emperyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
emperyalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2026 Çarşamba

AKP'nin 25. yılı

 

Uluslararası Endekslerde AKP’nin 23 Yıllık Karnesi

Mustafa Durmuş

19 Ağustos 2026

14 Ağustos 2026 tarihinde 25. kuruluş yılını kutlayan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), Kasım 2002’den beri yaklaşık 23 yılı aşkın bir süredir iktidarda.

Toptancı bir bakışla, 25 yıllık bir partinin 23 yıl boyunca tek başına yürüttüğü iktidarını korumasının ve oy oranını yüzde 25-30 bandında tutabilmesinin kendi içinde bir başarı olduğu söylenebilir. Üstelik bu süre zarfında; 2008 küresel finans krizini, Gezi İsyanını, 2013-2015 Kürt Sorununda yeniden savaş konseptine dönüşü, 15 Temmuz askeri darbe girişimini ve ardından ilan edilen OHAL’i, 2018 döviz krizini, 2020-2021 Covid-19 pandemisini ve 6 Şubat depremlerini yaşamış olan ülkenin yönetiminde bulunan bir siyasal partinin hala iktidarda ve bugün itibarıyla en büyük oy oranına sahip ikinci parti konumunda olması, sosyolojik, ekonomik ve politik açılardan incelenmesi gereken bir husus.

Dış destek ve lehte iç koşullar

Kuşkusuz bu gelişimde, ilk 10 yıldaki dış konjonktürün (özellikle de bol ve ucuz dış kaynak ve sınırsız ekonomik ve politik dış destek biçimindeki) ve içerde muhalefet partilerinin zayıflığının ve toplumun önüne gerçekçi bir alternatif koyamamalarının etkisi var. Oy oranını koruma konusunda bir diğer etken de AKP’nin bazı büyük sermaye gruplarıyla, cemaatlerle ve ABD başta olmak üzere emperyal güçlerle yeni ittifaklar oluşturabilmesi.

Bu 25 yıllık süreçte AKP devletin kontrolünü eline geçirerek devlet partisi haline gelirken, bu gücü kullanarak kendine bağlı büyük sermaye grupları yaratmasını da bildi. (Her il ve ilçe parti yönetiminde neredeyse en az bir müteahhidin bulunması ise tesadüf değil).

AKP’nin asıl başarısı toplumsal zenginlik yanılsaması yaratabilmesi

Bir de bunlara, ülkenin topyekûn değişen çehresi eklendiğinde; yani beton yığınına dönseler de devasa inşaatlarla büyüyen neo-liberal kentler, dev şehir hastaneleri, duble yollar, havalimanları ve enerji santralleri gibi alt yapı projeleri, savunma sanayi sektöründeki gelişme (İHA ve SİHA’lar), büyük ve görkemli camiler, millet bahçeleri, lüks konutlar, plazalar, alışveriş merkezleri gibi göz alıcı, bir o kadar da zenginlik yanılsamasına neden olan yapılaşma dahil edildiğinde, AKP’nin nasıl ayakta kalabildiği anlaşılıyor.

Nitekim, iktidar yandaşı medya bu göze ve duygulara hitap eden şeyleri ön plana çıkararak büyük başarı hikayeleri yazdı ve yazmaya devam ediyor. Bu başarı hikayelerinin asıl kazananının; iktidardaki oligarşi, yandaş sermaye ve yeni türedi zenginler olduğu gizlenerek, toplumsal refahtaki artışmış gibi sunulması ise asıl başarıyı oluşturuyor.

Ancak mızrak artık çuvala sığmıyor!

Diğer taraftan, AKP’lilerin ve iktidar medyasının artık gizlemekte zorlandıkları öyle gerçekler var ki bunlar bu başarı hikayelerini büyük bir “başarısızlık” ya da “toplumsal yıkım” hikayesi ne dönüştürüyor.

● Öncelikle, 2002-2025 arasında Türkiye’nin dünya ekonomisi içindeki payı geriledi

2002 yılında yüzde 1’i aşan bu pay 2026’da binde 8’e düştü.  Yani dünya ekonomisi ortalama olarak, AKP dönemindeki Türkiye ekonomisinden daha hızlı büyüdü. Buna paralel olarak, ülkedeki toplam servet ve kişi başı net servet düzeyi yüzde 41,3 oranında azaldı. Yani topyekûn olarak, ülke zenginliğinde önemli bir gerileme var. (Ancak bu durum herkes için aynı değil).

● Bu gelişmelerin sonucunda Türkiye, Küresel Refah Endeksi’nde 167 ülke arasında (100 puan üzerinden 56 puan ile), 167 ülke içinde ancak 93. sırada yer alabildi.

Kârlılık sorunu giderek derinleşti, yeni bir ekonomik kriz kapıda

Türkiye’de yüksek enflasyon sürerken, özellikle de son 10 yıldır, ekonomik büyüme yavaşladı. Cılız büyüme, harcamalar yönünden; esas olarak hane halkı tüketimi ve devletin tüketimiyle sağlandı, buna karşılık yatırımlardaki artış çok sınırlı kaldı. Üretim açısından, sanayi üretimi (özellikle de imalat sanayi) net bir küçülme yaşıyor.

İmalat sanayindeki gerilemenin ardında azalan kârlılık sorunu var. Çünkü yeterli kârlılık yeni yatırımların, dolayısıyla da ekonomik büyümenin temelidir. Oysa enflasyonla mücadele gerekçesiyle alınan önlemler ve talepte yaşanan daralmanın etkisiyle sanayide ciddi bir düşük kârlılık krizi yaşanıyor.

İSO 500 genelinde son 10 yılda yüzde 63'lük bir kayıpla özsermaye kârlılığı yüzde 16,2’den yüzde 6’ya indi. Yani 10 yıl önce yatırdığı her 100 TL'lik öz sermayeye karşılık 16,2 TL kâr elde eden sanayicinin getirisi bugün 6 TL’ye indi, Tüm kârlılık göstergeleri 10 yıllık ortalamaların altında kalırken, borçların özkaynaklara oranının yüzde 107,5'e yükseldiği sanayi sektörü, kazancının yüzde 87’sini faiz ödemeleri için kullandı çünkü yüksek kredi faizleri yüzünden sanayicilerin finansman maliyeti giderek arttı.

● Türkiye dünyanın en yüksek faiz ödeyen ülkelerinin başlarında yer alıyor

Türkiye yüzde 35,5 seviyesindeki “Politika Faiz Oranı” ile Venezuela ve Arjantin gibi ülkelerle birlikte, dünyanın en yüksek merkez bankası faiz oranlarına sahip ülke konumunda. (Bu oran 2002 yılında yüzde 44 idi).

TL’deki devasa değer kaybı

2002 yılı sonunda 1 ABD doları 1,63 TL değerindeyken, 2026 yılı ağustos ayında 48,00 TL oldu. Yani 23 yıllık AKP iktidarları döneminde TL, ABD doları karşısında 29 kattan fazla bir değer kaybına uğradı. Dünyada bu yılın başından bu yana dolar karşısından en fazla değer kaybeden para birimlerinin başında Arjantin Pezosu (yüzde 18,9) ve ikinci olarak Türk Lirası geliyor. TL’deki değer kaybı sadece bu 7 ayda yüzde 14,6 oldu.

Kişi başı gelir son 2 yıla kadar reel olarak düştü

Kişi başı gelir her ne kadar 2025 yılında 18,000 doların üzerinde açıklanmış olsa da bu konudaki ayrıntılar çok önemli. Zira 2013-2023 dönemini kapsayan 10 yılda kişi başı gelir düşerek 2013 yılındaki 12,500 doların dahi altına düştü. Bu gerilemede en büyük etken, Gezi İsyanı, Kürt Sorununda savaşçı politikalara dönüş ve askeri darbe girişimiydi. 2025 rakamına gelince; ülkede izlenen kur politikası bir süredir döviz kurunu baskılamaya dönük olduğundan, gerçek döviz fiyatı olduğundan daha düşük gösteriliyor. Bu da kişi başı gelir rakamını sanal biçimde yükseltiyor. Yani gerçekte kişi başı gelir 18.000 doların altında. Bu da ortalama rakamlara göre bile Türkiye toplumunun refahının, özellikle de son 10 yıldır, ciddi biçimde azaldığını gösteriyor.

● Emekçilerin milli gelirden aldığı pay geriledi, gelir ve servet dağılımı daha da bozuldu



Kişi başına gelirin büyüklüğü ya da düşüklüğü, bu gelirin sosyal sınıflar arasında nasıl dağıldığıyla anlamlı hale gelir. Yani bu gelir eşit ya da adil dağılmıyorsa, ne denli büyük olursa olsun toplumun refahını artırmaz.

Nitekim Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik nüfus, milli gelirin yüzde 48’inden fazlasına sahip iken, en alttaki yüzde 20’nin payı yüzde 6’nın biraz üzerinde. Nüfusun en zengin yüzde 10’u toplam gelirin yüzde 53’ünü alırken, en alttaki yüzde 50’lik nüfus yalnızca yüzde 15’ini alabiliyor. En üst yüzde 10 ile en alt yüzde 50 arasındaki gelir farkı ise 32 kattan 35 kata yükseldi (2014–2024 yılları arasında).

Servet ise en zengin azınlığın elinde birikmiş durumda: en zengin yüzde 10 toplam servetin yüzde 68’ini elinde tutuyor. Tek başına en üst yüzde 1’lik nüfus toplam servetin yüzde 35’ine sahip. Kısaca, Türkiye’de izlenen ekonomi politikaları gelirin (ve servetin) zenginlere doğru da aktarılmasını sağladığından hem gelir hem de servet giderek üst gelir ve servet gruplarının elinde birikiyor, halk ise mülksüzleşiyor ve yoksullaşıyor.

Bunun sonucunda şöyle bir tablo ortaya çıkıyor: Ülkenin 90,000’i aşkın dolar milyoneri ve 30’un üzerindeki dolar milyarderi var. Bunlar, izlenen yüksek faiz politikalarının yanı sıra, açlık sınırının altında çalıştırdıkları işçilerin emeklerinin sömürüsü üzerinden biriktirdikleri servetlerini füze hızıyla artırdı. Öyle ki 2024 yılında, Türkiye yüzde 8,4’lik artış ile dolar milyoneri ile dolar milyoneri sayısını en fazla artıran ülke oldu.

