Uluslararası Endekslerde AKP’nin 23 Yıllık
Karnesi
Mustafa Durmuş
19 Ağustos 2026
Toptancı
bir bakışla, 25 yıllık bir partinin 23 yıl boyunca tek başına yürüttüğü iktidarını
korumasının ve oy oranını yüzde 25-30 bandında tutabilmesinin kendi içinde bir
başarı olduğu söylenebilir. Üstelik bu süre zarfında; 2008 küresel finans krizini,
Gezi İsyanını, 2013-2015 Kürt Sorununda yeniden savaş konseptine dönüşü, 15
Temmuz askeri darbe girişimini ve ardından ilan edilen OHAL’i, 2018 döviz krizini,
2020-2021 Covid-19 pandemisini ve 6 Şubat depremlerini yaşamış olan ülkenin
yönetiminde bulunan bir siyasal partinin hala iktidarda ve bugün itibarıyla en
büyük oy oranına sahip ikinci parti konumunda olması, sosyolojik, ekonomik ve
politik açılardan incelenmesi gereken bir husus.
Dış
destek ve lehte iç koşullar
Kuşkusuz
bu gelişimde, ilk 10 yıldaki dış konjonktürün (özellikle de bol ve ucuz dış
kaynak ve sınırsız ekonomik ve politik dış destek biçimindeki) ve içerde
muhalefet partilerinin zayıflığının ve toplumun önüne gerçekçi bir alternatif koyamamalarının
etkisi var. Oy oranını koruma konusunda bir diğer etken de AKP’nin bazı büyük
sermaye gruplarıyla, cemaatlerle ve ABD başta olmak üzere emperyal güçlerle
yeni ittifaklar oluşturabilmesi.
Bu
25 yıllık süreçte AKP devletin kontrolünü eline geçirerek devlet partisi haline
gelirken, bu gücü kullanarak kendine bağlı büyük sermaye grupları yaratmasını da
bildi. (Her il ve ilçe parti yönetiminde neredeyse en az bir müteahhidin
bulunması ise tesadüf değil).
AKP’nin
asıl başarısı toplumsal zenginlik yanılsaması yaratabilmesi
Bir
de bunlara, ülkenin topyekûn değişen çehresi eklendiğinde; yani beton yığınına
dönseler de devasa inşaatlarla büyüyen neo-liberal kentler, dev şehir
hastaneleri, duble yollar, havalimanları ve enerji santralleri gibi alt yapı
projeleri, savunma sanayi sektöründeki gelişme (İHA ve SİHA’lar), büyük ve
görkemli camiler, millet bahçeleri, lüks konutlar, plazalar, alışveriş
merkezleri gibi göz alıcı, bir o kadar da zenginlik yanılsamasına neden olan yapılaşma
dahil edildiğinde, AKP’nin nasıl ayakta kalabildiği anlaşılıyor.
Nitekim,
iktidar yandaşı medya bu göze ve duygulara hitap eden şeyleri ön plana
çıkararak büyük başarı hikayeleri yazdı ve yazmaya devam ediyor. Bu başarı
hikayelerinin asıl kazananının; iktidardaki oligarşi, yandaş sermaye ve yeni
türedi zenginler olduğu gizlenerek, toplumsal refahtaki artışmış gibi sunulması
ise asıl başarıyı oluşturuyor.
Ancak
mızrak artık çuvala sığmıyor!
Diğer
taraftan, AKP’lilerin ve iktidar medyasının artık gizlemekte zorlandıkları öyle
gerçekler var ki bunlar bu başarı hikayelerini büyük bir “başarısızlık” ya da “toplumsal
yıkım” hikayesi ne dönüştürüyor.
●
Öncelikle, 2002-2025 arasında Türkiye’nin dünya ekonomisi içindeki
payı geriledi
2002 yılında yüzde 1’i aşan bu pay 2026’da binde
8’e düştü. Yani dünya ekonomisi ortalama
olarak, AKP dönemindeki Türkiye ekonomisinden daha hızlı büyüdü. Buna paralel
olarak, ülkedeki toplam servet ve kişi başı net servet düzeyi yüzde 41,3
oranında azaldı. Yani topyekûn olarak, ülke zenginliğinde önemli bir gerileme
var. (Ancak bu durum herkes için aynı değil).
● Bu gelişmelerin sonucunda Türkiye, Küresel Refah
Endeksi’nde 167 ülke arasında (100 puan üzerinden 56 puan ile), 167 ülke
içinde ancak 93. sırada yer alabildi.
