12 Eylül 2022 Pazartesi

Emekçilerin enflasyonla mücadeleye bakışı ve programı nasıl olmalı?

 

Emekçilerin enflasyonla mücadeleye bakışı ve programı nasıl olmalı?

Mustafa Durmuş

12 Eylül 2022


TÜİK tarafından açıklanan enflasyon oranının, gerçek enflasyonu yansıtmadığına, enflasyon oranını olduğundan düşük gösterdiğine, vurgu yaparak başlayalım. Yani öncelikle TÜİK’in fiyat değişikliklerinin ölçülmesi konusundaki metodolojisi sorgulanmalı. Bu sorgulama yapılmadan ve gerçek enflasyon oranına erişmeden, enflasyonu yenmek mümkün olamaz.

TÜFE (manşet enflasyon) metodolojisi ve verileri sorunlu

TÜFE’nin belirlenmesi için kullanılan enflasyon sepetinde 144 mal grubu var. Tüketici fiyat endeksi  (TÜFE)  bu sepetteki ağırlıklı ortalama fiyat değişikliklerini içeriyor.

Ancak manşet enflasyon rakamları tek başına bize hangi fiyatların hangi yönde, ne kadar, hangi nedenlerle veya hangi etkiyle değiştiğini özgün olarak söylemez. Oysa bu önemlidir çünkü fiyatlar mükemmel bir eşzamanlılık içinde yukarı ve aşağı hareket etmezler. Aksine sektörler arasında hızlıca değişiklik gösterme eğilimindedir.

Örneğin, Covid-19 salgınının ilk aşamalarında, birçok dışarıda yeme- içme ve eğlence etkinliğinin, paket tatillerin fiyatları düşerken, maske, lastik eldiven, dezenfektanlar ve birçok gıda maddesi gibi salgınla ilgili temel ihtiyaç maddelerinin fiyatları arttı.

Manşet enflasyonun altına bakılmalı

Ayrıca sektörel farklılıklara ek olarak, fiyatlar aynı sektörler içinde ve hatta belirli mal ve hizmet kategorileri içinde dahi farklı şekillerde hareket edebilirler. Bu farklılıklar nedeniyle, tikel sektörlerdeki veya mal kategorilerindeki büyük fiyat değişiklikleri manşet enflasyon rakamını belli bir yöne doğru (aşağı ya da yukarı) etkileyebilir.  Tüm mal ve hizmetler benzer fiyat artışları gösterse bile, bu dinamiği kavramak için yine de manşet enflasyon oranının altındaki ayrıntılara bakmak gerekir.(1)

TÜFE, ‘temsili’ bir mal sepeti, ‘tipik’ bir harcama modeli ve bir ‘ortalama’ hane halkı gibi tartışmaya açık kavramlara dayanan sadece bir enflasyon oranı. Pratikte, ne kadar tüketim modeli varsa, o kadar farklı enflasyon oranı var.

Böylece tüm nüfus için tek bir enflasyon oranı sunmak bu nedenle de anti enflasyonist politikalar belirlenirken yeterli olmaz. Fiyat değişikliklerinin farklı haneleri nasıl etkilediğini ve etkili bir politika tepkisinin nasıl oluşabileceğini anlayabilmek için mevcut manşet enflasyon rakamlarının altındakilere bakmak gerekiyor.

Özetle, Türkiye’de açıklanan resmi enflasyon oranı, diğer birçok ülkedekinin neredeyse 10 katı kadar yüksek olsa da, gerçek enflasyonu tam olarak yansıtmadığı yönünde ciddi olarak eleştiriliyor ve bu eleştiriler toplumda ağırlıklı olarak kabul görüyor. 

Ayrıca DİSK-AR gibi emek örgütlerinin enflasyon hesaplamalarından da görüleceği gibi, farklı gelir ve tüketim kalıplarına sahip haneler, haklı olarak,  manşet enflasyonunda yer alan mal ve hizmet sepeti ve madde ağırlıklarının kendi tüketim kalıplarını yansıtmadığını, dolayısıyla da kendi hissettikleri enflasyon oranının çok daha yüksek olduğunu ileri sürüyorlar.

Keza sepette yer alan mal ve hizmetlerin bazılarının, özellikle de buzdolabı, fırın gibi sıklıkla satın alınmayan dayanıklı tüketim malı niteliğinde olanlarının hanelerin aylık ve yıllık tüketim harcamaları ile olan bağının çok zayıf olması açıklanan enflasyon oranını daha da tartışmalı hale getiriyor.

Önce teori

Enflasyonu açıklamaya çalışan ve buna karşı hangi yöntemlerin ve araçların kullanılabileceği konusunda önerilerde bulunan çok sayıda teori var.

Kabaca bunlardan bir kısmı, enflasyonun nedenleri konusunda aşırı yüksek talebin varlığına dikkat çekerken (talep çekişli), diğerleri maliyetlere/arza odaklanıyor ve maliyetler üzerinde yukarı yönlü baskı yaratan unsurları ön plana çıkartıyorlar (maliyet itici). Marksist gelenekten gelen iktisatçılarsa bu iki akımın dışında çözümlemelerde bulunuyorlar.

Bu bağlamda, enflasyonla mücadele programını açıklamadan önce başvuracağımız teoriyi seçmemiz gerekiyor. Çünkü enflasyon sistemden bağışık teknik bir mesele olmaktan ziyade, farklı sınıflar üzerinde farklı etkilere neden olan bir ekonomi politik olgu.

Enflasyon sınıfsal bir olgu

Bir başka anlatımla, sınıfsal etkileri nötr olan hiçbir anti enflasyonist yöntem ya da araç mevcut değil. Örneğin faiz oranlarını yükseltmek ile kârlara sınır koymak gibi iki farklı aracın farklı sınıfsal sonuçları ortaya çıkar. Keza toplam talebi baskılamak için ücretleri baskılamak gibi kemer sıkma politikaları uygulamak enflasyonla mücadele adına emekçileri cezalandırır.

İşte bu noktada politik karar alıcıların hangi sınıfın ya da sınıfların yanında yer alacağı enflasyonla mücadele konusunda son derece önemlidir. Bu bağlamda da politikacıların güvenebilecekleri güçlü bir teori olmalı. Böyle güçlü bilimsel bir teori yoksa enflasyonla ilgili ne kadar çok veriye sahip olursa olsunlar işin içinden çıkamaz, bir başka deyimle “ormanı görmeden ağaçlar arasında kaybolurlar”.

Zaruri gıda ve enerji fiyatlarındaki artışlar en çok en yoksulları vuruyor

Fiyat artışlarının sınıfsal sonuçları karmaşık ve çeşitli olabilirken, kesin olan bir şey, düşük gelirli hanelerin, emekçilerin enerji ve gıda maddeleri gibi temel ihtiyaç maddelerinin fiyatlarındaki artışlardan en fazla etkilenen kesimler oldukları.

Kirayı ödeyebilmek ve sofraya yiyecek koyabilmek için mücadele eden emekçiler, elektrik - doğal gaz faturalarındaki ve zorunlu gıda maddelerinin fiyatlarındaki artışı zengin hanelerden çok daha fazla hissediyorlar.

Örneğin, ortalama bir Avrupalı ya da Amerikalı hane gelirinin onda birinden azını gıdaya harcıyor. Böylece gıda fiyatları artsa da, bu göreli olarak karşılanabilir bir durum olduğundan, diğer mal ve hizmetlere yapılan harcamalardan yaptıkları kesintilerle bu artışları telafi edilebiliyorlar. Oysa düşük gelirli, yoksul ülkelerdeki emekçi haneler bütçelerinin en az yüzde 40’ını gıdaya ayırıyor. (2)

Gıdaya ve özellikle ekmeğe hane bütçesinden yüksek bir pay ayrıldığında bu durum haneleri ciddi biçimde etkiliyor. Kira, enerji ve ulaştırma gibi harcamalarından kısıntı yapamadığında hane halkının gıdaya erişimi zorlaşıyor, bu da eksik beslenme sorunları, hatta açlıkla neticelenebiliyor.

