzde 40’ı aştığı Türkiye işçi sınıfı nasıl OECD’nin en düşük 5’nci asgari ücretini alıyor?  Bırakın yoksulluk sınırını, açlık sınırının dahi altında ücretler karşılığında çalışmaya razı oluyor?

Bilinçlenmenin önündeki engeller!

Bunda sermaye yanlısı sağcı otoriter rejimin ve bu rejim altında işçilerin örgütlenme ve eylem hak ve özgürlüklerinin yok edilmesinin ve yüksek orandaki işsizliğin olduğu kadar, işçi sınıfının bilinçlenmesini önleyen; korku, patronlara biat etmeyi öğütleyen ideolojiler ve inançların etkili olduğu ileri sürülebilir.

Bu tespitler doğru ancak bunlardan biri diğerlerine göre daha önemli ve acilen üzerine gidilmesi gerekiyor.

Sonuç

Kısaca söylersek, sadece işgücü verimliliğinin yüksek olması reel ücret düzeyinin otomatik olarak yükselmesini sağlayamıyor. Yükselen reel ücretlerse korunamıyor. Reel ücret artışlarını sağlayan asıl faktör işçi sınıfının örgütlülüğü ve ekonomik ve demokratik hakları için mücadele gücü ve kararlılığıdır.

Türkiye işçi sınıfının ihtiyacı olan tam da budur aslında: Örgütlü ve birlikte mücadele. Yüksek enflasyon gerçeğini, TÜİK’in enflasyonu düşük göstermek için yaptığı manipülasyonları iktidarın yüzüne vurmak, onları halka şikâyet etmek ücret artışı sağlamak ya da yaşanabilir bir ücret düzeyine sahip olmak için yeterli olmuyor, olmayacak.  

Bu tespit “bu eylemler yapılmasın” anlamına gelmiyor. Söylenen şey, sendikaların ve emekten yana olan hareket ve siyasal partilerin mücadelesinin bu eylemlerle sınırlı kalmamasıdır.

Asıl olarak da, daha örgütlü olmak, işçi sınıfının birliğini sağlamak ve toplumun diğer ezilen kesimlerini de yanımıza alarak ve üretimden gelen gücümüzü de gerektiğinde kullanarak, kararlı bir ekonomik ve demokratik mücadele yürütmemiz gerekiyor.

Dip notlar:

(1) https://www1.compareyourcountry.org/snaps/compendium-productivity-indicators-2024/en/6165/LatestYear (20 Temmuz 2024).

 

16 Mayıs 2024 Perşembe

Kamuda tasarruf

 

Tasarruf paketinde olmayanlar

Mustafa Durmuş

17 Mayıs 2024

Bugünlerde gündem kamuda uygulanacak olan tasarruf tedbirleri. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, “Tasarruf ve Verimlilik” adlı paketin açıklanmasından önce yaptığı sunumda, tüm kamuyu kapsayan bir çalışma yapıldığını, TBMM hariç bütün kamu kurum ve kuruluşlarının tasarruf paketine uymasının zorunlu kılınacağını açıkladı. (1)

Yani açıklamaya göre, tasarruf paketi tüm kamu kurum ve kuruluşlarının yanı sıra KİT’leri, döner sermayeleri, fonları ve yerel yönetimleri de kapsıyor (bu durum istihdam yaratamama bağlamında, muhalefete geçen yerel yönetimler için ciddi bir sorun oluşturacaktır).

Etki analizine yer verilmeyen bir paket

Pakette, alınacak önlemlerin sayısal büyüklüğü, enflasyon, bütçe açığı ve ekonomik büyüme gibi makroekonomik değişkenler üzerindeki etkileri gibi önemli hususların yer almaması pakete yönelik eleştirilerin başında geliyor. Çünkü bu paketin, enflasyonla mücadele (dezenflasyon sürecine destek), verimli kaynak kullanımı ve sürdürülebilirlik gibi amaçlarla hazırlandığı ileri sürülüyor.

Saray’ın harcamaları?

Her ne kadar TBMM dışında tüm kamu kuruluşlarının tasarruf tedbirlerini uygulayacağı ileri sürülse de, Saray’ın harcamalarının bu tedbirlerin kapsamında olup olmayacağının muallakta olması da haklı bir diğer eleştiri konusu.

Ayrıca paketin asıl olarak harcamalardaki kesintilerle ilgili olması, örneğin vergisel tasarruf tedbirlerine (“kayıt dışılıkla mücadele” gibi yıllardır söylenenler dışında) yer verilmemesi de eleştiriliyor.

Gerçi bu paketin bir ilk olduğu ve bunun devamının geleceğinin açıklanması ilerde vergilerle ilgili düzenlemeleri de gündeme getirecektir. Buradaki sorulması gereken soru, “hangi sınıf ya da kesimlerin vergisinin artırılarak vergi geliri artışının sağlanacağı” sorusu olmalıdır.

Pakette öne çıkan tasarruf tedbirleri

Pakette sekiz başlık altında sıralanan tasarruflarla ilgili olarak emekçilerin gözüne çarpması gereken ilk tedbir (beklendiği gibi) “Personel Harcamaları”, yani kamu emekçileriyle ilgilidir. Zira pakete göre, kamuda yeni personel alımı üç yıl boyunca emekli olan kişi sayısıyla sınırlandırılacak.

