Kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ağustos 2023 Cumartesi

Kapitalizmin ve burjuva iktidarların ikiyüzlülüğü

 

Kapitalizmin ve burjuva iktidarların ikiyüzlülüğü

Mustafa Durmuş

26 Ağustos 2023

Petrol, doğal gaz ve LPG gibi fosil yakıtların kullanımının iklim değişikliğinin ve küresel ısınmanın en önemli nedenlerinden biri olduğu biliniyor.   

Nitekim uluslararası kuruluşlar ve burjuva hükümetler, bir yandan sözüm ona iklim değişikliği ile mücadele çağrıları yaparken ve taraflar COP İklim Zirvelerinde her yıl fosil yakıtların kullanımının ciddi biçimde azaltılması talebinde bulunurken, diğer yandan burjuvazinin kontrolündeki siyasal iktidarlar fosil yakıt sektörüne ve bu sektörün efendisi konumundaki küresel petrol şirketlerine devasa sübvansiyonlar vermeyi sürdürüyorlar.

Öyle ki IMF’ye göre geçen yıl bu rakam 7 trilyon dolara yükseldi (https://www.imf.org/fossil-fuel-subsidies-surged-to-record-7-trillion, 24 August 2023). Yani küresel petrol şirketlerine Türkiye’nin şu anki milli gelirinin 7 katından fazla sübvansiyon (mali destek) verildi.

Tek başına bu olgu bile kârı her şeyin üzerinde tutan, bu amaçla emeği sömüren ve doğayı talan eden kapitalizm altında iklim değişikliği ile gerçek anlamda mücadele edilemeyeceğini, aksine kapitalizmin bizzat başta iklim değişikliği ve küresel ısınma olmak üzere ekolojik çöküşe neden olduğunu gösteriyor.

Bir başka ifade ile doğayı, gezegeni,  insanlığı ve diğer canlıları yok oluştan korumak ancak kapitalizmi ve onun egemen sınıfı olan burjuvaziyi ortadan kaldırmakla ve yerine her türden sömürünün yok edildiği, doğa ile uyumlu, emek ve emekçi dostu, eşitlikçi ve sosyal adaletçi bir sistem kurmakla yani “sosyalizm” ile mümkün olabilir.

 


15 Aralık 2022 Perşembe

Kapitalizm hasta ediyor

 

Kapitalizm hasta ediyor!

Mustafa Durmuş

15 Aralık 2022

Şu an dünyada sadece 10 çok uluslu şirket küresel paketlenmiş gıda ve meşrubat/içecek ürünleri piyasasını kontrol ediyor. Bunlar:

Nestlé, PepsiCo, Coca-Cola, Unilever, Danone, General Mills, Kellogg's, Mars, Associated British Foods, and Mondelez gibi ülkemizde de ürünleri çokça tüketilen çoğunluğu ABD menşeli küresel finans kapitalin kontrolü altındaki çok uluslu şirketler. (1)

Bu şirketlerin her biri her yıl milyarlarca dolar gelir elde ediyor. Toplamda paketlenmiş gıda ve içeceklerin küresel çaptaki satışlarından elde edilen gelir 2020’de 2,8 trilyon doları buluyor. 2027’ye kadar bunun 3,4 trilyon dolara çıkması bekleniyor.

2002’de 995 milyar dolar olan Coca Cola, PepsiCo ve Cadbury-Schweppes gibi meşrubat satışlarının toplam gelirlerinin ise 2027’de 1,4 trilyon dolara çıkacağı tahmin ediliyor.  (2)

Şirketlerin satış gelirlerindeki bu artışların çok büyük bir kısmı Güney’in azgelişmiş ülke pazarlarında gerçekleşiyor. Bu durum kapitalizmin ve emperyalizmin bir diğer kötü yüzünü daha açığa çıkarıyor:

Giderek daha fazla azgelişmiş ülkelere yönelen sağlıksız yiyecek ve içecek ürünleri üreten ve pazarlayan çok uluslu şirketler, küresel çapta obezite, diyabet, kalp hastalığı, kanser ve ekolojik tahribat gibi “küresel sermaye kaynaklı hastalıklara” neden oluyorlar.

Bu yüzden de, bu çok uluslu şirketlerin yerli ortaklığını yapıp ya da onlara ülkedeki üretim ve satış faaliyetleri için her türlü kolaylığı sağlayıp aynı zamanda antiemperyalist olmak mümkün değil. Yani sözde anti Amerikancılık ile antiemperyalist olunmuyor.

Antiemperyalist olmak öncelikle, emeğimizi sömüren, sağlığımıza ve doğaya zarar veren böyle çok uluslu şirketlere ve onların işbirlikçilerine karşı çıkmaktan geçiyor.

(1(1) http://www.independent.co.uk (6 November 2016)(2) https://www.localfutures.org/chak-chok-a-campaign-against-junk-food (14 December 2022).

 

10 Şubat 2020 Pazartesi

ZENGİNLER KULÜBÜNÜN İTİRAFI: KAPİTALİZM İFLAS EDİYOR!


ZENGİNLER KULÜBÜNÜN İTİRAFI: KAPİTALİZM İFLAS EDİYOR!

Mustafa Durmuş

10 Şubat 2020

2020 yılına hem dünya, hem de Türkiye giderek derinleşen sosyal, ekonomik ve ekolojik sorunlarla birlikte girdi. Küresel çapta gelir ve servet eşitsizliği ve yoksulluk arttı, iklim değişikliği iklim krizine evrilmeye başladı,  demokrasi karşıtı otoriter rejimler işbaşında kalmayı sürdürüyor. Bu konular Zenginler Kulübü Dünya Ekonomik Forumu’nun Ocak başında Davos’taki geleneksel toplantısında da ele alındı.

Avustralya’yı sarsan yangınlar, Korono virüsü, Libya iç savaşı, Suriye’de yoğunlaşan savaş yüzünden hayatlarını kaybeden gençlerimiz, Türkiye’deki depremler ve çığ felaketinde yitirdiğimiz onlarca insanımız, donarak ölen mülteciler, işsizlik intiharları,  açlık nedeniyle kendini yakan vatandaş, basına yansıyan gelişmelerden sadece bir kaçı.

KAPİTALİZMİN YARATTIĞI HAYAL KIRIKLIĞI

Geçen yılın sonunda yayınlanan 2019 İnsani Gelişme Raporu şöyle bir tespitte bulunuyor (1):

“Dünyadaki protesto dalgaları, içinde yaşadığımız düzende bir şeylerin yanlış gittiğini gösteriyor. İnsanlar farklı nedenlerle iktidarları protesto etmek için sokağa çıkıyorlar. Bunlar yüksek tren bileti biletleri ya da benzin fiyatları olabildiği gibi, bağımsızlık ve özgürlük talepleri de olabiliyor. Hepsini birbirine bağlayan şey ise eşitsizlikler ve bunların neden olduğu müthiş hayal kırıklığı”.

Yani kapitalizmin miadı dolmak üzere ve önlenemez bir çöküş evresine girmiş gibi görünüyor. Ortaya çıkan bunca ekonomik, sosyal ve siyasal problem, yükselen militarizm ve savaşlar bu çöküşün göstergeleri. Ancak kapitalizmin karşısında ona meydan okuyan emekten yana bir seçenek (teoride mevcut olsa da) henüz ete kemiğe bürünebilmiş değil. Böyle bir meydan okuma olmadığı  sürece bu iflas ve çöküş barbarlık dönemiyle sonuçlanacaktır.

