finansallaşma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
finansallaşma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Temmuz 2020 Cumartesi

KIDEM TAZMİNATI VE TAMAMLAYICI EMEKLİLİK SİSTEMİ


KIDEM TAZMİNATI VE TAMAMLAYICI EMEKLİLİK SİSTEMİ

Mustafa Durmuş

4 Temmuz 2020

İşçi sınıfının gündemini bir süredir işçilerin kıdem tazminatları için tehdit oluşturan yeni bir girişim ve bununla bağlantılı olarak gündeme getirilen Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi ya da Sigortası (TES) oluşturuyor.

İşçilerin bir günlük uyarı eylemleriyle şimdilik Eylül ayına ertelenmiş olsa da, konu tekrar gündeme gelecek gibi görünüyor.

Çünkü şu ana kadar burjuva siyasal iktidarlar (bugünlerde neo-liberal, siyasal İslamcı ve milliyetçi yanı ağır basan), 1936 yılından bu yana yasal bir statüye kavuşturulmuş olan, işçilerin çalışarak kazandıkları bir hak niteliğindeki kıdem tazminatlarını ortadan kaldırarak onu belirsiz bir fona dönüştürme çabasından bir türlü vazgeçmediler.
Tıpkı 2001 krizi sonrasında olduğu gibi, ekonomi ne zaman krize girse siyasal iktidarlar (krizi bahane ederek) kıdem tazminatı hakkını adım adım ortadan kaldırmaya yönelik girişimlerle işçilerin karşısına dikildiler.

Sınıfın gücü azaldığında

Mevcut hükümet de muhalefetin dağınıklığı ve Korona salgını sonrasında derinleşen kriz ve paralelinde artan işsizlik yüzünden giderek büyüyen yedek işçi ordusu nedeniyle işçi hareketinin ve sendikaların daha da güçten düştüğünü gördüğünden bu konuyu tekrar gündeme getirdi.

Bu sefer kıdem tazminatını, İstihdam Kalkanı Paketi içindeki Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi (TES)  adını verdiği bir fonla bağlantılı bir biçimde dönüştürmek istiyor.
Siyasal iktidarın sözcüleri bu değişikliği “işçilerin büyük bir kısmının kıdem tazminatından fiilen yararlanamadığı, dolayısıyla bu durumun bir eşitsizlik yarattığı”  gerekçesiyle savunuyor.

Oysa (istenirse) böyle bir eşitsizliği ortadan kaldırmak hiç de zor değil. Patronların iş yasalarına uymalarını sağlayacak yeni yasal düzenlemelerle ve mahkemelerin de hızlı karar vermeleriyle bu sorun çözülebilir.

İşçiler için güvence, patronlar için maliyet

Günümüzde özellikle de Korona salgını sonrasında yaşanan krizle birlikte giderek daha da yoksullaşan işçiler açısından (işçinin eline geçecek toplu para anlamında) kıdem tazminatı: işsiz kaldıklarında hayatlarını sürdürebilmeye yardımcı olan bir mali destek (yani tutunabilecekleri bir dal), emeklilik sonrasında ihtiyaçları için harcayabileceği bir toplu para demek.

En önemlisi de kıdem tazminatı, işçilerin kolayca işten atılmalarını önleyen (en azından zorlaştıran) bir tür iş güvencesi. Çünkü patronlar birikmiş kıdem tazminatlarını da dikkate alarak işçileri işten çıkartmaya yanaşmıyorlar.

OECD, IMF gibi kuruluşlarsa, yıllardır esnek çalışmayı savunuyorlar ve kıdem tazminatı gibi uygulamalara bunu önlediği gerekçesiyle karşı çıkıyorlar.

Patronlarsa (kullanımı son derece kısıtlanmış koşullara bağlanmış olmasına rağmen) kıdem tazminatını kendileri için bir maliyet unsuru, dolayısıyla da üzerlerinden atmaları gereken bir mali yük ve işçileri kolayca işten çıkartabilmenin önündeki bir engel olarak görüyorlar.

Oysa kıdem tazminatı işçinin; 1 yıl boyunca çalışmasının ve yılda 1 aylık (30 gün) ücretinin karşılığı olarak hesabında tutulması gereken bir hak. Dolayısıyla bu hakkın zamanı geldiğinde ona ödenmesi kadar normal bir şey olamaz.

Ancak en ciddi kriz dönemlerinde bile lüks tüketim harcamalarından kısmayan, sıradan bir iş yemeğinde asgari ücretin birkaç katı bir fatura ödemekten (vergiden de indirerek) çekinmeyen patronlar, nedense konu işçinin kıdem tazminatına geldiğinde adeta feryat figan  “maliyetlerinin artmasından, rekabet gücünü yitirmekten, batmaktan, işçi çıkartmak zorunda kalmaktan”  söz edebiliyorlar.

Artık muhatap patronlar olmayacak

Öncelikle konuyu emek-sermaye ilişkileri açısından ele alacağız. Bu açıdan kıdem tazminatının TES gibi bir fona dönüştürülmesi patronların artık tazminat ödenmesinde işçinin muhatabı olmaktan kurtulmaları anlamına geliyor.

Yani işçi yasal koşullar çerçevesinde işten ayrıldığında ya da emekli olduğunda patronundan birikmiş kıdem tazminatını ödemesini isteyemeyecek zira patron ona ödeme adresi olarak bu fonu gösterecek.

Böylece nasıl işleyeceği de belli olmayan bir havuza (denetlenmesi imkânsız bir işleyiş içinde) patronlar işçilerin kıdem tazminatları için, onlar adına para aktaracak, işçiler de (sözde) zamanı geldiğinde bu havuzdan tazminatlarını alabilecekler.

Diğer taraftan bu ülkenin insanlarının başta Tasarrufları Teşvik Fonu olmak üzere, geçmişte kurulan çok sayıda fonla ilgili acı deneyimleri söz konusu. Bu yüzden de (en son BES’te yaşanan başarısızlığa rağmen), fonlarda ısrar etmenin nedeninin; işçi ile patron arasına bir üçüncü yapıyı koyarak patronun kıdem tazminatı ödemesinden kurtulmasını, bunun sorumluluğunu bu üçüncü yapıya atmasını sağlamak olduğu anlaşılıyor.