● AKP iktidarlarının en başarısız olduğu alanların başında yüksek enflasyon ve geçim krizi geliyor

2002 yılında yüzde 29,75 olan TÜFE, 2025 yılı temmuz ayında yüzde 33,5 (2026 yılı aynı ayda yüzde 31,75) oldu. Bu haliyle Türkiye enflasyon açısından dünyada en yüksek enflasyona sahip beşinci ülke konumunda. Daha da önemlisi, artık enflasyon yüksek bir düzeyde asılı kaldı ve bu da ciddi bir geçim krizine ve toplumsal tükenmişliğe neden oldu.

●AKP iktidarları istihdam yaratma ve /veya işsizliği azaltma konusunda da başarısız

Şu an ülkede çalışabilir yaştaki her iki kişiden biri çalışmıyor. 15+ yaşta istihdam oranı yüzde 48,9. (İstihdam oranı 2002'de yüzde 43,5'ti, istihdam artışı çok sınırlı kaldı). Üstelik bu istihdam nitelikli, iyi ücretli ve kalıcı bir istihdam değil, daha ziyade güvencesiz bir istihdam. Nitekim her 1,000 işçiden 728’i eğreti istihdam koşullarında çalıştırılıyor.  (Eğreti olmayan, güvenceli istihdam toplam istihdamın sadece yüzde 27,2’sini oluşturuyor). Kayıt dışı istihdam oranı yüzde 25 civarında yani hâlâ 8,5 milyon kişi hiçbir sosyal güvencesi olmadan çalışıyor. Tarımda çalışan her beş kişiden dördü kayıt dışı. Atıl işgücü olarak da tanımlanan geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 29 ve bu tanıma uygun işsiz sayısı yaklaşık 12 milyon.

● Toplumsal cinsiyet eşitsizliği AKP’nin en zayıf karnından sadece biri

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin en fazla kendini gösterdiği alanların başında istihdam geliyor. Çünkü kadınların işgücüne katılma oranı yüzde 35,4. (Erkeklerde yüzde 70,7). Türkiye OECD'de kadın işgücüne katılımda sonuncu, kadın işsizliğinde ise birinci. İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlükten kaldırılmasıyla birlikte kadına yönelik şiddet olaylarında ve kadın cinayetlerinde yaşanan patlama AKP iktidarlarının karnesinin en zayıf notlarından birini oluşturuyor.

●Yoksulluk, AKP iktidarları döneminde tüm toplumu sararken, derinleşerek açlığa dönüştü

2026 yılı için net asgari ücret yüzde 27 zam ile net 28.075 TL ve brüt 33,030 TL oldu. Bu oran, gerçeğinden çok düşük olarak hesaplanan yıllık resmi enflasyonun altında. Böylece 10 milyon civarında kayıtlı ve kayıt dışı asgari ücretli işçi (aileleriyle birlikte yaklaşık 40 milyon) açlık ücretine mahkûm edildi.

Yoksul emekli işçiler dönemi



2002’de ortalama emekli aylıkları asgari ücretin yüzde 22 ve 2003’te yüzde 36 üzerindeydi. Emekli aylıkları asgari ücret karşısında giderek düşmeye başladı ve 2018 yılında uygulanmaya başlayan rejimin ardından asgari ücretin altına geriledi. 2023 yılında ortalama emekli aylığı asgari ücretin yüzde 26 altına düştü. Emekli aylıklarındaki artış asgari ücretteki artışın çok gerisinde kaldı. (Bunun anlamı, asgari ücret artışı nedeniyle daha fazla prim geliri elde eden SGK’nin emeklilere daha az aylık ödemesidir).

Böylece hükümet, asgari ücretlilerden sonra diğer emekçi ve emekli kesimlere de düşük ücret zammı uygulayarak enflasyonla mücadelenin bedelini bu kesimlere ödettirdi: 30 milyon civarındaki asgari ücretli işçi ve ailesi ve 20 milyonu aşan emekli ve ailesi ile birlikte 50 milyonluk bir nüfus açlık ücretine bir yıl daha mahkûm edildi.

Diğer yandan, TÜİK, ödenen emekli maaşlarını da kapsayan sosyal koruma harcamalarının 2023 yılında önceki yıla göre yüzde 109 artarak 2 trilyon 693 milyar TL’ye çıktığını açıkladı. Buna göre, emekliler için yapılan sosyal koruma harcamalarının GSYH'deki payında büyük düşük var çünkü 2019'da yüzde 6,1 olan emeklilerin payı 2023'te yüzde 4,4’e geriledi.

Son olarak, Türkiye çocuk yoksulluğu açısından dünyada sıralanan 41 ülke arasında, Güney Afrika ve Kosta Rika’dan sonra, en yüksek yoksulluk oranına sahip üçüncü (yüzde 22, 4) ve OECD ülkeleri arasında ikinci ülke (Kosta Rika’dan sonra) konumunda.

● Türkiye, Yolsuzluk Algı Endeksi’nde 180 ülke arasında 124. sırada

Türkiye, ‘Küresel Yolsuzluk Algısı Endeksi’nde son 10 yıldır ciddi bir düşüş yaşıyor.  10 yılda puanı 50’den 31’e ve endeksteki yeri 2017’den bu yana 81’den 124. sıraya geriledi.

Uluslararası Şeffaflık Örgütü, dünya genelinde 180 ülke ve bölgede kamu sektöründe algılanan yolsuzluk seviyelerini ölçme amaçlı olarak bu endeksi hazırlıyor. Endeks, ülkeleri sıfır (çok yolsuz) ile 100 (temiz) arasında puanlıyor. Türkiye’nin 2015’ten bu yana endeks puanı; aşırı baskın bir yürütme organı ve demokratik denge ve denetleme mekanizmasının yetersizliğinden 19 puan geriledi ve 31 puana düştü. Rapora göre, “Türkiye’de yolsuzlukla mücadele yasalarının yetersizliği, bu yasaların uygulanmasındaki isteksizlik ve yargı bağımsızlığının olmaması ilerlemenin önünde engel teşkil ediyor”.

Bu bağlamda, Türkiye uluslararası örgütlü suç örgütlerinin en fazla faaliyet gösterdiği ülkeler sıralamasında, toplam 193 ülke arasında 10. sırada yer alıyor

● Sosyal Gelişme Endeksi’nde Türkiye’nin puanı 100 üzerinden 68,27 puan

Ülke sosyal gelişme açısından toplam 163 ülke arasında 92. sırada kendine yer bulabiliyor.  Özellikle de ‘İmkânlar ve Haklar’ başlığı altında yer alan ‘Kişi Hakları’nda 157. sırada, ‘Politik Haklar’da 154. sırada, ‘İfade Özgürlüğü’nde 160. sırada ve ‘Adalete Erişim’ de son sırada (163) yer alıyor.

▪Türkiye Küresel İşçi Hakları Endeksi’nde en kötü 10 ülke arasında



Bu endeks, dünya ülkelerini 1'den 5'e kadar sıralıyor ve 1'i en iyi kategoriyle sıralıyor. Derecelendirmesi 5 olan ülkeler, "işçilerin fiilen (mevzuatta belirtilen) bu haklara erişiminin olmadığı ve bu nedenle otokratik rejimlere ve adil olmayan çalışma uygulamalarına maruz kaldıkları" şeklinde tanımlanan "hak garantisi olmayan" ülkeler. Bu derecelendirmeye sahip ülkeler arasında Brezilya, Çin, Kolombiya, Ekvator, Hindistan, Filipinler, Güney Kore ve Türkiye yer alıyor.

● Türkiye sendikasızlaştırmanın en yoğun yaşandığı ülke

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından açıklanan son verilere göre, Türkiye’de sendikalaşma oranı yüzde 13,8’e geriledi. Neo-liberal politikalar ve otoriterleşme, işçi sınıfının hareket alanını her geçen gün daha da daraltıyor. Derinleşen ekonomik krizin faturası, bilinçli bir biçimde örgütsüzleştirilen geniş kitlelerin omuzlarına yükleniyor. Tüm bunlar gerçekleşirken işçi sınıfının örgütlülüğüne ve mücadele kapasitesine işaret eden sendikalaşma oranları çok kötü durumda.

Sendikalaşma oranının düşmesi, sadece işyerinde hak kayıpları anlamına gelmiyor. İşçinin sesini duyuramadığı, hakkını arayamadığı; düşük ücretlere ve güvencesiz çalışma koşullarına mahkûm edildiği bir düzen, sonuçta toplumsal barışı ve demokratik hakları da zayıflatıyor. Kısacası mevcut sendikalaşma oranları, işçilerin ekonomik olduğu kadar sosyal ve hukuki olarak da hareket alanını daraltıyor.

Ayrıca, Türkiye’deki toplu iş sözleşmesi rejimi, işçilerin kolektif temsil kapasitesini sınırlandırmak üzere tasarlanmış kurumsal engellerle dolu. Dünyada eşine az rastlanan “çift baraj sistemi” (hem işkolu hem işyeri barajı), sınıf sendikalarının masaya oturmasını zorlaştırmaya devam ediyor.

Nitekim Temmuz 2026 verilerine göre; aktif olarak faaliyet gösteren 245 işçi sendikasından yalnızca 60’ı yüzde 1’lik işkolu barajını aşabildi. (Bu sayı Temmuz 2025’te 65, Ocak 2026’da 63 idi). Mevcut baraj engelinin yanında, “yetki itirazları”, “sendikalaşan işçilerin işten atılması” ve “grev erteleme” adı altındaki fiili grev yasakları, kâğıt üzerindeki toplu iş sözleşmesi hakkını kullanılamaz hale getiriyor. Kamu Çerçeve Protokolü gibi mekanizmalar ise enflasyon bahanesiyle ücretleri baskılama aracına dönüştürülüyor. Tüm bunlar, sendikaları tabanın taleplerini yansıtan birer mücadele örgütü olmaktan çıkarıp, bürokratik yapılar haline getirmeyi amaçlıyor.  Dahası, iktidar ve sermaye destekli sarı sendikacılık, promosyon sendikacılığı veya finans sendikacılığı pratikleri de işçi sınıfını tarihsel örgütlerinden uzaklaştırıyor.