Böylece işsizliğin gerçek anlamda artmaya başladığı bir dönemde kamunun istihdam yaratma kapasitesi iyice daraltılıyor. Bu tedbirin faturasını en çok da üniversite mezunu olup da kamuda işe girmeyi bekleyen gençlerin (başta atama bekleyen öğretmenler olmak üzere), kadro bekleyen taşeron işçilerinin ödeyeceği çok açık.

İkinci tasarruf kalemi bütçede “Cari Harcamalar” olarak geçen piyasadan mal ve hizmet alımlarıyla ve “Yatırım Harcamaları” olarak bilinen kamu yatırımlarıyla ilgili. Buna göre, deprem için harcanacak olan ödenekler hariç, mal ve hizmet alımı ödeneklerinin yüzde 10’u ve yatırım ödeneklerinin yüzde 15’i kesiliyor.

Savunma, güvenlik hizmetleri ve KÖİ projeleri istisna tutuluyor

Böylece, savunma ve ambulans alımı gibi alanlar hariç, üç yıl süreyle yeni araç satın alma ve kiralama yapılamayacak. Savunma ve güvenlik hariç, toplu taşıma olan yerlerde servis sözleşmeleri sonlandırılacak. Ayrıca yeni kamu binası, lojman ve sosyal tesis alımı, yapımı, kiralanması süresiz olarak durduruluyor. Keza savunma ve güvenlik amacıyla kullanılanlar hariç, binalar “ekonomiye kazandırılmak” adı altında özel şirketlere ve şahıslara satılacak (bu satışların kimleri zengin edeceği ise merak konusu).

Bir hesaplamaya göre, mal ve hizmet alımlarından 68 milyar TL ve yatırımlardan 95 milyar TL olmak üzere toplamda 164 milyar TL’lik bir tasarruf sağlanacak. Bu miktar GSYH’nin yüzde 0,4’üne denk düşüyor. (2)

Pakette köprüler, oto yollar ve şehir hastaneleri gibi döviz cinsinden ya da kura endeksli gelir garantilerine ilişkin bir tasarruf tedbirine rastlanmazken, kamu emekçilerinin sayısının sınırlandırılması, servis araçlarının kaldırılması ya da lojman sayısının azaltılması, aslında bir kemer sıkma tedbiri olan söz konusu kamusal tasarrufların sınıfsal karakterini de ortaya koyuyor.

Özetle, şu ana kadar ki israf düzeninin, bütçe açığının ve İktidar Blokunun yanlışlarının bedelini yine emekçiler ödeyecek.

Kamu harcamalarındaki tasarruf miktarı ne olmalı?

Peki, kamuda yapılması gereken tasarruf ihtiyacı, pakette önerildiği gibi 200 milyar TL’nin altında mıdır? Yoksa bunun çok üstünde midir?

Eski Hazine Müsteşar Yardımcısı R. Hakan Özyıldız’ın hesaplamasına göre, önlem paketinin, enflasyonla mücadele programına destek verebilmesi için, büyüklük olarak en azından 1,5 trilyon lira (milli gelirin yüzde 3,5’i) civarında bir büyüklükte olması gerekiyor.

Aksi halde kamu bankalarından borçlanacak ve 1 trilyon TL’yi aşan böyle bir borçlanmanın tamamı baskılanmış faiz oranından kamu bankalarından karşılanamayacağı için, bu durum faiz oranlarının artmasıyla, bu da faiz harcamalarının ve bütçe açığının büyümesiyle sonuçlanacaktır.

Bir TEPAV çalışmasına göre ise, aslında 2024 için toplam 1 trilyon 45 milyar TL’lik tasarruf alanı ve ayrıca alınacak tedbirlerle 300 milyar 309 milyon TL’lik gelir artışı imkânı var. (3)

Faiz harcamaları?

Saray’ın harcamalarının dışında, iktidarın tasarruf yapamayacağı harcama kalemlerinin başında kuşkusuz faiz ödemeleri geliyor.

Bilindiği gibi, 2024 yılı Merkezi Yönetim Bütçesi’nde faiz ödemeleri için 1 trilyon 254 milyar TL’lik, 2025 için 1 trilyon 809 milyar TL’lik ve 2026 için 2 trilyon 295 milyar TL’lik bir kaynak ayrıldı. Yani 2024-2026 dönemini kapsayan üç yıllık süreçte faiz için bütçeden 5 trilyon 358 milyar TL ödeme yapılacak ve böylece faiz giderlerinin bütçedeki payı yüzde 10,5’ten yüzde 14,3’e çıkacak.

NAS gerekçe gösterilerek 2021 yılında başlatılan faiz indirimlerine rağmen kamunun üzerindeki faiz yükünün (deyim yerindeyse) patlaması ayrıca sorgulanmalı ve bunun siyasal sorumluları hesap vermelidir.

Faiz ödemeleri bütçe açığının yüzde 53’ü kadar

Üstelik faizle ilgili durum faiz oranlarının tekrar yükseltilmeye başlandığı M. Şimşek’in son döneminde de kötüleşerek sürüyor.

Öyle ki Merkezi Yönetim Bütçesi açığı bu Nisan ayında yüzde 34,2 artarak 177,8 milyar liraya yükselirken, ilk dört aydaki açık yüzde 81 artışla 691,3 milyar liraya ulaştı. Ancak bu dört aylık dönemde faiz harcamaları yüzde 170 oranında artış kaydetti. Böylece faiz harcamaları toplam bütçe açığının yüzde 53’ünü oluşturdu. (4)

Faiz ödemelerinin bütçe açığındaki bu yüksek payı düşürülemediği sürece, bütçe açığının da, enflasyonun da artmaya devam edeceğini, böylece açıklanan bu tasarruf tedbirlerinin sonuç vermeyeceğini öngörmek için “ekonomist” olmaya gerek yok sanırız.

