bölüşüm adaletsizliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bölüşüm adaletsizliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ağustos 2020 Pazar

Servet eşitsizliği ve döviz kuru ilişkisi

 

Gelir ve servet eşitsizliği döviz kurunu yükseltiyor!

Mustafa Durmuş

9 Ağustos 2020

1 ABD doları 1 hafta önce 6.85 TL iken dün 7.30’un üzerine çıktı.  Yani 45 kuruş değer kazandı. Bu; TL’nin dolar karşısında sadece 1 haftada yüzde 6,6 değer kaybettiği anlamına geliyor.

Dolar diğer paralar karşısında değer yitiriyor, TL hariç                

Üstelik dolar, başta avro olmak üzere diğer rezerv paralar karşısında değer kaybederken (1), TL dolar karşısında daha da zayıfladı.

Önce kısaca, doların neden diğer ulusal paralar karşısında değer yitirdiğine değinelim. Bu konuda en az 4 faktör sıralanabilir.

İlk olarak, ABD’de Korona salgını ile ilgili işler hiç iyiye gitmiyor. Günlük yeni vaka sayısı 50,000’e dayanırken, ülkede salgın yüzünden hayatını kaybedenlerin sayısı 160,000’e yaklaştı.

İkinci olarak, ülke ekonomisi ciddi bir resesyonda, yani tarihindeki en sert ekonomik küçülmelerden birini yaşıyor.

Üçüncü olarak, ülkede 1929 yılından bu yana en derin işsizlik yaşanıyor. Öyle ki Salgının başladığı Mart ayından bu yana işsizlik yardımı başvurusu yapanların sayısı 55,3 milyonu buldu. Bu sayı Salgın öncesinde 4,4 milyon ve 2008 Büyük Resesyonu sırasında ise 12,6 milyondu.(2)

Son olarak, Devlet Başkanı Trump’a ve onun yönetimine olan güvenin dibe vurmakta olduğu bir süreç yaşanıyor.

Bu gelişmeler, ABD gibi parası petrol ve altın alımında tek geçerli rezerv para olan dünyanın en büyük ekonomisine bile olan güveni azaltır ve yatırımcıların gözünde onun güvenli liman olma özelliğini zayıflatır. ABD dolarının son günlerde yaşadığı şey de bu.

Buna rağmen TL dolar karşısında değer kaybediyor. Üstelik ABD yönetimi üzerinde çalışılan yeni bir teşvik paketini henüz açıklamadı.(3) Bu pakette zor durumdaki şirketlere yüzlerce milyar dolarlık yeni mali desteklerin verilmesi öngörülüyor.

Bunun ilk etkisinin doları güçlendirmek ve ABD’yi sermaye hareketleri için güvenli liman yapmak olacağı açık. Bu paket, Fed’in faiz artırmasına, buradan hareketle de uluslararası sermayenin kendi güvenli limana geri dönmesine benzer bir etki yaratır. Bu da gerçekleştiğinde TL’nin dolar karşısındaki kan kaybı devam edecektir.

Sorun “yerli ve milli”: Ekonomi ve siyaset yönetimine olan güven iyice azaldı

Böylece TL’nin dolar karşısında değer kaybetmesi Türkiye ekonomisinin ve siyasetinin sorunlarıyla yakından ilgili. Yani “dış güçler” söylemleriyle başlayan ve artık hiçbir inandırıcılığı kalmayan komplo teorilerini bir kenara bırakıp içerdeki “yerli ve milli” sorunlara kulak vermek gerekiyor.

Dolardaki yükselişi açıklarken, ülkenin önde gelen ekonomistleri (haklı olarak) Türkiye ekonomisinin ve siyasetinin yönetiminin derinleşmekte olan sorunlarına ve yetersizliklerine atıfta bulunuyorlar.

Yani sırasıyla; vadesi gelen büyük çaptaki özel sektör dış borç geri ödemeleri, cari açığın artması ve bunun da döviz ihtiyacını artırması, ülke risk puanını gösteren CDS’lerin 600’e doğru tırmanışa geçmesi, içerde uygulanan negatif reel faiz oranlarının yarattığı dolarizasyon baskısı, Merkez Bankasının son dönemde geniş çaplı olarak emisyona gitmesinin TL’yi daha da değersizleştirmesi, yabancıların TL cinsinden portföylerini boşaltarak çıkış yapmaları ve diğer yabancı sermaye çıkışlarındaki artışlar (buna karşılık yeni yabancı kaynağın gelmemesi), Merkez Bankası rezervlerinin ciddi biçimde erimesi (son 4 ayda 40 milyar dolar eridi (4), durumun döviz SWAP’larıyla kurtarılmaya çalışılması, 10 milyonun üzerine çıkan işsizlik, artan yoksulluk ve Salgın yönetiminde gösterilen zafiyet yüzünden salgın vakalarının tekrar artışa geçmesi…

Bu faktörleri inkâr edebilmek mümkün değil. Çünkü bunlar ülkenin ekonomisi ve siyaseti ile ilgili ciddi belirsizlikleri, riskleri sergiliyor ve güven sorununa dikkat çekiyor ki döviz kuru başta olmak üzere parasal tüm göstergeler bu güven yitiminden doğrudan etkileniyor.

IMF raporu: Türkiye ekonomisi şoklara çok duyarlı

Lafı daha fazla uzatmadan Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) birkaç gün önce yayınlanan Dış Finansman Raporu’nda anlatılan Türkiye bölümünü özetleyelim.(5)

IMF, ülkenin dış yükümlülüklerinin bileşimi ve büyüklüğü; döviz rezervlerinin (2020 Mayıs ayı ortası itibariyle) 22 milyar dolar azalarak 26 milyar dolara gerilemiş olduğu (işin gerçeği bugün döviz SWAP’ları düşüldüğünde net rezervler ciddi miktarda eksiye gerilemiş durumda);  2020 yılının ilk çeyreğinde dışarı giden sermayenin 6 milyar doları bulduğu (Temmuz sonu itibariyle 10 milyar doları buldu); 2020-2021 döneminde yılda GSYH’sinin yüzde 23’ü oranında dış finansmana ihtiyaç olduğu gibi gerçekler dikkate alındığında; Türkiye ekonomisinin likidite şoklarına,  yerli ve yabancı yatırımcılardaki güven değişimlerine ve küresel faiz oranlarındaki artışa son derece duyarlı bir konuma geldiğinin altını çiziyor.

Göz ardı edilen diğer gerçekler

Ne ekonomistlerin, ne de uluslararası raporların sözünü ettiği diğer bazı gerçekler daha var: Sırasıyla; devlet eliyle yaratılan rant ile yüksek kur arasındaki ilişki ve gelir ve servet bölüşümü eşitsizliği ile kurdaki yükseliş arasındaki ilişki.