● Türkiye vergi adaletsizliği açısından en adaletsiz ülkeler arasında yer alıyor

Türkiye’de toplanan vergilerin yüzde 70’i dolaylı vergiler (ÖTV, KDV, ÖİV gibi) ve yüzde 30’u dolaysız vergilerden (GV, KV gibi) oluşuyor. Dolaysız vergilerin büyük kısmını oluşturan gelir vergisinin üçte ikisi de ücretliler tarafından ödeniyor.

23 yıllık iktidarları döneminde AKP, bu tabloyu değiştirmek için hiçbir şey yapmadı. Serveti ve rantları vergilendirmeye hiç yanaşmadığı gibi faiz gelirlerine düzenli bir biçimde vergi istisnası uyguladı. AKP’nin iktidara geldiğinde yaptığı ilk şey “nereden buldun” uygulamasına son vermek oldu. Bugün hala vergi cennetlerine gönderilen servetlerden vergi alınmadığı gibi, düzenli olarak çıkarılan varlık aflarıyla bu servetler aklanıyor. Asgari ücretin vergi dışı bırakılması ise işçilerden çok patronların işine yaradığı gibi, asgari geçim indirimi gibi indirimlerden ve işçilerin tabi olduğu matrahın 5 puan daha düşük uygulaması anlamına gelen ayırma kuramından vazgeçildi. 2001'de ilk vergi dilimi, yıllık asgari ücretin bir buçuk katıydı. Bugün yarısı bile değil (2001'de 1,53 kat, 2026'da 0,48 kat).

Hukukun Üstünlüğü Endeksi 2026: hukukun işlemediği bir ülke

Türkiye 143 ülke arasında 118. sırada yer alıyor. Dünya Adalet Projesi (WJP) kapsamında hazırlanan bu rapor ;143 ülke ve yargı alanında insanların hukukun üstünlüğüne ilişkin algı ve deneyimlerini ölçen bir serinin raporu.  Raporda yer alan veriler 149 binden fazla insan ve 3 bin 400 hukukçu ve uzman tarafından doldurulan küresel anketlerden elde ediliyor.

Rapordaki verilere göre hazırlanan endekste yer alan puanlar 0 ile 1 arasında değişiyor. 1 puan “hukukun üstünlüğüne güçlü bağlılığı”, 0 puan ise “hukukun hiç işlemediğini” ifade ediyor. Toplam 143 ülke arasında Türkiye’nin yeri ise son derece endişe verici zira Türkiye 118, sırada (1,0 üzerinden 0,41 puan ile) ve genelde de çok az gelişmiş ülkelerle aynı sıralarda yer alıyor.

● Küresel Özgürlük Statüsü/ İnternet Statüsü (2026): “Özgür değil!”

Freedom House, yayınladığı yıllık “Dünyada Özgürlük” raporu aracılığıyla, 208 ülke ve bölgede yaşayan insanların siyasi haklara ve sivil özgürlüklere erişimini değerlendiriyor. Raporda oy kullanma hakkından ifade özgürlüğüne ve kanun önünde eşitliğe kadar uzanan bireysel özgürlüklerin, devlet veya devlet dışı aktörler tarafından baskılandığı ülkeler sıralanıyor. Türkiye bunlardan biri ve statüsü 100 üzerinden 32 puan (özgür değil). Internet kullanımında özgürlük açısından puanı ise 100 üzerinden 31 puan.

● Türkiye, mutluluk genel sıralamasında 109 ülke arasında 94. sırada yer alıyor

Dünya Mutluluk Raporu’nda (2026), Türkiye 10 puan üzerinden sadece 5,3 puana sahip. Yani insanları mutsuz. Ülkedeki en mutsuzlar; milli gelirden sadece üçte birin altında bir pay alabilen ve çok büyük bir kısmı açlık sınırının altında bir asgari ücret karşılığında haftada 48 saatten fazla çalışan 16 milyondan fazla işçi ve çok büyük bir kısmı açlık sınırının altında gelir elde 16 milyona yakın emekli ve geleceği olmayan gençler. Bunlara bir de artık ekip biçemediği için iyice yoksullaşan köylüleri, küçük üreticileri, küçük esnafı, şiddete uğratılan kadınları ve ötekileştirilen kimliklere ve inançlara sahip yurttaşlar dahil edilebilir.

Sonuç olarak

25. yılını kutlayan ve 23 yıllık iktidarını kesintisiz sürdüren AKP; bu süre boyunca ülke ekonomisinin ve siyasetinin emperyalizme olan bağımlılığını ve kırılganlığını ortadan kaldıracak neredeyse hiçbir şey yapmadı.

Aksine izlediği neo-liberal politikalarla, tarımın ve sanayinin zayıflamasına ve ülkenin ithalata daha da bağımlı hale gelmesine neden oldu. Maksimum kâr peşinde koşan yerli ve yabancı sermaye için doğanın katledilmesine sessiz kaldı. Zengini daha da zengin yoksulu daha da yoksul yaptı.

Gençlerin, özellikle de üniversite mezunu gençlerin, geleceklerini ellerinden alırken onlara kocaman bir belirsizlik bıraktı. Kadınların mücadele ile elde ettiği kazanımları ise ortadan kaldırdı.

Kuşkusuz bunları yaparken, iktidarını mutlak bir iktidara dönüştürdü ve iyice otoriterleşti. Ülkenin bir hukuk devleti olmadığı konusunda artık herkes hem fikir. Eğer bunlar başarı olarak kabul edilecekse, evet AKP büyük bir kutlamayı hak ediyor.



21 Haziran 2026 Pazar

Yerelleştirme

 

Aşırı merkeziyetçiliğin neden olduğu sorunlara “demokratik yerelleş(tir)me” çözümü

Mustafa Durmuş

21 Haziran 2026


Bugün “Dünya Yerelleş(tir)me Günü”. Bugün vesilesiyle yerelleştirme faaliyetleri, her yıl bu ay boyunca dünyanın birçok ülkesinde çeşitli etkinliklerle kutlanıyor. Bu etkinliklerde dünyanın her yerinden insanlar yerelleştirmenin önemini ve gücünü keşfetmek, doğa ve toplumsal ihtiyaçlarla uyumlu ekonomileri, gelişen toplulukları ve sağlıklı yerel gıda sistemlerini destekleyen eski ve yeni birçok kolektif girişimi tanıtmak için bir araya geliyor.

Yerelleştirme: çoklu çözüm!

Yerelleştirme, özellikle kırsal ekonomileri canlandırarak sadece ucuz ve güvenli gıdaya erişim (dolayısıyla da yoksulluk ve açlık) sorununu çözmekle kalmıyor, aynı zamanda kırdan kente göçü zorlayan sistemik baskıları da azaltarak köylüleri ve yerli toplulukları koruyabiliyor. Bu şekilde kentlerde işsizliğin artmasına engel olarak, işçi sınıfını güçlendirebiliyor.  

Aynı zamanda, küresel tarım işletmelerinin, büyük sermayenin güdümündeki teknolojilerin ve finans kapitalin ve otoriter iktidarların insanların hayatlarına, geçim kaynaklarına ve kültürlerine yönelik saldırılarını durdurabiliyor.

Aşırı merkeziyetçi sistemlerin bazı açmazları

Buna karşılık, yerelleştirmenin ve yereli güçlendirmenin tam aksine, siyasette olduğu gibi ekonomik faaliyetlerin de merkezileştirildiği, tek elden yönetildiği, bu nedenle de başta tarım olmak üzere, birçok alanın yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu bir süreçten geçiyoruz. İklim krizi, aşırı sıcaklıklar, seller ve yangınlar, mahsul ve biyolojik çeşitlilik kayıplarına, altyapının hasar görmesine ve tahrip olmasına, konut ve insanların geçim kaynaklarının kaybına neden oluyor.

Gıda, su, elektrik, sanitasyon, ulaşım gibi neredeyse tüm hayati hizmetlerimiz, bu hızlanan iklim dalgalanmalarından kaynaklanan aksaklık veya arızalara karşı savunmasız olan son derece merkezi sistemler tarafından sağlanıyor. Örneğin, endüstriyel tarım, hızlanan iklim dalgalanmaları karşısında gıda stokları oluşturma konusunda yetersiz kalıyor.

Ulus ötesi tedarik zincirleri kesintiye uğradığında ve tek kültürlü ithalat ürünleri başarısız olduğunda, durum daha da kötüleşiyor. Yerel koşullara uyarlanmış çok kültürlü gıda üretim sistemlerinin oluşturulması gerekiyor.

Alternatif paradigmanın yeni bir ilkesi olmalı

Aşırı merkeziyetçiliğe karşı alternatifin temel ilkesi demokratik yerelleştirmedir. Çünkü yerelleştirme bazlı, topluluk ve dayanışma temelli ekonomiler daha güvenli, istikrarlı, üretken ve yenilikçidir. Emeği ve doğayı gözeten kolektif mülkiyete ait bir yerel işletme, hizmet ettiği toplumu daha iyi tanıdığı için, toplumun çıkarlarına çok daha iyi hizmet eder. Böyle bir paradigma altında, kapitalist özel mülkiyetin yerini müşterek/kolektif/komünal mülkiyet biçimleri alır. 

Müşterekler, tüm sonuçları ve faydalarıyla herkese ait olması gereken şeylerdir ve denizler, ormanlar, nehirler, göller, madenler gibi fiziki yapılarla sınırlandırılamazlar. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, alt yapı, ulaştırma, barınma, bakım işleri, bilim ve bilimsel bilgi, iletişim, internet gibi kamusal nitelikli hizmetler de müşterekler kapsamında değerlendirilmelidir. Müştereklerin mülkiyeti daima kolektiftir.