Bunun patronlar açısından ne kadar büyük bir rahatlama sağlayabileceğini kestirebilmek güç değil. Fon uygulamasının bir diğer nedeni ise finans piyasalarıyla ilgili (ona bir sonraki yazımızda yer vereceğiz.)

Devlet kamusal emeklilik sunma sorumluluğunu sırtından atacak

İkinci olarak böyle bir düzenlemenin devleti de rahatlatması bekleniyor. Özellikle de neo-liberalizm döneminde topluma karşı sorumluluklarının büyük bir kısmını üzerinden atan,  kendi istediği gibi istihdam dışında istihdam yaratmaktan da kurtulan devlet işçiler için, yaşlandıklarında kamusal emeklilik hizmeti verme sorumluluğundan da kurtulmuş olacak.

Öyle ki gelinen nokta itibarıyla dolaylı ve dolaysız vergilerin yanı sıra yıllardır işçilerden tahsil edilen yaşlılık sigortası primlerinin düzeyi (yanlış kamu harcamaları politikaları yüzünden) işçilere yaşlandıklarında yaşamlarını sürdürebilecek yeterlikte bir maaş ödemeye yetmiyor.

Üstelik 5510 Sayılı Yasa ile emekli aylıklarının hesaplama yönteminin değiştirilerek aylık bağlama oranının düşürülmesi ve prime esas günlük kazancın hesabında kullanılan güncelleme katsayısının düşürülmesi (1) işçi emeklilerinin aldıkları maaşlarla geçinebilmesini imkânsız bir hale getirirken, bu önlem sosyal güvenlik bütçesi açıklarının kapatılmasına da yetmedi.

Merkezi Yönetim Bütçesi ödeneklerinin hala yüzde 40 civarındaki en büyük kalemi cari transferlerden ve bunun da büyük bir  bölümü de sosyal güvenlik kurumlarına yapılan böyle aktarmalardan oluşuyor.

İşte bu durum hem devleti yönetenleri, hem de bütçenin kaynaklarının asıl olarak kendileri için kullanılmasını isteyen sermayeyi rahatsız ediyor. Bu nedenle de başta kamusal emeklilik olmak üzere bu sorumluluğun devletin sırtından alınıp piyasaların eline bırakılması isteniyor.

Bunun bir sonraki aşaması ise kamu emekçilerinin emeklilik ikramiyesi ile ilgili olarak yapılacak düzenlemedir. Eğer kıdem tazminatları TES ile ortadan kaldırılırsa sıranın kamu emekçilerinin emekli ikramiyesine gelmesi şaşırtıcı olmayacak.

Önce BES, şimdi TES

Son 18 yılda kıdem tazminatını adım adım ortadan kaldırmaya yönelik strateji; önce  “ikinci emeklilik” ve “çifte emeklilik” gibi şık paket süslemesiyle tanıtılan Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) ile gündeme getirildi. Bu yeterince ilgi görmeyince, bu kez Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi (TES) devreye sokuluyor.

Böylece işçilerin daha çalışırken tasarruf yapmaya başlamaları (bu ücret düzeyleriyle nasıl yapacaklarsa)  ve çalışamayacak hale geldiklerinde, emekliliklerinde bu tasarrufları ile yaşamlarını sürdürmeleri isteniyor.

Nitekim AKP hükümetleri döneminde her yıl Orta Vadeli Programlarda ya da Yeni Ekonomi Programlarında yer verilen bu türden uygulamalara en son 4 Kasım 2019’da Resmi Gazete'nin mükerrer sayısında yer verildi (2) ve 2020 Yılı Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı içinde “bireysel emeklilikte otomatik katılımın tamamlayıcı emeklilik sistemine dönüştürülmesi” kararı yayınlandı.

Bu karara göre Tamamlayıcı Emek Sistemi 1 Ocak 2022’den itibaren yürürlüğe girecek (böylece bazı işçilerin bu düzenlemenin kendilerini ilgilendirmeyeceği düşüncesiyle tepki vermeyeceği de düşünülüyor) .

Kıdeme esas teşkil eden ücret 30 günden 19 güne düşürülüyor

Söz konusu Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi için (zorunlu ve isteğe bağlı olmak üzere) iki formül üretildiği anlaşılıyor: (3)

Zorunlu olacak olan birinci formüle göre; her bir çalışma yılı için 30 günlük ücret tutarında ödenen kıdem tazminatının 19 günlük kısmı mevcut sisteme göre işveren tarafından ödenecek. 11 günlük kısmi için ise çalışan adına bireysel fon oluşturulacak ve ödeme fondan yapılacak. Fondan ödenecek 11 günlük kısım için işveren fona aylık yüzde 3 prim ödeyecek.

İsteğe bağlı olacak ikinci formüle göre ise; işçi, işveren ve devletin katkı sağlayacağı bir fon oluşturulacak. Oluşturulacak fona yüzde 6 oranında prim ödenmesi öngörülüyor. Bunun 4 puanı işveren tarafından karşılanacak, 0,5 puanı çalışandan kesilecek, devlet de 1 puan katkıda bulunacak. Vergi indirimi yoluyla da 0,5 puanlık ilave prim katkısı yapılarak yüzde 6 oranı tamamlanacak.

Böylece 1980 öncesinde yıllık 45 gün olarak hesaplanan ve 12 Eylül Askeri Diktatörlüğü döneminde 30 güne indirilen yıllık kıdem tazminatı tutarı bu tasarı ile 19 güne indirilecek.

Devletin asli görevi

Özcesi, bu şekilde devlet asli görevlerinden biri olan, yurttaşlarının ödedikleri vergi ve primlerle yaşlılıklarında yaşanabilir bir emeklilik geliri sağlama görevlerinden vazgeçiyor ve bunu özel piyasalara devretmiş oluyor. Bu proje ile hem sermaye kesiminin, hem de devleti yönetenlerin talepleri örtüşmüş oluyor.

Ancak işçilerin, yaşlılıklarında çalışamayacaklarından (ailelerine bakma yükümlülüğü kısmen de olsa devam edeceğinden) dolayı, emeklilikte onlara bakma görevi ve sorumluluğunun devletin üzerinden alınması da, bunun yüksek kâr ve spekülatif rantlar peşinde koşan finans piyasalarının insafına, performansına terk edilmesi de, başta işçi sınıf olmak üzere, tüm emekçiler açısından kabul edilemez bir durumdur.