Nitekim FAO dünyada her 10 kişiden 1’inin sürekli aç olduğunu ileri sürüyor ve  bu durumu ciddi bir insani krizin göstergesi olarak nitelendiriyor. FAO ve diğer BM organları tarafından geliştirilen daha geniş bir standarda göre, dünya nüfusunun yüzde 30’u orta düzeyde gıda güvensizliği yaşarken, bu oran Afrika’da yüzde 60’ın üzerine çıkıyor. Bu kıtada nüfusun yüzde 20’sinin şiddetli gıda güvensizliğinden etkilendiği ve bu sayıların iklim istikrarsızlığı ve Ukrayna savaşının beraberinde getirdiği maliyet artışları ve gıda fiyatlarındaki astronomik artışlarla  daha da artacağı ileri sürülüyor. (3)

Katı esneklikli mallar

İktisatta bu durumun teknik bir açıklaması da mevcut. Yoksul hanelerin bütçelerinin çoğunluktaki harcama kalemleri fiyat artışları karşısında son derece katı esneklikte olan zaruri mallardan oluşuyor.

Yani bu tür malların tüketimleri kolayca ikame edilemiyor ya da sonraki bir tarihe ertelenemiyor. Oysa insanların günlük olarak beslenmeleri, evde zaman geçirmeleri, evlerinde uyumaları, bu nedenle de zaruri olarak enerji, su ve gıda tüketmeleri gerekiyor.

Öte yandan, zengin hanelerin tüketim durumları daha farklı. Bu kesimlerin tüketim sepetlerinde daha çok yer alabilen ama zaruri olmayan kalemlerin ikamesi daha kolaydır veya bunlar rahatça ertelenebilir. Örneğin dışarıda yemek yerine evde yemek, arabasını yenilemeyi geciktirmek bazı zenginleri rahatsız edebilirse de, bu durum onların hayatlarını riske atmaz.

Fiyat değişiklikleri birçok ekonomik ve politik faktörden etkilenebiliyor

İşin can sıkan bir diğer boyutu da, “ah bir bağımsız olsalardı” denilen ve esas işleri fiyat istikrarını sağlamak, dolayısıyla da enflasyon hedeflemesi yapmak olan merkez bankalarının yetkililerinin bile, “enflasyonun” nasıl oluştuğuna ve işlediğine dair güvenilir teorilerinin mevcut olmaması.

Mevcut yüksek enflasyonda yaşandığı gibi, jeopolitik faktörlerin de tetiklediği arz/maliyet yönlü, enerji dar boğazı, kurlardaki yükseliş, tedarik zincirlerinin kırılması, lojistik sorunları, Covid-19 salgını ve büyük sermaye şirketlerinin aşırı kâr elde etme girişimleri gibi nedenler enflasyonda etkili olabiliyor.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) bir raporu bu yılın Haziran ayına kadar olan 12 aylık dönemde, doğal gaz maliyetlerinde yüzde 167’lik bir artış olduğunu ve bu artışın üçte ikisinden fazlasının Ukrayna savaşının başlamasından bu yana gerçekleştiğini,  böylece dünyada ilave yaklaşık 71 milyon insanın yükselen gıda ve enerji fiyatları nedeniyle savaşa bağlı yoksulluk yaşadığını açıkladı. (4)

Özetle, aşağıdaki grafiğin  de gösterdiği gibi, dünyadaki enflasyonun asıl itici gücü küresel gıda ve enerji gibi iki zaruri malın maliyetlerindeki dolayısıyla da fiyatlarındaki hızlı yükseliş.

Çünkü tek başına gıda enflasyonu, küresel yaşam standartlarını Covid-19 salgınından hemen önceki beş yılda tüm tüketici enflasyonunun yaptığı oranda aşındırdı. Benzer bir hikaye, yüksek nakliye maliyetleri yoluyla, hem doğrudan hem de dolaylı olarak ortaya çıkan enerji maliyetleri için geçerli. Bu, diğer ürünlerin fiyatlarının  artmadığı anlamına gelmiyor. Örneğin hizmet enflasyonu ABD ve Euro Bölgesi'nde yükseldi. (5)


Öte yandan gıda, enerji ve diğer kalemlerin enflasyonu artırmadaki göreli etkisi, ülkeler arasında önemli ölçüde değişiyor. Keza Türkiye’de görüldüğü gibi, israfçı nitelikteki yüksek düzeydeki kamu harcamaları, yaklaşan seçimler yüzünden uygulanan son derece gevşek para - kredi ve maliye politikaları, halktan sermayeye doğru bilinçli bir kaynak transferi ile sonuçlanan faiz politikaları ve militarist-savaşa ve otoriterleşmeye dönük harcamalar da enflasyonun hızla artmasına neden olabiliyor.

Diğer taraftan, pratikte bu etkenlerin hangilerinin baskın olduğu konusunda tam olarak bir anlaşma sağlanamadığından (çoğu kez sınıfsal ve siyasal çıkarların karşı karşıya gelmesi yüzünden), alınan önlemler başarılı olamadığı gibi, bu önlemler sonucunda enflasyondaki artışın yanı sıra işsizlik artabiliyor,  resesyon yaşanabiliyor.

Bu yüzden de fiyat değişikliklerini (dolayısıyla da enflasyonu) hangi etkenlerin yönlendirdiğini anlamak, yaşam maliyetindeki artışları en aza indirmeyi ve bu maliyetlerden toplumun en savunmasız kesimlerini korumayı amaçlayan emekten yana politikaları tasarlamak açısından son derece önemli.

İşçi ücretlerindeki artışa değil, kârlardaki süper artışa odaklanmalı

Ana akım burjuva iktisadının şöyle genel bir kabulü var: Eğer işsizlik düzeyi düşükse, işçileri işe çekmek ve işte tutmak, patronların daha yüksek ücretler teklif etmelerini gerektirir. Bu ücret artışlarının maliyeti ise daha sonra tüketicilere daha yüksek fiyatlar şeklinde yansıtılır. İşçiler yaşam maliyetindeki artış nedeniyle daha da yüksek ücretler talep ederler. İşgücü piyasasının sıkı olması nedeniyle patronlar daha yüksek ücret taleplerine boyun eğerler, bu da daha fazla fiyat artışına neden olur ve bu böyle devam ederek, bir “ücret-fiyat sarmalı” ile yani enflasyonla sonuçlanır.

Bu yaklaşımın eksiği kârın (artı değerin) emeğin sömürülmesinden değil, yatırımdan (sermaye stokundan) geldiğini varsayması. Dolayısıyla eğer sermaye stoku sabitse, artı değer de sabittir, böylece herhangi bir fiyat artışı ücretlerdeki artıştan gelmelidir. Oysa ücretlerdeki artış, genelde fiyat artışlarına değil, artı değerde yani kârlarda düşüşe neden olur. Nitekim kapitalistlerin ücret artışlarına şiddetle karşı çıkmalarının asıl nedeni de budur.

Keza bu tür analizler sosyal sınıflar arasındaki güç farklılıklarını, işçilerin örgütlenme düzeyini, devletlerin işçilere ve patronlara bakışındaki farklılığı görmezden gelerek böyle sonuçlara erişirler. Oysa düşük örgütlülükteki işçilerin pazarlık güçlerinin çok zayıf olduğu çok açıktır.