ULUSLARARASI RAPORLARIN İNKÂR EDEMEDİĞİ GERÇEKLER

Büyük resimden başlayalım ve olabildiğince uluslararası raporlara dayanarak bu yılın nasıl bir yıl olduğunu ve bundan sonrasının nasıl olabileceğini anlamaya çalışalım.
Öncelikle ekonomi. Kapitalizmin 21. Yüzyıldaki ilk büyük krizi olan 2008 Büyük Resesyonundan çıkışın ana kolaylaştırıcıları olan Çin ve Hindistan ekonomileri bu yıldan itibaren yavaşlayacaklar.

Öyle ki IMF, Avrupa Kalkınma Bankası ve OECD gibi örgütler 2020 yılında Hindistan’daki büyüme oranı tahminlerini yüzde 6’ye düşürdüler (bu son 10 yılın en düşüğü anlamına geliyor).

Başka yorumcularsa bu tahmini iyimser buluyorlar.  Hindistan’daki Modi Hükümetinin baş ekonomi danışmanı A. Subramanian’a göre bu yıl bu ülkedeki büyüme hızı yüzde 3,5’e kadar düşebilir. Çin’de ise 2007 yılında yüzde 14,2 olan büyüme hızı 2018 yılında yüzde 6,6’ye geriledi. IMF, 2024 yılına kadar bunun yüzde 5,5’e düşeceğini öngörüyor. Oysa her iki ülkede de hızlı büyüme yoksulluğu azaltıyordu. Büyüme yavaşladığında yoksulluk da artmaya başlayacak. (2)

KORONA VİRÜSÜ RESESYONA NEDEN OLABİLİR

Bu öngörüler Korono virüsü patlak vermeden önce yapılmış öngörüler. Oysa (eğer bu virüsün yayılması önlenemezse), virüs küresel bir ekonomik daralmaya (resesyon) neden olabilir. Çünkü virüsün ortaya çıktığı Çin’de perakende satışlar, eğlence sektörüne yönelik harcamalar, turizm ve seyahat harcamaları sert biçimde düştü. Şehirler kapatıldı, insanlar evlerinde mahsur kaldılar.

Çin’in bu yıl dünya hasılasındaki payının giderek daha da artacağı (payı yüzde 18 civarında olacak) göz önüne alındığında, virüsten kaynaklı bir Çin ekonomik daralmasının dünyanın geri kalan ekonomilerinde yaratacağı etkiyi tahmin etmek güç olmaz.

Nitekim Financial Times bu gerekçe ile 2020 yılında dünya ekonomisindeki büyümenin tahmin edildiği gibi yüzde 3 olamayacağı, yüzde 2,5’in altına düşebileceği uyarısında bulunuyor. Bu düzey ise IMF tarafından küresel resesyon düzeyi olarak niteleniyor.(3)

IMF BAŞKANI KRİZ UYARISINDA BULUNUYOR AMA LİKİDİTE GENİŞLEMESİ SÜRÜYOR

Geçen ay Peterson Dünya Ekonomisi Enstitüsü’nde konuşan Uluslararası Para Fonu Başkanı (IMF) K. Georgieva bir adım daha ileri gitti ve artan finansal istikrarsızlıkların ve eşitsizliklerin 1929’da başlayan Büyük Buhran benzeri bir krize yol açabileceğini öne sürdü. (4)

Diğer yandan hem resesyonu önlemek, hem de para ve finans piyasaları aracılığıyla daha fazla kâr elde edebilmek için küresel kapitalizm düşük faize dayalı para politikalarını ve miktarsal kolaylaştırma politikalarını hala sürdürüyor.

Öyle ki BIS verilerine göre (5); 2019 yılında küresel likidite birinci çeyrekte yüzde 3,3; ikinci çeyrekte yüzde 4,9 ve üçüncü çeyrekte yüzde 7,7 oranında artış gösterdi. Böylece toplam likidite dünya hasılasının yüzde 41,2’sine yükseldi.  Bu oran (bankacılık/finans dışı sektörlere giden likidite bağlamında) dünya hasılasının yüzde 106,1’ine denk düşüyor. ABD dışındaki (Eylül 2019 sonu itibariyle) dolar cinsinden krediler yüzde 5’lik artışla 12,1 trilyon dolara; avro cinsinden olanlar (avro bölgesi dışında) yüzde 9 artışla 3,5 trilyon avroya çıktı.

Likiditedeki bu artış kuşkusuz küresel borç stoklarının daha da büyümesine, bu da finansal kriz riskinin atmasına neden oluyor. IIF’ye göre; küresel borç stoku tüm zamanların en yükseğine çıkarak 257 trilyon dolara (dünya hasılasının yüzde 320’sine) ulaştı. Bu, 7,7 milyar nüfuslu dünyada (eğer eşit dağıtılsaydı) herkesin 32,500 dolar borcu var demek. (6)

TÜRKİYE: ULUSLARARASI KREDİLERDEN EN FAZLA PAY ALAN ÜÇÜNCÜ ÜLKE

Artan küresel likiditeden en fazla payı alan ülkeler sıralamasında (bankacılık sektörü dışındaki sektörlere gelen kredilerin stok anlamında) Türkiye’nin üçüncü ülke olduğu görülüyor.

En fazla kredi 500 milyar doların üstünde bir rakamla (yüzde 90’ı dolar cinsinden) Çin’de bulunurken; ikinci konumda 350 milyar doların üstünde bir stokla Meksika (yüzde 80’i dolar cinsinden) ve üçüncü konumda 300 milyar doların üstünde bir rakamla ( yüzde 60’ı dolar cinsinden)  Türkiye oldu. (7)

Bu durum Türkiye’nin son 17 yıldır sürdürdüğü sermaye birikim rejimi olan dış borçlanmaya dayalı birikim ve büyüme rejimini bir müddet daha sürdürebilmesinin de önünü açıyor. Bu da bu yılın üçüncü çeyreğindeki binde 9’luk ve henüz resmi olarak açıklanmamış olan son çeyreğindeki yüzde 2-3 civarındaki büyümenin kaynağını izah ediyor. Bu durum aynı zamanda ülkedeki dış borçlar nedeniyle bankacılık krizi riskinin sürdüğünü de gösteriyor.

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ KÜRESEL RİSKLERİN BAŞINDA GELİYOR

Dünya Ekonomik Forumunca yayınlanan 2020 yılı Küresel Risk Raporu (8)  dünyanın karşı karşıya kaldığı en yüksek riskleri açıkladı. Gerçekleşme olasılığı açısından en yüksek 5 risk şöyle sıralanıyor: 1. Çok kötü hava koşulları, 2. İklim değişikliğine karşı alınan önlemlerin başarısız kalması, 3. Doğal felaketler, 4.Biyoçeşitlilik kayıpları, 5. İnsan yapımı doğa felaketleri.

Rapora göre, sadece Avustralya yangınında 1 milyar civarında hayvan yok oldu. Ekolojik felaketlerin neden olduğu ekonomik zarar ise (2018 yılında) 165 milyar dolar. Bu önceki 10 yıllık ortalama olan 71 milyar doların 2 katından fazla bir zarar anlamına geliyor. Tek başına Avustralya’da ortaya çıkan yangının neden olduğu zararın 68 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor.