..devam edecek: TES ve finans sermaye

Dip notlar:

(1)   Murat Özveri, “Kıdem tazminatına dokunma yaşlılık aylığını yükselt”, https://www.evrensel.net (1 Temmuz 2020).
(2)   https://www.dunya.com/ekonomi/bireysel-emeklilik-sisteminde-yeni-donem (4 Kasım 2019).
(3)   Sezgin Özcan, “Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi”, https://www.sozcu.com.tr ( 18 Haziran 2020).



1 Ocak 2020 Çarşamba

BU YIL BORÇ TAHSİLDARLARI KAPINIZI ÇALABİLİR



BU YIL BORÇ TAHSİLDARLARI KAPINIZI ÇALABİLİR

Mustafa Durmuş

1 Ocak 2020

Geçen yılın son haftalarına Libya’ya asker gönderme, Kanal İstanbul ve “Yerli ve Milli” Otomobil tartışmaları damgasını vurdu. Kamuoyu bunlarla oyalanırken 2019’u iki haneli enflasyon, çok yüksek işsizlik, artan hayat pahalılığı ve yoksulluk ile uğurladık. Yılın kendi gitti ama sorunları devam ediyor. Özellikle de işsizlik ve yoksulluk artık sosyal bir sorun haline geldi.

Geçen yıldan bu yıla aktarılan ve artık o da bir sosyal sorun haline dönüşen bir sorun daha var: Borç sorunu. Türkiye’nin tüm borçlarının (özel ve kamusal) 5 trilyon lirayı, dış borç oranının yüzde 62’yi aştığı ve gerçek kamu borç oranının yüzde 50’ye yaklaştığı bir durumdan bahsediyoruz. (1)

Bu durum Türkiye kapitalizminin son 15 yıldır yaşamakta olduğu ve  daha önce görülmemiş ölçüde yaşadığı finansallaşmanın bir sonucu. Kendi üretim ve verimlilik dinamikleri ile büyüyemeyen sermaye-servet ikilisi artık finansallaşma ve bununla ilişkili inşaat ve alt yapı aracılığıyla büyümeye çalışıyor.

Madalyonun bir yüzünde finansallaşma, diğer yüzünde borçlar yer alıyor. Türkiye toplumu bir bütün olarak hiç olmadığı kadar borç içinde ve bu borçların geriye ödenmesi her geçen gün zorlaşıyor. Bu durum da karşımıza “batık krediler” biçiminde çıkıyor. Ancak kredisi geri dönmeyen bir banka için bu sadece batık bir kredi iken, bunu ödeyemeyen insan için tam bir felaket anlamına geliyor. İşte teknik olarak adına “batık kredi sorunu” denilen bu sorun bu yıldan itibaren sosyal bir sorun olarak karşımıza çıkacak gibi duruyor.

BANKA KÂRLARINDAKİ AZALMA SORUNUN BİR GÖSTERGESİ

Batık kredi sorununun ilk göstergesi ya da sonucu bankaların kârlarındaki düşüşler. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre; Türk bankacılık sektörünün 2019 yılının ilk 11 ayındaki toplam kârı yıllık yüzde 8,1 düşüşle 46,6 milyar lira oldu (bir önceki yılın aynı döneminde 50,7 milyar lira idi).(2)

Bu kuşkusuz ki ortalama bir rakam. Bankaların hepsinin kârlılığı aynı değil. Hatta kamu bankaları ticari faaliyetlerinden zarar etmeye devam ediyorlar. Zararlarının asıl nedeni ise alınan politik kararlar sonucunda bu bankaların piyasaya daha düşük faiz oranlarından kredi vermeleri ve daha düşük kurdan döviz satmaları ve kuşkusuz geriye dönmeyen krediler.

Nitekim Ziraat Bankası'nın 2018’in üçüncü çeyreğinde 1.55 milyar lira olan ticari zararı 2019’un aynı döneminde 1,8 milyar liraya çıktı. Bunun sonucunda 2019 yılının üçüncü çeyreğindeki net kârı 2018 yılının aynı çeyreğine göre yüzde 39,2 düştü ve 1 milyar liraya geriledi.(3)

BATIK KREDİLER BORÇ TAHSİLDARI ŞİRKETLERE SATILIYOR

Bankaların tahsili gecikmiş alacaklarının toplam alacaklarına (kredilerine) oranı ise (batık kredi) 2019 yılının Kasım ayında yüzde 5.23 oldu. Bu oran aynı yılın Eylül ayı itibariyle yaklaşık 152,3 milyar liraya denk düşüyor.(4) 2018 yılının aynı ayında bu rakamın 97,8 milyar lira olduğu düşünüldüğünde batık kredilerdeki bir yıllık artışın yüzde 56 civarında olduğu görülüyor.

Bankalar ortalama iki-üç yıl hukuki takipten sonra tahsil edemedikleri alacaklarını ihale yoluyla varlık yönetim şirketlerine temlik ediyorlar (satıyorlar). Yani bankaların kredilerden doğan alacaklarını başka kurumlar takip ve tahsil ediyorlar.

Nitekim bankacılık sektörünün en büyüklerinden olan Akbank, takipteki kredi alacakları portföyünün 714,5 milyon liralık kısmını toplam 32,8 milyon lira bedel karşılığında, İstanbul Varlık Yönetim A.Ş. ve Gelecek Varlık Yönetim A.Ş.' ye sattı. (5) Yani banka her 100 liralık alacağını sadece 4,6 liraya aracı şirkete devretmiş oldu.

Bu borç tahsildarı konumundaki şirketler BDDK onayı ile kurulan ve faaliyet gösteren, bankalar ve diğer finansal kurumların tahsili gecikmiş alacaklarını satın alıp borçları yeniden yapılandıran şirketler. Bu şirketler söz konusu batık alacaklar için borçlularla telefon, mektup ve e-posta yolu ile yollarla iletişime geçiyorlar. (6)

Böyle bir “haberdar etme” biçimindeki iletişimin bu alacaklar tahsil edilemediğinde ne tür yöntemlerle devam ettiği ise tartışmalı bir konu. Bu çerçevede her türlü baskı yönteminin kullanılabileceğini öngörmek zor değil. Bunun da büyük çaptaki işsizlik ve yoksulluğun yanı sıra borç tahsildarlarının eline düşen milyonlarca insanın durumunu anlatan yeni bir sosyal kriz işareti olduğu açık.