Ücretlerin payı hızla düşerken kârların payı artıyor

Bu yaklaşımın yanlışlığını gösterebilmek için toplam işçi ücretlerinin ve kârların milli gelir içindeki paylarındaki gelişmelere bakmak yeterlidir. Çünkü ücret artışlarının maliyetinin her zaman tüketicilere yansıtıldığı doğru olsaydı, milli gelirin emek ve sermaye arasındaki dağılımının hep aynı kalması gerekirdi. Oysa İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde dünyada işçilerin milli gelirden aldıkları pay göreli olarak artarken, 1980’lerden sonra azaldı.

Türkiye’den de bir örnek verelim. TÜİK verileri bu yılın ikinci çeyreğinde ücretlerin milli gelir içindeki payının, geçen yılın aynı döneminde yüzde 32,6’dan yüzde 25,4’e düştüğünü, buna karşılık kârların payının yüzde 49,2’den yüzde 54,0’a çıktığını gösteriyor. (6)

İktisatçı Z. Yükseler ise, toplam istihdam içinde ücretli istihdamının payının ciddi ölçüde artmış olmasına rağmen,  işçilerin milli gelirden aldıkları payın belirgin bir biçimde artmadığını, Covid-19 salgını öncesinde yüzde 31,2 olan bu payın 2021 yılında yüzde 26,87’ye ve bu yılın ilk yarısında yüzde 25’e gerilediğini;  kişi başı ücret ödemesinin kişi başı net işletme artığına olan oranının ise 2000 yılında yüzde 34,5 iken, 2021 yılında yüzde 17’ye kadar gerilediğini ileri sürüyor. (7)

Şu anda dünyada güçlü bir işçi hareketi yok, ancak enerji, gıda, otomobil üretimi, teknoloji ve bankacılık gibi politika yapıcıların sermayenin gücünü kötüye kullanılmasına göz yumdukları sektörlere hâkim olan az sayıda devasa tekelci konumda şirket var.

Bu yüzden de ücret artışlarının olası enflasyonist etkilerinden endişe duymaktansa, tekellerin yüksek fiyatlar belirleyerek (dolayısıyla da yüksek kârlar sağlayarak) enflasyonu körüklemelerine karşı çıkmak gerekiyor.

Ekolojik tahribat enflasyona neden oluyor

Keza iklim değişikliği yüzünden ortaya çıkan rekor sıcaklıklar ve kuraklıkların ardından yetersiz buğday hasadı nedeniyle son zamanlarda makarna vb kıtlığının da gösterdiği gibi, ekolojik tahribat da fiyatları giderek daha fazla etkiliyor. Kapitalist üretimin fosil yakıtlara olan bağımlılığı ise bizleri enerji fiyat artışlarına ve yüksek enflasyona maruz bırakıyor.

Bu yüzden de ileriye dönük olarak hayata geçirilecek olan çevre politikası aynı zamanda enflasyon politikası olarak görülmelidir. Kısaca, iklim yıkımı ile baş edemediğimizde enflasyonla da baş edemeyeceğiz.

Özetle, yüksek enflasyon konusundaki asıl nedenleri Keynesyen bakışla işçi ücretlerinin yükselmesinde ya da Monetarist bakışla aşırı talep artışında aramaktan ziyade, kapitalist üretim ve bölüşüm biçiminin enflasyona eğilimli yapısında,  siyasal iktidarların kısa vadeli sınıfsal çıkar ve siyasal rant arayışlarında, ulus devletlerin militarist, otoriter karakterinde ve ekonominin giderek az sayıda büyük şirketin eline geçmesinde aramak daha doğru olur.

Fatura hep emekçilere kesiliyor

Sermaye sınıfının iktidarda olduğu her ülkede, enflasyon ister talep çekişli, isterse arz yönlü maliyet itişli olsun, onunla mücadele söz konusu olduğunda fatura hep emekçi sınıflara kesilmiştir.

Öyle ki, örneğin eğer talep-çekişli enflasyon baskınsa, arzın artırılamadığı durumdaki bu talep fazlası, işçi sınıfının tüketim talebini baskılayarak yani işçi ücretlerinin fiyatlara paralel olarak yükselmesini önleyerek ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. İşçilerin ücret artışı talepleri ya göstermelik zamlarla geçiştirilmiş ya da şiddet de dâhil olmak üzere birçok yol ile bütünüyle reddedilmiştir.

Eğer enflasyon arz/maliyet yönlü ise, işçilerin pazarlık gücünü, böylece paylarını azaltacak adımlar atılırken, petrol, gübre, tohum ve diğer enerji maliyetleri altında ezilen diğer girdi, hammadde sağlayıcılar olan küçük tarım üreticileri başta olmak üzere, çiftçilerin payları azaltılmıştır.

Sonuç olarak

Kısaca, işçi ücretlerinin fiyatlara paralel olarak yükselmesine izin vermemek, işçi ve köylülerin ücret ve gelirlerini baskılamak kapitalizmde enflasyonist bir yükselişe panzehir olarak gündeme getirilir ve sonuçta, enflasyonla mücadele adına, işçi sınıfından, köylülerden ve genel olarak halklardan fedakârlık yapmaları beklenir.

Örgütlü bir işçi sınıfı ancak bu durumun bilincinde olarak bu oyunu bozabilir, aksi takdirde “ekonominin, tüm ülkenin çıkarlarının gereği” gibi açıklamalarla fatura işçi sınıfına ve diğer tüm emekçilere kesilir. Bu yüzden enflasyonla mücadeleyi işçilerin, köylülerin emekçi halkların sırtına yıkacak politikalara karşı çıkılmalıdır. Diğer taraftan enflasyonla mücadele konusunda emekten yana bir alternatifler ve çözümler mevcuttur.

Sonraki yazı: “Emekten yana enflasyonla mücadele politikaları ve araçları”.

Dip notlar:

Çizgi: Ercan Akyol

(1) https://www.opendemocracy.net/en/oureconomy/how-policymakers-should-respond-to-cost-of-living-crisis (1 February 2022).

(2) https://theconversation.com/how-the-war-in-ukraine-will-affect-food-prices (14 March 2022).

(3) https://www.cadtm.org/International-food-crisis-and-proposals-to-overcome-it (5 September 2022).

(4) https://www.undp.org/press-releases/global-cost-living-crisis-catalyzed-war-ukraine-sending-tens-millions-poverty-warns-un-development-programme (7 July 2022).

(5) https://blogs.imf.org/how-food-and-energy-are-driving-the-global-inflation-surge (9 September 2022).

(6) https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Donemsel-Gayrisafi-Yurt-Ici-Hasila-II.-Ceyrek:-Nisan-Haziran-2022 (31 Ağustos 2022).

(7) https://zaferyukseler.blogspot.com (9 Eylül 2022).



 

 

 

 

30 Ağustos 2022 Salı

Savaşların ve eşitsizliklerin gölgesinde bir ‘Dünya Barış Günü’

 

Savaşların ve eşitsizliklerin gölgesinde bir ‘Dünya Barış Günü’

Mustafa Durmuş

1 Eylül 2022

1 Eylül’ü ‘Dünya Barış Günü’ olarak kutluyoruz. 1 Eylül, 1939 yılında aynı tarihte Hitler’in ordularının Polonya’ya saldırarak işgali başlattığı gün. O günden sonra Polonya’da tarihin en büyük katliamları yaşandı. Bunu hatırda tutmak için 1 Eylül günü, ‘Dünya Barış Günü’ olarak kutlanıyor.

Birleşmiş Milletler ise 21 Eylül’ü (2002 yılından beri)  “dünya barışına ve özellikle insani yardım erişimi için bir savaş bölgesinde geçici bir ateşkesin neden olabileceği gibi, savaş ve şiddetin olmamasına adanmış bir gün” (1) olarak kutluyor.