Öncelikle rantı ele alalım. Gerçi bazı iktisatçılar yazılarında son aylarda Merkez Bankası rezervlerinin kullanılarak kamu bankaları aracılığıyla (adeta arka kapıdan) bazı şirketler başta olmak üzere, piyasalara göreli olarak ucuz döviz sağlamasından defalarca söz ettiler. Nitekim bu yolla son 1 yılda piyasalara 100 milyar dolarlık dövizin piyasa fiyatının altında verildiği ileri sürülüyor. (6)

Böyle bir operasyon, kuru belli bir düzeyde tutmak gerekçesiyle savunulabilirse de, bunun en az iki sonucu oluyor: İlki Merkez Bankası rezervlerini eritmesi ve bunun bir süre sonra kuru fırlatması. İkincisi ise hemen bununla ilgili olarak, bu yolla bazı sektörler ve bu sektörlerde faaliyette bulunan şirketlere rant aktarılması.

Ucuz faiz gibi, ucuz döviz de bir rant aktarımı

Aslında ekonomiyi yakından takip edenler bu şirketlerin, iktidara yakın büyük sermaye gruplarına ait ağırlıklı olarak inşaat ve enerji şirketleri olduğunu biliyor.(7)

Bu şirketler öyle palazlandılar ki, aldıkları her türden devlet desteği sayesinde patronları ülkenin sayılı dolar milyarderleri arasına girdi, servetlerine servet kattı. Kendileri süper zenginler haline gelirken, geriye deyim yerindeyse “zombi şirketler”, yani ölü mü, canlı mı olduğu bilinmeyen, ucuz faiz ve ucuz döviz desteğiyle ayakta kalabilen dev sermaye şirketleri ve ağır koşullarda çalıştırılan yoksul işçiler bıraktılar.

Dövize dönük kamu bankalarınca yapılan operasyonlar (tıpkı faizde olduğu gibi) bunlar için yapılırken, kamu bankaları ciddi boyutlarda görev zararı vermeye başladı. Nihayetinde ülkenin döviz rezervleri tükendi. Böyle olunca da döviz kuru artık engellenemez bir tırmanışa geçti. Bu arada servetine servet katan patronlar daha da büyüdüler.

Kısaca döviz kurundaki hızlı yükselişi (bizce) bilinçli bir biçimde uygulanan ve belli sermaye gruplarını zengin etmekle, dolayısıyla da bir tür rant aktarmakla sonuçlanan, büyük sermayenin belli kesimlerini gözeten sınıf politikalarından ayrı düşünmemek gerekiyor.

Döviz:  Arzı kıt, talebi fazla

İkincisi ise bildik arz-talep yasası ile ilgili. Döviz arzı kısıtlı. Adı üstünde başka bir devlete ait rezerv paralardan söz ediyoruz. Bu paraları kendi banknot matbaamızda basıp arzı çoğaltma imkânımız yok. Üstelik turizm sektörünün sağladığı döviz gelirleri tarihin en düşük düzeyinde seyrediyor. İhracat ve ithalat malum: Cari açık tekrar artmaya başladı.

Dövize olan talep tarafında ise yazının girişinde sıraladığımız faktörlere ilaveten (yorumcuların atladığı bir diğer gerçek olan) gelir ve servet bölüşümü eşitsizliği önemli rol oynuyor.

Gelir ve servet eşitsizliği döviz kurundaki yükselişin bir nedeni

Bunu açıklayabilmek için öncelikle bu eşitsizliğin hangi boyutlarda olduğunu özetle gösterelim.

Ülkede en zengin yüzde 1’lik nüfus milli gelirin yüzde 24’ünü elde ediyor. Aynı yüzde 1’lik grup servetin yaklaşık yüzde 54’üne sahip. En zengin yüzde 10’luk kesim ise toplam servetin yüzde 78’ine el koymuş durumda. (8) Bir de bu zenginlerimizin ülke dışındaki vergi cennetleri denilen yerlerde tuttukları döviz cinsinden servetleri var. (Sıkı durun) bu tutar, ülke milli gelirinin beşte birine yani 150-160 milyar dolara denk düşüyor.(9)

“Yerli ve milli” bu süper zenginlerimiz bu serveti içerde ve dışarda büyütmek istiyorlar. Zaman zaman dışardaki bu paralarını ülkeye getirerek de bunu yapıyorlar ama biz asıl olarak bunu ülkede nasıl yaptıklarına odaklanalım.

Parasal servetten söz ettiğimiz için Kanal İstanbul civarında alınan arsalardan ya da hızla imar geçirilerek bir anda değeri onlarca kat artan arazi, arsa yatırımlarını ya da altını dikkate almıyor, daha çok para piyasalarındaki servet biriktirme araçlarından söz ediyoruz. Yani kısaca;  banka mevduatlarını, Hazine bonosu ve tahvillerini ve borsayı masaya yatıracağız.

Parasal serveti büyütme araçları

Resmi verilere göre; Türkiye’de yerleşikler servetlerinin yüzde 66’sını mevduat,  yüzde 29’unu Hazine Bonosu ve devlet tahvili (DİBS) ve yüzde 5’ini borsada (BİST) tutuyor.

Türkiye’deki yerli ve yabancı tüm mevduat sahiplerinin (15 Mayıs 2020 itibarıyla) bankalarda toplam 3,1 trilyon TL’lik mevduatı var. Bu mevduatın yüzde 82’i yerleşiklere ait. (10) Böylece bu yerleşiklerin bankalarda tuttukları yaklaşık 2,6 trilyon TL’lik servetleri mevcut ve bu servetin dağılımı şöyle:

TL cinsinden mevduatta 1,335 trilyon TL; döviz cinsinden mevduatta 1,216 trilyon TL (15 Mayıs dolar kuru ile 178 milyar dolar/) olmak üzere toplam 2,560 trilyon TL’lik banka mevduatı söz konusu.

Bu mevduatın (servetin) yüzde 55’i 1 milyon TL’nin üzerinde. 1 milyonun üzerindeki mevduatı olanların sayısı (15 Mayıs itibariyle) 220,000. Korona Salgını döneminde milyoner sayısının 30 bin 470 kişi daha arttığı ileri sürülüyor. (11) Kısaca 1 milyon TL ve üzerinde mevduata sahip 250,000 kişinden fazla insan var Türkiye’de.

Kuşkusuz servet sadece mevduatlarla sınırlı değil. Hazine kâğıtları olarak da adlandırılan DİBS Tutarı (28 Mayıs 2020 itibariyle)  969 milyar TL. Bunun yüzde 94,7’si yurt içi yerleşiklere ait.

Son olarak, BİST İstanbul’un (27 Mayıs 2020 tarihindeki) değeri 135,9 milyar dolar yani o günkü kur ile 927 milyar TL. Bunun da yüzde 74’ü yerlilere ait.  Böylece kabaca TC’de yerleşiklerin 821 milyar TL değerinde borsa kâğıtları var.