KOBİ’LER ZORDA

İnşaat ve enerji sektöründeki kredilerdeki geri dönüşlerin çok sorunlu olduğu biliniyor. Ancak bunlara son birkaç yıldır batık KOBİ kredilerinin de eklendiği görülüyor. Öyle ki KOBİ'lerin bankalardan kullandıkları toplam kredi 2019 yılının Ağustos ayı sonu itibarıyla 610 milyar liraya yükseldi. Bu kredilerin yüzde 8,6’sının icra yoluyla tahsil edilmeye çalışılıyor. Ekonomik kriz nedeniyle zor durumdaki KOBİ sayısının ise 356 bin civarında olduğu tahmin ediliyor.(7)  

İNSANIMIZ BORÇ BATAĞINDA DEBELENİYOR

Yurttaşlarımızın bankalara ve finansman şirketlerine olan tüketici kredisi ve kredi kartı borçları ise (1 Ocak-27 Eylül 2019 tarihleri arasında) toplam 28,2 milyar lira artarak 540,3 milyar liraya ulaştı. Bu borcun 431,9 milyar lirası tüketici kredilerinden, 114,4 milyar lirası da kredi kartlarından oluşuyor.(8)

Bu kredilerden, bireysel kredi şeklinde kredi kullanan 31 milyon yurttaşın takibe alınan tüketici, konut ve ihtiyaç kredisi gibi kredilerinin tutarı ise geçen yılın Eylül ayında 42,6 milyar liraya yükseldi. (9) Buna 26 milyon civarındaki kredi kartı kullanıcısının ortalama kişi başı riski olan 4,482 liralık riski de eklemek gerekiyor.

FİNANSALLAŞMANIN DOĞAL SONUCU

Batık krediler kuşkusuz sadece Türkiye’de değil, gelişkin kapitalist ülkelerde de ciddi bir sorun. Örnek olarak Avro Bölgesinde batık kredi oranı yüzde 6,2 (ki bu ABD ve Japonya’daki düzeyin 6 katı). Bu borçların üçte biri tüketici kredisi biçimindeki borçlardan oluşuyor. (10)

Ayrıca sorun yalnızca borçlu bireylerin ya da şirketlerin değil, bankaların ve bir bütün olarak finans sektörünün sorunu haline geldi. Çünkü bankaların kârları azalıyor, bu da yeni kredi verilmesini zorlaştırıyor,  kredi kuruması biçiminde bir finansal kriz riskini canlı tutuyor.

BORÇ TAHSİLDARLARI İÇİN KÂRLI BİR İŞ

Diğer yandan bankalar tarafından tahsil edilemeyen batık krediler borç tahsilat şirketleri ve küresel varlık yöneticisi şirketler için çok kârlı bir işe dönüştü. Öyle ki Ernest & Young denetim şirketi raporlarında Yunan bankalarındaki, PIMCO & Fortress ise İtalyan bankalarının batık kredilerini anlatıyorlar ve buralardan sağlanacak kârlara vurgu yapıyorlar. Örneğin tek başına İtalyan Bankası Unicredit’in 17 milyar dolarlık bir batık kredisi küresel varlık şirketlerince yüzde 40-60 oranında bir iskonto ile devir alınmış durumda. 2018 yılında ABD’li 10 büyük banker kuruluş toplamda 205 milyar dolarlık Avrupalı batık krediyi satın aldı. (11)

Bankaların batık kredilerinden kurtulmasının diğer yolu ise menkul kıymetleştirme. Bu yolla banka batık kredilerine dayalı kredilerden oluşan bir havuza dayalı olarak menkul kıymet çıkartıp satıyor.

Türkiye’de bankalar henüz bu yola başvurmuş değiller. Batık kredi miktarı artıp sorun derinleştiğinde bu yola başvurabilirler ki bu da menkul kıymetleştirme biçiminde bir krizin tetikleyicisi olur. (12)

Kısaca küresel çapta batık kredilerin finansallaştırıldığı bir süreçteyiz Bu işten küresel hedge fonları, yatırım fonları, varlık yönetim şirketleri gibi kimilerinin “akbabalar” diye tabir ettiği kuruluşlar büyük kârlar elde ediyorlar. Diğer taraftan borç batağındaki insanların ıstırapları da giderek artıyor.

Adaletsizlik artıyor, çünkü batık kredilerin sorumlusu olan finans sektörü bu işten de yeni kârlar sağlayarak çıkıyor. Bu adil olmadığı gibi, mevcut gelir adaletsizliğini daha da artıran bir durum.

Bu durum, giderek bir sosyal krize dönüşmekte olan borçluluk sorununu çözmede, sorunun asıl kaynağı olan bankalara ya da bir bütün olarak finansal sisteme güvenmenin ne denli saçma olduğunu da gösteriyor.

Öyle ki ülkede son 17 yıldır, emekçiler giderek artan ihtiyaçlarını ücret gelirleri ile karşılamakta zorlandığından bankalardan borçlanmaya yöneldiler. Örneğin çok kötü durumda olan eğitim sistemi karşısında (özellikle de orta sınıf aileler) bankalardan aldıkları kredilerle çocuklarını özel okullarda okutmak durumunda kaldılar.

Chomsky’nin vurguladığı gibi, “eğitimin özelleştirilerek, borçlanma ile finanse edilmesi orta sınıfı teslim almanın bir yolu” (13)  aynı zamanda. Yani finansallaşmış (borca dayalı) eğitim sermaye için sadece yeni bir kârlı alan değil, aynı zamanda kitleleri kontrol edebilme yöntemi.

ÇÖZÜM SOSYAL OLMAK ZORUNDA

Batık kredi ya da aşırı borçluluk sorununu tamamıyla iktisadi bir sorun gibi algılayıp, piyasa ve kâr mantığı ile çözebilmek mümkün değil. Bu sorun artık tıpkı işsizlik ve yoksulluk gibi sosyal bir soruna dönüştü. Bu yüzden de çözümü sosyal olmak zorunda.