Savaşların gölgesinde dünya barışı kutlaması

Bu yıl Dünya Barış Günü, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ile başlayan savaşın, Türkiye’nin de bir parçasını oluşturduğu Suriye’de devam eden iç savaşın ve ABD-Çin gerginliğinin gölgesinde kutlanıyor.

“Barışın nasıl sürdürüleceğini anlamak, çatışmanın kendisini anlamak demektir. Yine de çatışma ve barış inşası genellikle ayrı ayrı ele alınıyor.” Patricia Justino. (2)

Barışın önemini anlayabilmek için, savaşların ve çatışmaların neden olduğu insani, ekolojik, sosyal ve ekonomik hasarın büyüklüğünün bilincinde olmak gerekiyor.

Savaşların faturası çok ağır

Savaşlar (devletler arası ya da iç savaşlar), çatışmalar sadece insanların ölmesine, yaralanmasına ya da sakat kalmasına yol açmıyor, aynı zamanda kadınları kocasız, çocukları babasız bırakıyor.

Savaşlarda ormanları yakılıyor, hayvanlar öldürülüyor ve bitkiler yok ediliyor. Çatışmalar zehirli emisyon gazları yoluyla iklim değişikliğine neden oluyor. Milyonlarca insanın göç etmesine, göç yollarında kadınların tecavüze uğramalarına, çocukların kaçırılarak ailelerinden kopartılmasına, organ ticaretine, insan kaçakçılığına, insanların açlıktan ve susuzluktan ölmelerine neden oluyor.

Kuşkusuz bu savaşların çok ciddi de bir ekonomik faturası var. Ekonominin küçülmesiyle, ulusal paranın aşırı değer kaybetmesiyle, işsizliğin, enflasyonun, hayat pahalılığının, yoksulluğun ve kamu borçlarının artmasıyla sonuçlanırken, finansal krizleri de tetikliyor.

Bu yüzden de savaşlar hem insanlığın ruhundaki açık bir yaradır hem de  toplumsal zenginlikleri yok eden, insan eliyle yaratılmış, felaketlerdir. Nitekim Marx, Grundrisse’de (1857-58), “savaşın etkisi ortadadır,  ekonomik olarak, bir ulusun başkentinin bir kısmını okyanusa atmasıyla aynı etkiye sahiptir” der. (3)

Savaşlar işçiler, emekçiler ve yoksullar için kötüdür

Savaşın toplumsal birliği bozduğunu,  işçilerin uluslararası dayanışmasına zarar verdiğini ileri süren Rosa Luxemburg ise tam da bu nedenle,  “dünyanın tüm işçilerinin barış zamanında birleşebildiğini” söyleyerek (1916) (4), Birinci Dünya Savaşı’nda Alman işçi sınıfının kendi burjuvazisinin çıkarları doğrultusunda Alman devletinin yanında savaşa katılmasına karşı çıktı.

Kısaca, savaşlar işçiler, emekçiler, yoksullar, gençler, kadınlar ve çocuklar için asla iyi bir şey değildir. İşin aslı savaşlar, toplumun özellikle de bu kesimlerine karşı, insanlığa ve doğaya karşı işlenen suçlardır.

Savaşlarda özellikle de savaş sanayinde faaliyet gösteren silah ve petrol şirketlerinin kâr ettiği, savaşçı politikaları benimsemiş olan, özellikle de iktidarları sağlam olmayan egemenlerin, milliyetçi duyguları kışkırtarak siyasal rantlar sağlayabildikleri bir gerçek olsa da, toplumun bir bütün olarak savaşlar nedeniyle kaybı çok büyüktür.

Kalıcı bir savaş ekonomisi ise (bu savaş şirketlerinden elde edilecek büyük kârlar olsa bile), tam anlamıyla bir israftır.  Çünkü dünyada askeri harcamalar (enflasyondan arındırılmış anlamda) 2021 yılında 2 trilyon doları aştı. Bu 2020 yılına göre binde 7’lik bir artış demek. (5)

Bu aynı zamanda dünyada 2021 yılında üretilen toplam hasılanın (yaklaşık 94 trilyon dolar)  yüzde 2’sinden fazla bir kısmının savaş için ayrıldığı anlamına geliyor. Öte yandan Dünya Gıda Örgütü (FAO), raporlarında sürekli olarak önümüzdeki 10 yıl boyunca bu kaynağın onda birinin her yıl mutlak yoksullukla ve açlıkla mücadele için ayrılması durumunda, son yıllarda iyice artan küresel yoksulluk ve açlık tehlikesinin büyük ölçüde ortadan kaldırılabileceğine vurgu yapıyor.

Kısaca, savaşlara kaynak ayırmak, yoksullukla, işsizlikle, açlıkla, enflasyonla mücadeleye, eğitim, sağlık, ulaştırma ve sosyal konut sunumu gibi kamusal hizmetlere daha az kaynak ayırmak demektir.

Diğer taraftan, barış içindeki ulusların ekonomilerinde daha fazla gelir artışı yaşanırken,  ulusal paraları daha güçlüdür, bu ekonomilere daha fazla yerli ve yabancı yatırımı yapılır, daha iyi durumda bir siyasal istikrar ve bireysel mutluluk algısı mevcuttur.

16,5 trilyon dolarlık küresel ekonomik zarar

Savaşın ve çatışmaların sadece 2021 yılında neden olduğu zararın ise,  satın alma gücü paritesi (PPP) cinsinden 16,5 trilyon dolar veya toplam küresel gayri safi yurtiçi hasılanın yüzde 10,9’una denk olduğu tahmin edilmektedir (bir başka deyişle gezegendeki her kişi için 2,117 dolarlık bir maliyet söz konusu). (6)

The Economist (Ukrayna savaşının yılsonuna kadar sürmesi halinde), küresel büyüme tahminlerini yıllık 1,1 puan aşağı çekeceğini ve böylece küresel ekonomik büyümenin yüzde 2,8’e gerileyeceğini yani 1 trilyon dolarlık bir zararın oluşacağını,  bu savaşın ayrıca küresel emtia fiyatları üzerinde baskı yaratırken, tedarik zinciri aksamalarını ağırlaştırdığını ve dünyanın birçok yerinde enflasyonun ciddi biçimde yükselmesine neden olduğunu ileri sürüyor.(7)

Bu analize göre, petrol gelirleri artan S. Arabistan ve büyük tahıl üreticisi Arjantin ve Brezilya gibi artan küresel tahıl fiyatlarından geçici fayda sağlayan ülkelerin dışında diğer tüm ülkelerin ekonomileri küçülecek. (8)

Barış temettüsünün sonu

Ukrayna'daki savaş Avrupa’nın, faydalı ekonomik faaliyetlere yatırılmak üzere, savunma harcamalarını azaltarak serbest bırakılan bir barış temettüsünden yararlandığı 60 yıllık bir döneme de son verdi.