Demokratik yerelleştirme, kapitalist küreselleşmenin panzehri olabilir

Yerelleştirme, aynı zamanda, kapitalist küreselleşme ve neo-liberalizme tepki olarak, ortaya çıkan bir toplumsal harekettir. Kapitalizmin yol açtığı kişiliksizleştirmeye ve diğer zararlara karşı mücadele eder ve uygun teknoloji, döngüsel ekonomi, yerel para birimi, karşılıklı yardımlaşma, yerel gıda, halk meclisleri vb. yoluyla özgüven ve kendi kendine yeterliliği teşvik eder. Yerel ekolojiye dayanan yerelleştirme, yerel kaynakların kullanımını teşvik eder, daha az enerji gerektirir.


Ekonomiyi eve getirmek”

Ekonomik faaliyeti daha yerel bir düzeye indirgemek, daha az sermaye gerektirir ve hem insanların hem de gezegenin gerçek ihtiyaçlarıyla uyumlu bir şekilde çalışır. Bu, “ekonomiyi eve getirme” sürecidir.

Ayrıca, yerelleştirme “izolasyon veya milliyetçilik” anlamına gelmez. Aksine uluslararası iş birliğini zorunlu kılar. Tabanda, topluluklar arasında, ulus devletler içinde ve uluslararası düzeyde olmak üzere, her düzeyde bilgi paylaşımını ve iş birliğini gerektirir.

Yani demokratik yerelleştirme, topluluklar ve halklar arasındaki bölgesel ve küresel bağların sonu, parçalanma ve izolasyon demek değildir. Aksine, küresel sermayenin hegemonyasına ve ona hizmet eden ulus devletin gücünü kısıtlamaktır.

Yerelleştirme “yerinden demokrasi” demektir

Yerel ekonomiler aracılığıyla; küresel pazarlara olan bağımlılık büyük ölçüde azaltılabilir. Su, gıda, enerji, barınma, sanitasyon ve takas gibi hayati konularda ekonomik özerklik sağlanabilir. Yerel meclislerin (kırsal veya kentsel) karar alma sürecine aktif katılımı sağlanarak, yerinden demokrasi hayata geçirilebilir. Farklı dillerin, kültürlerin ve kimliklerin yaşatılması mümkün kılınabilir.

Demokratik bir yerelleştirme altında, insan ve doğanın ihtiyaçları, karar alma sürecinin merkezine konulur. Bu, örneğin, iklim krizine karşı hayati bir yanıt niteliğindedir. Zira ulaştırma mesafeleri ve fosil yakıt kullanımı önemli ölçüde azaltılır.

Yerelleştirme otoriterliğe karşı bir çözüm olabilir

Otoriterleşmenin panzehri, yerinden/radikal demokrasi gibi uygulamalar olabilir. Bunun için, öncelikle, çoğulcu-katılımcı demokrasiyi aşağıdan yukarıya, halkın ve işçi sınıfının gücüne dayanarak inşa etmek gerekir. Böyle bir demokratikleşmenin en önemli ayaklarından biri her türden karar alma mekanizmasını yerele doğru kaydıran yerelleştirmedir. Bu, hem politik hem de ekonomik kararlar için geçerlidir.

Yerel örgütlenmeler, dirençli ağlar kurarak, yerel düzeyde örgütlenerek, demokratik kurumları destekleyerek ve amaç birliğini koruyarak, otoriter rejimlere karşı bir güç olarak işlev görebilir. Bu nedenle yerelleştirmenin stratejik bir hedef haline getirilmesi gerekir. Çünkü otoriter rejimler yerel yönetimleri kıskaç altına almak isterler.

Hodge: “Yerelleştirme maliyet etkin bir süreçtir”

Yerelleştirme fikriyatını ve hareketini anlatırken yazar ve film yapımcısı Helena Norberg-Hodge’ye ayrı bir sayfa açmak gerekir. Kendisi küresel ekonomideki gelişmelerin yerel topluluklar, yerel ekonomiler ve kimlikler üzerindeki etkisi konusunda araştırmalar yapan saygın bir analist ve bu etkilere karşı koymanın bir yolu olarak geliştirilen “yerelleştirme” fikrinin ve hareketinin önde gelen savunucularından birisidir.  40 yıldır bu konunda yazıyor, dünya çapında halka açık konferanslar veriyor. (1)

Ona göre, “yerelleştirme, toplulukların, bölgelerin ve ulusların kendi işleri üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmalarını sağlayan bir ekonomik süreçtir. Ancak bu her topluluğu tamamen kendine güvenmeye teşvik etmek anlamına gelmez, aslında mümkün olan her yerde üreticiler ve tüketiciler arasındaki mesafeyi kısaltmak ve yerel pazarlar ile tekellerin hâkim olduğu bir küresel pazar arasında daha sağlıklı bir denge kurmak anlamına gelir. Yerelleştirme, soğuk iklimlerdeki insanların portakal veya avokadodan mahrum bırakılacağı anlamına da gelmez. Ancak buğday, pirinç veya sütlerini- kısacası temel gıda ihtiyaçlarını- elli millik bir yarıçap içinde üretilebildiklerinde, binlerce mil seyahat etmek zorunda kalmayacakları anlamına gelir. Yerelleştirmeye yönelik adımlar hem topluluklar hem de ulusal düzeyde ekonomileri güçlendirip çeşitlendirirken gereksiz nakliye maliyetini azaltır”. (2)

Kısaca yerelleştirme, sadece kapitalist büyük sermaye düzeninin ve onun tüketici monokültürünün derin ve geniş bir eleştirisi değil, aynı zamanda ona karşı gerçek alternatifler ve kalıcı çözümler sunan gezegen çapında bir harekettir.

Yerelleştirme biçimlerinden biri olarak (yeniden) “beledileştirme”

Dünyanın birçok bölgesinde; dayanışma, eşitlik, sürdürülebilirlik ve radikal demokrasiye dayanan kamu odaklı bir gelecek inşa edilmeye çalışılıyor. Bu yeni kamu odaklı geleceğin merkezinde kentler ve kasabalar yer alıyor. 2000 ile 2019 yılları arasında, küresel olarak 1400'den fazla yeni “beledileştirme” veya “yeniden beledileştirme” vakası yaşandı. Bunlar; yerel yönetimler tarafından yönetilen yeni kamu işletmelerinin kurulması veya özelleştirilmiş hizmetlerin belediye tarafından geri alınması vakaları. Bu eğilim, 58 ülkedeki 2400 yerleşim yerinde görüldü. Bu “yeni belediyecilik”, kentlerle sınırlı kalmaksızın çeşitli ölçeklerde uygulanmaya çalışılan ekonomik demokrasi gündeminin geniş bir parçası olarak ortaya çıktı. (3)

“Yeniden beledileştirme”, daha önce özel olan veya özelleştirilmiş hizmetlerin yerel düzeyde kamu mülkiyeti ve denetimi altına alınması sürecini, “beledileştirme” ise yeni kamu hizmetlerinin oluşturulmasını ifade eder.

Konu ile ilgili bir araştırma raporunun temel bulguları şöyle özetlenebilir: Yerelleştirme, demokratik bir kamu mülkiyetinin oluşturulmasında öncüdür. Su, konut, ucuz enerji, çocuklara günlük ücretsiz öğün temini ve atık yönetimi yapmaktadır. Halk sağlığı, genel sağlık, çocuk ve yaşlı bakımı, uyuşturucu ile mücadele hizmetleri sunmaktadır. İnsan hakları ve sosyal hakların korunup geliştirilmesine katkıda bulunmaktadır. İşçi hakları ve sendikaların geliştirilmesine katkı vermektedir. İstihdam yaratırken, güvencesiz istihdamı ortadan kaldırmaktadır. İklim değişikliklerine ve doğal felaketlere karşı mücadele alanlarından biridir. Feminist bir bakış açısıyla kamusal hizmetleri yeniden düzenlemekte ve toplumsal cinsiyete dayalı bütçelemeye izin vermektedir. (4)

(Yeniden) beledileştirme ve emek ile ilgili kazanımlar

Kamu hizmetleri sunan emekçiler kilit öneme sahiptir ve çalışma koşulları, kaçınılmaz olarak kaliteli hizmet sunma kabiliyetlerini yansıtır. İncelenen tüm (yeniden)belediyeye devretme süreçleri boyunca, genel istihdam koşulları korunduğu görülüyor. 158 vakada, özellikle savunmasız durumdaki çalışanlar söz konusu olduğunda, bu koşulların daha da iyileştirilmesi veya belirgin şekilde geliştirilmesi muhtemeldir.

Sendikaların katılımı ise bu sonuçların elde edilmesinde kritik öneme sahiptir. İşçi sendikaları çok sayıda özelleştirmenin geri alınması, güvenli istihdam sağlayarak ve yeni iş ve araştırma merkezlerini çekerek yerel ekonomiler üzerinde olumlu bir etki yaratıyor.

İşçi hakları neden önemli?

İşçilerin haklarını koruyan, ihtiyaçlarını karşılayabilmelerini sağlayan ve örgütlenme çabalarını destekleyen politikalar ve uygulamalar, sağlıklı, gelişen ve eşitlikçi topluluklar oluşturmanın temelini oluşturur. Bu bağlamda, yerel yönetimler, işçi haklarını genişletme ve uygulama çabalarında hayati öneme sahip olan temel aktörlerdir. Bu aktörler, sakinlerine yakındır ve ortaya çıkan ihtiyaçlara yanıt verirken genellikle hızlı hareket ederler.

Son yıllarda dünyada yerel yönetimlerin işçiler adına attığı en dikkat çekici adımlardan bazıları şunlardır (5):

• İşçi haklarına ait yasalarını uygulayan özel yerel çalışma standartları ofisleri kurmak (kent yönetimi bünyesinde işçi sorunlarına odaklanan özel bir departman, ofis veya alt kurumun kurulması).

• Kalıcı işçi kurulları veya işçi meclisleri oluşturmak.

• Yerel işçi koruma yasalarını kabul etmek ve aktif olarak uygulamak.