Asgari ücretli kadar vergi ödemeyen servet sahipleri

Bu arada bankalardaki mevduatların faiz gelirlerinden asgari ücretliden alınan kadar dahi bir Gelir Vergisi alınmıyor. Hazine kâğıtlarından (yerli ve yabancı fark etmeksizin) sadece yüzde 0-10 arasında bir vergi alınıyor. Borsadaki servetten elde edilen gelirlerdense her hangi bir vergi alınmıyor.(12)

Özetle; dövize olan talebi sadece yukarıda sözü edilen yapısal faktörler değil, gelir ve servet eşitsizliği yüzünden iyice büyüyen, güçlenen büyük servet sahipleri de belirliyor. Ülkede olduğu gibi TL’nin getirisi enflasyonun altındaysa ve MB’nin kullanım biçiminden dolayı TL’nin satın alma gücü sürekli düşüyorsa, ülkede hem ekonomik, hem de politik belirsizlikler ve riskler artıyorsa, büyük servetlerin sahipleri ya servetlerini yurt dışına çıkartmak ya da böyle bir zamanda spekülatif kazançlar sağlamak için dolara, dövize (ve altına) yöneliyorlar. Böylece bu büyük oyuncular kurun sürekli olarak yukarı çıkmasını sağlıyorlar.

Sonuç olarak bir ülkede sadece üretim ilişkilerinin sürdürülebilirliği değil, bölüşüm ilişkilerinin son derece eşitsiz bir hal alması da (bunun sadece piyasalar eliyle değil, devlet tarafından da teşvik edilmesi neticesinde) ulusal paranın değer kaybıyla, dövizin sürekli yükselmesiyle, bu şekilde de yeni servetlerin yaratılmasıyla sonuçlanıyor. 

Ayrıca bu çaptaki bir gelir ve servet eşitsizliği sadece kurun anormal biçimde artmasının nedenlerinden biri değil, aynı zamanda sonuçlarından birini de oluşturuyor. Yani, döviz kuru arttıkça dolar ve avro zenginleri toplumun geri kalanlarıyla arayı daha da açıyor.

Sonuç: Sistemik sorunlar sistemik çözümler gerektiriyor

Böylece hem Korona sonrası çöken ekonominin ayağa kaldırılabilmesi, yeni istihdam ve gelir yaratılabilmesi, hem de döviz kuru artışlarının önlenebilmesi için, böyle bir finansal servet kaynaklı zenginleşmenin önlenmesi gerekiyor. Bunun için de acilen, adaletli bir artan oranlı servet vergisi ve kâr vergisini hayata geçirmek kaçınılmaz hale geliyor.

Merkez Bankası’nın kurdaki artışı yavaşlatabilmek için likidite imkânını azaltmak biçimindeki son müdahalesi ise başarısızlığa mahkûm. Gizli faiz artırımı olarak adlandırılsa da, bu tür operasyonlar ancak diğer şeylerin normal olduğu bir ekonomide para arzını kısarak dolaylı bir faiz artışı, bu da ulusal paranın güçlenmesi etkisini yaratabilir.

Politik ve jeopolitik risklerin hızla artmaya devam ettiği, ciddi bir ekonomik krizin ve bu krizi yönetmeme sorununun yaşandığı bir ülkede kâğıt üzerinde geçerli olan teoriler başarısız kalmaya mahkûm.

Sorunların birinci derecede sorumluluğuna sahip olsalar da, kişiler üzerinden siyasal iktidara yapılan eleştiriler yeterli olmaz.  Sistemik sorunlar sistemik, radikal çözümler ve tutumlar gerektirir.  

Dip notlar:

(1)     https://www.ig.com/en/commodities/markets-commodities/us-dollar-basket (7 Ağustos 2020).

(2)     Initial unemployment claims, https://anticap.wordpress.com (6 August 2020).

(3)     James Politi, Lauren Fedor, “ Republican divisions threaten new US stimulus proposal”, https://www.ft.com (23 July 2020).

(4)     Uğur Gürses, “Ankara’daki döviz vakumu”, https://ugurses.net (31 Temmuz 2020).

(5)     International Monetary Fund, 2020. External Sector Report: Global Imbalances and the COVID-19 Crisis, Washington, DC,( August 2020), s. 91.

(6)     “Reuters: Türk Lirası'nı desteklemek için piyasaya geçen yıldan beri 100 milyar dolar döviz sürüldü”, https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye (16 Temmuz 2020).

(7)     Bu konu ile ilgili detaylar için Bahadır Özgür’ün Gazete Duvar’daki ve Çiğdem Toker’in Sözcü Gazetesi’ndeki araştırmacı-gazetecilik yazılarına bakılabilir.

(8)     Mustafa Durmuş, Büyük Değişim: Popülist Otoriterleşme, İMGE Kitabevi,  2019, s. 45.

(9)       Annette Alstadsæter, Niels Johannesen and Gabriel Zucman, “Who Owns the Wealth in Tax Havens?, Macro Evidence and Implications for Global Inequality”  (27 December 2017), s. 28.

(10)  TCMB, Hazine ve Maliye Bakanlığı ve BDDK verileri.

(11) https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/salgin-doneminde-milyoner-sayisi-30-bin-470-kisi-artti (6 Haziran 2020).

(12) 193 Sayılı Gelir Vergisi Kanunu,  Geçici 67. Madde, https://www.gib.gov.tr (7 Ağustos 2020).

 

 

18 Şubat 2020 Salı

YENİ BİR YAŞAM” HİKÂYESİ


YENİ BİR YAŞAM” HİKÂYESİ

Mustafa Durmuş

17 Şubat 2020

Cenneti de cehennemi de bu dünyada yaşıyoruz. Kapitalist milyoner ve milyarderler, seçkinci-otoriter yöneticiler, egemen kimlikler ve savaş baronları için dünya adeta bir cennet iken; emekçiler, yoksullar, işsizler, kadınlar, ezilen kimlikler, mülteciler, demokrasi ve barışı savunanlar için bir cehenneme dönüşüyor.

Diğer yandan gelir bölüşümü eşitsizliği, yönetenlerin şatafatı, görgüsüzlüğü ve umursamazlığı ile birlikte artıyor. Artan işsizlik, açlık intiharları, yolsuzluklar, açıkça savunulan vergi kaçırmalar, talancı bir yaklaşımla el konulan müştereklerimiz ve kamusal kaynaklar, gerici yapıların ve kurumların bu durumu meşru gösterebilmek için her yola başvurmaları artık kapitalist sistemin neredeyse bütün kurumlarıyla birlikte çürümekte olduğunu gösteriyor.

ÜLKE BİR BÜTÜN OLARAK ZENGİNLEŞMİYOR, BİR KÜÇÜK AZINLIK ZENGİNLEŞİYOR

Bölüşüm verileriyle başlayalım.