Öyle ki ulusal gelirin yüzdesi olarak askeri harcamalar, son 60 yılın çoğunda dünyanın çoğu yerinde istikrarlı bir şekilde azalmıştı. AB ülkeleri 1960 yılında askeri harcamalara ulusal gelirlerinin ortalama yüzde 4’ünün biraz altında harcama yaparken, 2020 yılına kadar bu oran yüzde1,5’in biraz üzerine kadar geriledi ve 2015’ten bu yana bu düzeyde sabitlendi. (9)

Ancak son birkaç yılda AB’de ve dünyanın diğer bölgelerinde askeri harcamalar yeniden artmaya başladı. Bu harcamalar daha da artacak. Askeri harcamaların bugünün seviyesinden yüzde 1 puan daha artacağı ve orada sabitleneceği varsayımına dayanarak, bu harcamaların düzeyi sadece AB’de her yıl ilave 140 milyar avro olurken, Ukrayna’nın yeniden inşa maliyeti 200-500 milyar avro arasında olabilecek. (10)

Türkiye’ye yılda 2 milyar dolar maliyet

“Devlet ile yakın bağlantıları olan bir Türk düşünce kuruluşu olan SETA analisti M. Yeşiltaş ise, Suriye savaşının Türkiye’ye yılda yaklaşık 2 milyar dolara mal olduğunu ve Türkiye'nin kontrol ettiği bölgelerde 4 bin ila 5 bin, İdlib çevresinde ise 8 bin askerinin var olduğunu ileri sürüyor”. (11)

Financial Times’a göre, “Türkiye şu anda, 1918’de Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışından bu yana, bir Arap devletine ait topraklardaki en büyük yabancı varlığı temsil ediyor. Erdoğan, Türkiye’nin bu varlığını yeni bir askeri harekat ile daha da büyütmek istiyor… Türkiye’nin şu ana kadar ele geçirdiği üç bölgede, askeri operasyonlarının dışında, Suriyeli okul çağındaki çocuklar ikinci dil olarak Türkçe öğreniyor. Hastalar Türk yapımı hastanelerde tedavi ediliyor ve elektrik enerjisi Türkiye’den sağlanıyor. Türk lirası baskın para birimi olarak kullanılıyor ve Türkiye’de devlete ait posta servisi (PTT), Suriyeli işçilere maaş göndermek ve yereldeki işleyişe ait banka hesapları için kullanılıyor. Türkiye sınır illerinin valilikleri aracılığıyla Suriye topraklarındaki işe alma ve işten çıkarmaları denetliyor. Türkiye 50 binden fazla Suriyeli isyancı savaşçıyı eğitiyor ve maaşını ödüyor, kendi birliklerini Suriye'ye yerleştirdi, sınırda devasa askeri üsler ve 873 km uzunluğunda bir sınır duvarı inşa etti”. (12)

‘Dünya Barış Endeksi 2022’

Son olarak, ülkelerin barış konusunda ne durumda olduğuna bakalım. Bu konuda uluslararası bir düşünce kuruluşu olan Ekonomi ve Barış Enstitüsü (IEP) tarafından ve dünya nüfusunun yüzde 99,7’sine ev sahipliği yapan 163 bağımsız devlet ve bölgeyi kapsayan 2022 ‘Küresel Barış Endeksi’nin (13) bulguları çok çarpıcı.

Bu Endeks, 3 kritere (toplumun güvenliği (safety)  ve devletin güvenliği (security); devam eden iç ve uluslararası çatışmanın boyutu ve militarizasyon derecesi) altında  gruplandırılmış 23 göstergeye dayanarak hazırlanıyor. Buna göre 2022 yılında 90 ülkenin barış konusundaki tutumu iyileşirken, 71’inin durumu kötüleşti ve sonuçta küresel barışçıl olma düzeyi binde 3 azaldı.

Bu çerçevede İzlanda, 2008’den bu yana elinde tuttuğu ‘en barışçıl ülke’ statüsünü sürdürürken, Endeksin başlarında Yeni Zelanda, İrlanda, Danimarka ve Avusturya yer alıyor. Afganistan, üst üste beşinci yıldır en az barışçıl ülke olurken, onu Yemen, Suriye, Rusya ve Güney Sudan izliyor.

Avrupa en barışçıl bölgelerin başında geliyor zira  zirvedeki 10 ülkeden 7’si Avrupalı. Avrupalı sayılıp da barışçıl olma konusunda en sonda yer alan ülke olan Türkiye ise Endekste kendisine 163 ülke arasında en alttan 145’nci sırada yer bulabiliyor. Ülke ‘son 15 yıldır en az barışçı ülke’ olma halini koruyor. Özellikle de 2011 yılından bu yana Suriye’ye yaptığı müdahaleler onu bu statüde tutuyor.


Sonuç: Barış içinde bir arada yaşamak en temel insanlık hakkıdır!

Barış, şiddetin yokluğundan daha fazlasıdır. Barış militarist otoriter devletlere ve yönetimlere, finans kapitale ve emperyalizme karşı bir meydan okumadır. O yüzden barış yanlıları bu kesimlerce makbul görülmezler.

Barış sadece çatışmaların, savaşların yokluğu anlamına gelmez. Bunun da ötesinde, insanların potansiyellerine ulaşabilecekleri eşitlikçi ve dirençli toplumlar yaratmak için aktif bir çabadır. Bu nedenle de dünyanın ve toplumların “barış içinde bir arada yaşama hakkı” talebi  çok yerinde, doğru bir taleptir.

Günümüzde ekonomik ve sosyal kalkınmanın önündeki en büyük engellerden biri, savaşların, çatışmaların devam etmesi, ayrıca bu çatışmalar sona erdiğinde barışı kalıcı olarak koruyabilecek bir iradenin ve kalıcı bir yapının tesis edilememesidir.

Bunu anlayabilmek için 2015 yılından bu yana Türkiye’deki gelişmelere bakmak yeterlidir. Bu tarihten itibaren ‘Kürt Sorununun’ müzakere yoluyla çözümünden vazgeçilerek, yeniden askeri-savaşçı yöntemlere dönülmesi, sadece ülkedeki siyasal kriz mekanizmasını harekete geçirmekle kalmadı, tetiklediği ekonomik krizle birlikte ülkenin kalkınma ve gelişme çabalarına da büyük zarar verdi.

Özetle, toplumsal barış için emek sömürüsüne ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğine son verilmesi, adil bir bölüşüm ve eşit yurttaşlığa dayalı bir demokrasinin inşa edilmesi; uluslararası barış içinse emperyalizmin ve sömürgeciliğin ortadan kaldırılması, ‘ulusların kendi kaderlerini özgürce belirleme hakkına’ saygı duyulması gerekiyor. Ancak bunlar gerçekleştiğinde insanlık gerçek bir barış kutlamasından söz edebilir.

Dip notlar:

(1)    https://en.wikipedia.org/wiki/International_Day_of_Peace (30 Ağustos 2022).

(2)    https://www.wider.unu.edu/publication/putting-it-all-together (7 June 2022).

(3)    https://mronline.org/in-these-days-of-great-tension-peace-is-a-priority (3 March 2022).

(4)    Agm.

(5)    https://www.sipri.org/media/press-release/2022/world-military-expenditure-passes-2-trillion-first-time (25  April 2022).

(6)    Global Peace Index 2022, Measuring peace in a complex World, Institute for Economics and Peace, https://www.visionofhumanity.org/wp-content/uploads/2022/06/GPI-2022-web.pdf, s.3.

(7)    https://www.economist.com/graphic-detail/by-how-much-will-the-war-in-ukraine-reduce-global-growth (4 August 2022).

(8)    Ukrayna savaşının küresel ekonomik etkileri konusunda bkz: https://t24.com.tr/yazarlar/mustafa-durmus/ukrayna-savasi-dunya-ekonomisi-ve-baris-gorusmeleri (4 Nisan 2022).

(9)     https://www.bruegel.org/repurposing-the-peace-dividend  (26 April 2022).

(10)                 Agm.

(11)                 Andrew England and Laura Pitel , “Syria: what is Turkey’s grand plan?”, https://www.ft.com (25 July 2022).

(12)                 Agm.

(13)                 Global Peace Index 2022, agr.

 

 

 


27 Ağustos 2022 Cumartesi

Dünyada gıda fiyatları düşerken bizde neden artıyor?

 

Dünyada gıda fiyatları düşerken bizde neden artıyor?