Vergisel teşviklere dokunulmuyor

22 yıllık AKP iktidarlarınca sermaye kesimine doğrudan kamu harcaması yoluyla destekler veriliyor (yüksek fiyatlı kamu ihaleleri, garantiler, piyasadan mal ve hizmet alımları gibi yollarla).

Ayrıca ‘vergi harcamaları’ adı altında bu kesimden vergi alınmayarak da bu destek dolaylı olarak sürdürülüyor. Uygulamanın adı da (vergi harcaması) bu işlev konusunda her hangi bir fikir vermediğinden, sermaye sınıfına yapılan böyle bir destek kolayca toplumdan gizlenebiliyor.

Nitekim 2024 yılı Bütçe Kanunu’nda bu rakam 2 trilyon 210 milyar TL olarak belirlendi. Dahası 2024-2026 dönemini kapsayan üç yılda bu tutar 8 trilyon 211 milyar TL’yi bulacak.

Pakette, vergi indirimi, muafiyeti ve istisnalarını içeren ve yüzde 90’ından sermaye kesiminin faydalandığı bu alanda önerilen somut bir tasarruf tedbiri mevcut değil (sadece bu ay içinde mevduat faizi gelirlerindeki stopaj oranları bir miktar artırıldı).

KÖİ projeleri ve şehir hastanesi ödemeleri kapsam dışı

Sermayeye verilen destekler bunlarla da sınırlı değil. KÖİ projeleri ve Şehir Hastanelerinin bütçeye çok ciddi bir yükü olmasına rağmen, pakette bu alana ilişkin de her hangi bir tasarruf tedbiri mevcut değil. Aksine bu alanda kullanıcı ücretlerine yüzde 60’a varan zamlar yeni yapıldı.

Örneğin sadece bu yıl bu projeler için 163 milyar TL civarında bir ödeme yapılacak. Yani iktidarın yapacağı tasarruflardan elde etmeyi beklediği miktar kadar bir para bu tartışmalı projeler için harcanacak.

Savunma ve güvenlik harcamalarında tasarruf yok!

Son olarak, bu pakette kayırılan harcamaların başında gelen bir diğer harcama kaleminin “savunma ve güvenlik harcamaları” olduğunun altını çizelim. Gariptir ki sağcısı, solcusu, muhafazakârı ya da liberali hiçbir yorumcu bu konuya hiç girmiyor, yorumda bulunmuyor.

Oysa yukarıda da belirtildiği gibi, diğer alanlardaki kamu personelinin servisleri ve lojmanları azaltılıp, genel olarak deprem ve zorunlu harcamalar hariç cari harcamalar düşürülürken, savunma ve güvenlik amaçlı olarak ayrılan ödeneklere dokunulmayacak. Yani mevcut rejime damgasını vuran güvenlikçi politikalar açıklanan tasarruf tedbirlerinde de kendini gösteriyor zira bu alan tedbirlerin dışında bırakılıyor.

Öte yandan, yine hatırlatalım önümüzdeki üç yılda savunma ve kamu düzeni/güvenlik harcamalarına bütçeden ayrılan pay yüzde 11,2’den yüzde 11,8’e yükselecek (faiz ödemeleri dışarıda tutulduğunda bu pay yüzde 12,6’dan yüzde 13,7’ye çıkacak).

Böylece 2024-2026 yıllarını kapsayan üç yılda bu harcamalar için bütçeden toplam 4 trilyon 869 milyar TL ödenek ayrıldı. Üstelik bu harcamalara Savunma Sanayi Destekleme Fonu’nun (SSDF) kaynakları dâhil değil.

Bazı kıyaslamalar

Türkiye’deki askeri harcamaların durumunu görebilmek için bazı kıyaslamalar yapmak yararlı olabilir.

Örneğin, NATO ülkeleri arasında en fazla askeri personele sahip ülkeler sıralamasında Türkiye, ABD’den sonra ikinci sırada yer alıyor. Ayrıca NATO üyesi ülkelerde askeri harcamaların kişi başı milli gelire oranı ile ilgili yapılan sıralamada Türkiye 7’nci sırada bulunuyor (bu oran Türkiye için 2023 yılında yüzde 0,016). Askeri harcamaların GSYH içindeki payı itibarıyla ise yüzde 1, 22 ile 9’uncu ülke konumunda. (5)

Son olarak,  Türkiye 11,702 adet tank ile dünyada en fazla tanka sahip bulunan 4’üncü ülke. İlk sırada 60,937 tank ile ABD, ikinci sırada 23,928 tank ile Rusya ve 3’üncü sırada 20,254 tank ile Çin gelirken; dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip ülkesi olan Hindistan’ın 8,309 ve nüfusu 90 milyona yaklaşan İran’ın sadece 2,878 tankı bulunuyor. (6)

Sonuç olarak

Açıklanan “kamuda tasarruf ve verimlilik paketi” süslü cümlelerle kamuoyuna sunulan ama öz itibarıyla tasarrufu sağlamaktan uzak ve eklektik bir paket olduğu gibi, sınıfsal karakteri itibarıyla faturayı emekçi halklara ödettirecek olan bir pakettir. Bu paketin adil bir vergilemeye dayalı bir kamu gelir ayağı ise mevcut değildir.