Bir çalışma (1) Türkiye’nin son 17 yılda dünyanın sayılı ekonomileri ve zenginleşen ülkeleri arasında yer aldığı yönündeki iddiaları çürütüyor. Çünkü ülkenin küresel servetteki payı binde 4’ün altında kaldı ( % 0,38, yani 1,36 trilyon dolar). 2007 yılında bu payın binde 8 ve 1,7 trilyon dolar olduğu dikkate alındığında (2) ülkenin son 12 yıllık süreçte (adaletsiz dağılımı bir kenara bırakın) bir bütün olarak zenginleşmediğini, aksine yoksullaştığını söylemek gerekiyor.

Ayrıca ülkenin nüfusu 83 milyonu aştı. 8,6 milyon nüfuslu İsviçre’deki toplam servet ise 3,9 trilyon dolar (küresel servetteki payı yüzde 1,1). 38 milyon nüfuslu Polonya’da 1,8 trilyon dolar (payı binde 5). Nüfusu 17,2 milyona yaklaşan Hollanda’nın toplam serveti ise 3,7 trilyon dolar (payı yüzde 1).

Öte yandan, ülke bir bütün olarak (sanıldığı gibi) zenginleşmese de, içimizden bazıları (özellikle de inşaat rantı ve silah sanayi üzerinden sağlanan kârlarla) inanılmaz servetlere sahip oldular. Nitekim bir uluslararası rapora göre İstanbul, serveti 500 milyon doları aşan zengin sayısında dünya kentleri arasında birinci sırada yer alıyor. (3) Geri kalan çoğunluğun yoksulluğu ise artarak sürüyor.

Gelir dağılımı adaletsizliğinin boyutları ise çok daha çarpıcı. Ülkede tepedeki en zengin yüzde 1’in milli gelirden aldığı pay yüzde 23,4; en zengin yüzde 10’un payı yüzde 54. Buna karşılık en alttaki en yoksul yüzde 50’nin payı sadece 14,6. (4)

AŞIRI ÇALIŞMA AŞIRI MUTSUZLUK GETİRİYOR

Manipülasyonlara rağmen iki haneli oranda takılı kalan işsizliğin yanı sıra ülke OECD ülkeleri arasında haftalık 50,2 saatlik bir çalışma süresiyle en işçilerinin en uzun süre çalıştıkları bir ülke konumunu sürdürüyor. Üstelik işçiler böyle uzun saat ve güvenliksiz ve güvencesiz çalışmanın karşılığında sadece net 350 avro civarında asgari ücret alabiliyorlar. Sigortasız çalışan işçi sayısı ise resmi verilere göre 10 milyonu aşıyor.

Diğer yandan, Dünya Mutluluk Raporu (2019) ve OECD verilerinden derlenen bir çalışma (5) uzun saat çalışmanın işçilerin ve ailelerinin mutsuzluğunu ciddi biçimde artırdığını ortaya koyuyor.

Buna göre; OECD ülkelerinin en mutlu insanları diğer ülkelere göre en az saat çalışan insanları. Bu bağlamda ilk üç sırada yer alan ülkeler olan Finlandiya’da yılda 1,556 saat; Danimarka’da 1,406 saat ve Norveç’te 1,422 saat çalışıyor (OECD ortalamasının 123 saat- 276 saat altında çalışılıyor).

Buna karşılık en mutsuz işçilerinin (endişe, üzüntü ve kızgınlık belirtileri gösteren) yaşadıkları ülkeler olan Yunanistan’da yılda 1,946 saat; Türkiye’de 1,832 saat (OECD ortalamasının 150 saat üstünde çalışılıyor) ve Portekiz’de 1,722 saat çalışılıyor.

En mutlu 3 ülkede yolsuzluk oranının çok düşük, sosyal güvenlik ağının güçlü olduğu; buna karşılık en mutsuz Yunanistan’da ekonomik zorlukların ön planda olduğu açık. Türkiye’de ise hem (uzun saat ve düşük ücretli çalışma, hayat pahalılığı gibi) ekonomik, hem sosyal, hem de politik sıkıntılar insanların mutsuzluğuna neden oluyor.

SINIF ATLAMAK ARTIK SADECE BİR HAYAL

Zenginler Kulübü’nün (Dünya Ekonomik Forumu) bir raporu ise emekçi çocuklarının sınıf atlama hayalini bütünüyle ortadan kaldıran tespitlerle dolu.

Küresel Sosyal Mobilite Raporu adlı bu raporda (6) 82 ülke sosyal mobilite açısından karşılaştırıyor. Bu kavram çocukların ebeveynlerinden daha iyi bir geleceğe sahip olmalarını sağlayan bir sosyo-ekonomik değişim biçiminde tanımlanıyor.

Buna göre eğer çocuklar mevcut kötü ekonomik ve sosyal statülerine mahkûm bir hayat sürdürürlerse bu durumda sosyal mobilite çok zayıf olarak değerlendiriliyor. Kavram beş faktörü esas alıyor: Sağlık, eğitim, teknolojiye erişim, istihdam fırsatı ve sosyal korumanın varlığı.

Ancak bu kavram toptancı bir yaklaşımdan üretilmiş bir kavram. Çünkü kadınlar ve diğer kimlikler, farklı etnik gruplar açısından konuyu ele almıyor. Oysa bu yapılsaydı ülkelerdeki kadınların, baskılanmış kimlik ve etnik grupların sosyal mobilite açısından diğerlerine göre çok daha kötü bir durumda olduğu görülebilirdi.

Bu eksikliğine rağmen rapor ülkeler arasındaki farklılıkları ortaya koyması açısından son derece önemli. Öyle ki en yüksek sosyal mobiliteye sahip İlk 4 ülke (83 /100 puan üzerindekiler) sırasıyla: Danimarka, Norveç, Finlandiya ve İsveç gibi İskandinav ülkeleri.

Türkiye ise 82 ülke arasında 64. Sırada (51,3 /100 puan) yer alabiliyor. Suudi Arabistan, Ekvator Ermenistan, Meksika ve Tunus gibi ülkeler Türkiye’den daha iyi bir sosyal mobilite performansı sergiliyorlar.

Sosyal mobilitenin düşük olduğu ülkelerde ücret düzeyleri çok düşük olduğu gibi, ülke yurttaşlarına yeterli sosyal koruma ve yeterli eğitim imkanı sağlanmıyor. Bunun sonucunda; güvencesiz ve güvensiz bir yaşam, kimlik ve onur kaybı ortaya çıkıyor, sosyal doku zayıflıyor, kurumlara, siyasal partilere, siyasal sürece güven duyulmuyor. (7)
KURTULUŞ YOK TEK BAŞINA!

Raporda asıl çarpıcı olansa en gelişmiş ülkelerde dahi sınıf atlamanın neredeyse imkânsız hale gelmiş olması. Çünkü Danimarka’da düşük gelirli bir sosyal kesimden orta gelirliye yükselme en az 2 kuşak alırken, bu sayı Brezilya ve Türkiye’de 9’a çıkıyor.