Bu çerçevede öncelikli olarak, bu kredileri ödeyemeyecek durumda olanlara kredi vererek onları tuzağa düşüren bankaları sorumlu tutmak ve bu işten doğan zararı kendilerinin karşılamasını sağlamak gerekiyor.

Şöyle ki bankalar tahsil edemedikleri kredi alacaklarını yüzde 90’ın üzerinde iskonto oranından aracı şirketlere devir edebiliyorlarsa, yani alacaklarının yüzde 90’ından fazlasından vaz geçebiliyorlarsa, aynı imkânı doğrudan borçlulara da sağlayabilirler (özellikle de ihtiyaç kredisi-bireysel tüketici kredisi borçlularına).

Böylece sadece faizler değil, anaparanın çok büyük bir kısmı da silinerek ve kalanı da uygun bir ödeme planına bağlanarak böyle bir sosyal sorun büyük ölçüde ortadan kaldırılabilir, borçlular rahatlatılabilir.

Sayıları onlarca milyonu bulan tüketici, işçi, memur, çiftçi ve öğrenci borçlarının etkin ve adaletli çözümü böyle bir sosyal çözümdür.

DİP NOTLAR:

(1)  T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı,  https://www.hmb.gov.tr/kamu-finansmani-istatistikleri (31 Aralık 2019).
(2)  https://www.bloomberght.com/bddk-bankacilik-sektoru-tga-orani-kasim-da-yuzde-523-oldu(30 Aralık 2019).
(3)  https://www.sozcu.com.tr/2019/ekonomi/ziraat-bankasinin-ucuncu-ceyrek-net-kari-aciklandi(13 Kasım 2019).
(4)  https://www.riskmerkezi.org/Content/Upload/istatistikiraporlar/ekler/2037/Risk_Merkezi_Aylik_Bulteni_Eylul_2019.pdf, s. 3-4.
(5)   http://www.milliyet.com.tr/ekonomi/akbank-kredi-alacaklarini-satti (26 Aralık 2019).
(6)  https://istanbulvarlik.com/iletisim.html (er.tar: 31 Aralık 2019).
(7)  https://t24.com.tr/haber/chp-nin-ekonomi-raporundan-kredilerin-her-100-lirasinin-8-6-lirasi-icralik (9Ekim 2019).
(8)  Agm.
(10)               Caroline Metz, “Bad debts make good profits - but what are the social costs?”, https://www.opendemocracy.net (2 October 2019).
(11)               Agm.
(12)               Mustafa Durmuş, “İlkinde trajedi, ikincisinde komedi olur…” (II): Kredi kurumasına karşı menkul kıymetleştirme çözüm olacak mı?”, https://sendika63.org (12 Aralık 2018).
(13)               Noam Chomsky, “The Callous System of Student Debt and the Structure of the “Free Market”, Interview with William Hodgkinson, Breakwater Review, https://chomsky.info (14 May 2013),


9 Eylül 2019 Pazartesi

KAPİTALİZM VE KONUT SORUNU: SPEKÜLATİF Mİ, DOĞAL MI, YAPAY MI?


KAPİTALİZM VE KONUT SORUNU: SPEKÜLATİF Mİ, DOĞAL MI, YAPAY MI?

Mustafa Durmuş

8 Eylül 2019

Ağustos ayının yarısını Londra’da geçirdim. Gözlemlerime göre bu kentte yaşayanların şikâyetçi olduğu konuların başında (Brexit’in neden olduğu belirsizlikleri dışarıda tutarsak) yüksek konut fiyatları ve konut kiraları geliyor.

YOLUN BAŞINDAN SONUNA BİRBİRİNİN AYNI EVLER
Londra’daki konut bölgelerinde, her hangi bir sokağın başından sokağa baktığınızda ipe dizilmiş gibi aynı türden (genellikle de iki katlı) evler görüyorsunuz. Estetik açıdan hoş bir görüntü sergiliyorlar.
Kendi ülkenizdeki inşaat ve konut alanındaki son yıllarda yaşanan yapılaşma kaosu ve anarşisi, doğayı katledercesine yapılmış lüks beyaz fil rezidanslar ve ucubeye benzeyen yüksek katlı TOKİ binalarıyla kıyasladığınızda bu duygu üzüntüye dönüşüyor.
Ancak bu aynı tip evlerin içleri dışarıdan görüldüğü kadar keyif verici değil. Çünkü lüks sayılan 3 oda bir salon (cuk) evler ya da dairelerin, bahçeli evlerin içleri (deyim yerindeyse) dökülüyor. Ahşap doğramaların kalitesi bizimkilerin gerisinde kalıyor. İzolasyon çok kötü. Biraz yüksek sesle konuşsanız yan odadan şikâyet gelebiliyor. Yer döşemeleri genelde çok eski olduğundan her yer boydan boya ucuz halılarla kaplanmış. Bu nedenle de evlerde güveden geçilmiyor.

LONDRA: KONUT FİYATLARI VE KİRALARININ EN YÜKSEK OLDUĞU KENT
Buna rağmen Londra konut fiyatları ve kiraları açısından dünyanın en pahalı kentleri arasında yer alıyor. Öyle ki 2 oda bir salon (cuk) dairenin fiyatı ortalama bir semtte 400,000 -450,000 pound ve kirası aylık 1,500 pounddan aşağı değil (TL karşılığı için rakamı ortalama 7 ile çarpın. Londra dışında fiyatlar belirgin bir biçimde düşüyor).
Diğer yandan kabul etmek lazım ki, Londra kalite etin de, şarküteri ürünlerinin de, ekmeğin de, meyvenin de ucuza satıldığı kentlerin başında geliyor. Bu kentte yaşayan ve son birkaç yılda sayıları birkaç bini bulan Ankara Anlaşması ile Türkiye’den gelip iş kurup yerleşenler, ulaştırma ve ev kiraları dışında, bu ülkede yaşamın zor olmadığı konusunda hemfikirler.