Bu paketi başka tasarruf paketlerinin izleyeceğinin açıklanması ise İktidar Blokunun örtülü bir IMF Kemer Sıkma Politikasını hayata geçirmeye başladığının bir itirafı niteliğindedir.

Devletlerin sosyal sınıflar karşısında tarafsız olmadığı bir gerçektir. Bu nedenle de devleti yönetenlerin hayata geçirdikleri bu tür tedbirler de tarafsız olamaz. Nitekim açıklanan paket sermayeyi, faiz lobilerini, yüksek kâra dayalı büyük alt yapı projelerini hayata geçiren yerli ve yabancı yatırımcıları koruyan, diğer yandan emekçileri zarara uğratan, işsiz ve yoksul bırakan bir pakettir.

Son olarak, bu paket devleti yönetenlerin militarist, güvenlikçi, otoriter karakterlerini de ortaya koymaktadır. Zira hemen her türden sosyal harcama kısılırken, savunma ve güvenlik harcamaları bu tasarruf tedbirlerinin dışında bırakılmaktadır. Bu durum emek, demokrasi ve barış mücadelesinin bir arada yürütülmesi gibi bir zorunlu görevi önümüze koymaktadır.

Dip notlar:

(1)    https://www.youtube.com/watch?v=UWpKu_FPuqU (15 Mayıs 2024).

(2)    https://www.ekonomim.com/ekonomi/kamuda-tasarrufa-uymayana-ceza-surprizi-haberi (14 Mayıs 2024).

(3)    Nasıl bir tasarımda yapısal ve mali nitelikli tedbir önerileri düşünülebilir? (Değerlendirme Notu / H. Hakan Yılmaz), https://www.tepav.org.tr (10 Mayıs 2024).

(4)    https://www.hmb.gov.tr/2024-nisan-ayi-butce-gerceklesme-sonuclari (16 Mayıs 2024).

(5)    https://www.statista.com/chart/14636/defense-expenditures-of-nato-countries (21 July 2022).

(6)    https://www.visualcapitalist.com/visualized-top-15-global-tank-fleets (15 March 2024).

 

 

22 Eylül 2023 Cuma

İktidarın “yeni ekonomi politikası” ne kadar yeni, ne kadar rasyonel?- 3: Yumuşak İniş Politikası mı? (Temmuz 2023 sonrası)

 

İktidarın “yeni ekonomi politikası” ne kadar yeni, ne kadar rasyonel?- 3:

Yumuşak İniş Politikası mı? (Temmuz 2023 sonrası)

Mustafa Durmuş

22 Eylül 2023


Ana akım iktisat teorisine göre aşırı ısınmış (yüksek enflasyon altındaki) bir ekonomiyi “yumuşak iniş” ile (soft landing) soğutmak gerekiyor.  Bu, ekonominin ne aşırı ısınmış ne de aşırı soğumuş bir konuma getirilmesi yani normalleştirilmesi anlamına geliyor.  

Yumuşak iniş politikasını uygulayanların görünürdeki amacının, ekonomideki  “aşırı talebi”, yani hane halkı, işletmeler (ve devlet) tarafından yapılan “aşırı” harcamaları (faiz oranı artışlarıyla borçlanma maliyetini artırarak), azaltmak olduğu işleri sürülüyor.

Ancak bu yapılırken ekonominin durgunluğa sokulmaması da gerekiyor. Yani faiz oranlarındaki üst üste yüksek orandaki artışlar enflasyonu düşürürken, bir süre sonra (genelde 1 yıl) ekonominin de durgunlaşmasına, hatta büyüme hızlarının tersine dönmesine (negatif büyümeye) ve işsizliğin artmasına neden olabiliyor.

Bu duruma literatürde “sert iniş” (hard landing) adı veriliyor. Bu, bir tür “kaş yapayım derken göz çıkarmak” hali ve sıklıkla kapitalist ekonomilerde karşılaşılan bir durum. Ancak sert inişten söz edebilmek için ekonominin üst üste iki çeyrek (6 ay) küçülmesi gerekiyor.

MB faiz oranları 4 ayda 21,5 puan (3,5 kattan fazla) artırıldı

Maliye politikasının sonuçlarının alınmasının yıllar sürebileceği gerçeğinden yola çıkılarak, yumuşak inişte de asıl olarak daraltıcı (sıkı) para politikalarına başvuruluyor. Yani bir yandan parasal sıkılaştırma yapılırken, asıl olarak da Merkez Bankası faiz oranları yükseltiliyor.

Nitekim 27 ay boyunca genişletici para politikası uygulandıktan sonra, Şimşek ve Erkan ekibinin iş başına gelmesiyle birlikte, 22 Haziran 2023 tarihinde Merkez Bankası politika faizi yüzde 8,5’ten önce yüzde 15’e, ardından 20 Temmuz’da yüzde 17,5’e, 24 Ağustos’ta yüzde 25’e ve son olarak 21 Eylül’de yüzde 30’a yükseltildi. Enflasyonun yönünün hala yukarı doğru olması yüzünden faiz artışları bu yılın sonuna kadar sürebilir.

Ayrıca, MB Para Politikası Kurulu son kararında, faiz artırımının yanı sıra, dezenflasyonun en kısa sürede tesisi, enflasyon beklentilerinin çıpalanması ve fiyatlama davranışlarındaki bozulmanın kontrol altına alınması için parasal sıkılaştırma sürecinin devamına karar verdi. Bu bağlamda Kurul, “parasal sıkılaştırma” sürecini destekleyecek “seçici kredi ve miktarsal sıkılaştırma kararları” almayı da sürdüreceğini açıkladı.  