Mustafa Durmuş

27 Ağustos 2022


Çok değil sadece iki hafta önce TÜİK Tarım Ürünleri Üretici Fiyat Endeksi’ni (Tarım-ÜFE) açıkladı. (1) Buna göre bu Temmuz’da Endeks yıllık yüzde 157,9 ve aylık yüzde 5,0 arttı. Aralık’tan bu yana olan artış ise yüzde 108,8 oldu. Kısaca yılbaşından bu yana tarım ürünleri üretici fiyatları resmi olarak yüzde 110’a yakın artış gösterdi.

Aşağıdaki tabloya göre, çeltikteki artış yüzde 177,5; sebze, kavun-karpuz, kök ve yumrulardaki artış yüzde 192,7; tahıl, baklagiller ve yağlı tohumlardaki artış yüzde 192,7 ve lifli bitkilerde artış yüzde 256,1 oldu.    

Bu kış emekçiler için çok zor geçecek

Bu rakamlar, açıklayan kurumun güvenilirliğinin tartışmalı olmasından ötürü, tartışmaya açık resmi veriler. Resmi olmayan kaynaklarsa bu rakamların çok daha yüksek olduğunu ileri sürüyor.

Tarım ürünleri üretici maliyetlerindeki yükselmeyi yansıtan bu fiyatlar bize, bu kışın özellikle de yoksul emekçiler, dar gelirliler açısından çok zor geçeceğini zira gıdada tüketici fiyatlarının yükselmeye devam edeceğini söylüyor. Yani sebze, meyve, bakliyat, ekmek fiyatları artmaya, bu da halkın sefaletini büyütmeye devam edecek.

Nitekim daha bu veriler paylaşılmadan evvel, TÜİK Temmuz ayındaki genel yıllık enflasyonun yüzde 79,6;  ancak gıda enflasyonunun yüzde 94,7 olduğunu açıklamıştı. DİSK-AR ise dar gelirlilerin gıda enflasyonunu yüzde 120-140 arasında, emeklilerin enflasyonunu ise yüzde 121 olarak hesaplıyor. (2)


 Tarımsal girdi fiyatlarındaki yıllık artış ortalama yüzde 135 ancak…

Gıda enflasyonundaki bu hızlı artışın nedenini TÜİK bir başka bülteninde açıkladı: Tarımsal Girdi Fiyat Endeksi. (3) Buna göre tarımsal ürünlerin temel girdilerinden oluşan fiyat endeksi bu yılın Haziran ayında yıllıkta yüzde 134,9 ve aylıkta yüzde 7,9 arttı.

“Şeytan ayrıntıda gizlidir” hesabı, Endeksi oluşturan kalemlere baktığımızda şunu görüyoruz: Hayvan yemi yüzde 145,7; enerji ve yağlar yüzde 228,9;gübre ve toprak geliştiriciler yüzde 233,9 artmış. Yani bu kalemlerdeki artışlar Endeks ortalama artışının çok üstünde olmuş. Örneğin gübre fiyatı Endeks ortalama artışının 1,7 katı daha fazla artmış.



Böylece TÜİK’in bu iki verisi birbirini tamamlıyor. Tarımsal üretimdeki girdi (özellikle de enerji/mazot, yem, gübre gibi) maliyetlerindeki artışa paralel bir biçimde, tarımsal ürünlerin üretim maliyetleri, dolayısıyla da fiyatları artıyor. Bu da gıda maddelerinin soframıza çok yüksek fiyatlarla gelebildiğini (bazılarımız içinse hiç gelemediğini) gösteriyor.

Sonuçlar sürpriz değil!

Peki, tarımsal ürün girdi maliyetleri neden artıyor? İktidar ve iktidar medyasının buna vereceği yanıt şu olurdu: “Rusya- Ukrayna savaşından bu yana üretimdeki kesintiler, petrol fiyatlarındaki küresel artışlar, tedarikteki zorluklar nedeniyle tüm dünyada enerji ve gıda fiyatlarında, buna bağlı olarak da tüketici enflasyonunda artışlar yaşanıyor. Bizde olan da budur”.

Dünya gıda fiyat endeksleri düşüyor

Acaba böyle bir açıklama gerçeği anlatan bir açıklama olur muydu? Dünya Gıda Örgütü’nün (FAO) yayımladığı son gıda endeksleri iktidarın bu savunmasını çürütüyor. Zira endeksler, Şubat ayında başlayan savaş yüzünden artan küresel gıda fiyatlarının birkaç aydan bu yana keskin bir biçimde düştüğünü gösteriyor. (4)

Örneğin, FAO Gıda Fiyat Endeks (FFPI) Temmuz 2022’de (Haziran ayına göre), 13,3 puan (yüzde 8,6) düşüşle 140,9 puana geriledi. Bu art arda dördüncü aylık düşüş. Yani Nisan ayından bu yana Endeks geriliyor. Temmuz ayındaki düşüş, bitkisel yağ ve tahıl endekslerindeki önemli düşüşten kaynaklansa da, şeker, süt ürünleri ve et endekslerinde de (daha düşük oranlarda da olsa da) düşüşler yaşanıyor.

FAO Hububat Fiyat Endeksi Haziran ayına göre 19,1 puan (yüzde 11,5) düşüşün ardından Temmuz ayında ortalama 147,3 puana geriledi. Endekste temsil edilen tüm tahılların uluslararası fiyatları düştü.

Rusya’nın tahıl üretimi düşmedi, arttı

Bu noktada Hububat Fiyat Endeksindeki gerilemeye öncülük eden dünya buğday fiyatlarındaki düşüşte, Ukrayna ile Rusya Federasyonu arasında Ukrayna’nın ana Karadeniz limanlarının blokajının açılması konusunda varılan anlaşmanın sonucunda blokajın ortadan kalkmasının, yani tedarikin önünün açılmasının kısmen etkili olduğu ileri sürülebilir.

Ancak fiyat düşüşlerinin Temmuz ayı sonunda imzalanan bu anlaşmadan aylarca önce başlaması, bize bu etkinin sınırlı kaldığını gösteriyor. Nitekim The Economist asıl etkinin “Rus buğday ihracatının azalmak bir yana artmasından kaynaklandığını” ileri sürüyor. Buna göre, Rusya’daki çiftlikler kesintiye uğramak şöyle dursun, 2022-2023’te 38 milyon tonluk rekor ihracat yapmaya (geçen yıla göre 2 milyon ton daha fazla) hazırlanıyor. Ülkede kısmen yılın başlarındaki iyi hava nedeniyle yoğun bir hasat yapılıyor ve Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Asya'daki geleneksel ithalatçılardan kaynaklanan çok güçlü bir talep söz konusu. (5)

Gazete ayrıca, savaşla birlikte kıtlıklarla ilgili endişelerin aşırı abartılmış olabileceğini ve vadeli işlem piyasalarındaki (futures) yüksek spekülasyonun da işin başında fiyatların çok artmasında rol oynamış olabileceğini ileri sürüyor.

Bitkisel yağ, süt ürünleri, et ve şeker fiyatları da düşüyor

FAO Bitkisel Yağ Fiyat Endeksi, Temmuz ayında 40,7 puan (yüzde 19,2) düşüşle 171,1 puanla ortalama 10 ayın en düşük seviyesini kaydetti. Keskin düşüş, hurma, soya, kolza tohumu ve ayçiçek yağlarında düşen dünya fiyatlarından kaynaklandı. Uluslararası hurma yağı fiyatları, dünyanın önde gelen hurma yağı ihracatçısı Endonezya'dan bol miktarda ihracat imkânı beklentisi nedeniyle Temmuz ayında üst üste dördüncü ay düştü.

Dünya soya ve kolza tohumu yağı fiyatları sırasıyla uzun süreli durgun talep ve bol miktarda yeni mahsul arzı beklentileri üzerine düştü. Ayçiçek yağında, Karadeniz bölgesinde devam eden lojistik belirsizliklere rağmen, küresel ithalat talebinin azalması nedeniyle uluslararası fiyatlar önemli ölçüde geriledi. Düşen ham petrol fiyatları da bitkisel yağ değerleri üzerinde aşağı yönlü baskı oluşturdu.