● Kârlılık sorunu giderek derinleşti, yeni bir
ekonomik kriz kapıda
Türkiye’de yüksek enflasyon sürerken, özellikle de son
10 yıldır, ekonomik büyüme yavaşladı. Cılız büyüme, harcamalar yönünden; esas
olarak hane halkı tüketimi ve devletin tüketimiyle sağlandı, buna karşılık yatırımlardaki
artış çok sınırlı kaldı. Üretim açısından, sanayi üretimi (özellikle de imalat
sanayi) net bir küçülme yaşıyor.
İmalat sanayindeki gerilemenin ardında azalan kârlılık
sorunu var. Çünkü yeterli kârlılık yeni yatırımların, dolayısıyla da ekonomik
büyümenin temelidir. Oysa enflasyonla mücadele gerekçesiyle alınan önlemler ve
talepte yaşanan daralmanın etkisiyle sanayide ciddi bir düşük kârlılık krizi
yaşanıyor.
İSO 500 genelinde son 10 yılda yüzde 63'lük bir kayıpla
özsermaye kârlılığı yüzde 16,2’den yüzde 6’ya indi. Yani 10 yıl önce yatırdığı
her 100 TL'lik öz sermayeye karşılık 16,2 TL kâr elde eden sanayicinin getirisi
bugün 6 TL’ye indi, Tüm kârlılık göstergeleri 10 yıllık
ortalamaların altında kalırken, borçların özkaynaklara oranının yüzde 107,5'e
yükseldiği sanayi sektörü, kazancının yüzde 87’sini faiz ödemeleri için
kullandı çünkü yüksek kredi faizleri yüzünden sanayicilerin finansman maliyeti giderek
arttı.
● Türkiye dünyanın en yüksek faiz ödeyen
ülkelerinin başlarında yer alıyor
Türkiye yüzde 35,5 seviyesindeki “Politika Faiz Oranı”
ile Venezuela ve Arjantin gibi ülkelerle birlikte, dünyanın en yüksek merkez
bankası faiz oranlarına sahip ülke konumunda. (Bu oran 2002 yılında yüzde 44
idi).
● TL’deki
devasa değer kaybı
2002 yılı sonunda 1 ABD doları 1,63 TL değerindeyken,
2026 yılı ağustos ayında 48,00 TL oldu. Yani 23 yıllık AKP iktidarları
döneminde TL, ABD doları karşısında 29 kattan fazla bir değer kaybına uğradı. Dünyada
bu yılın başından bu yana dolar karşısından en fazla değer kaybeden para
birimlerinin başında Arjantin Pezosu (yüzde 18,9) ve ikinci olarak Türk Lirası
geliyor. TL’deki değer kaybı sadece bu 7 ayda yüzde 14,6 oldu.
● Kişi başı gelir son 2 yıla kadar reel olarak
düştü
Kişi başı gelir her ne kadar 2025 yılında 18,000
doların üzerinde açıklanmış olsa da bu konudaki ayrıntılar çok önemli. Zira
2013-2023 dönemini kapsayan 10 yılda kişi başı gelir düşerek 2013 yılındaki
12,500 doların dahi altına düştü. Bu gerilemede en büyük etken, Gezi İsyanı,
Kürt Sorununda savaşçı politikalara dönüş ve askeri darbe girişimiydi. 2025
rakamına gelince; ülkede izlenen kur politikası bir süredir döviz kurunu
baskılamaya dönük olduğundan, gerçek döviz fiyatı olduğundan daha düşük
gösteriliyor. Bu da kişi başı gelir rakamını sanal biçimde yükseltiyor. Yani
gerçekte kişi başı gelir 18.000 doların altında. Bu da ortalama rakamlara göre
bile Türkiye toplumunun refahının, özellikle de son 10 yıldır, ciddi biçimde
azaldığını gösteriyor.
● Emekçilerin milli gelirden aldığı pay geriledi, gelir ve servet dağılımı daha da bozuldu
Kişi başına gelirin büyüklüğü ya da düşüklüğü, bu
gelirin sosyal sınıflar arasında nasıl dağıldığıyla anlamlı hale gelir. Yani bu
gelir eşit ya da adil dağılmıyorsa, ne denli büyük olursa olsun toplumun refahını
artırmaz.