21 Eylül tarihli kararda yer alan aşağıdaki paragraf parasal sıkılaştırmanın sürdürülmesinin nedenlerini açıklıyor:

“Yurt içi talepteki güçlü seyir ve hizmet fiyatlarındaki katılık devam ederken, petrol fiyatlarındaki artış ve enflasyon beklentilerinde süregelen bozulma enflasyonda ilave yukarı yönlü baskı oluşturmaktadır. Bu unsurlar, enflasyonun yılsonunda Enflasyon Raporu’ndaki tahmin aralığının üst sınırına yakın seyredeceğine işaret etmektedir. Son dönemde etkili olan ücret ve kur kaynaklı maliyet yönlü baskılar ile vergi düzenlemelerinin ise enflasyona önemli ölçüde yansıdığı ve aylık enflasyonun ana eğiliminde düşüşün başlayacağı değerlendirilmiştir. Kurul, parasal sıkılaştırma adımlarının etkisiyle, dezenflasyonu 2024 yılında Rapor’daki patika ile uyumlu şekilde tesis etmekte kararlıdır”. (1)

Özetle; döviz kurunun yanı sıra emekçilerin ücretlerinin de çok arttığı, bunun da iç talebin önemli bir unsuru olan harcamaları artırdığı ve böylece enflasyonun artmaya devam ettiği ileri sürülüyor.  

Ancak bu tespitler arasında iç talepteki artışın önemli unsurlarından bir diğeri olan kârlardaki süper artışlardan hiç söz edilmiyor. Oysa TÜİK’in resmi verilerine göre; 2022 yılında 17 sektörün toplam aktif büyüklüğü yıllık bazda yüzde 69 artışla 26, 4 trilyon TL’ye, öz kaynak toplamı yüzde 93 artışla 7,6 trilyon TL’ye, net satışları yüzde 113 artışla 31,5 trilyon TL’ye, toplam net dönem kârları ise yüzde 423 artışla 1,5 trilyon TL’ye ulaştı. (2)

Kredilerin büyüme hızı yavaşladı

Parasal sıkılaştırmaya uygun olarak, Haziran ayından bu yana hayata geçirilen önlemlerle bankacılık sektöründe ticari kredilerdeki büyüme hızı Temmuz ayında yüzde 4,61’e kadar geriledi. Bu oran Mayıs 2021’den sonraki en yavaş büyümeye işaret ederken, özel bankalarda ticari kredi daralması 4,5 yılın en yüksek seviyesine çıktı. (3)

Böylece, aşağıdaki grafik aracılığıyla (1’den 3’e sıralamayı takip ederek), para arzındaki daralmanın (faiz oranlarını yükselterek) yumuşak inişle nasıl ekonomiyi soğutabileceğini (teorik olarak) gösterebiliriz. (4)

Yumuşak İniş

1) Yumuşak iniş ile birlikte para arzı düşürüldüğünde LM eğrisi yukarı kayar (LM2’ den LM1’ e). Bu durum faiz oranını yükseltir (ifinal (son)’ dan ihigher (yüksek)’ e). Bu gelişme ekonomik büyümenin yavaşlamasıyla sonuçlanır (Ymax’ tan Ymoderate (ılımlıya)’ ya). Ekonominin soğutulma süreci 6 ay ila 24 ay arasında bir süre alabilir.

2) AD2 eğrisi AD1’e geriler ve paralelinde enflasyon düşer (Phigh (yüksek)’ ten Pmoderate (ılımlı)’ ya).

3) Harcama eğrisi aşağı kayar. Çünkü C (tüketim) düşer, yüksek faiz yatırımları (I) düşürür, kamu harcaması ( G) ise politika gereği sabit tutulmuştur.

Son olarak işgücü piyasasına bakıldığında; enflasyonun düşürülmesi reel ücretleri yükselttiğinden (W0/ Pmoderate (ılımlı)’ dan W0/ Phigh (yüksek)’ e), bu gelişme işgücü piyasasını soğutur ve böylece istihdam artışı yavaşlarken, işsizlik artar.

Sonuçta yumuşak inişle birlikte enflasyon ılımlı bir düzeye düşürülebilirse de, bu gelişme ekonomik büyüme hızını, istihdam düzeyini düşürerek işsizliği artırır. Bu da yoksulluğun ve gelir dağılımı adaletsizliğini artmasıyla neticelenir.

Asıl neden iç talepteki aşırı artış mı?

Diğer yandan, böyle bir yumuşak inişin başarılı bir biçimde gerçekleşebilmesi için enflasyonun asıl nedeninin iç talepteki (talep yönlü) aşırı artışlar olması gerekiyor.

Oysa ülkedeki enflasyon dinamikleri arasında arz yönlü faktörler de oldukça önemli. Yani yetersiz tedarik, özellikle de gıda, enerji ve diğer ham maddeler ile bileşenlere yönelik küresel arz tıkanıklıkları ve sürekli yükselen döviz kuru fiyatlar genel seviyesinin bu denli yükselmesinin önemli bir nedenini oluşturuyor. Bu yüzden de arz/maliyet yönlü faktörleri dikkate almayan bir para politikası müdahalesinin başarı şansı düşük.

Yani faiz artırımları (her ne kadar piyasa iktisatçılarınca bu artırımların enflasyon beklentilerini düşük tutarak enflasyonu aşağıya çekebileceği ileri sürülse de),  enflasyonda beklendiği düşüş etkisini yaratmayabilir.