Son olarak, FAO Süt Ürünleri Fiyat Endeksi’nde Temmuz ayında, Haziran ayına göre 3,8 puan (yüzde 2,5) düşüş; FAO Et Fiyat Endeksinde, 0,6 puan (yüzde 0,5) düşüş ve FAO Şeker Fiyat Endeksi’nde 4,4 puan (yüzde 3,8) düşüş gerçekleşti. (6)


Düşük fiyatla gıda tüketebilecek miyiz?

Kısaca, birkaç aydır dünya gıda fiyatlarında bir düşüş eğilimi yaşanıyor. Peki, bu gelişme dünya için iyi bir haber midir?

Öncelikle bu fiyatların tekrar artışa geçmeyeceğinin hiç bir garantisi yok. Özellikle de, Ukrayna savaşının sürüyor olması, dünyanın başka bölgelerinde ortaya çıkan jeopolitik gerilimler,  küresel ısınma ve kuraklıklar biçimindeki kendini gösteren ekolojik tahribatın sürdüğü dikkate alındığında, iyimser olmak için pek bir neden görülmüyor. Çünkü bunlar tarımsal üretimi ciddi olarak olumsuz etkileyecek gelişmeler.

İkinci olarak, gelir eşitsizlikleri ve artan küresel yoksulluk yüzünden, dünya gıda üretimi artmaya ve gıda fiyatları düşmeye başladığında dünyadaki aç ya da yetersiz beslenen sayısı azalmıyor, aksine yetersiz beslenen insanların sayısında artış gözlemleniyor. 2014’te küresel gıda fiyat endeksi 115 puanda kalırken, o zamana kadar hiç görülmemiş sayıda insan açlık çekiyordu. Benzer bir ilişki 2015-2021 arasında da yaşandı. 2015 yılında endeksin değeri 93’e ve 2021 yılında 100’ün altına düştü. Bu süreçte açlık çeken insan sayısı 2005’te 811 milyon iken bu sayı 2014’te 607 milyona geriledi. Ancak 2015’ten itibaren eğilim değişmeye başladı ve 2019’da 650 milyona ve 2020’de tekrar 811 milyona yükseldi. Covid-19 salgını ve Ukrayna savaşının da etkileriyle aç insan sayısı artmaya devam ediyor. (7)

Ayrıca bu sorunun yanıtı, ülkenin nasıl bir ulusal paraya (güçlü ya da zayıf)  sahip olduğuna, ülkenin ulusal parasının dolar ve avro gibi güçlü paralar karşısındaki durumuna ve yönetenlerin yeterince sorumluluk ve duyarlılık sahibi olup olmadıklarına, demokratik bir toplumsal denetimin varlığına bağlı olarak değişir.

Örneğin dolar ve avronun ulusal para olarak işlev gördüğü ABD ve AB gibi ülkelerde ya da Japonya ve Çin gibi güçlü ekonomilere sahip ülkelerde dünya gıda fiyat endeksindeki bu düşüşlerin tüketici fiyatlarına indirim olarak yansıması beklenir.

Türkiye gıda fiyatlarında da dünyadan ayrışıyor

Öte yandan, dolar karşısında yılbaşından bu yana ulusal parasının değerinin yüzde 34 civarında değer kaybettiği Türkiye’de küresel gıda fiyatlarındaki son düşüşlerin hanelerin bütçesine, gıda faturasının azalması biçiminde, yansıması beklenmemeli.

Çünkü Türkiye’nin tahıl ithalat faturası çok kabarık. Öyle ki dünyadaki en fazla buğday ithal eden üç ülkeden biri ve aynı zamanda da enerjiye-petrole tam bağımlı. Son 21 yıldır gübre ve tohum gibi diğer tarımsal girdiler konusunda ithalata büyük ölçüde bağımlı bir ülke haline geldi.

Ülkeyi yönetenlerin mali kaynaklar ve ekonomi politikaları konusundaki tercihleri ise hep sermayedarlardan, zenginlerden yana oldu. Çiftçiyi, üretici köylüyü ve tüketiciyi gerçek anlamda rahatlatan tarımsal üretim ve destek politikaları uygulanmadı.

Gıda fiyatlarının yüksek olmasının nedenlerinin başında ayrıca ülkede gıda ve gıda girdisi üretimi yapan KİT’lerin özelleştirilmesi ya da fiziki olarak ortadan kaldırılmaları geliyor.

Tıpkı şeker fabrikaları gibi, devlete ait gübre fabrikalarının da özelleştirilerek satılması ve bu fabrikaların bir çoğunun yıkılarak bunların özellikle de kent merkezlerindeki son derece değerli arazilerinin, arsalarının kentsel rant elde etmek amacıyla inşaat, konut, plaza, alış veriş merkezi yapılması için kullanılması, yerli tarımsal üretimin azaltılması ve tarım sektörünün dışa bağımlı hale getirilmesinin esas nedeni.

Bu bağlamda Bingöl’de devlete ait Yem-Süt-Besicilik Fabrikasının  ‘hurda’ olarak satışa çıkarılmış olması, ülke tarımının ve Bölge istihdamının ranta dayalı sermaye birikim modeline nasıl kurban edildiğinin en son örneklerinden biridir. (8)

Dolar avro paritesi ülke aleyhine gelişiyor

İthalat da malum döviz ile yapılıyor ve işin kötü tarafı son zamanlarda avro dolar karşısında değer kaybettiğinden ve ülkenin ithalatı ağırlıklı olarak dolar, ihracatı ise ağırlıklı olarak avro cinsinden para birimi ile yapıldığından, paritedeki dolar lehine olan bu gelişmeden ülkenin önemli bir kaybı söz konusu. Öyle ki Türkiye İhracatçılar Meclisi (9) bu zararın toplamda yıllık olarak 7 milyar doları bulabileceğini hesaplıyor.

Döviz kuru neden fırladı?

O halde dünyada gıda fiyatları düşerken, bizde TÜİK’in yukarıdaki verilerinin de gösterdiği gibi düşmemesinin aksine, artmaya devam etmesinin nedeni olan döviz kurundaki bu hızlı artışın sorumlusu kimler ya da hangi politikalar?

Bu sorunun yanıtı da belli artık: Zamansız faiz indirimlerinde ısrar edilmeye başlandığı günden bu yana hem enflasyon hem de döviz kuru fırladı. Örneğin geçen yılın Aralık ayında MB politika faizi faiz oranlarının yüzde 14’e düşürülmesinden bu yana, hem enflasyondaki hem de kurdaki hızlı artışın ilk elden nedeninin faiz oranlarını düşürerek reel faiz oranlarını enflasyonun çok altında belirlemek olduğunu görmek gerekiyor.

Aynı gemide değiliz!

Son faiz indiriminin de (likidite bollaşmasıyla birlikte), seçime gidilirken sanal bir canlanma yaratması, inşaat sektörünün içinde bulunduğu zorlukları aşmaya yardımcı olması bekleniyor. Ancak bunun mevcut özel ve devlet borcu stoklarını artıracağı, enflasyonu ve kuru daha da yükselteceği, KKM ödemelerini artırarak Hazine’yi daha da zora sokacağı, yoksuldan zengine doğru haksız bir gelir transferine neden olması yüzünden gelir adaletsizliğini daha da artıracağı ve halkı daha da yoksullaştırıp borca sürükleyeceği de unutulmamalı.

Kısaca atılan her adımın farklı sınıfsal etkileri var. Sermaye sınıfını ve inşaatçıları rahatlatmaya dönük önlemler halkın durumunun daha da kötüleşmesiyle sonuçlanıyor. Bu yüzden de “aynı gemideyiz” sözleri gerçeği yansıtmıyor.