Nitekim Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik nüfus, milli
gelirin yüzde 48’inden fazlasına sahip iken, en alttaki yüzde 20’nin payı yüzde
6’nın biraz üzerinde. Nüfusun en zengin yüzde 10’u toplam gelirin yüzde 53’ünü
alırken, en alttaki yüzde 50’lik nüfus yalnızca yüzde 15’ini alabiliyor. En üst
yüzde 10 ile en alt yüzde 50 arasındaki gelir farkı ise 32 kattan 35 kata
yükseldi (2014–2024 yılları arasında).
Servet ise en zengin azınlığın elinde birikmiş
durumda: en zengin yüzde 10 toplam servetin yüzde 68’ini elinde tutuyor. Tek
başına en üst yüzde 1’lik nüfus toplam servetin yüzde 35’ine sahip. Kısaca,
Türkiye’de izlenen ekonomi politikaları gelirin (ve servetin) zenginlere doğru da
aktarılmasını sağladığından hem gelir hem de servet giderek üst gelir ve servet
gruplarının elinde birikiyor, halk ise mülksüzleşiyor ve yoksullaşıyor.
Bunun sonucunda şöyle bir tablo ortaya çıkıyor: Ülkenin
90,000’i aşkın dolar milyoneri ve 30’un üzerindeki dolar milyarderi var. Bunlar,
izlenen yüksek faiz politikalarının yanı sıra, açlık sınırının altında
çalıştırdıkları işçilerin emeklerinin sömürüsü üzerinden biriktirdikleri
servetlerini füze hızıyla artırdı. Öyle ki 2024 yılında, Türkiye yüzde 8,4’lik
artış ile dolar milyoneri ile dolar milyoneri sayısını en fazla artıran ülke
oldu.
● AKP iktidarlarının en başarısız olduğu alanların başında yüksek enflasyon ve geçim krizi geliyor
2002 yılında yüzde 29,75 olan TÜFE, 2025 yılı temmuz
ayında yüzde 33,5 (2026 yılı aynı ayda yüzde 31,75) oldu. Bu haliyle Türkiye
enflasyon açısından dünyada en yüksek enflasyona sahip beşinci ülke konumunda.
Daha da önemlisi, artık enflasyon yüksek bir düzeyde asılı kaldı ve bu da ciddi
bir geçim krizine ve toplumsal tükenmişliğe neden oldu.
●AKP iktidarları istihdam yaratma ve /veya
işsizliği azaltma konusunda da başarısız
Şu an ülkede çalışabilir yaştaki her iki kişiden biri
çalışmıyor. 15+ yaşta istihdam oranı yüzde 48,9. (İstihdam oranı 2002'de yüzde
43,5'ti, istihdam artışı çok sınırlı kaldı). Üstelik bu istihdam nitelikli, iyi
ücretli ve kalıcı bir istihdam değil, daha ziyade güvencesiz bir istihdam.
Nitekim her 1,000 işçiden 728’i eğreti istihdam koşullarında
çalıştırılıyor. (Eğreti olmayan,
güvenceli istihdam toplam istihdamın sadece yüzde 27,2’sini oluşturuyor). Kayıt
dışı istihdam oranı yüzde 25 civarında yani hâlâ 8,5 milyon kişi hiçbir sosyal
güvencesi olmadan çalışıyor. Tarımda çalışan her beş kişiden dördü kayıt dışı.
Atıl işgücü olarak da tanımlanan geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 29 ve bu
tanıma uygun işsiz sayısı yaklaşık 12 milyon.
● Toplumsal cinsiyet eşitsizliği AKP’nin
en zayıf karnından sadece biri
Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin en fazla kendini
gösterdiği alanların başında istihdam geliyor. Çünkü kadınların işgücüne
katılma oranı yüzde 35,4. (Erkeklerde yüzde 70,7). Türkiye
OECD'de kadın işgücüne katılımda sonuncu, kadın işsizliğinde ise birinci. İstanbul
Sözleşmesi’nin yürürlükten kaldırılmasıyla birlikte kadına yönelik şiddet
olaylarında ve kadın cinayetlerinde yaşanan patlama AKP iktidarlarının karnesinin
en zayıf notlarından birini oluşturuyor.
●Yoksulluk, AKP iktidarları döneminde tüm
toplumu sararken, derinleşerek açlığa dönüştü
2026 yılı için net asgari ücret yüzde 27 zam ile net
28.075 TL ve brüt 33,030 TL oldu. Bu oran, gerçeğinden çok düşük olarak
hesaplanan yıllık resmi enflasyonun altında. Böylece 10 milyon civarında
kayıtlı ve kayıt dışı asgari ücretli işçi (aileleriyle birlikte yaklaşık 40
milyon) açlık ücretine mahkûm edildi.