• Asgari ücret, ücretli hastalık izni ve adil çalışma saatleri ile ilgili yönetmelikler; ihlal oranlarının yüksek olduğu veya özel bir kırılganlığa sahip sektörler (ev işçiliği, geçici iş, otelcilik, perakende, hazır gıda ve serbest meslek sektörleri gibi) için sektöre özgü korumalar; daha geniş kapsamlı ayrımcılıkla mücadele önlemleri ve Covid-19 pandemisine yönelik özel yasalar dahil olmak üzere, yerel işçi koruma yasalarını çıkarmak.

• Belediyelere iş yapan müteahhitler için iş kalitesi standartları belirlemek.

• Belediye izin veya ruhsatı başvurusunda bulunanların işgücü ihlallerine ilişkin hukuki sonuçlar belirlemek.

• Belediye çalışanlarına karşı dürüst ve adil istihdam ilkelerini uygulamak.

• Toplumu bilgilendirmek, raporlar yayınlamak ve işçilerin ihtiyaçlarını ve mevcut kaynakları vurgulamak için diğer “etkili platformlar” dahil olmak üzere diğer demokratik güçleri kullanmak.

Sonuç olarak

Otoriterleşmenin panzehri, yerinden-doğrudan demokrasidir. Öncelikli olarak çoğulcu, yerinden demokrasiyi aşağıdan yukarıya, halkın ve işçi sınıfının gücüne dayanarak inşa etmek gerekir.

Böyle bir demokratikleşmenin en önemli ayaklarından biri her türden karar alma mekanizmasını yerele doğru kaydıran yerelleştirmedir. Bu hem politik hem de ekonomik kararlar için geçerli bir durumdur. Böyle bir yerelleştirme daha fazla otoriterleşmenin önünü kesebilecek ve barış ve demokrasiyi inşa edebilme gücüne sahip yapısal bir direnci örebilecek önemli bir araç olarak işlev görebilir.

Yerel örgütlenmeler, dirençli ağlar kurarak, yerel düzeyde örgütlenerek, demokratik kurumları destekleyerek ve amaç birliğini koruyarak, otoriter eğilimlere karşı bir güç olarak hizmet edebilir. Bu nedenle yerelleştirmenin stratejik bir hedef haline getirilmesi gerekir.  

Nitekim yerel örgütlenmeler ve yerel güçler (büyük sermaye ile hemhal olan siyasal iktidar için ciddi bir risk oluşturduğundan), bugünlerde İktidar Bloku tarafından, muhalefetin kontrolündeki yerel yönetimler etkisiz hale getirilmeye çalışılıyor. Bu tür antidemokratik girişimleri boşa çıkarmak demokratikleşme ve barışın inşası açısından son derece önemlidir.

Dip notlar:

(1(1) Helena Norberg-Hodge,  “Localization: Essential steps to an economics of happiness”, www.localfutures.org, 2016. s. 28 (20 Haziran 20265).

(2(2) Agm, s. 50.

(3(3)  https://www.tni.org/files/publication-downloads/tni_7_steps_to_build_a_democratic_economy_online.pdf, 4-5 Aralık 2019, Amsterdam (20 Haziran 2026).

(4(4) Agr.

(5(5) Agr.

 

1 Şubat 2026 Pazar

Silah satışları

 

ABD. Orta Doğu’ya yönelik silah satışlarını artırdı

Mustafa Durmuş

1 Şubat 2026


ABD Dışişleri Bakanlığı cuma gecesi, AH-64E Apache helikopterleri ve Joint Light Tactical Vehicles'ın (JLTV)büyük siparişleri de dahil olmak üzere, İsrail'e yaklaşık 6,7 milyar dolarlık yeni silah satışı yapılacağını duyurdu. Bunu yaklaşık iki saat sonra, Suudi Arabistan'a 9 milyar dolarlık PAC-3 Patriot füze önleyicilerinin potansiyel satışı duyurusu izledi. (1)

Savunma Güvenlik İş birliği Ajansı (DSCA) tarafından Kongre’ye bildirilen bu açıklamalar henüz kesinlik kazanmadı. Çünkü miktarlar ve toplam tutarlar genellikle müzakereler sırasında değişebiliyor ve yapılan açıklama teknik olarak milletvekillerine 30 gün içinde anlaşmayı engelleme fırsatı sunuyor ama böyle bir adım nadiren atılıyor.

İsrail’e satışlar

İsrail’e yapılacak satış paketinde şunlar var: Değeri 3,8 milyar dolara ulaşan 30 adet AH-64E Apache helikopteri, tahmini maliyeti 1,98 milyar dolar olan 3.250 adet Ortak Hafif Taktik Araç, tahmini maliyeti 740 milyon dolar olan Namer Zırhlı Personel Taşıyıcı Güç Paketleri ve tahmini maliyeti 150 milyon dolar olan, ancak sayısı belirtilmeyen AW119Kx Hafif Hizmet Helikopterleri.

Suudi Arabistan’a satışlar

Suudi anlaşması ise çeşitli destek ekipmanlarıyla birlikte 730 adet PAC-3 füzesinin satışını kapsayacak. Nitekim ocak ayının başlarında Lockheed ve Pentagon, PAC-3 üretimini 2030 yılı sonuna kadar üç katına çıkararak yıllık 2.000 adede çıkarmak için bir anlaşma yaptıklarını duyurdu.

Bildik silah tacirleri

Boeing ve Lockheed Martin, Apache'nin ana yüklenicileri, AM General ise Joint Light Tactical Vehicles’ın lideri. Rolls-Royce Namer güç paketlerinin, Leonardo Helicopters AW119Kx'in, Lockheed, PAC-3 füzelerinin de ana yüklenicisi.

Kısaca emperyalist saldırganlığın ana tedarikçisi bu batılı şirketler Trump’ın desteğiyle bu satışları yapacaklar.

Neden şimdi?

ABD'nin İran'a karşı olası bir askerî harekât için bölgedeki askeri varlığını artırdığı bir dönemde yapılan bu açıklama; hem İsrail hem de Suudi Arabistan’ın İran’a yapılması planlanan saldırının bir parçası olmak için hazırlık yaptıkları kadar, İran’ın misilleme saldırılarına karşı önlem almak istediklerini de gösteriyor.

Bir süredir Suriye ve Filistin ve son günlerde İran üzerinden Orta Doğu merkezli bir ‘üçüncü dünya savaşı’nın hazırlıkları yapılıyor. Bu yüzden de büyük çaptaki silah alımlarını, sadece silah tüccarı şirketlerinin ticari faaliyetleri olarak değil, olası bir büyük paylaşım savaşına da hazırlık olarak görmekte yarar var.

Dip notlar:

(1) https://breakingdefense.com/2026/01/israel-saudi-weapon-sale-us-apache-jltv-fms-patriot (30 Ocak 2026).

.

17 Aralık 2022 Cumartesi

Dış ticaret hadleri

 

Dış ticaret hadleri ve artan emperyalist sömürü

Mustafa Durmuş

16 Aralık 2022

Türkiye’nin dış ticaret hadleri açıklandı, gerçek ortaya çıktı: İktidar blokunun bir süredir ‘ihracat artışını zorlayarak kuru ve enflasyonu düşürme denemesi’ çöktü, Türkiye acımasız bir emperyalist sömürüye maruz kaldı.

Kapitalist ‘Eşitsiz Değişim Kanunu’ işliyor, Türkiye her gün böyle bir dış ticaret yoluyla daha da fakirleşiyor.

Ülke insanına açlık ücreti verilerek, haftalık 50 saati bulan ağır çalışma koşullarında ürettirilen ürünler her gün daha ucuza dışarı satılırken, dışarıdan satın alınanlar her gün daha pahalıya geliyor.

Bu yüzden de ‘dış güçler umacısıyla’ dikkatleri başka yerlere çekenlere değil, emperyalizme ve oligarşiye karşı gerçekten mücadele edenlere inanın!


15 Aralık 2022 Perşembe

Kapitalizm hasta ediyor

 

Kapitalizm hasta ediyor!

Mustafa Durmuş

15 Aralık 2022

Şu an dünyada sadece 10 çok uluslu şirket küresel paketlenmiş gıda ve meşrubat/içecek ürünleri piyasasını kontrol ediyor. Bunlar:

Nestlé, PepsiCo, Coca-Cola, Unilever, Danone, General Mills, Kellogg's, Mars, Associated British Foods, and Mondelez gibi ülkemizde de ürünleri çokça tüketilen çoğunluğu ABD menşeli küresel finans kapitalin kontrolü altındaki çok uluslu şirketler. (1)

Bu şirketlerin her biri her yıl milyarlarca dolar gelir elde ediyor. Toplamda paketlenmiş gıda ve içeceklerin küresel çaptaki satışlarından elde edilen gelir 2020’de 2,8 trilyon doları buluyor. 2027’ye kadar bunun 3,4 trilyon dolara çıkması bekleniyor.

2002’de 995 milyar dolar olan Coca Cola, PepsiCo ve Cadbury-Schweppes gibi meşrubat satışlarının toplam gelirlerinin ise 2027’de 1,4 trilyon dolara çıkacağı tahmin ediliyor.  (2)

Şirketlerin satış gelirlerindeki bu artışların çok büyük bir kısmı Güney’in azgelişmiş ülke pazarlarında gerçekleşiyor. Bu durum kapitalizmin ve emperyalizmin bir diğer kötü yüzünü daha açığa çıkarıyor:

Giderek daha fazla azgelişmiş ülkelere yönelen sağlıksız yiyecek ve içecek ürünleri üreten ve pazarlayan çok uluslu şirketler, küresel çapta obezite, diyabet, kalp hastalığı, kanser ve ekolojik tahribat gibi “küresel sermaye kaynaklı hastalıklara” neden oluyorlar.

Bu yüzden de, bu çok uluslu şirketlerin yerli ortaklığını yapıp ya da onlara ülkedeki üretim ve satış faaliyetleri için her türlü kolaylığı sağlayıp aynı zamanda antiemperyalist olmak mümkün değil. Yani sözde anti Amerikancılık ile antiemperyalist olunmuyor.

Antiemperyalist olmak öncelikle, emeğimizi sömüren, sağlığımıza ve doğaya zarar veren böyle çok uluslu şirketlere ve onların işbirlikçilerine karşı çıkmaktan geçiyor.