Yani Türkiye’de (eşitsizliklerin bu haliyle kalması durumunda dahi) yoksulların bir üst sınıfa (orta sınıfa) yükselebilmesi için en az 90 yıl gerekiyor. Bu öngörü bile iyimser çünkü gelir ve servet dağılımı adaletsizliği sabit kalmadığı gibi, aksine giderek artıyor. İlave olarak sadece ekonomik değil, sosyal ve politik adaletsizlikler de giderek artıyor.
Durumun böyle devam etmesi halinde bırakın sınıf atlamayı ve zenginleşmeyi, mevcut yaşam standardını bile koruyabilmek imkânsız hale gelecektir. Kısacası dünya zenginler kulübünün raporu dahi tek başına kurtuluşun söz konusu olmadığını gösteriyor.

SORUMLU KİM YA DA KİMLER?

Gezegeni ve dünyayı cehenneme çeviren sadece kapitalizm midir? Ya da klasik bir deyimle “bütün bu olumsuzluklardan hepimiz kolektif olarak mı sorumluyuz?” 
“Kolektif sorumluluk” kavramının her yerde kullanılması doğru değil çünkü sistemin öznelerinin sorumluluğunu ya da kusurunu gizlemeye hizmet ediyor. Bu olumsuzluklardan bir bütün olarak kapitalist sistem (üretim ve bölüşüm tarzı, devlet gibi) sorumlu olduğu kadar, sistemin özneleri sermayedarlar, egemenler, yönetenler, siyasetçiler de, kısaca muktedirler de sorumlu.

Çünkü açgözlülüğün sonu yok. Bu bir muktedir, seçkinci zengin hastalığı. Hep daha fazla zengin ve daha fazla güç sahibi olmak isterler, hiçbir zaman mevcutla yetinmezler. Sosyal piramidin en altındakiler ve ortasındakiler seslerini duyuramazsa ve toplum sadece seçkinci muktedirlerin açgözlülüklerine hizmet etmek için varsa, eşitsizlik düzeyi daha da büyür, sosyal doku paramparça olur ve toplum kendi kendini yok eder. Sonuçta sosyal ve politik parçalanma kaçınılmaz hale gelir.

TEŞHİR YETERLİ DEĞİL, DİRENÇ VE MÜCADELE GEREKİYOR

Özcesi 21.Yüzyılda (200 yaşını aşan sanayi ve finans kapitalizmi çağında) gezegen, insanlık, dünya ve ülke çok ciddi sorunlarla karşı karşıya.

Öncelikle işçi sınıfı başta olmak üzere, emekçi sınıf ve katmanların yoksulluğu, işsizliği artıyor, yaşam düzeyleri kötüleşiyor. Çünkü emek sömürüsü sistematik bir biçimde sürüyor ve gelir bölüşümü adaletsizliği tarihte görülmemiş ölçüde arttı.
İkinci olarak toplumsal cinsiyet eşitsizliği büyüyor. Eve kapatılan, ev içi üretimlerinin karşılığı ödenmeyen, cinayetlere, ayrımcılığa, tacizlere uğrayan kadınlar bu yüzyılın modern kölelerine dönüştürülüyor.

Üçüncü olarak, farklı kimlikler, etnisiteler, inançlar üzerindeki baskılar daha da arttı, bu kimlikler egemenlerce, birbirlerine karşı olarak da kullanılıyor.
Dördüncü olarak, militarizm arttı ve paralelinde bölgesel savaşlar yoğunlaştı. Bununla birlikte görülmemiş ölçüde bir mülteci, sığınmacı sorunu ve bunun da körüklediği ırkçılık artışı yaşanıyor.

Son olarak, kapitalizmin demokrasi ile evliliğini askıya aldığı görülüyor. Giderek despotik, otoriter, pro-faşist yönetimler işbaşına geliyorlar. Bunun sonucunda demokratik hak ve özgürlükler ortadan kaldırılıyor.

YENİ BİR HİKÂYEMİZ OLMALI

Kuşkusuz tüm bu kötülükleri, toplumsal çöküş ve parçalanmayı olduğu kadar, bu kötülüklerin içinde yeşerdiği kapitalist-emperyalist sistemi de teşhir etmek gerekiyor.
Ancak tek başına teşhir yetmiyor. Ona karşı bilinçli bir mücadeleyi ve direnişi de örgütlemek gerekiyor. Yani teşhir ve mücadele eşanlı, bir arada olmak zorunda. Ne tek başına teşhir etmek yeterli, ne de yeterli bir teşhir olmadan mücadeleye girişmek.
Eğer sözünü ettiğimiz toplumsal çöküş ya da parçalanma, kötü değil de iyi yönde bir çözüme kavuşturulacaksa bunun için yeni bir hikâyeye ihtiyacımız olduğu açık.

Çünkü gün, eskinin çöktüğü ve önümüze tarihsel bir fırsatın geçtiği gün aynı zamanda. Bu “artık bizim zamanımızın geldiği” demek. Mevcudun çöküşünden yeni bir dünyanın yaratılabilmesi ancak söylenecek doğru bir hikâyenin varlığıyla mümkün. (8)
Öte yandan yeni bir hikâyemiz yoksa eskisini etkisiz kılamayız. Eskisi ne kadar kötü olursa olsun, onu ne denli teşhir edersek edelim, yerine yenisini koymadan onu yok edemeyiz. Meydan okuma sadece ve sadece yerine yenisini koyduğumuzda gerçekleşir.

TEMASI, DEĞERLERİ BELLİ, BASİT BİR HİKÂYE

Yeni hikâyemiz son derece sade, basit bir hikâye olmalı. Bu hikâyenin ana teması şu olmalı: “Yaşadıklarımız kaderimiz değildir, yeni bir dünya yaratmak ve buna uygun yeni bir toplum kurmak mümkün ve gereklidir”. Yani sınıfsız, sömürüsüz, ezen ve ezilenlerin olmadığı bir toplum ütopyası.

Bu temanın (geliştirilmeye açık olarak) temel değerleri ya da ilkeleri ise şunlar olabilir: Emekten yana, doğa dostu, kadını güçlendirici ve özgürleştirici, farklı kimlikler, etnisiteler ve inanç gruplarının haklarına ve özgürlüklerine saygılı, barıştan yana ve çoğulcu-demokratik.

Ekonomik ve sosyal kalkınma ve gelişme stratejileri de bu temaya ve değer ve ilkelere uygun olarak tasarlanmalı. Yani nasıl bir toplum ve dünya istiyorsak ona uygun bir gelişim stratejisi kurgulanmalı.