SOSYAL DEVLETTEN GERİYE KALANLAR
Bu doğru, çünkü bu insanların okul çağındaki çocukları (yurttaş olup olmadığına bakılmaksızın) devlet okullarında ücretsiz okuyabiliyor, sağlık hizmetlerinden ücretsiz faydalanabiliyorlar. Ayrıca bu insanlar eğer 60 yaşın üzerinde iseler kamusal ulaştırmadan ücretsiz olarak yararlanabiliyorlar (bizde bu yaş sınırı, sanki bizim ortalama ömrümüz daha uzunmuş gibi, daha yüksek: 65). Yani sosyal devletten geriye halk için hala bazı haklar kalmış görünüyor.
Konut fiyatlarının ve kiralarının çok yüksek olmasının temel nedeni; konut arzının yetersiz, konut talebinin çok yüksek, konutun son 30 yıldır finansal spekülasyonun bir aracı haline getirilmiş olması ve belediyelerin giderek sosyal konut sunumundan çekilmesi.
Sonuç olarak, binlerce lüks konutun yıl içinde çok az kullanımda olduğu gerçeği ortadayken, otoritelerce yılda en az 300 bin yeni konutun yapılması gerektiği ileri sürülüyor.
Konuta talep ise çok fazla. Çünkü sadece ülkesinden memnun olmayıp göç eden orta sınıfa mensup gençlerin değil, başta Arap zenginleri, Rus oligarkları, Çin’in ve Türkiye’nin zenginlerinin bazılarının servetlerini kaçırarak getirdikleri ve ev satın aldıkları ülkelerin başında geliyor İngiltere ve başkenti Londra. Bu nedenle de konut ve diğer işyeri fiyatları ve kiraları aşırı yüksek.
Böylece biz emekçiler sadece patronlar için değil, Londra gibi konut kiralarının aşırı yüksek olduğu kentlerde ev sahipleri için de çalışıyoruz. Birçoğumuz gün boyunca ev kirasını ödeyebilmek için işe gidiyoruz.  Kiracılar böyle çalışırken, birden fazla evi olan ev sahipleri kiracılar sayesinde dünyanın tatil beldelerinde tatil yapıyor, eğleniyor, boş zamanlarını istedikleri gibi değerlendiriyorlar.  Bu bağlamda yüksek kiralar, ev sahiplerinin kiracılardan tahsil ettiği özel bir vergiye dönüşüyor. Üstelik devletin aldığı vergi ile kıyaslandığında sonuçları çok daha ağır türden bir vergi. Çünkü vergi ödemezseniz devlet sizi evinizden atmaz ama ev sahibi kirayı ödeyemediğinizde sizi evden atar (1).

TÜRKİYE: KONUT FAZLASINA RAĞMEN YÜKSEK KİRALAR!
Türkiye’de de (farklı bir biçimde ortaya çıksa da) ciddi bir konut sorunu var. Ama bu sorun farklı sınıflara mensup insanlar için farklı biçimde kendini gösteriyor.
Son 17 yıldır izlenmekte olan sermaye ve servet birikim stratejisi sonucunda boş tutulan ve satılamamış yüzbinlerce konuttan oluşan bir konut stoku oluştu ülkede. Bu durum, yılda binlerce konut üreten büyük müteahhitler ve konut sektörü için büyük bir sorun. Bu olgu aynı zamanda, ülke ekonomisinin genelinin çıkarlarıyla ters düşebilecek bir şekilde de olsa, ülkedeki faiz ve para politikaları başta olmak üzere, temel ekonomi politikalarının belirlenmesinde etkili oluyor.

KONUT SEKTÖRÜ KRİZİN TETİKLEYİCİSİ OLABİLİYOR
Bir başka anlatımla, konut sorunu yüksek konut fiyatları ve kiraları bağlamında sadece kitleleri yoksullaştıran, bölüşümü daha da adaletsiz hale getiren bir bölüşüm sorunu değil. Aynı zamanda makroekonomik dengelerle ya da ekonomik krizlerle ilgili de bir sorun (2008 küresel finansal krizini ABD’deki konut sektöründe patlayan konut balonunun tetiklediği unutulmamalı).
OECD bünyesinde yapılan çalışmalar; hem bu sektörden kaynaklı ekonomik krizlerin önlenmesinde, hem de konut sektörü ile bağlantılı krizlerden çıkışlarda, para ve kredi politikaları (konut kredisi faizleri vb) kadar, kira kontrolü gibi düzenlemelerin de (regülasyon), sektöre yönelik vergilerin de çok önemli olduğunu ortaya koyuyor (2). Çünkü hem konut fiyatları, hem konut kiraları, hem de konut kredisi faizleri ve sektöre yönelik vergiler hanelerin servetlerini, gelirlerini, harcamalarını, dolayısıyla da toplam talep düzeyini etkiliyor.
Sorunun boyutlarını verilerle sergilemeye çalışalım.
İnşaat Mühendisleri Odası bünyesinde yapılan bir çalışmaya göre (3), Türkiye’de satışı yapılmamış toplam 2 milyon 171 bin 232 konut bulunuyor. İstanbul’da 2013-2018 yılları arasında toplam 655 bin 566 ilk el konut satışı gerçekleşti. Aynı yıllar arasında alınan yapı kullanım izin belgeleri ile birlikte değerlendirildiğinde, 254 bin 152 konut satışı gerçekleşmeyerek konut stokuna eklendi.
Ankara’da ise aynı dönemde toplam 333 bin 875 ilk el konut satışı gerçekleşti. Yapı kullanım izin belgeleriyle birlikte değerlendirildiğinde 79 bin 882 konutun satışı gerçekleşmedi ve satılamayan konut stokuna eklendi.
Piyasadan sağlanan verilere göre ise, bu yılın Haziran ayı itibariyle ülkedeki konut stoku 1,8 milyon adede ulaştı. Öyle ki sektördeki büyük 14 firmanın sahip olduğu konut stokunun Emlak Katılım Bankası aracılığıyla satışa sürüleceği ve böylece bu stokların eritileceği ileri sürülüyor (4).
Coldwell Banker adlı bir kuruluşun, TÜİK verileri üzerinden birinci el satış konut üretimi ve satışı üzerinden yaptığı çalışmaya göre, Türkiye’de 3,5 yıllık konut stoku bulunuyor (5). Yani önümüzdeki 3,5 yıl yeni konut üretilmese de mevcut stok talebi karşılamaya yeterli durumda.

KİRACI SAYISI ARTARKEN, EV SAHİBİ OLMAK ZORLAŞTI
Bu kurumun Türkiye Grubu Başkanı G. Taş (niyetten bağımsız olarak) konut sorununun bir başka boyutunu sergiliyor. Ona göre: “Türkiye’de konut ihtiyacı olan kesimin yüzde 85’inin gelir seviyesi orta ve ortanın altında” (6). Yani asıl ihtiyaç sahipleri, kolayca tahmin edilebileceği gibi, yoksulluk sınırında yaşayan insanlarımız.
Türkiye’de yaklaşık 6 milyon hane (20 milyonun üzerinde insan) başkasının evinde kiracı olarak oturuyor. Bu sayı kendi evinde oturanların yarısı civarında. Ev sahibi olanların oranı 2002’den 2017’ye Yüzde 73’ten yüzde 57’ye gerilemiş durumda (7). Yani ev sahibi olmak giderek zorlaşıyor.

KONUT HARCAMALARI HANE BÜTÇESİNİN İLK SIRASINDA YER ALIYOR
TÜİK’in hane halkı bütçe araştırmasının 2018 yılı sonuçlarına göre (8) konut ve kiraya yapılan harcamalar hanelerin harcamaları arasında ilk sırada yer alıyor. Türkiye genelinde hane halklarının tüketim amaçlı yaptığı harcamalar içinde en yüksek payı yüzde 23,7 ile konut ve kira harcamaları alırken, en düşük payı alan harcama grupları yüzde 2,2 ile sağlık ve yüzde 2,3 ile eğitim hizmetleri oldu.
Yani eğitim ve sağlıktan önce insanlar, öncelikli olarak başlarını sokabilecekleri, kirasını karşılayabilecekleri bir ev bulma derdindeler. Gıda harcamalarını da çıktıktan sonra geriye bir şey kalırsa harcayabiliyorlar.
Ancak bir ayrıntıya özellikle dikkat çekmek gerekiyor. Konut ve kira harcamalarının payı en düşük gelirli yüzde 20’lik nüfus (en yoksullar) içinde yüzde 31,4. Yani ortalamanın üçte bir üzerinde. Emekliler gelirlerinin yüzde 28,6’sını kira ve konuta harcarken, girişim geliri elde edenlerde (iş sahipleri) bu oran yüzde 19,7 (9). Yani konut sorunu sınıfsal farklılıklara göre daha da derinleşiyor.

‘BOLLUK’ VE ‘YAPAY KITLIK’ DİYALEKTİĞİ İŞLİYOR
Bir yanda boş milyonlarca konut bulunurken, insanların konut için bu denli yüksek oranda harcamada bulunmak zorunda kalmaları, çok kötü konutlarda yaşamaya zorlanmaları nasıl açıklanabilir?
Her şeyin kâr ve sermaye-servet birikimi için düzenlendiği bir sistem olan kapitalizmde sermayedarların kârlarının, dolayısıyla da sermayelerinin ve servetlerinin artması onlar için bolluk anlamına gelirken, geri kalan yığınlar için kıtlık demek oluyor. Bu nedenle de spekülatif kazançlar elde edebilmek amacıyla üretilmiş yüzbinlerce konut boş dururken, milyonlarca insan, diğer harcamalarından kısarak yüksek kiralar ödemek zorunda kalıyor ya da yaşanamayacak kadar kötü koşullardaki evlerde barınıyor.
Bu, bir yüzünde bolluk, diğerinde ise kıtlık olan bir madalyonun iki yüzü gibi. Bu durum aslında sınıfsal ayrışmanın bir sonucu olarak ortaya çıkan zenginlik-yoksulluk çelişkisinin bir dışa vurumu.

DOĞAL DEĞİL YAPAY KITLIK
Buradaki kıtlığın ya da yokluğun doğal değil, yapay bir kıtlık olduğunun altını çizelim. Yani sistemin işleyişine bağlı olarak sistemin egemenlerince yaratılmış bir kıtlıktan söz ediyoruz. Çünkü örneğin gezegende yeterince kaynak mevcut. Örneğin Dünya Gıda Örgütü (FAO) küresel çapta 12 milyar insanı besleyebilecek büyüklükte tarımsal kaynağımızın olduğunu ileri sürüyor (10).
Herkese fazlasıyla yetecek kadar üretim ve kaynak varken, küresel çapta milyarlarca insanın yoksulluk ve açlık çekiyor olması; 4,2 milyar insanın yoksulluk sınırının, 1,5 - 2,5 milyar insanın ise açlık sınırın altında yaşıyor olması (11); Eurostat verilerine göre Türkiye’de nüfusun yüzde 41,3’ünün yoksul, nüfusun yüzde 36,6’sının ise çürük evlerde yaşıyor olması (12) bir kader değil, bir doğa kanunu değil, olsa olsa kapitalizmin “yoksullaştırma kanununun” sonucudur.
Kısaca kapitalizmde bolluk, refah, boş zaman, nitelikli istihdam, ucuz ve sağlıklı konut-barınma, güvenilir ve çevre dostu ulaştırma gibi temel ihtiyaçlar ya da hizmetler biz emekçilerin tercihleri ya da isteklerinden ziyade, sistemin yüzde 1’i olarak adlandırılan egemenlerinin istekleriyle ve sistemin işleyişine hâkim olan ve bu egemenlere hizmet amacıyla konulmuş olan kurallarca belirleniyor.
Kapitalizm varlığını sürdürdükçe biz yüzde 99’un bu hizmetlere yeterince erişebilmesi imkânsız. Çünkü aksi bir durum, kârların azaltılması, sermaye birikiminin yavaşlatılması, yani altın yumurtlayan tavuğun kesilmesi anlamına gelir ki- yüzde 1 bunu istemez, gerçekleşmesine izin vermez.
Bir başka anlatımla, kapitalizmde refah, bolluk ve boş zamandan asıl olarak faydalananlar sermaye ve servet sahibi sınıflar. Emekçilerin payına düşen ise yapay bir biçimde yaratılan ve sürdürülen kıtlığa katlanmak, kötü, sağlıksız evlerde yüksek kiralarla oturmak, yüksek banka kredileriyle onlarca yıl süren ev sahibi olma mücadelesi vermek, yoksulluk ve kölelik koşullarında istikrarsız, garantisi olmayan, güvencesiz, uzun saatli, düşük ücretli işlerde çalışmak ve tüm bunlar için halimize şükretmek.