Kaldı ki bir süredir yumuşak inişi uygulamakta olan Avrupa ekonomilerinde, bu politikanın enflasyonu düşürmenin yanı sıra, resesyona da varabilecek sert bir çakılma ile sonuçlanabileceğine dair endişeler giderek artıyor. Nitekim IMF, Dünya Bankası ve OECD bu yıl ve gelecek yıl için bu ülkelere ait ekonomik büyüme tahminlerini düşürdüler. Bu da küresel anlamda bir yumuşak inişin beklendiği gibi gerçekleşemeyeceğinin bir göstergesi.

Ayrıca küresel borç düzeylerinin yeni rekorlar kırdığı bugünlerde bu borçların faizleri de artacak, bu da yoksullaşmayı artıracaktır. Yani bu politikanın emekçi sınıflar üzerinde işsizliği, borç yükünü ve yoksulluğu artırması gibi ciddi sınıfsal etkilerinin olacağı çok açık.

Bu yüzden de çok zorda kalmadıkça siyasal iktidarlar bu tür sonuçlar üretecek politikalardan uzak durmaya çalışırlar (özellikle de seçim dönemlerinde güçlü bir toplumsal muhalefet, işçi sınıfı hareketi söz konusu ise). Bu da bu politikanın siyaseten, sonuna kadar uygulanmasını zorlaştıran bir durum.

Yumuşak inişin engeli “mali baskınlık” durumu

Ayrıca, yumuşak inişin gerçekleştirilebilmesi için kamu bütçesi tarafının da buna uygun olması gerekiyor. Yani iki neo-klasik iktisatçı Sargent & Wallace’nin deyimiyle bir “mali baskınlık durumu” söz konusu olmamalı. Yazarlar bundan 42 yıl kadar önce bu durumu, “Hoş Olmayan Monetarist Aritmetik” olarak tanımlamışlardı. (5)

Yazarlar mali baskınlık durumunu, “mali disiplinin uygulanamadığı yüksek düzeyde bütçe açıklarının olduğu bir durum” olarak niteliyor. Böyle bir baskınlık yukarıda anlatılan yumuşak inişi sağlamaya dönük para politikalarını etkisiz kılıyor çünkü para arzı Merkez Bankası’nın kontrolündeki bir değişken olmaktan çıkıyor. Bu durum da başarılı bir yumuşak inişi önlüyor.

Özetlersek, bütçe açıklarının aşırı düzeyde artması ve bunun giderek iç borçlanma yolu ile finanse edilmesi uzun dönemde enflasyonun artmasına yol açıyor. Çünkü iç borçlanmanın sürekli olarak artması faiz oranını ve faiz yükünü artırıyor. Böylece borç yükü kartopu gibi büyüyor ve sonuçta borç ve faizlerin geri ödenebilmesi için hükümet bu borçları parasallaştırmak durumunda kalıyor (yani karşılıksız büyük çapta para basıyor), bu da daha yüksek bir enflasyona neden oluyor.

Türkiye’de mali baskınlık

Mali baskınlık durumunu Türkiye’nin başta bütçe açığı ve borçlanma olmak üzere temel kamu maliyesi ve borçlanma verilerine bakarak görebilmek mümkün.

Öyle ki Kahramanmaraş depreminin neden olduğu büyük ekonomik hasar, ciddi ekonomik kriz, Kur Korumalı Mevduat (KKM) hesaplarının yol açtığı yüksek kamu zararı, EYT ödemeleri, asgari ücret düzenlemeleri, memur maaş artışları, sermaye destekleri, Cumhurbaşkanlığı ve TBMM genel seçimleri için yapılan harcamalar ve ciddi boyutlardaki askerileşme ve otoriterleşmeye dönük harcamalar yüzünden son iki yıldır mevcut bütçeler yeterli olmadığından ek bütçe yapılıyor. Hatta bu yıl yapılan yaklaşık 1,2 trilyon TL büyüklüğündeki ek bütçenin bazı önemli harcamaları (bütçe açığını düşük gösterebilmek için) kapsamadığı da biliniyor.

Nitekim bu yılın ilk sekiz aylık merkezi yönetim bütçesi gerçekleşmeleri yukarıdaki tespitleri doğruluyor. Çünkü 2022 yılı Ocak-Ağustos döneminde 33,1 milyar TL fazla veren bütçe, 2023 yılının aynı döneminde 383, 4 milyar TL açık verdi (yüzde 1,257 artış). Dahası 2022 yılı Ocak-Ağustos döneminde faiz dışı denge 207,1 milyar TL fazla vermiş iken, 2023 yılının aynı döneminde bu fazla yaklaşık 16,7 milyar TL’ye geriledi (yüzde 92 azalış). (6)

Yani sorun sadece yüksek faiz ödemelerinden değil, aynı zamanda faiz ödemeleri düşüldükten sonraki bütçe dengesinden de (birincil denge/faiz dışı denge) kaynaklanıyor. Bu da bütçede (başta sosyal güvenlik kurumlarının açıkları ve yüksek güvenlik harcamaları olmak üzere) ciddi bazı yapısal sorunlar olduğunu gösteriyor.

Kuşkusuz bu çaptaki bütçe açıkları merkezi yönetim borç stoklarının da artmasıyla sonuçlanıyor. Nitekim 2022 yılı sonu itibarıyla 4 trilyon TL olarak gerçekleşen merkezi yönetim borç stoku 2023 yılı Haziran ayı sonu itibarıyla 5,6 trilyon TL’ye çıktı. Borç stokundaki artışın 670,3 milyar TL’si iç borç stokundan, 912,0 milyar TL’si ise dış borç stokundaki artıştan kaynaklandı. Borç stokunun (artan döviz kurları nedeniyle) yüzde 54,1’nin dış borçlardan oluşması (7) stokun kendiliğinden büyümesiyle sonuçlanıyor.