Bu arada küresel sigorta şirketleri en büyük riskin iklim değişikliğinden geleceğine inanıyorlar. Bu, siber ataklar, finansal istikrarsızlıklar ve terörizm gibi risklerin neden olacağı zararların önüne geçen bir risk ve zarar olarak değerlendiriliyor. 2017 yılında sigortalanmış hasarın küresel değeri 140 milyar doları buluyor. (9)

YEŞİL KUĞU RİSKİ

Küresel finans piyasalarından kaynaklı yeni bir potansiyel risk grubunun varlığından söz ediliyor.  “Yeşil Kuğu / Green Swan”  adı verilen bu riskin yakın gelecekte ortaya çıkabilecek finansal krizi de tetikleyebilecek bir risk olduğunun altı çiziliyor (10)

Diğer yandan finansal kurumlar açısından iklim ile ilgili riskleri finansal raporlara entegre etmek ciddi bir sorun.  Zira fiziksel, sosyal ve ekonomik durumlarla ilgili radikal belirsizlikler söz konusu ve bu belirsizlikler düzenli değişim içindeler. Aynı zamanda karmaşık dinamikleri ve zincirleme tepkileri içeriyorlar.  Geleneksel- arkaik risk değerlendirme ve mevcut iklim-ekonomi modelleri ise iklimle ilgili riskleri tam olarak tahmin edebilen modeller olmaktan çok uzaklar. 


KADINLAR VE KIZ ÇOCUKLARI İLK KURBANLAR

Ekolojik şoklar doğal kaynakları tehdit ettiğinde bunun ilk hedefi ve mağduru kadınlar oluyor.  Özellikle de az gelişmiş ülkelerde kadınlara yönelik şiddet ve taciz olaylarında ciddi bir artış yaşandığı gözlemleniyor.

JUCN adlı grubun bir raporuna göre; çevre şokları ve krizleriyle ilgili çatışmalara bağlı olarak çocuk evliliklerinde ciddi bir artış söz konusu. Ek olarak zorunlu evlilikler, fahişeliğe zorlama, cinsel şiddet ve insan kaçakçılığı vakaları arttı. İnsanlar temel gereksinimlerini karşılayamadıklarında, kız çocuklarını evlendirerek finansal zorlukları, geçim sıkıntısını aşmaya çalışıyorlar. Öyle ki (The Guardian) çok kötü hava koşullarına bağlı olarak geçim zorlaştığından 12 milyondan fazla genç kız çocuğu evlenmek durumunda kaldı. Benzer nedenlerle insan ticaretinde yüzde 20’lik bir artış yaşanıyor. (11)

2,153 YETİŞKİN 4,6 MİLYAR İNSANDAN FAZLA SERVETE SAHİP

Bu yılın başlarında yayınlanan Oxfam Raporu’na göre (12); dünyadaki 2,153 dolar milyarderinin servetlerinin toplamı dünya nüfusunun yüzde 60’ının, yani 4,6 milyar insanın servetlerinin toplamından fazla. Bu arada toplamda 4,3 milyar civarında insan yoksulluk sınırında yaşıyor. FAO verilerine göre dünyada en az 1,5- 2,5 milyar insan açlık çekiyor. (13)

Rapora göre, dünyanın en zengin 22 kişisinin toplam serveti Afrika kıtasındaki kadınların toplam servetinden daha fazla. Kadınlar ve kız çocukları her gün 12,5 milyar saat tutarında karşılığı ödenmemiş ev işi ve bakım gibi işler yapıyorlar.
Bu yılda dünya ekonomisine 10,8 trilyon dolarlık bir katkı demek. Yani kadınlar küresel teknoloji endüstrisinin 3 katı kadar değer yaratıyorlar ama karşılığında her hangi bir ücret almıyorlar. Dünya çapında çalışma yaşındaki kadınların yüzde 42’si (erkeklerin ise sadece yüzde 6’sı) bu işler yüzünden ev dışında çalışamıyorlar.

Öte yandan en zenginin servetinden 10 yıl boyunca sadece binde yarım oranında servet vergisi alınsa; engelli, yaşlı ve çocuk bakımı, eğitim ve sağlık gibi alanlarda 117 milyon yeni istihdam yaratılabiliyor.

Bu gerçeğe rağmen böyle vergiler alınamadığı gibi, verginin asıl yükü halkın sırtına yıkılıyor. Sermayedar seçkinler, muktedirler ödemedikleri vergileri bağış adı altında iktidar ve güç odaklarına aktarabiliyorlar. Üstelik bunu yüzleri kızarmadan normal bir şeymiş gibi savunabiliyorlar.


KİBİRLİ MUKTEDİRLER

Muktedirlerin gözlerini kibir, servet ve güç hırsı bürümüş. Kendilerine her şeyi hak görme ruh hallerinden dolayı, en zararsız reformları, en haklı talepleri veya en hafif bir eleştiriyi dahi kendilerine hakaret olarak algılıyorlar. Kendi, küçük seçkinci çevrelerindekilerin haricindeki insanların başına gelenlerle ilgili en küçük bir empati, merhamet veya suçluluk duymuyorlar. Öyle ki çocuklarını doyuramadığı için kendini yakan bir babayı ucuz siyasi manevra” yapmakla” (14) suçlayacak kadar vicdanlarını yitirebiliyorlar.

Ayrıcalıklı olma hali insanlara garip ve hoş olmayan şeyler yaptırır, sözler söylettirir. Ayrıcalıklı yaşamak, daha az şansa sahip insanlara karşı vurdumduymazlığı, hatta zalimliği yaratırken, sonu olmayan bir açgözlülüğü de besler. Bir toplum böyle seçkinlerin kıskacına girdiğinde ise sonuç her zaman felaket olur. (15)

Gelecek yazı: “Yeni bir yaşam” hikayesi gerekiyor!

DİP NOTLAR:

(2)  Esther Duflo , Abhıjıt Banerjee, “The Other Side of Growth”, https://www.project-syndicate.org (26 December 2019 ).
(3)  Chris Giles, “Coronavirus outbreak weighs heavily on global economy”, https://www.ft.com (7 February 2020).
(4)  https://www.theguardian.com/business/2020/jan/17/head-of-imf-says-global-economy-risks-return-of-great-depression (17 January 2020).
(5)  BIS, Statistical release: BIS global liquidity indicators at end-September 2019 (27 January 2020) and BIS, Global liquidity: banks' claims  By type of claim and residence of borrower,Table 1 (27 January 2020).
(6)  Nick Beams, “Growing fears of global debt crisis”, https://www.wsws.org (22 January 2020).
(7)  BIS, agr.
(8)  World Economic Forum (WEF), The Global Risks Report 2020, https://www.weforum.org/reports (15 January 2020).
(9)  Agr.
(10)               Podcast: Luiz Pereira da Silva speaks about "green swan" risks, https://www.bis.org/publ/othp31.htm (20 January 2020).
(11)               Julia Conley, “New Study Details Overlooked Link Between Climate Breakdown and Violence Against Women”, https://www.commondreams.org/news ( 29 Januaery 2020).
(12)               Time to care, https://www.oxfam.org/en/press-releases/worlds-billionaires-have-more-wealth-46-billion-people, 2020).
(13)               Jason Hickel, The Divide- A Brief Guide to Global Inequality and its Solutions, Windmill Books, 2017, s. 2.
(14)               https://www.kamupersoneli.net/gundem/akpli-gokcen-hatay-valiligi-onunde-kendini-yakan-baba-icin-skandal (8 Şubat 2020).
(15)               Chris Hedges, “Death by oligarchy”, https://www.truthdig.com (11 November 2019)

9 Eylül 2019 Pazartesi

KAPİTALİZM VE KONUT SORUNU: SPEKÜLATİF Mİ, DOĞAL MI, YAPAY MI?


KAPİTALİZM VE KONUT SORUNU: SPEKÜLATİF Mİ, DOĞAL MI, YAPAY MI?

Mustafa Durmuş

8 Eylül 2019

Ağustos ayının yarısını Londra’da geçirdim. Gözlemlerime göre bu kentte yaşayanların şikâyetçi olduğu konuların başında (Brexit’in neden olduğu belirsizlikleri dışarıda tutarsak) yüksek konut fiyatları ve konut kiraları geliyor.