Yoksul emekli işçiler dönemi
2002’de ortalama emekli aylıkları asgari ücretin yüzde
22 ve 2003’te yüzde 36 üzerindeydi. Emekli aylıkları asgari ücret karşısında
giderek düşmeye başladı ve 2018 yılında uygulanmaya başlayan rejimin ardından
asgari ücretin altına geriledi. 2023 yılında ortalama emekli aylığı asgari
ücretin yüzde 26 altına düştü. Emekli aylıklarındaki artış asgari ücretteki
artışın çok gerisinde kaldı. (Bunun anlamı, asgari ücret artışı nedeniyle daha
fazla prim geliri elde eden SGK’nin emeklilere daha az aylık ödemesidir).
Böylece hükümet, asgari ücretlilerden sonra diğer
emekçi ve emekli kesimlere de düşük ücret zammı uygulayarak enflasyonla
mücadelenin bedelini bu kesimlere ödettirdi: 30 milyon civarındaki asgari
ücretli işçi ve ailesi ve 20 milyonu aşan emekli ve ailesi ile birlikte 50
milyonluk bir nüfus açlık ücretine bir yıl daha mahkûm edildi.
Diğer yandan, TÜİK, ödenen emekli maaşlarını da
kapsayan sosyal koruma harcamalarının 2023 yılında önceki yıla göre yüzde 109
artarak 2 trilyon 693 milyar TL’ye çıktığını açıkladı. Buna göre, emekliler
için yapılan sosyal koruma harcamalarının GSYH'deki payında büyük düşük var
çünkü 2019'da yüzde 6,1 olan emeklilerin payı 2023'te yüzde 4,4’e geriledi.
Son olarak, Türkiye çocuk yoksulluğu açısından dünyada
sıralanan 41 ülke arasında, Güney Afrika ve Kosta Rika’dan sonra, en yüksek
yoksulluk oranına sahip üçüncü (yüzde 22, 4) ve OECD ülkeleri arasında ikinci
ülke (Kosta Rika’dan sonra) konumunda.
● Türkiye, Yolsuzluk Algı Endeksi’nde 180 ülke arasında 124. sırada
Türkiye, ‘Küresel Yolsuzluk Algısı Endeksi’nde son 10
yıldır ciddi bir düşüş yaşıyor. 10 yılda
puanı 50’den 31’e ve endeksteki yeri 2017’den bu yana 81’den 124. sıraya geriledi.
Uluslararası Şeffaflık Örgütü, dünya genelinde 180
ülke ve bölgede kamu sektöründe algılanan yolsuzluk seviyelerini ölçme amaçlı
olarak bu endeksi hazırlıyor. Endeks, ülkeleri sıfır (çok yolsuz) ile 100
(temiz) arasında puanlıyor. Türkiye’nin 2015’ten bu yana endeks puanı; aşırı
baskın bir yürütme organı ve demokratik denge ve denetleme mekanizmasının
yetersizliğinden 19 puan geriledi ve 31 puana düştü. Rapora göre, “Türkiye’de
yolsuzlukla mücadele yasalarının yetersizliği, bu yasaların uygulanmasındaki
isteksizlik ve yargı bağımsızlığının olmaması ilerlemenin önünde engel teşkil
ediyor”.
● Bu bağlamda, Türkiye
uluslararası örgütlü suç örgütlerinin en fazla faaliyet gösterdiği ülkeler
sıralamasında, toplam 193 ülke arasında 10. sırada yer alıyor
● Sosyal Gelişme Endeksi’nde Türkiye’nin
puanı 100 üzerinden 68,27 puan
Ülke sosyal gelişme açısından toplam 163 ülke arasında
92. sırada kendine yer bulabiliyor.
Özellikle de ‘İmkânlar ve Haklar’ başlığı altında yer alan ‘Kişi
Hakları’nda 157. sırada, ‘Politik Haklar’da 154. sırada, ‘İfade Özgürlüğü’nde
160. sırada ve ‘Adalete Erişim’ de son sırada (163) yer alıyor.
▪Türkiye Küresel İşçi Hakları Endeksi’nde
en kötü 10 ülke arasında
Bu endeks, dünya ülkelerini 1'den 5'e kadar sıralıyor
ve 1'i en iyi kategoriyle sıralıyor. Derecelendirmesi 5 olan ülkeler,
"işçilerin fiilen (mevzuatta belirtilen) bu haklara erişiminin olmadığı ve
bu nedenle otokratik rejimlere ve adil olmayan çalışma uygulamalarına maruz
kaldıkları" şeklinde tanımlanan "hak garantisi olmayan" ülkeler.