(1(1) http://www.independent.co.uk (6 November 2016)(2) https://www.localfutures.org/chak-chok-a-campaign-against-junk-food (14 December 2022).

 

6 Mart 2022 Pazar

Ukrayna’daki savaş karşısında tavrımız ne olmalı?

 


Ukrayna’daki savaş karşısında tavrımız ne olmalı?

Mustafa Durmuş

27 Şubat 2022

Ukrayna topraklarındaki savaş her ne kadar Rusya ile Ukrayna arasında gerçekleşiyormuş gibi görünse de, gerçek daha farklı.

Bu savaş ABD/NATO/Avrupa ile Rusya arasında ama Ukrayna topraklarında yapılan bir savaş. Bu savaş aynı zamanda, yakın gelecekte dünyanın geleceğinin nasıl şekilleneceğini de belirleyebilecek bir öneme sahip (1).

Yayılmacı-işgalci Rus devleti

Devam etmesi durumunda insani, ekonomik ve ekolojik sonuçları sadece bölge halkları için değil, tüm dünya halkları için de çok daha kötü olacak bu savaşın ilk sorumlularından biri kuşkusuz işgalci Rus devleti.

Emperyalist-yayılmacı Rus devleti, tamamen gerici bir emperyal nostalji ve “Büyük Rusya milliyetçiliği” adına Ukrayna'yı işgal ediyor. Savaşa aç, yayılmacı Putin Yönetimi reel sosyalizm sonrasında içine düşülen ve Kovid-19 salgını sonrasında daha da derinleşen krizi milliyetçi duyguları ateşlemek için kullanıyor,  eski etnik-milliyetçi çatışmalardan faydalanmaya çalışıyor ve böylece krizinden çıkmaya çalışıyor.

Emperyalist ABD, AB ve NATO

Diğer taraftan, Rus devleti bu savaşı başlatmış olsa da ve bugün ana saldırgan olarak Rus ordusu görünse de, ABD ve müttefiki emperyalist blok, NATO ve onun ardındaki uluslararası sermaye de bu korkunç durumdan en az Rusya kadar sorumlu.   

Çünkü başta ABD ve AB olmak üzere merkez kapitalist ekonomiler içine düştükleri 2008 küresel kapitalist krizden kârlılıklarını restore ederek çıkamadılar. Bu sorunu aşabilmek için de tekrar bildik emperyalist savaşlar çıkarma yöntemlerine başvurmaya başladılar. Emperyalizmin savaş örgütü konumundaki NATO bu amaçla genişletildi. Eski Sovyet Cumhuriyetleri ve Polonya ve Romanya gibi ülkeler birer birer NATO üyesi yapıldılar.

Bunlar yapılırken, ABD ve müttefiki Avrupalı devletler Rusya’nın, NATO’nun bilinçli bir biçimde sınırlarının genişletilerek Rusya’yı kuşatması konusundaki endişelerini görmezden geldiler. Bu konuda Rusya’nın, NATO’nun Doğu’ya doğru yayılmayacağına dair yazılı taahhüt vermesi yönündeki taleplerini reddettiler. ABD ve Avrupa bunları görmezden geldi, hatta alayla karşıladı. Sadece alayla karşılamadı, Ukrayna’yı da NATO’ya katmak için, darbe yaptırdı,  yetmedi ülkedeki faşistleri örgütlemek için CIA milyarlarca dolar akıttı. Ukrayna devlet yapısı büyük ölçüde faşistlerin eline geçti. Ukrayna hükümetleri, Rusya’yı tahrik edecek davranışlar için cesaretlendirildi. Rus azınlığın hakları inkâr ve gasp edildi. (2)

ABD ve NATO’nun böyle bir kuşatmasının ardından gelen bu savaş ile birlikte, hem Rusya, hem de ABD ve müttefikleri emperyalist yayılmacı hedeflerini gerçekleştiriyorlar. Aynı zamanda kendi ülkelerindeki ciddi boyutlara erişen ekonomik ve siyasal sorunları aşmaya, halkların ve işçi sınıfının giderek artan tepkisini ortadan kaldırmaya, manipüle etmeye çalışıyorlar.

Özetle sorun basit bir güvenlik sorunu değil, asıl olarak ekonomi-politik bir sorun. Aynı zamanda uluslararası güç dengeleriyle ilgili bir sorun. Öyle ki bugün “düşman iki taraf” gibi görünen Rusya ve ABD/NATO, aslında otoriter neo-liberalizmin yolunu izlemiş, dünya halklarının düşmanı kapitalist-emperyalist yayılmacı güçlerdir.

Kendi aralarındaki bugün yaşanmakta olan hegemonya mücadelesinin faturasını ise başta bölge halkları olmak üzere tüm mazlum dünya halkları ödüyor. Bu yüzden aşağıdaki talepleri yükselterek bu savaşa karşı çıkmalıyız:

• Rusya, başlattığı işgale ve savaşa derhal son vermeli, birliklerini geri çekmeli, Ukrayna ile ateşkes sağlayarak hemen barış görüşmelerini başlatmalıdır.

• Ukrayna Yönetimi Batılı emperyal ve neo-faşist güçlerin tetikçiliğini yapmaktan vazgeçmeli, ülkedeki diğer halklar üzerindeki baskısına son vermelidir.

• ABD, AB ve NATO provokatif girişimlerine ve Rusya halkları üzerine koydukları ekonomik yasaklamalara ve yaptırımlara derhal son vermelidir.

• “Ulusların kendi kaderlerini kendilerinin belirleme hakkına” saygı gösterilmeli ve ülke halklarının nasıl yönetileceklerine işgalci –emperyalist güçler ve onların yerli işbirlikçileri değil, bizzat bölge halkları özgür iradeleri ve özgür seçimleriyle karar vermelidir.

Dip notlar:

(1)Demir Küçükaydın, “Ukrayna’da Savaş - Ukrayna Meselesi mi Dünya Meselesi mi?”, https://demirden-kapilar.blogspot.com 826 Şubat 2022)

(2) Agm.

13 Ağustos 2020 Perşembe

Yüksek kur sömürüyü artırıyor

 

Yüksek kur sömürüyü artırıyor

Mustafa Durmuş

 13 Ağustos 2020

Döviz kurundaki hızlı yükseliş bu aralar ekonomideki tartışmaların odağında yer alıyor. Özellikle de son bir haftada gerçekleşen kur artışlarının hem nedenleri, hem sonuçları, hem de hükümetçe alınan önlemlerin işe yarayıp yaramayacağı tartışılıyor (bu yazının yayına verildiği tarihte dolar kuru 6.85’ten giderek yükselerek 7.30’u aşmıştı).

Kurdaki bu endişeli gidişat karşısında siyasal iktidar (daha önce hep yaptığı gibi), elindeki geniş medya imkânları aracılığıyla, ülke ekonomisinin “uçuşa geçecek” kadar hızlandığını, dövizdeki bu hızlı yükselmenin ise, geçici bir durum ve dış güçlerin işi olduğunu ileri sürüyor.

Ancak (özellikle de son bir yıldır) kurdaki yükseliş ve ekonomideki işsizlik, enflasyon, yoksulluk gibi diğer olgular dikkate alındığında, bu açıklamaların iktidarın kendi tabanını dahi artık ikna etmeye yetmediği görülüyor.

Döviz kurundaki istikrarsızlıkların ve döviz krizlerinin hem nedenleri, hem de sonuçlarıyla ilgili olarak değişik mecralarda daha önce de yazdım. Merak edenler ayrıca kurdaki yükselişlerle ülkedeki servet bölüşü adaletsizliği arasındaki doğrusal ilişkiyi ele aldığım son yazıma göz atabilirler.(1)

Kurdaki artış yoksullaştırıyor

Kuşkusuz döviz kurdaki son yükselişin, başta emekçiler olmak üzere toplumun çeşitli kesimleri üzerinde yoksullaştırıcı etkileri olacak. Başta, sadece dolar ile satın alınabilen petrolün faturası olmak üzere, ithalat TL cinsinden daha pahalı hale geleceğinden yoksulluk artacak.

Ayrıca toplamı 437 milyar doları bulan dış borçların TL cinsinden miktarının artması, hem kamu borcu açısından vergi mükelleflerinin, hem de kendi dış borçları açısından özel şirketlerin borç yükünün artmasına neden olacak.

Son olarak başta köprüler, hava limanları olmak üzere Kamu Özel İşbirliği projeleri adı altında özel sektöre yaptırılan projelerden gelen yükler söz konusu. Örnek olarak, köprü geçişleri son bir haftada doların yüzde 7 değer kazanması nedeniyle 20 TL arttı. Bu köprülerden geçenler de, hiç geçmeyen vergi mükellefi diğer yurttaşlar da  (verilen yolcu garantisi nedeniyle) bu zamlı tarifeden bu ücreti ödeyecekler. Bu yükselişle birlikte şehir hastanelerine hizmet alım ve kiralama bedeli olarak önümüzdeki 25 yıl boyunca ödenecek olan toplam 142,2 milyar dolarlık bedel de (TL cinsinden) yüzde 7 oranında arttı.

Kurdaki yükseliş ihracat için iyi bir şey midir?

Dünkü açıklamalarında Bakan Albayrak: "Önemli olan kurun rekabetçi olup olmamasıdır. Türkiye, tarihinde ilk defa rekabetçi bir kur düzeyiyle ekonomisini dönüştürecek bir yapıya kavuştu" diyerek (2), döviz kurundaki yükselmenin (ya da TL’nin değer kaybetmesinin) rekabet gücümüzü artırarak ihracatımızın (ve turizm gelirlerinin) artmasına katkıda bulunacağını iddia etti.

Bu nedenle bu yazımda özgün olarak kur artışının, neredeyse hiç konuşulmayan bir boyutunu, ihracat ile ilişkisini ele alacağım.

Ana akım iktisat teorisi çerçevesinde bir ülkenin ihracatını etkileyen çok sayıda faktörden söz edilir. Bu etkenler arasında en çok dikkat çekenlerden biri, ülke parasının ihracatta ödeme aracı olan rezerv paralar karşısındaki değeri (aşırı ya da düşük değerli olup olmadığı) konusudur.