YOLUN BAŞINDAN SONUNA BİRBİRİNİN AYNI EVLER
Londra’daki konut bölgelerinde, her hangi bir sokağın başından sokağa baktığınızda ipe dizilmiş gibi aynı türden (genellikle de iki katlı) evler görüyorsunuz. Estetik açıdan hoş bir görüntü sergiliyorlar.
Kendi ülkenizdeki inşaat ve konut alanındaki son yıllarda yaşanan yapılaşma kaosu ve anarşisi, doğayı katledercesine yapılmış lüks beyaz fil rezidanslar ve ucubeye benzeyen yüksek katlı TOKİ binalarıyla kıyasladığınızda bu duygu üzüntüye dönüşüyor.
Ancak bu aynı tip evlerin içleri dışarıdan görüldüğü kadar keyif verici değil. Çünkü lüks sayılan 3 oda bir salon (cuk) evler ya da dairelerin, bahçeli evlerin içleri (deyim yerindeyse) dökülüyor. Ahşap doğramaların kalitesi bizimkilerin gerisinde kalıyor. İzolasyon çok kötü. Biraz yüksek sesle konuşsanız yan odadan şikâyet gelebiliyor. Yer döşemeleri genelde çok eski olduğundan her yer boydan boya ucuz halılarla kaplanmış. Bu nedenle de evlerde güveden geçilmiyor.

LONDRA: KONUT FİYATLARI VE KİRALARININ EN YÜKSEK OLDUĞU KENT
Buna rağmen Londra konut fiyatları ve kiraları açısından dünyanın en pahalı kentleri arasında yer alıyor. Öyle ki 2 oda bir salon (cuk) dairenin fiyatı ortalama bir semtte 400,000 -450,000 pound ve kirası aylık 1,500 pounddan aşağı değil (TL karşılığı için rakamı ortalama 7 ile çarpın. Londra dışında fiyatlar belirgin bir biçimde düşüyor).
Diğer yandan kabul etmek lazım ki, Londra kalite etin de, şarküteri ürünlerinin de, ekmeğin de, meyvenin de ucuza satıldığı kentlerin başında geliyor. Bu kentte yaşayan ve son birkaç yılda sayıları birkaç bini bulan Ankara Anlaşması ile Türkiye’den gelip iş kurup yerleşenler, ulaştırma ve ev kiraları dışında, bu ülkede yaşamın zor olmadığı konusunda hemfikirler.

SOSYAL DEVLETTEN GERİYE KALANLAR
Bu doğru, çünkü bu insanların okul çağındaki çocukları (yurttaş olup olmadığına bakılmaksızın) devlet okullarında ücretsiz okuyabiliyor, sağlık hizmetlerinden ücretsiz faydalanabiliyorlar. Ayrıca bu insanlar eğer 60 yaşın üzerinde iseler kamusal ulaştırmadan ücretsiz olarak yararlanabiliyorlar (bizde bu yaş sınırı, sanki bizim ortalama ömrümüz daha uzunmuş gibi, daha yüksek: 65). Yani sosyal devletten geriye halk için hala bazı haklar kalmış görünüyor.
Konut fiyatlarının ve kiralarının çok yüksek olmasının temel nedeni; konut arzının yetersiz, konut talebinin çok yüksek, konutun son 30 yıldır finansal spekülasyonun bir aracı haline getirilmiş olması ve belediyelerin giderek sosyal konut sunumundan çekilmesi.
Sonuç olarak, binlerce lüks konutun yıl içinde çok az kullanımda olduğu gerçeği ortadayken, otoritelerce yılda en az 300 bin yeni konutun yapılması gerektiği ileri sürülüyor.
Konuta talep ise çok fazla. Çünkü sadece ülkesinden memnun olmayıp göç eden orta sınıfa mensup gençlerin değil, başta Arap zenginleri, Rus oligarkları, Çin’in ve Türkiye’nin zenginlerinin bazılarının servetlerini kaçırarak getirdikleri ve ev satın aldıkları ülkelerin başında geliyor İngiltere ve başkenti Londra. Bu nedenle de konut ve diğer işyeri fiyatları ve kiraları aşırı yüksek.
Böylece biz emekçiler sadece patronlar için değil, Londra gibi konut kiralarının aşırı yüksek olduğu kentlerde ev sahipleri için de çalışıyoruz. Birçoğumuz gün boyunca ev kirasını ödeyebilmek için işe gidiyoruz.  Kiracılar böyle çalışırken, birden fazla evi olan ev sahipleri kiracılar sayesinde dünyanın tatil beldelerinde tatil yapıyor, eğleniyor, boş zamanlarını istedikleri gibi değerlendiriyorlar.  Bu bağlamda yüksek kiralar, ev sahiplerinin kiracılardan tahsil ettiği özel bir vergiye dönüşüyor. Üstelik devletin aldığı vergi ile kıyaslandığında sonuçları çok daha ağır türden bir vergi. Çünkü vergi ödemezseniz devlet sizi evinizden atmaz ama ev sahibi kirayı ödeyemediğinizde sizi evden atar (1).

TÜRKİYE: KONUT FAZLASINA RAĞMEN YÜKSEK KİRALAR!
Türkiye’de de (farklı bir biçimde ortaya çıksa da) ciddi bir konut sorunu var. Ama bu sorun farklı sınıflara mensup insanlar için farklı biçimde kendini gösteriyor.
Son 17 yıldır izlenmekte olan sermaye ve servet birikim stratejisi sonucunda boş tutulan ve satılamamış yüzbinlerce konuttan oluşan bir konut stoku oluştu ülkede. Bu durum, yılda binlerce konut üreten büyük müteahhitler ve konut sektörü için büyük bir sorun. Bu olgu aynı zamanda, ülke ekonomisinin genelinin çıkarlarıyla ters düşebilecek bir şekilde de olsa, ülkedeki faiz ve para politikaları başta olmak üzere, temel ekonomi politikalarının belirlenmesinde etkili oluyor.

KONUT SEKTÖRÜ KRİZİN TETİKLEYİCİSİ OLABİLİYOR
Bir başka anlatımla, konut sorunu yüksek konut fiyatları ve kiraları bağlamında sadece kitleleri yoksullaştıran, bölüşümü daha da adaletsiz hale getiren bir bölüşüm sorunu değil. Aynı zamanda makroekonomik dengelerle ya da ekonomik krizlerle ilgili de bir sorun (2008 küresel finansal krizini ABD’deki konut sektöründe patlayan konut balonunun tetiklediği unutulmamalı).
OECD bünyesinde yapılan çalışmalar; hem bu sektörden kaynaklı ekonomik krizlerin önlenmesinde, hem de konut sektörü ile bağlantılı krizlerden çıkışlarda, para ve kredi politikaları (konut kredisi faizleri vb) kadar, kira kontrolü gibi düzenlemelerin de (regülasyon), sektöre yönelik vergilerin de çok önemli olduğunu ortaya koyuyor (2). Çünkü hem konut fiyatları, hem konut kiraları, hem de konut kredisi faizleri ve sektöre yönelik vergiler hanelerin servetlerini, gelirlerini, harcamalarını, dolayısıyla da toplam talep düzeyini etkiliyor.
Sorunun boyutlarını verilerle sergilemeye çalışalım.
İnşaat Mühendisleri Odası bünyesinde yapılan bir çalışmaya göre (3), Türkiye’de satışı yapılmamış toplam 2 milyon 171 bin 232 konut bulunuyor. İstanbul’da 2013-2018 yılları arasında toplam 655 bin 566 ilk el konut satışı gerçekleşti. Aynı yıllar arasında alınan yapı kullanım izin belgeleri ile birlikte değerlendirildiğinde, 254 bin 152 konut satışı gerçekleşmeyerek konut stokuna eklendi.
Ankara’da ise aynı dönemde toplam 333 bin 875 ilk el konut satışı gerçekleşti. Yapı kullanım izin belgeleriyle birlikte değerlendirildiğinde 79 bin 882 konutun satışı gerçekleşmedi ve satılamayan konut stokuna eklendi.
Piyasadan sağlanan verilere göre ise, bu yılın Haziran ayı itibariyle ülkedeki konut stoku 1,8 milyon adede ulaştı. Öyle ki sektördeki büyük 14 firmanın sahip olduğu konut stokunun Emlak Katılım Bankası aracılığıyla satışa sürüleceği ve böylece bu stokların eritileceği ileri sürülüyor (4).
Coldwell Banker adlı bir kuruluşun, TÜİK verileri üzerinden birinci el satış konut üretimi ve satışı üzerinden yaptığı çalışmaya göre, Türkiye’de 3,5 yıllık konut stoku bulunuyor (5). Yani önümüzdeki 3,5 yıl yeni konut üretilmese de mevcut stok talebi karşılamaya yeterli durumda.