Bu derecelendirmeye sahip ülkeler arasında Brezilya, Çin, Kolombiya, Ekvator,
Hindistan, Filipinler, Güney Kore ve Türkiye yer alıyor.
● Türkiye sendikasızlaştırmanın en yoğun
yaşandığı ülke
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından
açıklanan son verilere göre, Türkiye’de sendikalaşma oranı yüzde 13,8’e
geriledi. Neo-liberal politikalar ve otoriterleşme, işçi sınıfının hareket
alanını her geçen gün daha da daraltıyor. Derinleşen ekonomik krizin faturası,
bilinçli bir biçimde örgütsüzleştirilen geniş kitlelerin omuzlarına yükleniyor.
Tüm bunlar gerçekleşirken işçi sınıfının örgütlülüğüne ve mücadele kapasitesine
işaret eden sendikalaşma oranları çok kötü durumda.
Sendikalaşma oranının düşmesi, sadece işyerinde hak
kayıpları anlamına gelmiyor. İşçinin sesini duyuramadığı, hakkını arayamadığı;
düşük ücretlere ve güvencesiz çalışma koşullarına mahkûm edildiği bir düzen, sonuçta
toplumsal barışı ve demokratik hakları da zayıflatıyor. Kısacası mevcut
sendikalaşma oranları, işçilerin ekonomik olduğu kadar sosyal ve hukuki olarak
da hareket alanını daraltıyor.
Ayrıca, Türkiye’deki toplu iş sözleşmesi rejimi, işçilerin
kolektif temsil kapasitesini sınırlandırmak üzere tasarlanmış kurumsal
engellerle dolu. Dünyada eşine az rastlanan “çift baraj sistemi” (hem işkolu
hem işyeri barajı), sınıf sendikalarının masaya oturmasını zorlaştırmaya devam
ediyor.
Nitekim Temmuz 2026 verilerine göre; aktif olarak
faaliyet gösteren 245 işçi sendikasından yalnızca 60’ı yüzde 1’lik işkolu
barajını aşabildi. (Bu sayı Temmuz 2025’te 65, Ocak 2026’da 63 idi). Mevcut
baraj engelinin yanında, “yetki itirazları”, “sendikalaşan işçilerin işten
atılması” ve “grev erteleme” adı altındaki fiili grev yasakları, kâğıt
üzerindeki toplu iş sözleşmesi hakkını kullanılamaz hale getiriyor. Kamu
Çerçeve Protokolü gibi mekanizmalar ise enflasyon bahanesiyle ücretleri
baskılama aracına dönüştürülüyor. Tüm bunlar, sendikaları tabanın taleplerini
yansıtan birer mücadele örgütü olmaktan çıkarıp, bürokratik yapılar haline
getirmeyi amaçlıyor. Dahası, iktidar ve
sermaye destekli sarı sendikacılık, promosyon sendikacılığı veya finans
sendikacılığı pratikleri de işçi sınıfını tarihsel örgütlerinden
uzaklaştırıyor.
● Türkiye vergi adaletsizliği açısından en
adaletsiz ülkeler arasında yer alıyor
Türkiye’de toplanan vergilerin yüzde 70’i dolaylı
vergiler (ÖTV, KDV, ÖİV gibi) ve yüzde 30’u dolaysız vergilerden (GV, KV gibi) oluşuyor.
Dolaysız vergilerin büyük kısmını oluşturan gelir vergisinin üçte ikisi de
ücretliler tarafından ödeniyor.
23 yıllık iktidarları döneminde AKP, bu tabloyu
değiştirmek için hiçbir şey yapmadı. Serveti ve rantları vergilendirmeye hiç
yanaşmadığı gibi faiz gelirlerine düzenli bir biçimde vergi istisnası uyguladı.
AKP’nin iktidara geldiğinde yaptığı ilk şey “nereden buldun” uygulamasına son
vermek oldu. Bugün hala vergi cennetlerine gönderilen servetlerden vergi
alınmadığı gibi, düzenli olarak çıkarılan varlık aflarıyla bu servetler
aklanıyor. Asgari ücretin vergi dışı bırakılması ise işçilerden çok patronların
işine yaradığı gibi, asgari geçim indirimi gibi indirimlerden ve işçilerin tabi
olduğu matrahın 5 puan daha düşük uygulaması anlamına gelen ayırma kuramından
vazgeçildi. 2001'de ilk vergi dilimi, yıllık asgari ücretin bir buçuk katıydı.