Bu kurgunun toplumun çeşitli kesimlerle buluşturulması ise bunun üzerine anlatılacak yeni hikâye ya da hikâyelerle mümkün olabilir. Bu hikâyenin dili kolay anlaşılır, pozitif ve esin verici, cesaretlendirici, umutlandırıcı olmalı. Kısa ve öz ve tekrarlanabilir olmalı, akılda kolayca tutulabilmeli. İçsel tutarlılığı olmalı. Bu toplumun en başta tüm ezilenlerini içeren bir hikâye olmalı ve başından sona kadar gelişmeyi, ilerlemeyi, kurtuluşu anlatmalı.

Bu yolda William Morris’in “Hiçbir Yerden Haberler” adlı romanını ya da Yaşar Kemal’in “İnce Memed” adlı romanını tekrar okumak iyi bir fikir olabilir.

ENTELEKTÜELİN İYİMSERLİĞİ

Bu hikâyeye özellikle de entelektüeller inanmalı. Olin Wright’ın dediği gibi şimdi bunun da zamanı:

“Bir zamanlar Gramsci sosyal adalet mücadelesinin entelektüelin karamsarlığını, buna karşılık iradenin iyimserliğini gerektirdiğini ileri sürmüştü. Bugünün dünyasında entelektüelin de iyimserliğine ihtiyacımız var. Bu iyimserlik özgürleştiren seçenekler için reel potansiyelimizin anlaşılmasına ve sosyal dönüşüm için gerekli pratik stratejilerin oluşturulmasına yardımcı olur.” (9)

Bugünü tanımlayan ve geleceğe yön veren hikâyelerimiz yoksa umut da yoktur. Kaçınılmaz olarak, politik yenilgimiz; hayal etme, yeni hikâye yaratma konusundaki başarısızlığımızdan kaynaklanır.

Çünkü teorik olarak ne denli güçlü ya da bilimsel olursa olsun, insanlar eğer bu söylenenin arkasında iyi bir hikâye varsa ve bu hikâye yeterince sıklıkla anlatılıyorsa ona inanmayı sürdürürler. Bilimsel verilerle ve gerçeklerle yalanları her zaman etkisiz kılmak mümkün değildir. Hatta insanlar anlamsız bir biçimde daha da kemikleşmiş olarak iktidar sahiplerinin anlattıkları hikâyelere inanmayı sürdürebilirler. (10)

“DÜN DÜNDE KALDI CANCAĞIZIM, BUGÜN YENİ ŞEYLER SÖYLEMEK LAZIM” ( MEVLANA)

Mikro alanlarda bu hikâyeler her yanlış hikâyenin karşısına doğrusunu çıkartmakla yazılabilir. Örneğin, “yerli ve milli otomobil” projesi söylemine sadece gerçek anlamda yerli ve milli olmadığı için karşı çıkmak, bunu teşhir etmek buna verilen desteği ortadan kaldırmaz, hatta sorgulamaktan uzak kitlelerin buna daha fazla sahip çıkmasıyla sonuçlanabilir.

Buna karşı bizim doğa ile uyumlu, istihdam yaratan, eşitsizlikleri azaltan, insanlara boş zaman bırakan tamamıyla ücretsiz kamusal toplu ulaştırma sistemi kurmak gibi bir hikâyemiz olmalı ve bu hikâyeyi bıkıp usanmadan anlatmalıyız.

Özcesi pozitif ve öneriler içeren yeni bir hikâyemiz olmalı. Bu karşıtlık biçiminde ya da reaktif (tepkisel) olmamalı. Eğer böyle bir hikâyemiz yoksa hiçbir şey değişmez. Makro düzeyde “yeni bir yaşamı ve bunun ekonomisini ve siyasetini” anlatan yeni bir hikâye değişim ve dönüşümün başlangıç adımı olabilir.

DİP NOTLAR:

(1) “All the worlds wealth in one visual”, https://howmuch.net (17 January 2020).
(2) Mustafa Durmuş, Kriz Darbe Savaş Kıskacında Türkiye Ekonomisi, İmge Yayınevi, 2018, s. 149.
(3) World Ultra Wealth Report 2019’dan aktaran https://haber.sol.org.tr/…/istanbul-dunyanin-en-fazla-super… (3 Ekim 2019).
(4) World Inequality Database 2018 (erişim tarihi: 25 Kasım 2019).
(5) Marcus Lu, “Can a Shorter Workweek Make People Happier?”, https://www.visualcapitalist.com (14 February 2020).
(6) World Economic Forum, The Global Social Mobility Report 2020, Quality, Opportunity and a New Economic Imperative, http://www3.weforum.org/d…/Global_Social_Mobility_Report.pdf (January 2020).
(7) Agr.
(8) George Monbiot, Out of the Wreckage-A New politics for anage of crisis, Verso, 2017, s. 1-6.
(9) “Erik Olin Wright has contributed to making utopias real”, economicsociology.org (13 November 2019).
(10) Monbiot, agk.






3 Ağustos 2019 Cumartesi

ANKARA’DA FAİZ İNDİRİLMİŞ, EVDE BİR BAYRAM HAVASI!



ANKARA’DA FAİZ İNDİRİLMİŞ, EVDE BİR BAYRAM HAVASI!

Mustafa Durmuş

3 Ağustos 2019

Son faiz indiriminden bir iki gün sonra bankaya gittim. 4.25 puan gibi yüksek oranda bir politika faizi indiriminin kredi faizlerinde ne kadarlık bir indirime yol açtığını merak ediyordum.
Faiz indirimi kredi faizlerine henüz yansımamıştı ama vadeli mevduat faizleri yüzde 18’in altına düşürülmüştü. Yani özel bankalar ilk olarak tasarruf mevduatlarına uyguladıkları faiz oranını indirmişler. Diğerlerinin de (beklendiği gibi büyük indirimlere yol açmasa da) inmesini bekliyorlardı. Nitekim Ziraat Bankası ve Vakıfbank’ın konut kredisi faizlerini yüzde 1’in altına indirdiği haberi duyuruldu.
Bu arada yine dün FED faiz oranlarını binde 25 indirdi ve ilerde tekrar indirime gideceğini işaretini verdi. Anlaşılan o ki ABD finans sermayesi ucuz para kullanımına doymuyor ve istedikçe istiyor. Bu indirimin hem ABD’de yakında ortaya çıkacak bir resesyonun belirtisi, hem de finans oligarşisinin gücünün göstergesi olduğu, reel sektöre ya da konut sektörüne bir faydasının olmayacağı (morgıç faizleri hali hazırda düşük olduğundan), başta otomotiv olmak üzere bazı sektörlerde daralmanın kaçınılmaz olduğu ileri sürülüyor (1).
Türkiye’nin FED faizlerinin düşürülmesinden beklentisinin neden yüksek olmaması gerektiğini daha önceki bir yazımda anlatmıştım. Merak edenler bu yazıma bakabilirler (2).

FAİZ İNDİRİMİNİN GEREKÇELERİ
Siyasal iktidarın faizleri indirirken ileri sürdüğü gerekçe birkaç noktada özetlenebilir. Sırasıyla: “Faizler çok yüksek, rantiye haksız kazanç elde ediyor; faizler indiğinde enflasyon düşer ve ekonomi canlanır”. Ancak bu gerekçe kendi içinde çelişkilerle dolu.