KİRACI SAYISI ARTARKEN, EV SAHİBİ OLMAK ZORLAŞTI
Bu kurumun Türkiye Grubu Başkanı G. Taş (niyetten bağımsız olarak) konut sorununun bir başka boyutunu sergiliyor. Ona göre: “Türkiye’de konut ihtiyacı olan kesimin yüzde 85’inin gelir seviyesi orta ve ortanın altında” (6). Yani asıl ihtiyaç sahipleri, kolayca tahmin edilebileceği gibi, yoksulluk sınırında yaşayan insanlarımız.
Türkiye’de yaklaşık 6 milyon hane (20 milyonun üzerinde insan) başkasının evinde kiracı olarak oturuyor. Bu sayı kendi evinde oturanların yarısı civarında. Ev sahibi olanların oranı 2002’den 2017’ye Yüzde 73’ten yüzde 57’ye gerilemiş durumda (7). Yani ev sahibi olmak giderek zorlaşıyor.

KONUT HARCAMALARI HANE BÜTÇESİNİN İLK SIRASINDA YER ALIYOR
TÜİK’in hane halkı bütçe araştırmasının 2018 yılı sonuçlarına göre (8) konut ve kiraya yapılan harcamalar hanelerin harcamaları arasında ilk sırada yer alıyor. Türkiye genelinde hane halklarının tüketim amaçlı yaptığı harcamalar içinde en yüksek payı yüzde 23,7 ile konut ve kira harcamaları alırken, en düşük payı alan harcama grupları yüzde 2,2 ile sağlık ve yüzde 2,3 ile eğitim hizmetleri oldu.
Yani eğitim ve sağlıktan önce insanlar, öncelikli olarak başlarını sokabilecekleri, kirasını karşılayabilecekleri bir ev bulma derdindeler. Gıda harcamalarını da çıktıktan sonra geriye bir şey kalırsa harcayabiliyorlar.
Ancak bir ayrıntıya özellikle dikkat çekmek gerekiyor. Konut ve kira harcamalarının payı en düşük gelirli yüzde 20’lik nüfus (en yoksullar) içinde yüzde 31,4. Yani ortalamanın üçte bir üzerinde. Emekliler gelirlerinin yüzde 28,6’sını kira ve konuta harcarken, girişim geliri elde edenlerde (iş sahipleri) bu oran yüzde 19,7 (9). Yani konut sorunu sınıfsal farklılıklara göre daha da derinleşiyor.

‘BOLLUK’ VE ‘YAPAY KITLIK’ DİYALEKTİĞİ İŞLİYOR
Bir yanda boş milyonlarca konut bulunurken, insanların konut için bu denli yüksek oranda harcamada bulunmak zorunda kalmaları, çok kötü konutlarda yaşamaya zorlanmaları nasıl açıklanabilir?
Her şeyin kâr ve sermaye-servet birikimi için düzenlendiği bir sistem olan kapitalizmde sermayedarların kârlarının, dolayısıyla da sermayelerinin ve servetlerinin artması onlar için bolluk anlamına gelirken, geri kalan yığınlar için kıtlık demek oluyor. Bu nedenle de spekülatif kazançlar elde edebilmek amacıyla üretilmiş yüzbinlerce konut boş dururken, milyonlarca insan, diğer harcamalarından kısarak yüksek kiralar ödemek zorunda kalıyor ya da yaşanamayacak kadar kötü koşullardaki evlerde barınıyor.
Bu, bir yüzünde bolluk, diğerinde ise kıtlık olan bir madalyonun iki yüzü gibi. Bu durum aslında sınıfsal ayrışmanın bir sonucu olarak ortaya çıkan zenginlik-yoksulluk çelişkisinin bir dışa vurumu.

DOĞAL DEĞİL YAPAY KITLIK
Buradaki kıtlığın ya da yokluğun doğal değil, yapay bir kıtlık olduğunun altını çizelim. Yani sistemin işleyişine bağlı olarak sistemin egemenlerince yaratılmış bir kıtlıktan söz ediyoruz. Çünkü örneğin gezegende yeterince kaynak mevcut. Örneğin Dünya Gıda Örgütü (FAO) küresel çapta 12 milyar insanı besleyebilecek büyüklükte tarımsal kaynağımızın olduğunu ileri sürüyor (10).
Herkese fazlasıyla yetecek kadar üretim ve kaynak varken, küresel çapta milyarlarca insanın yoksulluk ve açlık çekiyor olması; 4,2 milyar insanın yoksulluk sınırının, 1,5 - 2,5 milyar insanın ise açlık sınırın altında yaşıyor olması (11); Eurostat verilerine göre Türkiye’de nüfusun yüzde 41,3’ünün yoksul, nüfusun yüzde 36,6’sının ise çürük evlerde yaşıyor olması (12) bir kader değil, bir doğa kanunu değil, olsa olsa kapitalizmin “yoksullaştırma kanununun” sonucudur.
Kısaca kapitalizmde bolluk, refah, boş zaman, nitelikli istihdam, ucuz ve sağlıklı konut-barınma, güvenilir ve çevre dostu ulaştırma gibi temel ihtiyaçlar ya da hizmetler biz emekçilerin tercihleri ya da isteklerinden ziyade, sistemin yüzde 1’i olarak adlandırılan egemenlerinin istekleriyle ve sistemin işleyişine hâkim olan ve bu egemenlere hizmet amacıyla konulmuş olan kurallarca belirleniyor.
Kapitalizm varlığını sürdürdükçe biz yüzde 99’un bu hizmetlere yeterince erişebilmesi imkânsız. Çünkü aksi bir durum, kârların azaltılması, sermaye birikiminin yavaşlatılması, yani altın yumurtlayan tavuğun kesilmesi anlamına gelir ki- yüzde 1 bunu istemez, gerçekleşmesine izin vermez.
Bir başka anlatımla, kapitalizmde refah, bolluk ve boş zamandan asıl olarak faydalananlar sermaye ve servet sahibi sınıflar. Emekçilerin payına düşen ise yapay bir biçimde yaratılan ve sürdürülen kıtlığa katlanmak, kötü, sağlıksız evlerde yüksek kiralarla oturmak, yüksek banka kredileriyle onlarca yıl süren ev sahibi olma mücadelesi vermek, yoksulluk ve kölelik koşullarında istikrarsız, garantisi olmayan, güvencesiz, uzun saatli, düşük ücretli işlerde çalışmak ve tüm bunlar için halimize şükretmek.

DÜZEN BÖYLE AMA BU KADER DEĞİL…
Bu düzenin kuralları böyle işliyor. Bu kuralları, dolayısıyla da bu işleyişi değiştirmek gerekiyor. Bunu yapabilecek güç (bilimsel olarak da), sadece işçi ve emekçi sınıflar ve ezilen halklarda mevcut. Çünkü egemen sınıflar ve siyasal sözcüleri doğal olarak statükoyu korumak istiyor. Bu arada hem devletin zor aygıtları, hem de rıza üretmeyi sağlayan araçları ve büyük sermaye medyası emekçilerin mevcut duruma razı olmalarını, hatta desteklemelerini sağlayabiliyor.
Ancak böyle köklü bir değişim bilinçli bir mücadeleyi ve zamanı gerektiriyor. Bu değişimin mücadelesi verilirken de bugünden de yapılacak şeyler olmalı. Bunlar; ücret-gelir politikalarından sosyal politikalara, vergi politikalarından kurumsal değişikliklere kadar geniş bir ekonomik ve sosyal haklara ilişkin talepler zincirini içermeli.

BUGÜN YAPILABİLECEK ŞEYLER MEVCUT
Bu bağlamda öncelikle insanların barınma hakkını finansallaşmanın bir aracı haline getiren ve konut edinmeyi müteahhitlerin ve bankaların insafına bırakan emek karşıtı politikalara son verilmeli, reel ücret düzeyleri yükseltilmeli ve “kira kontrol yasası” çıkartılarak kiralara üst sınır getirilmeli.
Örneğin hükümet konut kiralarını yarı yarıya indiren bir tavan fiyat uygulamasıyla mevcut konut stoklarını kısmen de olsa ticari bir mal olmaktan çıkartsaydı ne olurdu?
Normal koşullarda kirayı ödemek için çok fazla saat çalışmak ya da ikinci bir iş yapmak durumunda kalmazlardı. Kiradan tasarruf edecekleri gelirleri eğitim, kültürel faaliyetler için harcayabilecekleri gibi, boşa çıkan zamanlarını kendilerine de ayırabilirlerdi. Daha az çalışarak aşırı üretim sorununa daha az katkı vermiş olurlardı. Böylece gereksiz bir aşırı tüketim baskısını da hafifletmiş olurlardı.
Aynı amaçla kişilerin ve şirketlerin sahip olabilecekleri konut sayısına üst sınır getirilmeli, ya da belli sayıda konut edinimi yüzde 100 vergilemeyle caydırılmalı. Bu anlamda mutlaka bir rant vergisi hayata geçirilmeli. Keza konut alım satımında (konutu elde tutma süreleri anlamında) vergiden kaçınmayı kolaylaştıran uygulamalara son verilmeli.
Belli bir sürenin üzerinde boş tutulan evlere para cezaları uygulanarak spekülatif amaçlı konut edinimi önlenmeli. Belli bir sürenin üzerinde boş kalan evlere (kamunun denetiminde) ihtiyaç sahibi evsizlerin yerleştirilmesi sağlanarak mevcut kaynakların verimli kullanılması sağlanmalı.
Sosyal-ekolojik konut yapımı ve sunumu piyasa dışına çıkartılarak bütünüyle kamuya bırakılmalı. Bu konuda TOKİ gibi doğrudan merkezi devlet yapılanması değil, mali ve idari özerkliğe sahip belediyeler, kooperatifler, kâr amacı gütmeyen vakıflar ve diğer sivil toplum kuruluşlarının oluşturacakları yeni kurumsal yapılar söz sahibi olmalı. Bu yapıların gerçekleştireceği projelerin fonlaması devlet bütçesinden yapılacak aktarmalarla ve Merkez Bankası’nın bu yapının çıkartacağı tahviller karşılığında sunacağı finansman ile yapılmalı.
İhtiyaç duyduğumuz şey bu ve benzeri politikaları bugünden hayata geçirebilecek bir siyasal iradenin varlığı ve ekonomik ve demokratik haklarımızın korunması ve genişletilmesine yönelik demokratik mücadelenin örgütlenmesidir.

DİP NOTLAR:

(1) George Monbiot, “Private Taxation”, https://www.monbiot.com (19 July 2019).
(2) Boris Cournède, Sahra Sakha and Volker Ziemann, “Housing-related policies matter for economic resilience”, https://oecdecoscope.blog (9 August 2019).
(3) Selim Tulumtaş, “Satılamayan konutlar-Plansızlığın sonuçları”, 
https://www.gazeteduvar.com.tr (27 Mart 2019).
(4) 
https://www.emlak365.com/…/turkiye-de-konut-stoku-18-milyon… (8 Haziran 2019).
(5) 
https://businessht.bloomberght.com/…/1955145-konutta-3-5-yi… (8 Mayıs 2018).
(6) Agh.
(7) 
https://www.emlak365.com/…/turkiyedeki-hane-sayisi-ev-sahib… (30 Temmuz 2018).
(8) TÜİK, Hanehalkı Tüketim Harcaması, 2018, TÜİK Haber Bülteni, Sayı: 30584, 
http://www.tuik.gov.tr (26 Temmuz 2019)
(9) Agr.
(10) FAO, The State of Food Insecurity in the World, 2013’den aktaran Jean Ziegler interviewed by Éric Toussaint, Geopolitics of Hunger, 
http://brechtforum.org/economywatch/geopolitics-hunger (16 February 2012).
(11) Jason Hickel, Divide- A Brief Guide to Global Inequality and its Solutions, Windmill Books, 2017, s. 2, 45.
(12) “Türkiye yoksullukta Avrupa birincisi oldu!”, 
https://gazetemanifesto.com (14 Ağustos 2019).


Formun Üstü
Formun Altı



7 Ağustos 2019 Çarşamba

KAPİTALİZM ISLAH EDİLEBİLİR Mİ, İNSAN VE DOĞA HUZURA KAVUŞABİLİR Mİ?



KAPİTALİZM ISLAH EDİLEBİLİR Mİ, İNSAN VE DOĞA HUZURA KAVUŞABİLİR Mİ?

Mustafa Durmuş

6 Ağustos 2019

2008 kapitalist krizinin ardından 10 yıl geçmiş olmasına rağmen küresel ekonomi toparlanamadı ve tekrar ekonomik durgunluk eğilimine girdi. Bir türlü eski büyüme dinamizmini yakalayamıyor. 

Ayrıca gelir ve servet eşitsizliği ve yoksulluk hem ulusal, hem de uluslararası düzeyde giderek artıyor. Küresel ısınma başta olmak üzere ekolojik sorunlar gezegeni tehdit eder hale geldi. Bölgesel savaşlar ve çatışmalarla birlikte göçlerin de artması şu ana kadar görülmemiş boyutlarda bir mülteci akınına neden oluyor.

Bu gelişmelere paralel olarak son 40 yıla damgasını vuran neo-liberal ideolojik ve politik hegemonya da sarsıldı, inişe geçti.

Diğer taraftan neo-liberalizme yönelik eleştirilerin ve meydan okumanın Sol’dan ziyade Sağ’dan (manipüle edilerek) geldiğine tanık oluyoruz. Sağ popülist-otoriter liderler ve hareketler dünyanın her yerinde, özellikle de neo-liberal politikaların iyice dışlayıp marjinalleştirdiği kesimlere erişmeye çalışıyorlar (1).

Sonuçta müesses nizam Merkez ülkelerde Trump ve Johnson, Çevre ülkelerde ise Putin,  Bolsonaro, Modi ve Erdoğan gibi otoriter- popülist lider ve yönetimleri iş başına getirmeyi başardı.

SOSYAL DEMOKRASİNİN KRİZİ Mİ?

Avrupa ülkelerinde sağcı popülist-otoriter hareketlerdeki yükselişin nedenini C. Johnson sosyal demokrasinin krizine bağlıyor:

“Küresel eşitsizlikler sosyal demokrasinin iktidar olması için iyi bir fırsat yaratmışken sosyal demokrat partiler bu fırsatı teptiler. Çünkü bu partilere hâkim olan görüş kapitalizmi ehlileştirip, daha adaletli hale getirmekti. Ama kapitalizmin reforme edilmesinin ne denli zor olduğu gerçeğini kavrayamadılar ve sonuçta liberalizme kayıp, sağcılaştılar. Bu da sosyal demokrasiyi zayıflattı.  Oysa sosyal demokrasi günümüzde sadece kapitalizmin ehlileştirilmesi ve sınıfsal eşitsizliğin azaltılmasıyla kendini sınırlandırmamalı, farklı etnisite,  cinsiyet ve kimliklerin, inanç ve kültürlerin varlığı gibi gerçekleri de dikkate alarak bunları eşitleyici ve haklarını kollayıcı bir siyaset tarzı geliştirmelidir” (2).

Sosyal demokrat görüşün güçlü iktisatçı ideologlarından J. Stiglitz küresel sermaye birikimi ve üretime hâkim olan dört önemli olgunun ekonomik sorunların yanı sıra, otoriter -sağ popülizmin yükselişine neden olduğu görüşünde.

Bu dört olguyu şöyle sıralıyor Stiglitz (3): (i) Emek tasarrufuna neden olan teknolojik gelişmeler orta sınıfın bir kısmını işsiz bıraktı (ii) Küreselleşme küresel piyasalar yaratarak pahalı ama kalifiye işçilerle ucuz ama kalifiye olmayan işçileri karşı karşıya getirdi (iii) İşçi örgütleri çok etkisizleşti, zayıfladı (iv) Politik kararları artık çok daha açık bir biçimde en zengin yüzde 1 veriyor. Tüm bu gelişmeler de kapitalizm ile demokrasinin birlikteliğini tehdit ediyor ve otoriter rejimlerin iş başına gelmesiyle sonuçlanıyor.

Yani Stiglitz’e göre asıl sorun kapitalizmin kendi değil, küreselleşmenin de etkisiyle onun uğradığı değişimdir. Dolayısıyla da (ona göre) kapitalizmi karşısına alacak radikal çözümlere değil, onu ehlileştirecek reformlara ihtiyaç var.

Nitekim Stiglitz, 2011 yılında Wall Street’in işgal edildiği eylemler sırasında yaptığı bir konuşmada, işsizlikten, evsizlikten ve finansal spekülasyondan söz ederek, kapitalist sistemin olması gerektiği gibi işlemediğinden yakınıyordu. Ona göre mevcut ekonomi gerçek kapitalizm ya da piyasa ekonomisi değil, saptırılmış, yozlaştırılmış bir ekonomiydi.

Stiglitz’in yanılgısı tam da burada başlıyor. Sistemin iyi işlemediği iddiası doğru değil, aksine sistem mükemmel işliyor.  Çünkü kapitalist sistemde her zaman zengin-yoksul uçurumu, aşırı çalıştırılan ve sömürülen işçiler ve yedek sanayi ordusu,  köylülerin topraklarının çalınması, doğa tahribatı ve sömürüsü, kısaca sermayenin egemenliği hep vardı.  Finansal spekülasyonların ardından şişirilen ve patlayan balonlar ve ardından gelen kriz dönemleri hep oldu. Bu yüzden de sistemde çok sayıda kaybeden, az sayıda kazanan oldu. Kârlara hiç dokunulmazken, zararlar hep sosyalleştirildi. Yani, kapitalist ama aynı zamanda da adil bir toplum yaratmak imkânsız.

Benzer bir reformcu yaklaşımı (bu aralar kurulmakta olan bir partinin kurmaylarıyla birlikte hareket ettiği ileri sürülen)  Daron Acemoğlu da sergiliyor ve Türkiye’de yapısal reformların hayata geçirilmesiyle birlikte Türkiye’nin krizinden çıkabileceğini ileri sürüyor (4).

“FELAKET KAPİTALİZMİ”

Kapitalizmin geldiği noktayı “Felaket Kapitalizmi” olarak tanımlayan G. Monbiot’a göre (5):

“Bugün büyük servetler kapitalist girişimcilikten ziyade; miras yoluyla, tekelcilikle, rant-kollayıcı faaliyetlerle, arazi, emlak, entelektüel mülkiyet hakları gelirleriyle, software, sosyal medya platformları, montaj hizmetleri gibi normalin çok üstünde kâr marjı ve rant sunan faaliyetlerle gerçekleştiriliyor. Öyle ki sermayenin gücü artık iktidardaki oligarşinin gücüne dönüşüyor ve / veya sermaye gücünü oligarşiden alıyor. Bu oligarşik yapı ve sermaye grupları hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu bir demokratik devlet ya da kontrol altında tutulan bir kapitalizm değil, kaosa dayalı, sermayenin kuralları dışında hiçbir kurala tabi olmayan bir “Felaket Kapitalizmi” istiyorlar. Çünkü kaos ve Felaket Kapitalizminden asıl olarak onlar yararlanıyorlar. Kaos ve hukuksuzluk servetlerinin katlanarak büyümesine hizmet ediyor.

“RANTÇI EKONOMİ RANTÇI DEVLET”

G. Standing (6) ise günümüz kapitalizmini ve kapitalist devletini sırasıyla “Rantçı Kapitalizm” ve “Rantçı Devlet” olarak tanımlıyor. Böyle bir kapitalizm ve onun üstünde şekillenen devletin özünde; özel sermaye gruplarının devletle kurduğu özel-sıcak ilişkiler, bağlantılar, kendilerine sunulan seçici sübvansiyonlar ve seçilmiş sermayedarlara kamuya ait malların-varlıkların devredilmesi, satılması, özelleştirmeler gibi uygulamalar var. Toprak ve su kaynakları, madenler çok uluslu enerji ve maden ve gıda şirketlerine uygun fiyatlardan satılıyor, devrediliyor. Böyle olunca da rant için bu doğa tahrip edilirken, yüzlerce yıldır halkın müşterek kullanımında olan bu alanlar yeni çitlemelerle halka kapatılıyor ya da fiyatlama yoluyla bu alanlar metalaştırılıyor. Böylece halkla bağlarını tamamen koparan politik alan artık bir takım akıldışı teşhirciler tarafından işgal ediliyor. Kısaca seçilenlerden ziyade, seçkinci, kibir abidesi ve sorumsuz atananların ekonomiye ve siyasete ilişkin kararları doğrudan aldıkları ve yönettikleri, buna karşılık hiçbir biçimde hesap vermek istemedikleri bir dönemde yaşıyoruz.

“ZOMBİ KAPİTALİZM”

C. Harman ise 2008 krizinin ardından yazdığı  “Zombi Kapitalizm” adlı kitabında (7);    21. Yüzyıl kapitalizminde bankaların zombi bankalara, şirketlerin ise zombi şirketlere dönüştüğünü anlatıyordu. Yani tüm sistemin insan ihtiyaçları ve duyguları söz konusu olduğunda ölü olduğunu, kaos yaratmak istediklerinde aniden canlanan yaratıklar haline geldiğini ve toplum için hiçbir olumlu iş yapmadığını, buna karşılık egemenler dışında her şey (doğa dahil) ve herkes için tehdit oluşturduğunu yazmıştı.

“AHBAP-ÇAVUŞ KAPİTALİZMİ”

“Ahbap-Çavuş Kapitalizmi” tanımı ise bu yüzyılda kapitalizmi tanımlamak için kullanılan bir diğer tanım. Bu tanım, büyük sermayenin rakipleri karşısında avantaj elde edebilmek amacıyla, devletle özel ilişkiler geliştirerek kapitalizmi nasıl yozlaştırdığını anlatmak için ortaya atılmış bir tanım. Buradan hareketle bu çevrelerin daha dinamik, yaratıcı ve daha etkin firmaların piyasaya girmelerini önleyerek serbest piyasanın işleyişini bozdukları iddia ediliyor.