DÜZEN BÖYLE AMA BU KADER DEĞİL…
Bu düzenin kuralları böyle işliyor. Bu kuralları, dolayısıyla da bu işleyişi değiştirmek gerekiyor. Bunu yapabilecek güç (bilimsel olarak da), sadece işçi ve emekçi sınıflar ve ezilen halklarda mevcut. Çünkü egemen sınıflar ve siyasal sözcüleri doğal olarak statükoyu korumak istiyor. Bu arada hem devletin zor aygıtları, hem de rıza üretmeyi sağlayan araçları ve büyük sermaye medyası emekçilerin mevcut duruma razı olmalarını, hatta desteklemelerini sağlayabiliyor.
Ancak böyle köklü bir değişim bilinçli bir mücadeleyi ve zamanı gerektiriyor. Bu değişimin mücadelesi verilirken de bugünden de yapılacak şeyler olmalı. Bunlar; ücret-gelir politikalarından sosyal politikalara, vergi politikalarından kurumsal değişikliklere kadar geniş bir ekonomik ve sosyal haklara ilişkin talepler zincirini içermeli.

BUGÜN YAPILABİLECEK ŞEYLER MEVCUT
Bu bağlamda öncelikle insanların barınma hakkını finansallaşmanın bir aracı haline getiren ve konut edinmeyi müteahhitlerin ve bankaların insafına bırakan emek karşıtı politikalara son verilmeli, reel ücret düzeyleri yükseltilmeli ve “kira kontrol yasası” çıkartılarak kiralara üst sınır getirilmeli.
Örneğin hükümet konut kiralarını yarı yarıya indiren bir tavan fiyat uygulamasıyla mevcut konut stoklarını kısmen de olsa ticari bir mal olmaktan çıkartsaydı ne olurdu?
Normal koşullarda kirayı ödemek için çok fazla saat çalışmak ya da ikinci bir iş yapmak durumunda kalmazlardı. Kiradan tasarruf edecekleri gelirleri eğitim, kültürel faaliyetler için harcayabilecekleri gibi, boşa çıkan zamanlarını kendilerine de ayırabilirlerdi. Daha az çalışarak aşırı üretim sorununa daha az katkı vermiş olurlardı. Böylece gereksiz bir aşırı tüketim baskısını da hafifletmiş olurlardı.
Aynı amaçla kişilerin ve şirketlerin sahip olabilecekleri konut sayısına üst sınır getirilmeli, ya da belli sayıda konut edinimi yüzde 100 vergilemeyle caydırılmalı. Bu anlamda mutlaka bir rant vergisi hayata geçirilmeli. Keza konut alım satımında (konutu elde tutma süreleri anlamında) vergiden kaçınmayı kolaylaştıran uygulamalara son verilmeli.
Belli bir sürenin üzerinde boş tutulan evlere para cezaları uygulanarak spekülatif amaçlı konut edinimi önlenmeli. Belli bir sürenin üzerinde boş kalan evlere (kamunun denetiminde) ihtiyaç sahibi evsizlerin yerleştirilmesi sağlanarak mevcut kaynakların verimli kullanılması sağlanmalı.
Sosyal-ekolojik konut yapımı ve sunumu piyasa dışına çıkartılarak bütünüyle kamuya bırakılmalı. Bu konuda TOKİ gibi doğrudan merkezi devlet yapılanması değil, mali ve idari özerkliğe sahip belediyeler, kooperatifler, kâr amacı gütmeyen vakıflar ve diğer sivil toplum kuruluşlarının oluşturacakları yeni kurumsal yapılar söz sahibi olmalı. Bu yapıların gerçekleştireceği projelerin fonlaması devlet bütçesinden yapılacak aktarmalarla ve Merkez Bankası’nın bu yapının çıkartacağı tahviller karşılığında sunacağı finansman ile yapılmalı.
İhtiyaç duyduğumuz şey bu ve benzeri politikaları bugünden hayata geçirebilecek bir siyasal iradenin varlığı ve ekonomik ve demokratik haklarımızın korunması ve genişletilmesine yönelik demokratik mücadelenin örgütlenmesidir.

DİP NOTLAR:

(1) George Monbiot, “Private Taxation”, https://www.monbiot.com (19 July 2019).
(2) Boris Cournède, Sahra Sakha and Volker Ziemann, “Housing-related policies matter for economic resilience”, https://oecdecoscope.blog (9 August 2019).
(3) Selim Tulumtaş, “Satılamayan konutlar-Plansızlığın sonuçları”, 
https://www.gazeteduvar.com.tr (27 Mart 2019).
(4) 
https://www.emlak365.com/…/turkiye-de-konut-stoku-18-milyon… (8 Haziran 2019).
(5) 
https://businessht.bloomberght.com/…/1955145-konutta-3-5-yi… (8 Mayıs 2018).
(6) Agh.
(7) 
https://www.emlak365.com/…/turkiyedeki-hane-sayisi-ev-sahib… (30 Temmuz 2018).
(8) TÜİK, Hanehalkı Tüketim Harcaması, 2018, TÜİK Haber Bülteni, Sayı: 30584, 
http://www.tuik.gov.tr (26 Temmuz 2019)
(9) Agr.
(10) FAO, The State of Food Insecurity in the World, 2013’den aktaran Jean Ziegler interviewed by Éric Toussaint, Geopolitics of Hunger, 
http://brechtforum.org/economywatch/geopolitics-hunger (16 February 2012).
(11) Jason Hickel, Divide- A Brief Guide to Global Inequality and its Solutions, Windmill Books, 2017, s. 2, 45.
(12) “Türkiye yoksullukta Avrupa birincisi oldu!”, 
https://gazetemanifesto.com (14 Ağustos 2019).


Formun Üstü
Formun Altı