FAİZ ORANLARI ÇOK YÜKSEK! O HALDE?
Sırasıyla ele alalım. Faizlerin çok yüksek olduğu doğru. İndirmek gerekiyor, hatta mümkün olabilse hiç faiz söz konusu olmasa. Ama finans kapital çağında bunun mümkün olamayacağını ülkeyi yönetenler de benim kadar iyi biliyor.
Diğer taraftan yüksek olan nominal faizler, reel faiz değil. Çünkü enflasyon ve dolarizasyon düzeyi çok yüksek ve liranın değeri çok düşük. Gerçek enflasyon rakamları dikkate alındığında reel faizlerin negatifte olduğu dahi ileri sürülebilir. O zaman da son 17 yıldır cari açık ve sıcak yabancı para ile büyütülen ekonominin tekrar büyütülme şansı yok. Çünkü sıcak para yüksek reel faizi seviyor, onun için geliyor. Cari açık kapanınca ekonominin fiilen küçülmesi ve kriz içine girmesi de bu yüzden.
Yani yerli tasarruflar kısa sürede mevcudun en az yarısı kadar artırılmadığı sürece (ki bu imkânsız) , sıcak para da yoksa ekonomiyi büyütmeyi unutabilirsiniz. Doğrudan yabancı yatırımlar ise yıllardır azalıyor. Ya Volkswagen’ın yeni yatırımını Türkiye’de yapmasına ilişkin kararı örneğinde olduğu gibi çok büyük tavizler, teşvikler vererek, dolayısıyla da vergi geliri kaybına yol açarak yabancı yatırımcıyı çekebilirsiniz ya da yabancı yatırımcılar gelmezler, hatta çekip giderler. Katarlıların (muhtemelen ABD baskısı yüzünden) Türkiye deki borsalardaki yatırımlarını geri çekmesi üzerinde durmamız gereken bir konu (3). Yani Müslüman ülke ya da ümmet dayanışması geçerli değil reel ekonomi politikte.

FAİZ HAKSIZ KAZANÇTIR, GÜNAHTIR! O ZAMAN?
İkinci gerekçe olarak, “faizci, rantiye haksız kazanç elde ediyor, üstelik de faiz günah” diyorsanız o halde faizleri ağır bir biçimde vergilendirmek gerekiyor ki mevcut zarar ve günah azalsın. Ancak Hazine bonosu ve devlet tahvillerinden (yerli- yabancı fark etmeksizin) sıfır vergi (ve ikraz tarihine göre en fazla yüzde 10), borsadan sıfır vergi ve milyonlarca lirayı bulan banka mevduat faizi gelirlerinden vadesine göre ortalama yüzde 12 vergi alıyorsanız (4), yani kazanılmamış, rantiye, faiz geliri elde edenler bir asgari ücretlinin ödediği kadar vergi ödemiyorsa, faizin haksız kazanç olduğunu söylediğinizde ne kadar inandırıcı olabilirsiniz?

FAİZ NEDEN Mİ, YOKSA SONUÇ MU?
Üçüncü gerekçe en tartışmasız olanı. Çünkü faizler indiğinde enflasyonun düşüp düşmeyeceği konusunda iktisat literatürü net. Paranın fiyatı olarak kapitalist bir ekonomide faiz oranının neden değil, bir sonuç olduğu tespitinde büyük çoğunluk hem fikir. Yani faiz artık içsel değil, dışsal bir değişken. Ekonominin içinde bulunduğu durumu dikkate almaksızın faiz oranında değişiklikler yaparak istediğiniz sonucu almanız, eskinin TV dizisindeki Tatlı Cadı’nın elindeki sihirli çubukla hayatı güzelleştirmesine benzer. Kaldı ki kâğıt üzerinde enflasyonu indirmekten vazgeçersek, faiz indirimlerinin enflasyon üzerindeki etkilerini hep birlikte yakında göreceğiz.

İNDİR FAİZİ CANLANDIR EKONOMİYİ! BU KADAR KOLAY MI?
Son olarak, faiz indiriminin ekonomiyi canlandıracağı konusuna gelelim. Evet, kredi maliyetleri (faiz indirimi nedeniyle) düştüğünde (normal koşullarda yatırım maliyetleri de düşeceğinden) yatırımların artması, bunun da ekonomiyi canlandırması beklenir. Ama normal koşullarda.
Yani yatırımcının ekonomiye ve siyasete olan güveni sağlamsa, ülkede faaliyet kârlılık (yatırımın getirisi) oranı yeterince yüksekse, politik ve jeopolitik riskler söz konusu değilse, kısaca diğer koşullar normalse bu mümkün olabilir. Peki bunlar bugün normal mi? Bunun için TÜİK’in Ekonomik Güven Endeksi’ndeki (5) düşüşe (Temmuz’da geçen aya göre yüzden 3’ün üzerinde düştü) bakmak yeterli.

DEVLETİN YATIRIM YAPMAYA NE NİYETİ NE DE KAYNAĞI VAR!
O halde devlet yatırımlarını artırsın diyebilirsiniz. Bunun için de devlet Maliyesinin ve Hazinesinin iyi durumda olması gerekir. Bir yıllık bütçe açığının yüzde 95’ini ilk 6 altı ayda gerçekleştirmiş, nakit açığını kapatabilmek için MB’nin ihtiyat akçesini kullanmaya başlamış, KÖİ projelerinin açık ve gizli risklerinin birer birer gerçekleşip bütçeye yeni yükler getirdiği, fiilen savaş hali içinde olan ve daha büyüğüne hazırlandığını ileri süren, vergi gelirlerinin de azaldığı bir ülkede devlet hangi kaynaklarla, hangi yatırımlarla ekonomiye can suyu olabilir?