Çünkü bu perspektiften, örneğin TL aşırı değerliyse (döviz kuru göreli olarak düşükse) , ülkenin ihraç ettiği ürünler göreli olarak daha pahalı hale gelir, bu da ihracatı olumsuz etkiler. Tersine eğer TL düşük değerli ise (yani döviz kuru göreli olarak yüksekse) tersi bir sonuç ortaya çıkar ve ürünlerimiz dış piyasalarda muadillerine göre ucuzlayacağından ihracatımız artar.

Kuşkusuz bu yaklaşımın temel varsayımı “fiyat esnekliği yüksek ürünlere” sahip olmaktır. Yani fiyat esnekliği yüksek olan malları (fiyatları düştüğünde talebin arttığı mallar) ihraç ediyorsanız,  düşük değerli kur nedeniyle ihracat fiyatlarındaki düşüşler işe yarayabilir ve ihracatınız artabilir.  

Emek yoğun, düşük becerili, düşük teknoloji içeren ihracat hâkim

Bu bağlamda ele alındığında Türkiye’nin ihracatında hâkim olan mal türünün yüksek fiyat esnekliğine değil, daha ziyade düşük fiyat esnekliğine sahip, yani daha çok emek yoğun,  düşük beceri yoğun, düşük teknolojili mallardan oluştuğunu görmek gerekiyor.

Bu yüzden de Türkiye’nin ihracatı (normal koşullarda), fiyatlardaki düşüşlerden yeterince etkilenmiyor. Daha ziyade, bu ürünleri ithal eden ülkelerdeki gelirdeki dalgalanmalar ihracatımızı etkiliyor.

Korona sonrası oluşan küresel ekonomik koşullar altında, Türkiye’nin ihracat yaptığı tüm pazarların yaşanmakta olan çok ciddi boyuttaki ekonomik daralma nedeniyle), iyi durumda olmadığı çok açık. Nitekim bu da Türkiye’nin ihracat verilerine (turizmde olduğu gibi) yansımış durumda.

Türkiye’nin en büyük ihracat pazarı olan AB ülkelerine bakıldığında durum hiç iç açıcı değil.

Eurostat verilerine göre; Avrupa ekonomilerinde (31 Temmuz itibariyle) ekonomik küçülme; Avro Bölgesi’nde yüzde - 12,1 ve AB genelinde yüzde - 11,9 oldu. Buna göre, İtalya yüzde 12,4; Fransa yüzde 13,8, Portekiz yüzde 14,1; İspanya yüzde 18,5, Almanya yüzde 10,1 küçüldü. Bazı büyük şirketler devasa zararlar ettiler. Örneğin Volkswagen’in zararı 1,4 milyar avroyu (gelirlerinin yüzde 23’ünü kaybetti), Renault’un zararı 7,3 milyar avroyu ve Airbus’ın zararı 1,9 milyar avroyu buluyor. İşsizlik Avro Bölgesi’nde yüzde 9,5’e çıkarken,  devletten kısmi ücret desteği alan işçilerin sayısı İngiltere’de 9,3 milyon, Fransa’da 4,5 milyon, Almanya’da 6,9 milyon, İspanya’da 3,7 milyon oldu. (3)

Ayrıca uluslararası bir araştırma kuruluşu bu yıl uluslararası ticaretin en az yüzde 13 dolayında azalacağını, dahası dünya ekonomisinde 2023 yılına kadar her hangi bir toparlanma olmayacağını ve dünya ekonomisinin bir daha Korona salgını önceki ekonomik büyüme oranlarına geri dönemeyeceğini ileri sürüyor.(4)

Kısaca, hem genelde uluslararası ticaretin durumu iyi değil, hem de Türkiye’nin ana ihracat pazarları yangın yeri gibi. Bu da Türkiye’nin ihracatının daha da zora gireceğine işaret ediyor.

TL aşırı değerli mi?

Asıl sorumuza dönersek: TL, dolar ve avro karşısında aşırı değerli mi? Böylece ihracatçıyı düşünerek kurdaki artışa müdahale etmek yanlış mı?

Bu soruları yanıtlayabilmek için bir kavram ile tanışmamız gerekiyor: Efektif Döviz Kuru. Nominal efektif döviz kuru (NEK); belirli bir kriter gözetilerek seçilmiş çift taraflı nominal kurların uygun bir ağırlıklandırma yöntemi kullanılarak elde edilmiş ortalaması iken, reel efektif döviz kuru (REK); NEK’in ülkeler arasındaki göreli fiyat veya maliyet unsurlarıyla düzeltilmiş halidir.(5)

Bir başka anlatımla; Türkiye’nin dış ticaretinde önemli paya sahip olan ülkelerin para birimlerinden oluşan sepete göre TL’nin ağırlıklı ortalama değerine nominal efektif döviz kuru (NEK), NEK’deki nispi fiyat etkilerinin arındırılmasıyla oluşturulan ortalamaya da reel efektif döviz kuru (REK) adı veriliyor.(6)

REK’teki değişim önemli

Bu tanımlardan da anlaşılabileceği gibi, reel efektif döviz kuru (REK) ülkeler arasındaki göreli fiyat veya maliyet gelişimi hakkında bilgi içeriyor, dolayısıyla ekonomilerin rekabet güçlerinin değerlendirilmesinde kullanılan anahtar makroekonomik göstergelerden biri olarak değerlendiriliyor. Bu nedenden dolayı da göreli fiyat ve maliyet değişimlerini de içeren REK’i esas almak gerekiyor.

Böylece bir ülkenin reel efektif döviz kuru endeksi (REK) 100’ün üzerine çıkıyorsa, o ülkenin ulusal parası diğer paralar karşısında değer kazanmaya, 100’ün altına düşüyorsa değer kaybetmeye başlıyor. Ya da ilkinde aşırı değerli, ikincisinde değersiz ulusal paradan söz ediliyor.

Böyle olunca da, aşırı değerlenmiş ulusal para altında ihracat daha pahalı hale geldiğinden, ihracat beklendiği gibi artmıyor. REK’in 120 – 125 aralığına doğru hareketlenmesi durumunda ise TL aşırı değerleniyor. Bu durumda para politikası araçları kullanılarak TL’ye müdahale edilebiliyor.(7)

REK azaldığında emek ve doğa sömürüsü artıyor

REK Endeksi düştüğünde ise meselenin bir başka boyutu ortaya çıkıyor, ülkede üretilen ürünler çok ucuz fiyattan dışarıda satılıyor. Yani hem ülke ekonomisi ciddi bir kan kaybına uğruyor, hem emek daha fazla sömürülüyor, hem de doğa daha fazla tahrip ediliyor.

TCMB’ye göre, Türkiye ekonomisinde TÜFE bazlı en düşük REK en son 2 yıl önce (Eylül 2018'de TL'de yaşanan sert değer kaybı sırasında) görüldü. Türkiye’nin (tüm ticari partnerleri açısından) REK’i 62.51’ye (8) ve sadece az gelişmiş ülkeler grubundaki partnerleri açısından REK’i 53,09’a kadar geriledi (2018 yılı Rahip Brunson krizinin patladığı ve doların kurunun 7,22 TL’ye kadar çıktığı bir yıldı).

Özcesi, Korona Salgınından bu yana (döviz kurundaki yükselişe paralel olarak) REK’te yeni bir dibe doğru gidildiği görülüyor. Ancak Korona Salgını ile doğrudan ilgili olan bu gelişmeden önce de Türkiye ekonomisinde işlerin iyiye gitmediğinin ve diğer ülkelerle kıyaslandığında, REK’in en fazla düştüğü ülkelerin başında geldiğinin altını çizmemiz gerekiyor.

Korona’dan önce başlayan iniş

Bu konuda en net bilgi IMF’nin son raporunda mevcut. IMF bunu reel efektif döviz kuru açığı (REER Gap) kavramı ile açıklıyor ve 2019 yılında 30 gelişkin ve azgelişmiş ekonomi karması içinde en fazla açığa (dolayısıyla da en düşük REK’e), yüzde 15-25’lik bir açıkla, Türkiye’nin sahip olduğunu ileri sürüyor.(9)

REK’teki Korona sonrası gelişmeleri ise TCMB istatistiklerinden (Temmuz ayı itibariyle) görebilmek mümkün.(10) Buna göre, (2003 yılı 100 olarak kabul edildiğinde), Temmuz 2020’de TÜFE bazlı REK 68.52 oldu. Bu yılın Mart ayında (yani Korona Salgınının ortaya çıktığı ayda) ise bu endeksin değeri 73,14 idi.  Azgelişmiş ülkeler bazlı REK ise Temmuz ayında 56,60’a kadar gerilemiş durumda. Aynı ayda ÜFE Bazlı REK 77,57 oldu (Mart’ta 80, 22 idi). Son olarak, işgücü ücretlerini ve maliyetlerini gösteren birim işgücü bazlı REK 69,82 oldu (Aralık 2019’da). Bu azgelişmiş ülkeler bazlı olarak hesaplandığında 48,80’e kadar geriliyor.

Bu verilerin Temmuz verileri olduğunun, Ağustos’ta yaşanan yüzde 7’ye yakın kur yükselişini yansıtmadığının altını çizelim. Yani bu ayda REK daha da düşük çıkacaktır.

Şimdi bu istatistikleri ekonomi politik açıdan (yani sosyal sınıflarla bağlantılı olarak) değerlendirelim.

REK’in ekonomi politik yorumu

2019 yılından bu yana Türkiye’de reel efektif döviz kuru (REK) , hem ihracat fiyatları, hem de bu üretimin gerçekleşmesi için işçilere, emekçilere ödenen ücretler bakımından en düşük düzeylerde seyrediyor.

Yani uluslararası ticarette çok önemli bir etken olan döviz kuru aşırı değerlenmiş, bunun karşısından TL hızla değer kaybetmiş durumda. Üretimi gerçekleştiren işçi sınıfı da bundan nasibini alarak en düşük birim maliyetleriyle yani en düşük ücretlerle çalışmaya zorlanmış bir halde bulunuyor.

“İzole üretim üsleri” ve Dardanel 

Salgın sonrası sermaye sınıfı, önümüzdeki süreçte (MÜSİAD’ın önerisiyle bazıları kurulmuş olan) İzole Üretim Üsleri gibi, işçiler için adeta bir cezaevi anlamına gelen üretim ve ihracat birimlerine yoğunlaşacak. (11)

Böylece daha da baskılanmış ve daha da düşük ücretlerle çalıştırılan işçiler sayesinde ihracatta rekabet gücü artırılmaya çalışılacak. Bu, Korona Salgınıyla derinleşen kapitalizmin krizinin bedelinin bir kez daha işçi sınıfına ödettirileceği anlamına geliyor.

Salgın koşullarında işçilere nasıl muamele edileceği ve devletin bu konuda nasıl sessizliğe bürüneceği, kısaca işçi sınıfını bundan böyle nasıl bir çalışma ve yaşam biçiminin beklediği açısından Çanakkale Dardanel fabrikasındaki yaşananlar çarpıcı bir örnek oluşturuyor.(12)

 

Düşük REK- emperyalist sömürü ilişkisi: Eşitsiz değişim olgusu

Kuşkusuz meselenin diğer bir boyutu da düşük kurlar aracılığıyla ortaya çıkan emperyalist sömürü. Bir başka anlatımla emperyalist kapitalist sistemin işleyişine uygun olarak azgelişmiş ülkeler çok büyük bir sömürüye ve dolayısıyla da değer kaybına uğruyor. Emperyalist ülkeler ise,  hem diğer ülkelerin işçilerinin emeğini, hem de doğal kaynaklarını gerçek değerinin çok altında fiyatlarla elde ediyorlar.

Böyle bir “eşitsiz değişim” altında azgelişmiş ülkeler (daha ucuz emek ve toprak, daha fazla mali teşvik sunmak anlamında) birbirleriyle yarıştırılıyorlar. Böylece değerinin çok altında fiyatlarla yaptıkları ihracat yüzünden bu ülkelerin halkları daha da yoksullaşırken, ekonomileri daha kırılgan ve krizlere yatkın bir hale geliyor. Bir araştırmaya göre ; (13) Güney’in azgelişmiş ülkeleri bu şekilde her yıl 2,66 trilyon dolar zarar ediyor.

Bir ülke diğerini sömürmez, sermaye emeği sömürür

Bu çözümlemeyi yaparken ciddi bir hataya düşmekten kendimizi sakınmamız gerekiyor. Kısaca, bu çözümlemede bir bütün olarak ticaret yapan iki ülkeden birinin diğerini sömürmesinden söz etmiyoruz.

Örneğin emeği ve ürünleri gerçek fiyatının altında satın alan Almanya’da, Alman halkının ya da Alman işçi sınıfının bu ticarette hiçbir belirleyici bir rolü yoktur. Böyle bir eşitsiz değişimden ortaya çıkan sömürüden faydalananlar başta ithalatçı Alman sermayesi olmak üzere bu ticarette rol alan sermaye sahipleridir.

İşbirlikçi yerli sermaye gerçekte kayba uğramaz

Benzer bir biçimde Türkiye tarafında, böyle bir kan kaybından asıl zararı görenler üretici-ihracatçı sermaye grupları değil, ihraç edilen malları üreten emekçilerdir. Çünkü onlar daha düşük fiyatlarda üretim yapmak için daha fazla saatlerde ve daha düşük ücretlerde çalışmaya zorlanırlar. Böylece mutlak artı değer sömürüsünün daha da artırılması biçiminde bir sömürüye tabi tutulurlar.

Yerli sermayedarların ya da ihracatçıların kaybı ise ancak deyim yerindeyse “kârdan zarar etmek” biçiminde olabilir. Yani bu denli rekabetçi bir piyasa olmasaydı elde edebilecekleri kârın sadece bir kısmından vazgeçmek durumunda kalabilirler. Kaldı ki devletler bu zararı telafi etmeye dönük olarak ihracatçılara cömert para- kredi sübvansiyonları ve ihracattaki vergi iadesi biçiminde vergi teşvikleri sunarlar. Bu sunumları yaparken de, bunun tüm ulusun çıkarı için yapıldığı izlenimi uyandırılır.

Kısaca eşitsiz değişimin neden olduğu sömürüden sadece ithalatçı tarafın sermayesi değil, ihracatçı tarafın sermayesi de pay alır. Bu bağlamda ulusal bir çatışmalı durum gibi görünse de, gerçekte böyle bir ulusal çatışmalı durum söz konusu değildir.

Burada gerçekte, sınıfsal çıkarların örtüşmesi ya da sınıfsal çıkarların çatışması söz konusudur. İki ülkenin sermayedarlarının çıkarları bir tarafta, işçilerinin çıkarları ise diğer taraftadır. Çatışmalı olan çıkar sadece bu iki sınıf arasındadır. Kısaca, emperyalist sömürü dışsal bir olgu değil, içsel bir olgudur. Ülkedeki işbirlikçi sermaye ve yöneticiler olmaksızın günümüzde emperyalist bir sömürü gerçekleşemez.

“Milliyetçilik” anti-emperyalizm demek değil

Bu temel gerçeklikten ötürü böyle bir sömürüye karşı mücadele milliyetçilik ya da ulusalcılık temelinde verilemez. İşçi sınıfının ve ezilen halkların böyle bir sömürüden kurtulabilmesi için uluslararası düzeyde işbirliği yapması ve mücadele etmesi gereklidir.

Bu bağlamda ülkelerin halklarını, emekçilerini birbirine düşman etmeye çalışan sözde anti-emperyalist ideolojilerden uzaklaşıp,  doğrudan kapitalizme ve emperyalizmle karşı mücadele çağrısı içeren enternasyonalist söylemlere ve eylemlere yönelmek gerekir.

Emperyalizmi sadece militarist güçle, uluslararası arenada hegemonya sıralaması ile sınırlandıran yüzeysel analizler emperyalizmin asıl olarak ekonomik karakterli olduğunu, emperyalistlerin mutlaka yerli işbirlikçi sermaye grupları ve siyasal iktidarlarla işbirliği yaptıkları gerçeğini gizlemeye hizmet eder.

Sonuç

Ülkede izlenen para politikaları ve kamu bankaları aracılığıyla yürütülen ve döviz rezervlerinin erimesinin sonucunda ortaya çıkan yüksek döviz kurları ihracata bir fayda sağlamıyor. Tersine eşitsiz değişim yasası gereği yoğun bir emek sömürüsüyle ve ülke dışına değer çıkışıyla, ülkenin daha da yoksullaşmasıyla sonuçlanıyor.

Geldiğimiz nokta itibariyle, Türkiye toplumu olarak ekonomik, sosyal, politik, ekolojik ve kültürel anlamda tam bir çoklu çöküş halindeyiz. Bu çöküşle birlikte ülke hızla çağdaş demokratik değerlerinden uzaklaşıyor, giderek daha fazla Orta Çağı çağrıştıran gerici uygulamalarla karşılaşıyoruz.

Aynı zamanda; başta yüksek dış borç anapara ve faiz ödemeleri, yabancı yatırımcıya sunulan yüksek faiz, transfer fiyatlaması yüzünden ortaya çıkan vergi geliri kayıpları ve son olarak yüksek döviz kurları aracılığıyla emperyalist kapitalist sisteme tam anlamıyla bağımlı bir hale gelmiş ve onun neden olduğu emek ve doğa sömürüsünün altında ezilir bir duruma gelmiş bulunuyoruz.

Eğer  son 18 yılda bizi uçuran bir diğer “başarı” örneği daha aranıyorsa, uzağa gitmeye gerek yok,  emperyalizmle iktisadi alandaki ilişkilerde bu fazlasıyla mevcut.

 ABD doları, Emek sömürüsü, Emperyalizm, İhracat,  Kur, Reel Efektif Döviz Kuru.

Dip notlar:

(1)     Mustafa Durmuş, “ Gelir ve servet eşitsizliği döviz kurunu yükseltiyor!”, http://mustafadurmusblog.blogspot.com (9 Ağustos 2020).

(2)       https://www.dw.com/tr/albayrak-kur-iner (12 Ağustos 2020).

(3)     Anthony Torres, Alex Lantier, “European economy collapses as EU bails out the super-rich”, https://www.wsws.org/en/articles ( 3 August 2020).

(4)       Barry Naisbitt with Janine Boshoff, Dawn Holland, Ian Hurst, Amit Kara, Iana Liadze, Corrado Macchiarelli, Xuxin Mao, Patricia Sanchez Juanino, Craig Thamotheram and Kemar Whyte , “The World Economy- Global outlook overview”, https://www.niesr.ac.uk (August 2020).

(5)       Hülya Saygılı, Mesut Saygılı, Gökhan Yılmaz, Türkiye İçin Yeni Reel Efektif Döviz Kuru Endeksleri, TCMB Çalışma Tebliği No: 10/12, Temmuz 2010,s. 2.

(6)       http://www.mahfiegilmez.com/reel-efektif-doviz-kuru-endeksi-nedir (18 Kasım 2020).

(7)       Agm.

(8)     TCMB Ödemeler Dengesi Müdürlüğü verileri (12 Ağustos 2020).

(9)       International Monetary Fund, 2020, External Sector Report: Global Imbalances and the COVID-19 Crisis, Washington, DC,( August 2020), s. 9,11.

(10)   TCMB agv.

(11) “Bir adım ötesi toplama kampı! İzole üretim üsleri kuruluyor”, https://www.evrensel.net (14 Mayıs 2020).

(12)   Can Kartoğlu, “Dardanel işçisinin evi neresi?”, https://sendika63.org  (2 Ağustos 2020); https://www.evrensel.net/yazi/86925/duyulup-duyulmadigina-bakmadan-bagirmak-gerek-hava-kursun-gibi-agir (12 Ağustos).

(13)   Jason Hickel, The Divide- A Brief Guide to Global Inequality and its Solutions, Windmill Books, 2017, s. 28.