Orta Vadeli Programda bütçe açığı

Bu durum Eylül ayında açıklanan (2024-2026) Orta Vadeli Program’da (OVP) yer alan bütçe açığı ve faiz verilerinde de kendini gösteriyor. 

Öyle ki programda bu yılki bütçe açığının 1,6 trilyon TL’yi, gelecek yıl ise 2,6 trilyon TL’yi aşacağı belirtiliyor. Paralel olarak bu yıl 646 milyar TL civarında olması beklenen faiz harcamalarının gelecek yıl neredeyse iki katına çıkarak 1,2 trilyon TL’yi aşacağı ve bunun 2026 yılına kadar artarak devam edeceği ve o yıl 2,3 trilyon TL’yi bulacağı öngörüsü mevcut. (8)

 


Normalde, bütçe açığındaki bu devasa artış hem yeni vergi artışlarıyla hem de aşırı bir borçlanma ile kapatılacaktır. Zaten Cumhurbaşkanına birkaç ay önce çıkartılan bir torba yasa ile hem kamu idareleri bütçelerinin ilgili tertiplerine “ödenek ekleme yetkisi” hem de yaklaşık 2,2 trilyon TL’lik borçlanma yetkisi  (9) bu yüzden verildi.  Bu iki araç yetmezse bu kez Merkez Bankası’nca emisyon yapılacaktır.

Monetizasyon

Faiz oranlarının sürekli olarak artırılması borçlanma maliyetlerini artıracak, bu da borç stoklarını büyütürken, aynı zamanda (faiz oranının ekonomik büyüme oranından fazla olduğu bir durumda) bu borçların geri ödenmesine ilişkin zorluklara neden olacaktır.

Borçların geri ödenmesinin zora girdiği bir durumda, iktidar ya borçlarını ödeyemeyeceğini ilan edecek (moratoryum) ya da monetizasyona (parasallaştırmaya) başvuracaktır. Yani para basarak borçlarını ödeme yolunu seçecektir. Bu gerçekleştiğinde bütçe açığı monetize edilmiş, parasallaştırılmış yani toplumun sırtına yıkılmış olacaktır. Ayrıca bunun enflasyonu daha da artırması kaçınılmazdır.

Bu bağlamda, M. Şimşek –H. Erkan ekibinin ısrarla mali disipline vurgu yapmasının asıl nedenini, mevcut bütçe açıklarının sıkı para politikasının etkin bir biçimde işleyebilmesinin önünde bir engel oluşturmasından kaçınabilmek ve böylece yüksek enflasyonu düşürerek finansal yatırımcıya (özellikle de yabancı sıcak para yatırımcılarına) yüksek pozitif reel faiz düzeylerini sunabilmek, böylece yabancı kaynak girişlerini artırmak olarak değerlendirmekte yarar var.

Yumuşak/sert inişin neden olduğu sosyal zarar

Diğer yandan, özel sektöre ait borçların (özellikle de dış borçlar) yüksek düzeyde olması (bunların bir kısmının bir süre sonra devlet borcuna dönüştürülmesi riskini taşıdığından), kamu borcu konusunu sadece devlet borçlarıyla da sınırlı tutmamak gerekiyor.

Bu durum da Şimşek ve Erkan’ın başını çektiği ekonomi yönetiminin uygulamaya çalıştığı sıkı para politikalarının neden olacağı sosyal zararın göz ardı edilmemesi gerektiğini gösteriyor.

Öyle ki faiz oranlarının yükseltilmesi başta yoksul-borçlu haneler ve borçlu küçük ölçekli işletmeler olmak üzere geniş toplumsal kesimlerin bu faiz artışlarına kurban edileceği anlamına geliyor. Zira bu kesimlerin borç yükleri artan faizler yüzünden daha da artıyor. Faiz artışlarının ekonomiyi muhtemel bir durgunluğa sokması ise hem şirket iflasları ve işsizliğin hem de yoksulluğun daha da artmasına neden oluyor.


Sonuç olarak

Üç parçadan oluşan bu yazı dizimizde anlattığımız gevşek ve sıkı para ve kredi politikalarını sadece masum ekonomi politikaları olarak görmek ve buradan hareketle de bunları ekonomik krizden (özellikle de emekten yana) bir çıkış stratejisi olarak algılamak, ekonomi ile siyaset arasındaki zorunlu bağı görmemek demektir.

Çünkü 2017 yılından bu yana uygulanan (özellikle de 2021 yılından itibaren) gevşek para ve bol kredi politikaları bir yandan yüksek enflasyonun ve kurumsal sektörde şirketlerin zombileşmesinin nedeni olurken, diğer yandan da toplumu yönetmenin, statükoyu sürdürmenin, halkı biat ettirmenin ve otoriter bir rejim inşa etmenin birer aracı olarak kullanılıyor. 2017 yılından bu yana kamu ve özel borç stoklarındaki devasa büyüme bunun başlı başına bir göstergesi.

Öyle ki ekonomi hiç olmadığı kadar finansa, krediye/borca bağımlı hale geldi. Çünkü tüketici kredileri ya da ticari krediler gelirleri düşük tüketicilerin satın alma gücünü ve şirketlerin yatırımlarını sürdürülebilir kılıyor, bu da kapitalizmi ve kapitalist sınıfı zinde tutuyor. Ayrıca iktidarların ekonomi programlarının ve politikalarının sürdürülebilmesine ve iktidara biat ettirmeye de imkân tanıyor. (10)

Bu noktada, günümüzde otoriter-faşizan bir rejimin inşasında merkez bankaları da çok önemli bir rol oynuyor. Öyle ki siyasal iktidarın kontrolündeki merkez bankaları, ekonomik kriz nedeniyle tehdit altında olan kredi bağımlısı kapitalizme yönelik kredi tahsis mekanizmalarını ele geçiriyor, düşük faizlerle bankacılık sistemine sağladığı ucuz para ile  “son borç verici makam” olarak giderek kredinin toplumsal tabanı haline geliyor. Kapitalizmde kredinin biçimlerini ve koşullarını belirleyen, onu kontrol eden en önemli organa dönüşüyor.

Sistem sürdükçe büyük sermaye, merkez bankası ve devletin kalan bölümü giderek daha da otoriterleşiyor. Bu üçlü adım adım kendi aralarındaki temel bağın, onları bir arada tutan çimentonun finans/krediler olduğunu kavramaya başlıyor. Devasa kredi hacminin enflasyona, borsaların değersizleşmesine, finansal bir kısım servetlerin yitimine neden olabileceğinin farkında olsalar da, acil olarak kapitalizmi içinde bulunduğu krizden çıkartma ihtiyacı bu endişelerin ikinci plana atılmasıyla sonuçlanıyor. Öyle ki bir zamanlar büyük kamu açıklarından yakınanlar, borç stoklarından endişe duyan kapitalistler bu nedenle sessiz kalıyorlar. (11)

“Yükselen ekonomiler” olarak da adlandırılan bizim gibi dışa bağımlı ekonomilerde ise bir tür “Devletçi Otoriter Finansallaşma” stratejisi hayata geçiriliyor.

Öyle ki böyle bir otoriter finansallaşma stratejisi altında siyasal iktidar, tercih ettiği faiz oranlarını ve makro ihtiyati düzenlemeleri Merkez Bankasına dayatarak para ve makro-finansal politikayı doğrudan şekillendiriyor. Eş zamanlı olarak, özel bankaların yönetimlerini ikna ediyor ya da devlet borçlarını monetize etmek için özel bankaları kamulaştırıyor ve bankaları farklı hane halkı ve firma gruplarına tercihli oranlarla borç vermeye zorluyor. (12)

Ancak bu strateji sorunlardan azade bir strateji değil. Kendi iç çelişkilerini de bünyesinde barındıran bir strateji. Öyle ki böyle krediye dayalı birikimi derinleştiren rejimlerde paranın yönetimi ve sosyal tahsisi üzerindeki idari siyasi kontrolün genişletilmesi, ekonomiyi makroekonomik istikrara kavuşturmak yerine (özellikle de küresel likiditenin bol ve ucuz olmaktan çıktığı, uluslararası sermaye hareketlerinin yavaşladığı dönemlerde), sadece ulus devlet aygıtının çeşitli fraksiyonları arasındaki gerilimleri artırıyor ve farklı sosyal sınıflar arasındaki çatışmaları derinleştirip içselleştiriyor. (13)

Başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi halkların, emek ve meslek örgütlerinin uygulanmakta olan gevşek ya da sıkı para ve kredi politikalarının kendilerine fayda sağlamayan bir arka plan politik ekonomisinin olduğunun ve ortaya çıkmakta olan büyük ekonomik zararın kendilerine ödettirileceğinin bilincinde hareket etmesi gerekiyor.

 Dip notlar:

(1)    Faiz Oranlarına İlişkin Basın Duyurusu 2023-35,  https://www.tcmb.gov.tr (21 Eylül 2023).

(2)    TÜİK, Sektör Bilançoları, 2022, https://data.tuik.gov.tr (21 Eylül 2023).

(3)    Şebnem Turhan, “Özel bankaların ticari kredi iştahı 4,5 yılın en düşüğünde”, https://www.ekonomim.com (8 Ağustos 2023).

(4)    Farrokh K. Langdana, Macroeconomic Policy, Demystifying Monetary and Fiscal Policy, Third Edition, Springer, 2016, s. 210.

(5)    Thomas J. Sargent, Neil Wallace “Some Unpleasant Monetarist Arithmetic”, Federal Reserve Bank of Minneapolis Quarterly Review/Fall 1981.

(6)    T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı, Aylık Bütçe Gerçekleşme Raporu, Ağustos 2023, s. 6. https://www.hmb.gov.tr/bumko-aylik-butce-bulteni (21 Eylül 2023).

(7)    T.C. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı, 2023 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Gerçekleşmeleri ve Beklentiler Raporu, s.50.

(8)    Orta Vadeli Program (2024-2026), Eylül 2023.

(9)    6/27/2023 Tarihinde Meydana Gelen Depremlerin Yol Açtığı Ekonomik Kayıpların Telafisi İçin Ek Motorlu Taşıtlar Vergisi İhdası ile Bazı Kanunlarda ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi.

(10) Richard D. Wolff, “The U.S. Is Borrowing Its Way to Fascism”, https://braveneweurope.com ( 11 September 2020).

(11)  Agm.

(12)  https://developingeconomics.org/financial-statecraft-and-its-limits-in-the-semi-periphery (12 September 2023).

(13) Agm.