TÜKETİCİ DAHA FAZLA TÜKETSİN DE, NASIL, HANGİ GELİRLE?
Geriye yine özel tüketim harcamaları kalıyor. İşte son faiz indirimlerinden beklenen de bu aslında. Faizler düşerse, konut kredisi, araba kredisi ve ihtiyaç kredisi faizleri de düşer böylece tüketim artar beklentisi. Böylece büyüme stratejisinin temel itici gücü inşaat-emlak sektörü de kurtarılmış olur. Ayrıca faizler düştüğünde insanlar tasarruftan uzaklaşırlar, böylece daha fazla harcama yaparlar.
İşte faiz-enflasyon ilişkisi konusunda teoriyi tersine çeviren anlayış, burada birden teoriye sığınıyor: Düşük faizin tüketim harcamalarını artıracağını, ekonomiyi canlandıracağını yeniden keşfediyor. Ancak teorinin bu konuda çok önemli bir şartı var: “Diğer koşullar sabitken!” Ya da ekonomik canlanma için düşük faiz gerekli koşullardan biridir, yeterli koşul değildir, demek daha doğru.
Yani işiniz, gücünüz, düzenli geliriniz varsa, gelecekle ilgili beklentileriniz en azından kaygı düzeyinde değilse, faiz oranlarındaki böyle bir düşüş sizi daha fazla harcamaya itebilir.
Ülkeye bir bakalım. İşsiz sayısı 8 milyon civarında, açlık sınırı asgari ücretin üzerine çıkmış, yani yaklaşık 8- 10 milyon asgari ücretli açlık sınırının altında gelir elde edebiliyor. Gelir dağılımı Meksika ve Şili’den sonra OECD ülkeleri arasında en kötü durumda. Öyle ki en zengin yüzde 1 milli gelirin yaklaşık dörtte birini, nüfusun en yoksul yüzde 60’ı milli gelirin üçte birinden azını alıyor. Servette bölüşüm ise çok daha kötü. Üstelik çalışma koşulları çok ağır. Çok ağır koşullarda, uzun saatler ve esnek istihdam altında güvencesiz çalışıyorsunuz. Üstüne üstlük ülkede bir de derin bir ekonomik kriz var (6).
O halde onlarca milyon tüketici hangi geliri harcayarak tüketimi pompalayacak, toplam talebi artıracak, böylece ekonomiyi canlandıracak? Geliri olmayan, geleceği belirsiz insanların (indirilen faizlerden yola çıkarak) olmayan gelirlerini harcamalarını nasıl bekleyebiliriz ve bunun üzerine nasıl bir krizden çıkış stratejisi oluşturabiliriz? (eğer amaç krizden çıkış ise).

UCUZ KREDİ, DAHA FAZLA BORÇ, DAHA FAZLA TÜKETİM: ETİK Mİ, SÜRDÜRÜLEBİLİR Mİ?
“Gelirleri olmasa da kredileri ucuzlatıp, borç almalarını sağlayarak harcama yaptırırız” diyebilirsiniz. İnsanları daha da borçlandırarak ekonomiyi kurtarmak fikrinin ne kadar etik ve sürdürülebilir bir çözüm olduğu bir yana, ülke insanının genel borçluluk durumunun hiç bu denli kötü olmadığı, kredi kartı borçlarının patladığı (7), batık kredi oranının tarihsel zirveler yaptığı, bankaların tahsil edemediği kredileri çok büyük iskonto oranlarından aracı borç tahsil şirketlerine sattığı bir dönemde, sizce bankalar kolay kolay kredi verirler mi?
Onlar kredi verseler dahi insanlar ödeyemeyecekleri kredilerle ev, araba almaya, düğün yapmaya, çocuklarını özel okullara yazdırmaya yanaşırlar mı?
Kısaca sormak gerekirse, faiz oranları ile uğraşmadan önce ülkedeki gelir dağılımını düzeltecek önlemler almak gerekmez mi? Örneğin büyük çapta bir toplu iş sözleşmesi dönemindeyiz. Eğer gerçekten krizden çıkılması isteniyorsa siyasal iktidar zam konusunda sendikalara destek olsun ve kamu emekçilerinin yaşanabilir bir ücret düzeyine erişmek için ücret zammı taleplerini geri çevirmesin. Özel sektörde işverenlerin ellerini ceplerine atmalarını sağlasın. Sendikalar da ücret artışı taleplerinin ardında dursunlar.
İlave olarak ilerici vergi politikalarıyla, ücretlinin, emekçinin üzerindeki vergi yükünü azaltsın, faizi ve sermayeyi, serveti vergilendirsin, bu kesimlere verdiği muafiyetleri ve istisnaları kaldırsın, tahsil etmediği vergileri tahsil etsin.

YÜZDE 1’İ DEĞİL, YÜZDE 99’U GÜÇLENDİR!
Yani ekonomiyi canlandırmak için yüzde 1’i gözetecek yerde, yüzde 99’u güçlendirsin. Buna uygun bölüşüm politikaları, ücret ve sosyal politikaları ve vergi politikalarını hayata geçirsin. Savaş harcamalarını ve lüks tüketim niteliğindeki devletin israf harcamalarını kıssın.
Siyasal iktidarın böyle bir derdi ya da en azından önceliği yok. Son haftalarda, Kaz Dağları, Ankara Gar binaları ve AOÇ arazileri, Salda Gölü ve Munzur’da ve Ovacık’ta yapılması planlanan HES’ler örneklerinde görüldüğü gibi sermayeyi zengin edecek ama emekçileri daha da yoksullaştırırken, doğayı da tahrip edecek projelerini tam gaz sürdürüyor.

“BEN TİYURUM KULAKLARI, SEN TİYURSUN AYAKLARI”
Yani “yeniden bölüştürücü politikalar” derken biz “zenginden yoksula doğru bölüşümü” kastediyoruz, siyasal iktidarsa bunu “yoksuldan zengine kaynak aktarımı” olarak anlıyor.
Karadeniz’e giden bir yurttaş, Temel’in dar bir kaya oyuğundan katırını geçirmeye çalıştığını, ama bir türlü geçiremediğini görür. Temel elinde bir taşla hayvanın kafasının üstündeki kayaya vurarak yer açmaya çalışmaktadır. Sebebini sorduğunda Temel, “katırın kulaklarının bu kayaya değdiğini, bu nedenle de oyuktan geçemediğini” söyler. Kayanın sertliğini fark eden yurttaş Temel’e “kayayı oymak yerine hayvanın ayaklarının altındaki toprağı kazarak sorunu çözebileceğini, katırı rahatça geçirebileceğini” söylediğinde, kan ter içindeki Temel kızgın kızgın cevap verir: “Uşağım ben tiyurum kulakları, sen tiyursun ayakları”.
Kıssadan hisse, biz asıl sorun bozuk gelir dağılımı ve ülkenin yönetilme biçimi diyoruz, ekonomiyi yönetenlerse faiz oranlarında ısrar ediyorlar.

DİP NOTLAR:

(1) Dean Baker, “Missing Issues on the Economics of a Fed Rate Cut”,https://www.counterpunch.org (1 August 2019).
(2) Mustafa Durmuş, “Dökme su ile değirmen dönmez”, 
http://sendika63.org(23 Haziran 2019).
(3) 
https://www.sozcu.com.tr/…/borsada-dikkat-ceken-hareket-kat… (12 Haziran 2019).
(4) Gelir Vergisi Kanunu Geçici 67. Madde.
(5) TÜİK, Ekonomik Güven Endeksi, Temmuz 2019 (30 Temmuz 2019).
(6) Mustafa Durmuş, Büyük Değişim-Popülist Otoriterleşme, İmge Kitabevi, 2019, s. 13- 69.
(7) R. Hakan Özyıldız, “Ekonomi küçülürken Hazine ve reel sektörün borçları hızla artıyor”, 
http://www.hakanozyildiz.com (2 Haziran 2019).