Bugün yarısı bile değil (2001'de 1,53 kat, 2026'da 0,48 kat).
▪ Hukukun Üstünlüğü Endeksi 2026: hukukun
işlemediği bir ülke
Türkiye 143 ülke arasında 118. sırada yer alıyor. Dünya
Adalet Projesi (WJP) kapsamında hazırlanan bu rapor ;143 ülke ve yargı alanında
insanların hukukun üstünlüğüne ilişkin algı ve deneyimlerini ölçen bir serinin raporu. Raporda yer alan veriler 149 binden fazla
insan ve 3 bin 400 hukukçu ve uzman tarafından doldurulan küresel anketlerden
elde ediliyor.
Rapordaki verilere göre hazırlanan endekste yer alan
puanlar 0 ile 1 arasında değişiyor. 1 puan “hukukun üstünlüğüne güçlü
bağlılığı”, 0 puan ise “hukukun hiç işlemediğini” ifade ediyor. Toplam 143 ülke
arasında Türkiye’nin yeri ise son derece endişe verici zira Türkiye 118, sırada
(1,0 üzerinden 0,41 puan ile) ve genelde de çok az gelişmiş ülkelerle aynı
sıralarda yer alıyor.
● Küresel Özgürlük Statüsü/ İnternet
Statüsü (2026): “Özgür değil!”
Freedom House, yayınladığı yıllık “Dünyada Özgürlük”
raporu aracılığıyla, 208 ülke ve bölgede yaşayan insanların siyasi haklara ve
sivil özgürlüklere erişimini değerlendiriyor. Raporda oy kullanma hakkından
ifade özgürlüğüne ve kanun önünde eşitliğe kadar uzanan bireysel özgürlüklerin,
devlet veya devlet dışı aktörler tarafından baskılandığı ülkeler sıralanıyor. Türkiye
bunlardan biri ve statüsü 100 üzerinden 32 puan (özgür değil). Internet
kullanımında özgürlük açısından puanı ise 100 üzerinden 31 puan.
● Türkiye, mutluluk genel sıralamasında
109 ülke arasında 94. sırada yer alıyor
Dünya Mutluluk Raporu’nda (2026), Türkiye 10
puan üzerinden sadece 5,3 puana sahip. Yani insanları mutsuz. Ülkedeki en
mutsuzlar; milli gelirden sadece üçte birin altında bir pay alabilen ve çok
büyük bir kısmı açlık sınırının altında bir asgari ücret karşılığında haftada
48 saatten fazla çalışan 16 milyondan fazla işçi ve çok büyük bir kısmı açlık
sınırının altında gelir elde 16 milyona yakın emekli ve geleceği olmayan
gençler. Bunlara bir de artık ekip biçemediği için iyice yoksullaşan köylüleri,
küçük üreticileri, küçük esnafı, şiddete uğratılan kadınları ve ötekileştirilen
kimliklere ve inançlara sahip yurttaşlar dahil edilebilir.
Sonuç olarak
25. yılını kutlayan ve 23 yıllık iktidarını kesintisiz
sürdüren AKP; bu süre boyunca ülke ekonomisinin ve siyasetinin emperyalizme
olan bağımlılığını ve kırılganlığını ortadan kaldıracak neredeyse hiçbir şey
yapmadı.
Aksine izlediği neo-liberal politikalarla, tarımın ve
sanayinin zayıflamasına ve ülkenin ithalata daha da bağımlı hale gelmesine
neden oldu. Maksimum kâr peşinde koşan yerli ve yabancı sermaye için doğanın
katledilmesine sessiz kaldı. Zengini daha da zengin yoksulu daha da yoksul
yaptı.
Gençlerin, özellikle de üniversite mezunu gençlerin,
geleceklerini ellerinden alırken onlara kocaman bir belirsizlik bıraktı. Kadınların
mücadele ile elde ettiği kazanımları ise ortadan kaldırdı.
Kuşkusuz bunları yaparken, iktidarını mutlak bir
iktidara dönüştürdü ve iyice otoriterleşti. Ülkenin bir hukuk devleti olmadığı
konusunda artık herkes hem fikir. Eğer bunlar başarı olarak kabul edilecekse,
evet AKP büyük bir kutlamayı hak ediyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder