Gıda güvenliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gıda güvenliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Haziran 2026 Pazar

Yerelleştirme

 

Aşırı merkeziyetçiliğin neden olduğu sorunlara “demokratik yerelleş(tir)me” çözümü

Mustafa Durmuş

21 Haziran 2026


Bugün “Dünya Yerelleş(tir)me Günü”. Bugün vesilesiyle yerelleştirme faaliyetleri, her yıl bu ay boyunca dünyanın birçok ülkesinde çeşitli etkinliklerle kutlanıyor. Bu etkinliklerde dünyanın her yerinden insanlar yerelleştirmenin önemini ve gücünü keşfetmek, doğa ve toplumsal ihtiyaçlarla uyumlu ekonomileri, gelişen toplulukları ve sağlıklı yerel gıda sistemlerini destekleyen eski ve yeni birçok kolektif girişimi tanıtmak için bir araya geliyor.

Yerelleştirme: çoklu çözüm!

Yerelleştirme, özellikle kırsal ekonomileri canlandırarak sadece ucuz ve güvenli gıdaya erişim (dolayısıyla da yoksulluk ve açlık) sorununu çözmekle kalmıyor, aynı zamanda kırdan kente göçü zorlayan sistemik baskıları da azaltarak köylüleri ve yerli toplulukları koruyabiliyor. Bu şekilde kentlerde işsizliğin artmasına engel olarak, işçi sınıfını güçlendirebiliyor.  

Aynı zamanda, küresel tarım işletmelerinin, büyük sermayenin güdümündeki teknolojilerin ve finans kapitalin ve otoriter iktidarların insanların hayatlarına, geçim kaynaklarına ve kültürlerine yönelik saldırılarını durdurabiliyor.

Aşırı merkeziyetçi sistemlerin bazı açmazları

Buna karşılık, yerelleştirmenin ve yereli güçlendirmenin tam aksine, siyasette olduğu gibi ekonomik faaliyetlerin de merkezileştirildiği, tek elden yönetildiği, bu nedenle de başta tarım olmak üzere, birçok alanın yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu bir süreçten geçiyoruz. İklim krizi, aşırı sıcaklıklar, seller ve yangınlar, mahsul ve biyolojik çeşitlilik kayıplarına, altyapının hasar görmesine ve tahrip olmasına, konut ve insanların geçim kaynaklarının kaybına neden oluyor.

Gıda, su, elektrik, sanitasyon, ulaşım gibi neredeyse tüm hayati hizmetlerimiz, bu hızlanan iklim dalgalanmalarından kaynaklanan aksaklık veya arızalara karşı savunmasız olan son derece merkezi sistemler tarafından sağlanıyor. Örneğin, endüstriyel tarım, hızlanan iklim dalgalanmaları karşısında gıda stokları oluşturma konusunda yetersiz kalıyor.

Ulus ötesi tedarik zincirleri kesintiye uğradığında ve tek kültürlü ithalat ürünleri başarısız olduğunda, durum daha da kötüleşiyor. Yerel koşullara uyarlanmış çok kültürlü gıda üretim sistemlerinin oluşturulması gerekiyor.

Alternatif paradigmanın yeni bir ilkesi olmalı

Aşırı merkeziyetçiliğe karşı alternatifin temel ilkesi demokratik yerelleştirmedir. Çünkü yerelleştirme bazlı, topluluk ve dayanışma temelli ekonomiler daha güvenli, istikrarlı, üretken ve yenilikçidir. Emeği ve doğayı gözeten kolektif mülkiyete ait bir yerel işletme, hizmet ettiği toplumu daha iyi tanıdığı için, toplumun çıkarlarına çok daha iyi hizmet eder. Böyle bir paradigma altında, kapitalist özel mülkiyetin yerini müşterek/kolektif/komünal mülkiyet biçimleri alır. 

Müşterekler, tüm sonuçları ve faydalarıyla herkese ait olması gereken şeylerdir ve denizler, ormanlar, nehirler, göller, madenler gibi fiziki yapılarla sınırlandırılamazlar. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, alt yapı, ulaştırma, barınma, bakım işleri, bilim ve bilimsel bilgi, iletişim, internet gibi kamusal nitelikli hizmetler de müşterekler kapsamında değerlendirilmelidir. Müştereklerin mülkiyeti daima kolektiftir.

Demokratik yerelleştirme, kapitalist küreselleşmenin panzehri olabilir

Yerelleştirme, aynı zamanda, kapitalist küreselleşme ve neo-liberalizme tepki olarak, ortaya çıkan bir toplumsal harekettir. Kapitalizmin yol açtığı kişiliksizleştirmeye ve diğer zararlara karşı mücadele eder ve uygun teknoloji, döngüsel ekonomi, yerel para birimi, karşılıklı yardımlaşma, yerel gıda, halk meclisleri vb. yoluyla özgüven ve kendi kendine yeterliliği teşvik eder. Yerel ekolojiye dayanan yerelleştirme, yerel kaynakların kullanımını teşvik eder, daha az enerji gerektirir.


Ekonomiyi eve getirmek”

Ekonomik faaliyeti daha yerel bir düzeye indirgemek, daha az sermaye gerektirir ve hem insanların hem de gezegenin gerçek ihtiyaçlarıyla uyumlu bir şekilde çalışır. Bu, “ekonomiyi eve getirme” sürecidir.

Ayrıca, yerelleştirme “izolasyon veya milliyetçilik” anlamına gelmez. Aksine uluslararası iş birliğini zorunlu kılar. Tabanda, topluluklar arasında, ulus devletler içinde ve uluslararası düzeyde olmak üzere, her düzeyde bilgi paylaşımını ve iş birliğini gerektirir.

Yani demokratik yerelleştirme, topluluklar ve halklar arasındaki bölgesel ve küresel bağların sonu, parçalanma ve izolasyon demek değildir. Aksine, küresel sermayenin hegemonyasına ve ona hizmet eden ulus devletin gücünü kısıtlamaktır.

Yerelleştirme “yerinden demokrasi” demektir

Yerel ekonomiler aracılığıyla; küresel pazarlara olan bağımlılık büyük ölçüde azaltılabilir. Su, gıda, enerji, barınma, sanitasyon ve takas gibi hayati konularda ekonomik özerklik sağlanabilir. Yerel meclislerin (kırsal veya kentsel) karar alma sürecine aktif katılımı sağlanarak, yerinden demokrasi hayata geçirilebilir. Farklı dillerin, kültürlerin ve kimliklerin yaşatılması mümkün kılınabilir.

Demokratik bir yerelleştirme altında, insan ve doğanın ihtiyaçları, karar alma sürecinin merkezine konulur. Bu, örneğin, iklim krizine karşı hayati bir yanıt niteliğindedir. Zira ulaştırma mesafeleri ve fosil yakıt kullanımı önemli ölçüde azaltılır.

Yerelleştirme otoriterliğe karşı bir çözüm olabilir

Otoriterleşmenin panzehri, yerinden/radikal demokrasi gibi uygulamalar olabilir. Bunun için, öncelikle, çoğulcu-katılımcı demokrasiyi aşağıdan yukarıya, halkın ve işçi sınıfının gücüne dayanarak inşa etmek gerekir. Böyle bir demokratikleşmenin en önemli ayaklarından biri her türden karar alma mekanizmasını yerele doğru kaydıran yerelleştirmedir. Bu, hem politik hem de ekonomik kararlar için geçerlidir.

Yerel örgütlenmeler, dirençli ağlar kurarak, yerel düzeyde örgütlenerek, demokratik kurumları destekleyerek ve amaç birliğini koruyarak, otoriter rejimlere karşı bir güç olarak işlev görebilir. Bu nedenle yerelleştirmenin stratejik bir hedef haline getirilmesi gerekir. Çünkü otoriter rejimler yerel yönetimleri kıskaç altına almak isterler.

Hodge: “Yerelleştirme maliyet etkin bir süreçtir”

Yerelleştirme fikriyatını ve hareketini anlatırken yazar ve film yapımcısı Helena Norberg-Hodge’ye ayrı bir sayfa açmak gerekir. Kendisi küresel ekonomideki gelişmelerin yerel topluluklar, yerel ekonomiler ve kimlikler üzerindeki etkisi konusunda araştırmalar yapan saygın bir analist ve bu etkilere karşı koymanın bir yolu olarak geliştirilen “yerelleştirme” fikrinin ve hareketinin önde gelen savunucularından birisidir.  40 yıldır bu konunda yazıyor, dünya çapında halka açık konferanslar veriyor. (1)

Ona göre, “yerelleştirme, toplulukların, bölgelerin ve ulusların kendi işleri üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmalarını sağlayan bir ekonomik süreçtir. Ancak bu her topluluğu tamamen kendine güvenmeye teşvik etmek anlamına gelmez, aslında mümkün olan her yerde üreticiler ve tüketiciler arasındaki mesafeyi kısaltmak ve yerel pazarlar ile tekellerin hâkim olduğu bir küresel pazar arasında daha sağlıklı bir denge kurmak anlamına gelir. Yerelleştirme, soğuk iklimlerdeki insanların portakal veya avokadodan mahrum bırakılacağı anlamına da gelmez. Ancak buğday, pirinç veya sütlerini- kısacası temel gıda ihtiyaçlarını- elli millik bir yarıçap içinde üretilebildiklerinde, binlerce mil seyahat etmek zorunda kalmayacakları anlamına gelir. Yerelleştirmeye yönelik adımlar hem topluluklar hem de ulusal düzeyde ekonomileri güçlendirip çeşitlendirirken gereksiz nakliye maliyetini azaltır”. (2)

Kısaca yerelleştirme, sadece kapitalist büyük sermaye düzeninin ve onun tüketici monokültürünün derin ve geniş bir eleştirisi değil, aynı zamanda ona karşı gerçek alternatifler ve kalıcı çözümler sunan gezegen çapında bir harekettir.

Yerelleştirme biçimlerinden biri olarak (yeniden) “beledileştirme”

Dünyanın birçok bölgesinde; dayanışma, eşitlik, sürdürülebilirlik ve radikal demokrasiye dayanan kamu odaklı bir gelecek inşa edilmeye çalışılıyor. Bu yeni kamu odaklı geleceğin merkezinde kentler ve kasabalar yer alıyor. 2000 ile 2019 yılları arasında, küresel olarak 1400'den fazla yeni “beledileştirme” veya “yeniden beledileştirme” vakası yaşandı. Bunlar; yerel yönetimler tarafından yönetilen yeni kamu işletmelerinin kurulması veya özelleştirilmiş hizmetlerin belediye tarafından geri alınması vakaları. Bu eğilim, 58 ülkedeki 2400 yerleşim yerinde görüldü. Bu “yeni belediyecilik”, kentlerle sınırlı kalmaksızın çeşitli ölçeklerde uygulanmaya çalışılan ekonomik demokrasi gündeminin geniş bir parçası olarak ortaya çıktı. (3)

“Yeniden beledileştirme”, daha önce özel olan veya özelleştirilmiş hizmetlerin yerel düzeyde kamu mülkiyeti ve denetimi altına alınması sürecini, “beledileştirme” ise yeni kamu hizmetlerinin oluşturulmasını ifade eder.

Konu ile ilgili bir araştırma raporunun temel bulguları şöyle özetlenebilir: Yerelleştirme, demokratik bir kamu mülkiyetinin oluşturulmasında öncüdür. Su, konut, ucuz enerji, çocuklara günlük ücretsiz öğün temini ve atık yönetimi yapmaktadır. Halk sağlığı, genel sağlık, çocuk ve yaşlı bakımı, uyuşturucu ile mücadele hizmetleri sunmaktadır. İnsan hakları ve sosyal hakların korunup geliştirilmesine katkıda bulunmaktadır. İşçi hakları ve sendikaların geliştirilmesine katkı vermektedir. İstihdam yaratırken, güvencesiz istihdamı ortadan kaldırmaktadır. İklim değişikliklerine ve doğal felaketlere karşı mücadele alanlarından biridir. Feminist bir bakış açısıyla kamusal hizmetleri yeniden düzenlemekte ve toplumsal cinsiyete dayalı bütçelemeye izin vermektedir. (4)

(Yeniden) beledileştirme ve emek ile ilgili kazanımlar

Kamu hizmetleri sunan emekçiler kilit öneme sahiptir ve çalışma koşulları, kaçınılmaz olarak kaliteli hizmet sunma kabiliyetlerini yansıtır. İncelenen tüm (yeniden)belediyeye devretme süreçleri boyunca, genel istihdam koşulları korunduğu görülüyor. 158 vakada, özellikle savunmasız durumdaki çalışanlar söz konusu olduğunda, bu koşulların daha da iyileştirilmesi veya belirgin şekilde geliştirilmesi muhtemeldir.

Sendikaların katılımı ise bu sonuçların elde edilmesinde kritik öneme sahiptir. İşçi sendikaları çok sayıda özelleştirmenin geri alınması, güvenli istihdam sağlayarak ve yeni iş ve araştırma merkezlerini çekerek yerel ekonomiler üzerinde olumlu bir etki yaratıyor.

İşçi hakları neden önemli?

İşçilerin haklarını koruyan, ihtiyaçlarını karşılayabilmelerini sağlayan ve örgütlenme çabalarını destekleyen politikalar ve uygulamalar, sağlıklı, gelişen ve eşitlikçi topluluklar oluşturmanın temelini oluşturur. Bu bağlamda, yerel yönetimler, işçi haklarını genişletme ve uygulama çabalarında hayati öneme sahip olan temel aktörlerdir. Bu aktörler, sakinlerine yakındır ve ortaya çıkan ihtiyaçlara yanıt verirken genellikle hızlı hareket ederler.

Son yıllarda dünyada yerel yönetimlerin işçiler adına attığı en dikkat çekici adımlardan bazıları şunlardır (5):

• İşçi haklarına ait yasalarını uygulayan özel yerel çalışma standartları ofisleri kurmak (kent yönetimi bünyesinde işçi sorunlarına odaklanan özel bir departman, ofis veya alt kurumun kurulması).

• Kalıcı işçi kurulları veya işçi meclisleri oluşturmak.

• Yerel işçi koruma yasalarını kabul etmek ve aktif olarak uygulamak.

• Asgari ücret, ücretli hastalık izni ve adil çalışma saatleri ile ilgili yönetmelikler; ihlal oranlarının yüksek olduğu veya özel bir kırılganlığa sahip sektörler (ev işçiliği, geçici iş, otelcilik, perakende, hazır gıda ve serbest meslek sektörleri gibi) için sektöre özgü korumalar; daha geniş kapsamlı ayrımcılıkla mücadele önlemleri ve Covid-19 pandemisine yönelik özel yasalar dahil olmak üzere, yerel işçi koruma yasalarını çıkarmak.

• Belediyelere iş yapan müteahhitler için iş kalitesi standartları belirlemek.

• Belediye izin veya ruhsatı başvurusunda bulunanların işgücü ihlallerine ilişkin hukuki sonuçlar belirlemek.

• Belediye çalışanlarına karşı dürüst ve adil istihdam ilkelerini uygulamak.

• Toplumu bilgilendirmek, raporlar yayınlamak ve işçilerin ihtiyaçlarını ve mevcut kaynakları vurgulamak için diğer “etkili platformlar” dahil olmak üzere diğer demokratik güçleri kullanmak.

Sonuç olarak

Otoriterleşmenin panzehri, yerinden-doğrudan demokrasidir. Öncelikli olarak çoğulcu, yerinden demokrasiyi aşağıdan yukarıya, halkın ve işçi sınıfının gücüne dayanarak inşa etmek gerekir.

Böyle bir demokratikleşmenin en önemli ayaklarından biri her türden karar alma mekanizmasını yerele doğru kaydıran yerelleştirmedir. Bu hem politik hem de ekonomik kararlar için geçerli bir durumdur. Böyle bir yerelleştirme daha fazla otoriterleşmenin önünü kesebilecek ve barış ve demokrasiyi inşa edebilme gücüne sahip yapısal bir direnci örebilecek önemli bir araç olarak işlev görebilir.

Yerel örgütlenmeler, dirençli ağlar kurarak, yerel düzeyde örgütlenerek, demokratik kurumları destekleyerek ve amaç birliğini koruyarak, otoriter eğilimlere karşı bir güç olarak hizmet edebilir. Bu nedenle yerelleştirmenin stratejik bir hedef haline getirilmesi gerekir.  

Nitekim yerel örgütlenmeler ve yerel güçler (büyük sermaye ile hemhal olan siyasal iktidar için ciddi bir risk oluşturduğundan), bugünlerde İktidar Bloku tarafından, muhalefetin kontrolündeki yerel yönetimler etkisiz hale getirilmeye çalışılıyor. Bu tür antidemokratik girişimleri boşa çıkarmak demokratikleşme ve barışın inşası açısından son derece önemlidir.

Dip notlar:

(1(1) Helena Norberg-Hodge,  “Localization: Essential steps to an economics of happiness”, www.localfutures.org, 2016. s. 28 (20 Haziran 20265).

(2(2) Agm, s. 50.

(3(3)  https://www.tni.org/files/publication-downloads/tni_7_steps_to_build_a_democratic_economy_online.pdf, 4-5 Aralık 2019, Amsterdam (20 Haziran 2026).

(4(4) Agr.

(5(5) Agr.

 

1 Ağustos 2020 Cumartesi

Korona vakaları artıyor, salgın küresel bir açlık salgınına dönüşüyor


Korona vakaları artıyor, salgın küresel bir açlık salgınına dönüşüyor

Mustafa Durmuş

1 Ağustos 2020

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ)  dünkü önceki Koronavirüs raporuna göre (1); dünya çapında virüse yakalanan insan sayısı 17 milyonu aştı. Salgın nedeniyle şu ana kadar 668,910 kişi hayatını kaybetti. Dünya çapında günlük vaka sayısı 292,527; günlük ölen sayısı ise 6,812 oldu.

Salgın (özellikle de dünyanın bazı bölgelerinde) artarak sürüyor. Üstelik birinci dalga sürerken, Belçika ve İspanya gibi ülkelerde ikinci dalga vakaları da görülmeye başladı.
Günlük vakaların yüzde 59’u ABD ve Latin Amerika ülkelerinde (özellikle de Brezilya’da) görülüyor. Bunu Hindistan’ın da içinde yer aldığı Güney Asya Bölgesi izliyor.

Resmi veriler gerçek durumu yansıtmıyor

Ancak bu raporlarda yer verilmeyen diğer bazı gerçekler de var:  

İlk olarak, bu raporlar ülkelerden gelen resmi veriler esas alınarak düzenleniyor. Yani hükümetler ne gönderirlerse DSÖ’nün raporunda onlar yer alıyor. Öte yandan dünyanın her yerinden, ülkelerin resmi vaka ve ölüm sayılarını gerçek rakamların çok altında bildirildiklerine dair ciddi bilgiler geliyor. Yani salgının olduğundan daha hafif gösterildiği güvenilir kaynaklar tarafından da ileri sürülüyor.

Bu konudaki en güncel değerlendirmelerden biri bu ayın başlarında The Economist Dergisi’nde yer alan bir makalede yapıldı.(2)  Dergi günlük yeni vaka sayısındaki inanılmaz artışa dikkat çekti ve 1 Şubat tarihinde 2.115 olan bu sayının 28 Haziran’da 190.000’e yükseldiğini, böylece o gün itibariyle, 1 Şubat’ta kaydedilen toplam vaka sayısı kadar yeni vakanın her 90 dakikada bir kaydedilmeye başlandığını açıkladı (dünkü raporda bu sayının 292 binin üzerinde olduğunu hatırlayalım).

Daha da önemlisi Dergi, Koronavirüs verilerinin gerçek durumu yansıtmaktan çok uzak olduğunu, Massachusetts Institute of Technology’deki bir ekibin 84 ülkede yaptığı bir araştırmaya dayanarak ileri sürüyor. Buna göre; kayıt altına alınan her 1 vakaya karşılık 12 vaka kaydedilmiyor ve kayıtlara geçen her iki Covid-19 kaynaklı ölüme karşı üçüncü ölüm “başka sebeplerden dolayı ölüm” olarak kaydediliyor.

DSÖ’nün açıkladığı günlük vaka sayısının 292 bini aştığı dikkate alınırsa birinci dalganın hala hız kesmeden sürdüğü ve salgının çok tehlikeli bir boyuta eriştiği ortaya çıkıyor.

Türkiye: Bir türlü düşmeyen günlük resmi vaka sayısı

Bilindiği gibi Türkiye’de de 1 Haziran normalleşmesi ile birlikte günlük resmi vaka sayısı birden fırlamış Haziran ortasında 1,500’ün üzerine kadar çıkmıştı. Bir ara 900’ün altına düşen vaka sayısının dün itibarıyla 982’ye kadar yükselmiş olması ve Bayram tatilinde olmamız endişelenmemiz için yeterli bir durum oluşturuyor.

Ayrıca basına yansıyan bazı bilgilere göre;  başta Ankara olmak üzere bazı kentlerdeki vaka sayısının resmi açıklamaların ötesinde ve hastanelerdeki yoğun bakım yataklarının tamamen dolu olması, durumun ne denli ciddi olduğunu gösteriyor.(3)

Dünya çapında 4 milyona yakın ölüm bekleniyor

Dergi, aşı bulunmadığı sürece, 2021 baharı itibariyle toplam vaka sayısının 200 milyon - 600 milyon aralığına tırmanabileceğini, bu durumda 1,4 milyon ile 3,7 milyon civarında insanın hayatını kaybedeceğini; üstelik böyle bir halde dahi dünya nüfusunun yüzde 90’nından fazlasının halen enfeksiyona karşı korumasız olacağını ve bağışıklığın geçici olması durumunda bu sayının daha da artacağını iddia ediyor.(4)

Bir virolog ise Koronavirüsün bizim geçirdiğimiz evrimden çok daha hızlı bir mutasyona (başkalaşıma) uğradığını ileri sürüyor: “Bu durumun aşı çalışmaları açısından öneminin büyük olduğu açık. Çünkü mutasyona uğrayan bir virüse karşı etkili aşıların geliştirilebilmesi imkânsız. Yani virüs kaçış mutantları adı verilen formlara dönüşme riskini taşıyor. Böyle olunca vücuda aşı ile yerleştirilmiş olan antikorlar virüsü tanımakta ve virüsle mücadele etmekte zorlanıyorlar”. (5)

Emekçiler açısından salgın açlığa dönüştü

Kuşkusuz bunlar salgının insan sağlığıyla ilgili etkileri. Bir de salgının neden olduğu tarihsel olarak en büyük krizlere denk düşen bir ekonomik kriz boyutu var. Bu da kendini dünya çapında ekonomilerin ciddi oranlarda küçülmesi, işsizliğin devasa boyutlara erişmesi,  yoksulluğun ve açlığın artmasıyla kendini gösteriyor.

Nitekim dünyanın en büyük ekonomisi olarak nitelenen ve Korona’dan ölen sayısının 151,000’i bulduğu, her 1 dakikada 1 insanın salgından öldüğü ABD’ de ekonomi ikinci çeyrekte (Nisan-Haziran)  yüzde 33’e yakın küçüldü. Bu daralma 1947’den bu yana görülen en sert daralma olarak nitelendiriliyor.(6) Bunun işsizliği, yoksulluğu ve açlığı artıracağı kesin.

Aynı zamanda salgın sonrasında devletlerin ve IMF gibi uluslararası örgütlerin ekonomileri toparlayabilmek için sermaye kesimine tarihsel olarak en büyük destekleri (onlarca trilyon dolarlık) sunduğu bir dönemdeyiz. Buna rağmen toparlanmaya ilişkin öngörüler kötümserliğini sürdürüyor.

Bu durumu (yukarıdaki gibi) sadece açıklanan çeyreklik ekonomik büyüme verilerinden değil, aynı zamanda büyük sermaye çevrelerinde yapılan geleceğe ilişkin beklenti anketlerinden de görebiliyoruz.

Toparlanma beklentileri daha ziyade kötümser

McKinsey adlı kuruluş düzenli aralıklarla dünyadaki büyük sermaye şirketlerinin yöneticileri ile anketler düzenliyor. Temmuz ayında düzenlediği ve “Covid-19’un küresel ekonomik beklentileri nasıl etkilediğine” ilişkin sorular içeren son ankette, (7) dünyada genel olarak iyimser bir beklenti söz konusu iken, özellikle Kuzey Amerika ve Yükselen Ekonomilerde bu beklentinin kötüleştiği tespitleri yer alıyor.

Ankete göre, ülkesinin ekonomisinin önümüzdeki 6 ay içinde daha iyiye gideceğini düşünenlerin sayısı Temmuz’da (Haziran’a göre) Kuzey Amerika ülkelerinde yüzde 13 ve genel olarak Yükselen Ekonomilerde yüzde 10 azalmış durumda. Yani aralarında bizim de bulunduğumuz grupta beklentilerde bozulma söz konusu (bunu destekler biçimde Türkiye’deki reel kesim güven endeksi son 5 aydır yükselirken, Temmuz ayında “iyimserim” diyenlerin sayısı azaldı). (8)

Ankette yer alan senaryolardan biri olan A1 senaryosunda; önümüzdeki 1 yıl içinde, Korona salgını sonrası izlenen kamusal sağlık ve ekonomi politikalarının ülkelerinde kısmen etkili olacağını öngörülüyor, ancak ekonomik büyüme, gelir ve kârların salgın öncesi düzeylere gelmesinin zaman alacağı kabul ediliyor. Bu senaryoyu daha gerçekçi bulanlar da çoğunluğu oluşturuyor. Yani uluslararası sermaye çevreleri kısa vadede bir toparlanma beklemiyor.

Virüs en çok sistemin ezilenlerini vuruyor

İkinci olarak, DSÖ’nün raporunda salgından en çok hangi sosyal sınıfların- kesimlerin ya da kimliklerin etkilendiğine ilişkin bilgi yok. Oysa ABD’de olduğu gibi salgından en fazla Afrika ve Latin kökenliler ve siyahlar, kadınlar gibi hem en çok yoksullar, hem de ezilen kimlikler etkileniyorlar. Çünkü bu kesimler sağlık hizmetlerine erişmekte zorluk çektikleri gibi, yetersiz beslenme ya da hijyen sorunları gibi sorunlar yaşıyorlar.
Financial Times Gazetesi yazarı Wolf salgının ekonomik olarak en fazla hangi kesimleri etkilemekte olduğunu şöyle açıklıyor:  

Salgınla birlikte ABD’de en fazla 16-24 yaş arasındaki gençler işsiz kaldı. Öyle ki 2008 finansal krizinde yüzde 15 olan işsizlik oranı salgın sonrasında yüzde 25’e yükseldi. En fazla lise diploması olmayanlar işsiz kaldı. Finansal krizde bu kesimde işsizlik oranı yüzde 9 iken salgınla birlikte yüzde 22 oldu. En fazla Hispanik kadınlar işsiz kaldılar. Bu kesimde işsizlik oranı yüzde 22’ye fırladı. Bunu yüzde 19 ve yüzde 17 ile Asyalı kadınlar ve siyahi kadınlar takip ediyor (göreli olarak en az etkilenen beyaz kadınlarda bu oran yüzde 13). En fazla Asyalı erkekler işsiz kaldılar. Bu kesimde işsizlik oranı yüzde 17 oldu. Bunu yüzde 15 ile Hispanik ve yüzde 13 ile siyahi erkekler izliyor. Beyaz erkeklerdeki işsizlik oranı ise yüzde 9’da kaldı.(9)

Sömürgeci faşist zihniyet ve virüs

Brezilya’da ise salgın Amazon ormanlarında yaşayan yerliler arasında tam anlamıyla patlama yapmış durumda .(10) Ama bu durum ülkenin devlet başkanı Bolsanaro’nun umurunda bile değil. 500 yıldır sömürülen, köleleştirilen, topraklarından kopartılan, katledilen yerlilerin salgından ölmesini, bu ormanları metalaştırmak için iyi bir fırsat olarak görüyor. Dünyadaki diğer benzerleri gibi Bolsanaro da, salgını toprak ve su kaynaklarını yağmalama ve neo-liberal gündemlerini hayata geçirebilmek için Tanrı’nın lütfu olarak görüyor.

Kuşkusuz toparlanma hiç yaşanmıyor değil. Öyle ki toplumun büyük bir kesimi dipte hayatta kalmaya çalışırken, piramidin en üstündekiler standartlarını salgın öncesi gibi korudular, hatta zenginliklerini daha da artırdılar.

Asimetrik ya da “k” tipi toparlanma

Yani Korona sonrası göreli bir toparlanma yaşanıyor ama bu V, W tipi bir bütün olarak ekonominin toparlanması şeklinde değil. Daha ziyade, salgın öncesi iyi durumda olanların daha iyi, kötü durumda olanlarınsa daha kötü durumda kaldığı asimetrik bir toparlanma yaşanıyor. Öyle ki beyaz yakalılar işlerini koruyup evlerinden çalışabilirken (‘k’nın üstü kısmı), virüse yakalanma riskleri çok az oluyor. Buna karşılık birikmiş nakitleri olmayan, özellikle de salgında da çalıştırılanlar, yani sağlık, bakım, temizlik, gıda, ulaştırma, kolluk hizmetleri gibi zorunlu işlerde çalışanlar (‘k’nın alt kısmı) bu imkâna sahip değiller.

Daha büyük bir nakdi olan sermaye şirketleri ve zengin iş insanları mevcut konumlarını genelde korurken, diğerleri piyasadan siliniyorlar. Örneğin büyük sermayeli zincir işletmeler önceki yıllara yakın bir toparlanma yaşarken, küçükler bir bir yok oluyorlar.
ABD’den somut bir örnekle bu durumu açarsak;  bazı dev şirketler Salgın sırasında çok hızlı büyüdüler. Amazon ve Tesla’nın hisseleri (ekonominin diğer sektörleri küçülürken) yeni zirveler yaptı. Reel ekonomi çakılırken borsalarda inişli çıkışlı da olsa, bir yükseliş söz konusu. Facebook, Amazon, Netflix, Google (FANG) hisseleri fazlasıyla iyi bir performans sergiliyor. Açıkçası salgın bu şirketlere yaradı. Kısaca yeni normale, salgın kısıtlamalarına ve yeniden açılmaya uyum sağlamak ile sahip olunan sermayenin ve nakdin büyüklüğü arasında doğrusal bir ilişki var.(11)

Sırada açlık var!

Diğer taraftan dünya nüfusunun büyük çoğunluğu için tablo çok farklı görünüyor.
Öyle ki uluslararası yardım kuruluşu Oxfam son raporunda (12) en az Koronavirüs kadar büyük bir tehlikeye dikkat çekiyor: Açlık. Örgüte göre bu yılsonuna kadar ciddi düzeyde açlık çeken insan sayısı 270 milyonu bulacak ve eğer önlem alınmazsa her gün 12,000 yoksul açlıktan ölecek.

Rapordan hareketle, DSÖ’nün verilerine göre Korona pandemisinden günde 6 binden fazla insanın öldüğünün, buna karşılık açlıktan bunun 2 katı kadar insanın ölmesinin beklendiğinin altını da çizmemiz gerekiyor.

Korona sonrası açlık ve gıda sorunu ile ilgili bir diğer uluslararası rapor “dünyadaki gıda güvenliği ve beslenmenin durumu” adıyla, bu ay yayınlandı. (13).

Bu rapora göre pandemi küresel gıda sisteminin zayıflıklarını ve yetersizliklerini daha da artırıyor. Böylece 2020 yılının sonuna kadar 83 milyon ile 132 milyon arasında insanın daha (salgın nedeniyle ekonomilerin kapatılmasından dolayı) aç kalması bekleniyor.

3 milyardan fazla insan sağlıklı beslenemiyor

Rapor ayrıca sağlıklı beslenmenin günlük 1,90 dolardan çok daha fazlasını gerektirdiğini, şu anda 3 milyardan fazla insanın (dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 57’sinin) sağlıklı beslenemediğini ileri sürüyor. Sağlıksız beslenmenin neden olduğu sağlık sorunlarının faturasının (2030 yılında) yılda 1,3 trilyon doları, sera gazlarının sağlıklı beslenme ile ilgili sosyal maliyetinin 1,7 trilyon doları bulacağı ileri sürülüyor. (14)

IMF’nin resmi sitesinde yer alan bir makale ise adeta özeleştiri niteliğinde. Çünkü: “Gıda sistemlerinin yaşamak ve çalışmak için gereksinim duyduğumuz enerjinin ana kaynağını oluşturmasına rağmen, makro ekonomistlerin uzun zamandır bunun önemini ihmal ettikleri; bu insanların şu anda hayli mekanize olmuş, sübvanse edilmiş ve merkezileşmiş olan küresel gıda sanayinin ihtiyaç duyduğumuz gıdayı bize sunabileceklerine, yanlış bir biçimde, inandıklarını” (15) ileri sürülüyor.

Açlık salgını

Yazarlara göre,  2020 yılı gıda sistemlerinin hesaplaşma yılı olacak. Çünkü Korona sadece birkaç ay içinde dünyanın yarısını eve kapattı. Panik alımları, boş raflar ve gıda bankaları önündeki kilometreleri bulan kuyruklar bize gıda sistemlerinin hayatımız için ne denli önemli olduğunu, buna karşılık bu sistemlerin ne kadar dengesiz ve yetersiz bir durumda bulunduğunu gösterdi.

Pandemi küresel gıda arzı zincirinin arz yönlü şoklara karşı ne kadar hassas olduğunu da ortaya koydu. Öyle ki birçok ülkede hasat yapmak, hatta gıdanın paketlemesini yapmak dahi imkânsız hale geldi. Çünkü işçiler sınırlarda tutuldular ya da virüs nedeniyle hastalandılar. Bazı ülkelerde ise restoranlar kapatıldığı için devasa gıda malzemesi israf edildi, çöpe atıldı.

Kısaca uluslararası raporlara ve yorumlara göre, bu yıldan itibaren başta azgelişmiş ülkelerde olmak üzere ciddi bir açlık salgını yaşanması söz konusu. Açlık o kadar büyüyebilir ki bu mevcut salgını dahi geride bırakabilir.

Önerilen çözümler neler?

Sağlıksız beslenme ve açlık sorunlarına çözüm olarak yukarıda sözü edilen ortak raporda; gıda sistemlerinin değiştirilmesi; küresel gıda arz zincirine bağımlılığın ortadan kaldırılması,  uluslararası gıda ticaretini belirleyen ekonomi politikalarına müdahale edilmesi; kamusal harcamaların ve yatırım politikalarının bu amaçla kullanılması zorunluluğu gibi dönüşümler ön plana çıkartılıyor.(16)

Ek kâr vergisi

Oxfam ise salgının neden olduğu açlık ile mücadelede kullanılmak üzere, salgın sonrasında büyük sermayenin artan kârlarından ek bir kâr vergisi alınması gerektiğini savunuyor. Bu verginin yıllık 500 milyon dolardan daha fazla ciro elde eden şirketlerden alınması öneriliyor. Böyle bir vergiden 80 milyar dolarlık bir vergi gelirinin sağlanması hedefleniyor.(17)

İşin aslı böyle bir vergi alınırsa bu tarihte bir ilk olmayacak. Çünkü böyle bir vergi Birinci Dünya Savaşı sırasında 22 ülkede ve 2. Dünya Savaşı sırasında ABD’de uygulanmıştı.

Umarsız  ya da umursamaz hükümetler

Uluslararası kuruluşların açlık ve büyük çatışmalarla sonuçlanabilecek Korona sonrası gelişmelere dikkat çeken raporları biliniyorken, dünyayı yöneten finans kapital, onların sözcüleri gibi hareket eden hükümetler, bu çaptaki küresel bir soruna karşı birlikte hareket edemiyorlar, aşı çalışmalarını bile koordineli yürütmüyorlar. Böylece hem salgına, hem de onun derinleştirdiği işsizliğe, yoksulluğa ve açlığa çözümler üretmiyorlar.

Militarizm,  siyasallaşmış dincilik ve rant el ele yürüyor

Tersine, uluslararası ticaret savaşlarını derinleştiriyorlar, bölgesel askeri savaşları körüklüyorlar. Salgın yüzünden iyice daralan kamu kaynaklarını ya finans kapitali desteklemek için ya da militarist-emperyalist amaçlar için kullanıyorlar. Militarist ve siyasallaşmış dinsel söylemlerle tabanlarını konsolide etmeye ve yarattıkları sahte gündemlerle insanları oyalamaya çalışıyorlar.

Bu arada da topluma ve doğaya büyük zararlar verecek olsa da büyük rant projelerini tekrar gündeme getiriyorlar. Hepimize ait olan, bu yüzden de piyasalarda alınıp satılmaması, ticarete konu edilmemesi, metalaştırılmaması, özelleştirilmemesi gereken başta; su, toprak, orman ve kültürel varlıklarımız olmak üzere sayıları iyice azalmış olan müştereklerimize de ekonomik ya da siyasi rant sağlamak için el koymayı sürdürüyorlar.

Paradigma değişimi şart

Bu salgın ne mevsimsel, ne de bir kerelik. Eğer virüs mutasyona uğrarsa tekrar salgın gelecektir. Ayrıca yıllardır sürdürülen ekolojik tahribat nedeniyle ortaya çıkan biyoçeşitlilik kaybı, ormansızlaştırma ve iklim değişikliği yüzünden önümüzdeki yıllarda yeni salgınlarla karşılaşmamız kaçınılmaz olacak.

Diğer taraftan, bu salgın hayatlarımızı ciddi biçimde etkilerken, aynı zamanda da gerçek önceliklerimizin, dayanışmanın, direncin, dik durmanın (ki bunlar sağlıklı bir geleceğin yapı taşlarını oluşturuyor) kısmen de olsa farkına varmamızı sağladı.

Keza kamunun da ne denli önemli olduğunu bize gösterdi. Çünkü az sayıda da olsa (Küba ve Yeni Zelanda’da olduğu gibi) bazı hükümetler hayatlarımızı kolaylaştırırken, diğer bazıları fırsatçılık yapıp neo-liberal, neo-otoriter gündemlerini uygulamayı sürdürüyorlar.

Küresel tedarik zincirinin Korona ile dağılmasının bize, başta tarım olmak üzere temel sanayilerimizin artık yerelleştirilmesi gerektiği gerçeğini göstermiş olması lazım. Yani artık son 40 yıldır geçerli olan ve büyük ölçekli (ama  stoksuz), büyük çaptaki uluslararası tedarik zincirlerine ve sadece kısa vadede kâr elde etmeye dayalı kapitalist küreselleşmeye de karşı çıkılmalı.