Pahalı gıda, inşaatı, ihracatı ve turizmi teşvikin bedeli mi?

Benzer bir durum ihracat ve turizm gibi döviz kazandırıcı sektörler için de geçerli. Kur düşük tutulunca ihracatın artması (esnekliklere bağlı olarak) söz konusu olabilir ama bu ‘fakirleştirici’ bir büyümedir. Yani ekonomi ihracat artışından ötürü büyürken, başta işçilerimiz olmak üzere, emekçi halklarımız reel olarak ücretleri ve gelirleri azaldığından ve daha yüksek enflasyonla karşılaştıklarından giderek daha da yoksullaşırlar.

Nitekim savaştan bu yana Rusya’ya olan ihracatın bu yılın Mayıs-Haziran aylarında yüzde 46 artarak 2 milyar doların üzerine çıktığı, sadece Temmuz ayındaki artışın yıllık yüzde 75 olduğu (730 milyon dolara yükseldiği) görülüyor. (10)

Rusya’nın Türkiye için hala çok küçük bir pazar, buna karşılık Türkiye’nin Rusya için önemli bir pazar olduğu, yani yapılan ticaretten asıl Rusya’nın kazanım elde ettiği gerçeği bir yana, ihracattaki bu artıştan bu ürünlerin üretimini ve dağıtımını yapan emekçilerin ihracatçı şirketler kadar gelir sağladığı ileri sürülebilir mi?

İşin aslı, bu işçiler açlık sınırındaki asgari ücretlerle (mülteci emekçilerin durumu çok daha vahim) ve ağır ve sıkı çalıştırılarak ihracata dönük üretimi gerçekleştiriyorlar.

Tatil yapamayacak kadar yoksullaştık

Turizme gelince, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na göre, ülkeye bu yılın 7 ayında gelen turist sayısı 26,2 milyon oldu. Sadece Temmuz’daki sayı 6,7 milyonu buluyor. Bu ay gelen yabancı turist sayısında yüzde 53 oranında bir artış var.(11)

TCMB Ödemeler Dengesi verilerine göre, bu yılın ilk 6 ayında ülkeye giren turistten elde edilen döviz geliri 11,9 milyar dolar, buna karşılık yurt dışına giden yerlilerin dışarıda harcadıkları döviz 2,7 milyar dolar oldu. Yani net dış turizm geliri bu ilk 6 ayda 9,2 milyar dolar olarak gerçekleşti. Böylece gelen turist gelirinde geçen yılın aynı dönemine göre 1,6 kat ve giden dövizde yüzde 4,7 kat bir artış söz konusu. Buna karşılık, ilk 6 aydaki dış ticaret açığının 56,8 milyar dolar olduğu hesaba katılırsa, turizm gelirlerinin bu açığın sadece yüzde 16’sını karşılayabilecek bir durumda olduğu da ortaya çıkıyor. (12)

Ucuz TL’nin, Türkiye’nin alışveriş turizminde de öne çıkmasına yol açtığı açık. Nitekim Covid-19 salgını öncesi yıl olan 2019’da 1,6 milyon turist sadece alışveriş için Türkiye’yi tercih ederken, 2022 yılının yalnızca ilk yarısında bu rakam 1,2 milyona çıkarak tüm zamanların ilk yarı rekorunu kırdı. (13)  

Nitekim TV’lerde neredeyse her akşam Bulgaristan’dan ülkeye giriş yapan Bulgar vatandaşlarının nasıl ucuz alışveriş yaptıkları ve marketlerden elleri neredeyse eli boş dönen ülke vatandaşlarının bu durumdan nasıl üzüntü duyduklarına ilişkin haberler ilk sıralarda yer alıyor.

Sonuç olarak

Belli sermaye gruplarının sınıfsal tercihlerini yansıtırken, ekonomiyi doğru yönetememenin de bir sonucu olarak; kontrolden çıkan faiz politikaları başta olmak üzere, izlenen ekonomi politikalarıyla dövizi fırlatıp TL’yi ucuzlatarak ihracatı, turizmi ve inşaatı desteklemenin, seçim sürecinde sahte bir ekonomik canlılık yaratmanın ekonomik ve toplumsal maliyeti çok büyük.

Tarımsal üretim ciddi krize girdi, artan maliyetler yüzünden köylüler üretemez duruma düştüler ve bankalara ağır borçlu konumundalar. Gıda fiyatlarının küresel olarak azalma eğilimine girdiği bir dönemde dahi, halklarımız oldukça pahalı gıda temin etmeye, eksik beslenmeye zorlanıyorlar ve açlıkla sınanmaya başladılar. Ucuz ihracat için işçilerimiz açlık ücretlerinde çalıştırılıyor ve artan maliyetler ve düşen gelirlerimiz yüzünden kendi insanımız artık tatil yapamaz, seyahat edemez duruma düştü.

Tarımda da dışa bağımlılığa son vermemiz ve küresel olanın karşısına ulusal ve yerel olanı koymamız, gıda üretimini hem coğrafi olarak hem de ürün ve tarım teknikleri açısından çeşitlendirmemiz gerekiyor.

Büyük sermaye şirketlerinin ve küresel finansal spekülatörlerin pençesinden kurtulmamız, tamamen farklı yöntemlerle gıda üreten yedekleme sistemleri oluşturmamız ve tarımsal alanda yeni kolektif üretim ve mülkiyet biçimlerini hayat geçirmemiz gerekiyor.

Kısaca köklü değişikliklere gitmemiz lazım. Bunun yolu da,  öncelikli olarak, demokratik, özgürlükçü laik ve sosyal bir cumhuriyeti kurmaktan geçiyor.

Dip notlar:

(1)    TÜİK, Tarım Ürünleri Üretici Fiyat Endeksi, Temmuz 2022, https://www.tuik.gov.tr (15 Ağustos 2022).

(2)    TÜİK, Tüketici Fiyat Endeksi, Temmuz 2022, https://www.tuik.gov.tr (3 Ağustos 2022); DİSK-AR, Dar gelirlinin gıda enflasyonu %140’a yaklaştı!, http://arastirma.disk.org.tr (3 Ağustos 2022).

(3)    TÜİK, Tarımsal Girdi Fiyat Endeksi, Haziran 2022, https://www.tuik.gov.tr (22 Ağustos 2022).

(4)    https://www.fao.org/worldfoodsituation/foodpricesindex/en (25 Ağustos 2022).

(5)    https://www.economist.com/finance-and-economics/against-expectations-global-food-prices-have-tumbled (22 August 2022).

(6)    https://www.fao.org/worldfoodsituation/foodpricesindex/en (25 Ağustos 2022).

(7)    https://www.monbiot.com/contagious-collapse ( 20 May 2022).

(8)    https://artigercek.com/haberler/yaklasik-100-kisinin-calistigi-devlete-ait-fabrika-hurda-olarak-satilip-yikilacak (25 Ağustos 2022).

(9)    https://www.dunya.com/ekonomi/paritenin-ihracatciya-negatif-etkisi-7-milyar-dolari-buldu-haberi (25 Ağustos 2022).

(10)                 Surge in Turkish exports to Russia raises western fears of closer ties, https://www.ft.com 16 August 2022).

(11)                 Ocak-Temmuz 2022 Turizm İstatistikleri, https://www.ktb.gov.tr (25 Ağustos 2022).

(12)                 TCMB, Ödemeler Dengesi İstatistikleri, Haziran 2022, Tablo 8 ve 9, https://www.tcmb.gov.tr (25 Ağustos 2022).

(13)                 https://www.dunya.com/ekonomi/ucuz-tl-12-milyon-turisti-alisverise-cekti-haberi (24 Ağustos 2022).