Çünkü neo- liberalizmin hayata geçirilmesinin temel kanalı olan emperyalist küreselleşme altında ulusal gıda güvenliği ve yeterliliği ortadan kaldırıldı, köylüler topraklarından sökülüp atıldı. Çiftçiler üretici olarak sahip oldukları sosyal, ekonomik ve kültürel kimliklerini kaybettiler ve çok uluslu şirketlerce üretilen ve yerel büyük toprak sahipleri ve tefecilerin aracılığıyla dağıtımının yapıldığı pahalı tohum ve kimyasalların müşterilerine dönüştürüldüler.(18)

Ayrıca kapitalist küreselleşme sadece uluslararası düzeyde bir emek sömürüsünü pekiştirmekte kalmıyor,  aynı zamanda insanlığı böyle pandemilere karşı direnebilecek etkin sağlık sistemlerinden ve dirençli ekonomik temellerden de yoksun bırakıyor.

Sonuç: Yereli güçlendirmeliyiz

Bu çerçevede uzun vadedeki çözümümüz; ekosistemimizin tüm insanlığın ve diğer canlıların ortak varlığı olduğu gerçeğinden yola çıkan, böylece insanlığı ve doğayı her türlü tahakküm ve sömürüden kurtaracak olan bir işçi sınıfı enternasyonalizmi, kısa vadedeki çözümüz ise ise bunun ilk hazırlığı olan küreselden yerele dönüş ve yerelin güçlendirilmesidir.

Bu çerçevede sosyal olarak her hangi bir faydası olmayan, hatta hem sosyal, hem de ekolojik olarak zararlı olan üretimden vazgeçip,  sosyal olarak yararlı, ekoloji,  toplumsal cinsiyet ve farklı kimliklerin eşitliği ile uyumlu temel mal ve hizmet üretimini de, bölüşümünü de sosyalist bir tarzda yeniden örgütlemek gerekiyor.

Bunun için (bugünden başlayarak) kapitalist işletmelerin yerine, hem etkin ve adil bir üretimin, hem de doğrudan demokrasinin temel unsurları olan demokratik işçi- çiftçi ve tüketici kooperatiflerini, komünleri ve yerel meclisleri, belediyeler başta olmak üzere yerel yönetimlerle işbirliği içinde, yerelde örgütlemek ve yaygınlaştırmak gerekiyor.

Yüzyılımızın koşullarında böyle örgütlenmeleri (küçümsemeden), ayakları yere basan ve devrimci bir dönüşümün başlangıcı olabilecek örgütlenmeler olarak görmeliyiz.

Böyle bir anlayış ve bunu hayata geçirme mücadelesi yüzyılımızın devrimci mücadelesinin özüdür. Radikal reformlar olarak nitelenebilecek, halkın; yoksulluk, işsizlik, güvenli ve ucuz gıdaya erişim sorununu çözebilecek, aynı zamanda da halkın sosyalist demokrasiyi bugünden deneyimlemesini sağlayacak olan böyle örgütlenmelerin kalıcı hale gelmesi ise başarılı bir devrimin ana hedeflerinden biridir.

Dip not:

(1)     WHO, Coronavirus Disease (COVID-19) Situation Report 193,  https://www.who.int (31 July 2020).
(2)       “Covid-19 is here to stay. People will have to adapt”, https://www.economist.com (4 Temmuz 2020).
(3)       https://www.birgun.net/haber/ankara-alarm-veriyor-iddiasi-kamu-hastanelerinde-bos-yatak-kalmadi (29 Temmuz 2020).
(4)       Agm.
(5)       Claire Crossan, “Mutating coronavirus: what it means for all of us”, https://theconversation.com (23 June 2020).
(6)       Martin Crutsinger ve Paul Wiseman, “Record economic plunge, bleak jobs numbers reveal virus toll”, https://apnews.com (30 July 2020).
(7)        “The coronavirus effect on global economic sentiment”, https://www.mckinsey.com (27 July 2020).
(8)       https://www.dunya.com/kose-yazisi/reel-sektorun-guveni-simdilik-yerine-geldi (28 Temmuz 2020).
(9)       Martin Wolf, ‘Democracy will fail if we don’t think as citizens”, https://www.ft.com (6 July 2020).
(10)   https://www.nytimes.com/world/americas/coronavirus-brazil (25 July 2020).
(11)   Catherine Thorbecke, “As COVID-19 financial crisis wages on, some economists warn of a divergent 'K-shaped' economic recovery”, https://abcnews.go.com (16 July 2020).
(12)   Oxfam International newsletter@oxfam.org (28 July 2020).
(13)   Bu rapor;  BM Gıda Örgütü (FAO), Uluslararası Tarım Fonu (FAD), BM Çocuk Fonu (UNICEF), BM Dünya Gıda Programı (WFP) ve Dünya Sağlık Örgütü’nce (WHO) ortak olarak hazırlandı.   Bkz. FAO, Transforming food systems for affordable healthy diets, Rome, State of Food Security and Nutrition in the World (SOFI) Report 2020, https://doi.org (8 July 2020).
(14) Agr.
(15)   Nicoletta Batini, James Lomax, Divya Mehra, “Why Sustainable Food Systems are Needed in a post-COVID World”, https://blogs.imf.org (14 July 2020).
(16)   FAO, agr.
(17)   Julia Conley, “Oxfam America Calls for Tax on 'Pandemic Profiteers' to Fund Covid-19 Recovery and the Common Good”, https://www.commondreams.org (22 July 2020).
(18)  Walden Bello, Mara Baviera,  “Food Wars”, Agriculture and food in crisis - Conflict, resistance and renewal (Edts, Fred Magdoff, Brian Tokar), Monthly Review Press, 2010 içinde, s. 46.