Buraya kadar yaptığımız özetten, başta Kaz Dağlarının altın çıkarma sevdasına tahrip ve talan edilmesi olmak üzere, Ankara-AOÇ, Munzur, Salda Gölü, Hasankeyf, Gediz Havzası ve diğer yerleşimlerdeki doğa katliamlarının ekonomi politiğini anlamaya yönelik epeyce bir teorik malzeme çıkar.

KAPİTALİZMİN GELECEĞİ VAR MI?

Yelpazenin soluna doğru ilerlemeyi sürdürelim. 2013 yılında “Kapitalizmin geleceği var mı” başlıklı kitaplarında (8) aralarında Wallerstein’in de bulunduğu bazı yazarlar; dinamizmini kaybeden kapitalizmin dünyanın alt üst olması ve baskıcı, homofobik rejimlerin ortaya çıkışıyla sonuçlanabileceğini, bu durumun düzenin sağlanması için faşizm kadar, daha ileri bir demokrasiyi de getirebileceğini, yani geleceğin belirsiz olduğunu ileri sürmüşlerdi.

Kitabın yazarları arasında yer alan C. Calhoun ve M. Mann ulus devletlerin ekolojik ve nükleer felaketlere karşı birleşebileceklerini, böylece küreselleşmenin uysal bir sosyal demokratik versiyonu altında kapitalizmin süreceğini iler sürüyordu.

Wallerstein ise kapitalizmin alternatifinin, kapitalizmin hiyerarşik ve kutuplaştırıcı yönleriyle devam eden bir kapitalist olmayan sistem ya da göreli olarak daha demokratik ve eşitlikçi bir sistem olabileceğini öngörüyordu.

Bu öngörülerin üzerinden altı yıl geçti. Daha çok distopya niteliğindeki öngörülerin hayata geçmekte olduğundan hareketle, sosyal demokrasi ile ıslah edilmiş bir kapitalizmin ya da ileri demokrasiye dayalı bir toplumun -henüz ufukta görünmediğini söylemek fazla karamsarlık olmaz sanırız.

“KAPİTALİZM SONRASI TOPLUM”

Ancak kapitalizm sonrasının (mutlaka sosyalizm olmasa da) çok daha iyi bir toplum olacağına inancını sürdürülenler de var. Bunlardan biri “Kapitalizm Sonrası” adlı kitabıyla ünlenen P. Mason. Kapitalizm sonrasında bir tür sosyal demokrasi ile sosyalizm arasında bir toplum düşleyen Mason’a göre (9):

“Kapitalizm sonrası/ötesi toplum tezi piyasacı kapitalizmden farklı bir rota çizer. Kalıcı, verimli faaliyetlerin otomasyonuna dayanır, ücreti işten ayrı tutar, ağ etkisini kaldıraç olarak kullanır ve bilgiyi-veriyi demokratikleştirir. Böyle bir toplumda demokratik bir devlet yapılanmasının görevleri şunlar olacaktır: (i) Müşterekler, kooperatifler ve göreceli bolluk havuzlarını kapsayan piyasa dışı ekonomi sektörlerinin oluşumunu mümkün kılmak (ii)-Kamu sektörünü herkese asgari gelir ve temel kamu hizmeti sunacak biçimde genişletmek (iii) Özel mülkiyet ve piyasacı değişim tarafından ele geçirilmemiş ücretsiz kamusal kolaylıklar yaratabilmek için ağ etkisini artırmak (iv)Tekelleri parçalayacak, rant kollayıcı iş pratiklerini caydıracak (emlak-arsa ve finansal rant dahil) yasalar çıkartmak”.


SOSYALİZMİN KRİZİ

Sosyalizmin ve sosyalist düşüncenin kendi krizinden hala çıkamadığı bir dönemde alternatiflerin sistem içi ya da sistemin sınırlarının genişletilmesini hedefleyen ideolojilerden ve buna uygun siyasal örgütlenmelerden gelmesi doğal karşılanmalı.
Giderek daha da gericileşen, insafsızlaşan, emek, doğa ve kadın, farklı kimlik ve inançlar üzerindeki etkileri ölümcül hale gelen, daha da otoriterleşen bir kapitalizme karşı daha insaflı, daha insancıl bir kapitalizme sığınma ihtiyacı (gerçek alternatifinin yokluğunda) anlaşılabilir bir durum.

Nitekim ABD’de Sanders, İngiltere’de Corbyn’in popüler hale gelmesi ve Türkiye’de (sosyal demokrat olmanın temel kriterlerine dahi sahip bulunmayan bir ana muhalefet partisinin etkisizliği koşullarında) neo-liberal politikaların uygulayıcısı ve ilk dereceden sorumlusu bazı eski AKP’lilerin yeni parti kurma girişimleriyle halkın karşısına çıkabilecek cesareti ve yüzü bulabilmeleri de bu yüzden.  Çünkü ideoloji de siyaset de boşluğa izin vermiyor.

KAPİTALİZME İLİŞKİN YENİ TANIMLAMALAR NE KADAR GEÇERLİ?

Neo-liberalizm sonrası kapitalizmin nasıl bir görünüm ve içeriğe büründüğünü anlatan kapitalizm tanımlarına yukarıda kısaca yer verdik (bunlara ilişkin geniş bir değerlendirmenin ayrıca yapılmasının gerekli olduğu kuşkusuz).

Bunlar arasında Türkiye’de de  “Rant Kapitalizmi” ve “Ahbap Çavuş Kapitalizmi” sıklıkla kullanılıyor. Ancak (günümüzde servet biriktirme biçimlerinin değişikliğe uğradığı ve bu konuda devletin rant kollayan faaliyetlere destek olduğu gerçeğini ihmal etmeden) bu tanımlamalara ilişkin şöyle bir eleştiri yapmamız kaçınılmaz.
Rant Kapitalizmi tanımı (niyetten bağımsız olarak) sanayiciyi iyi kapitalist, rantiyeyi kötü kapitalist olarak niteleyerek, aslında rantın kârın içinde değerlendirilmesi gereken bir bölüşüm kategorisi olduğu ve her ikisinin de artı-değer sömürüsünün bir sonucu olduğu gerçeğini gizliyor. Üstelik modern çağın üretim tesislerinde çalıştırılan işçilerin modern çağın kölelerine dönüştüğü gerçeği ortada iken. Yani sorun sadece rantiye ile sınırlı değil, genel olarak sanayici de, tüccar kapitalist de emek ve doğaya zarar veriyor. Kaldı ki bunlar artık iç içe geçmiş durumda. Çok büyük alt ve üst yapı inşaat yapımı işlerini yürüttükleri gibi, büyük perakende mağaza zincirlerini, üniversiteleri, özel hastaneleri işletiyorlar ve bankacılık faaliyetlerinde bulunuyorlar.

ÇEŞİTLERİ BOL OLSA DA DONDURMANIN ÖZÜ AYNIDIR

Ahbap-Çavuş Kapitalizmi tanımında ise yine sorunun kapitalizm değil, onun özgün bir biçimi olduğu belirlemesi yapılıyor. Böylece başka tür bir kapitalizme, yani etik ve sorumlu kapitalizme (sanki öyle bir kapitalizm varmış gibi) ihtiyaç olduğu ileri sürülüyor. Bu değişikliğin ilerici politikalarla ve doğru kamu müdahaleleri ve düzenleme ve denetimleriyle sağlanabileceğine inanılıyor.

Kısaca iki tanım altında da, kapitalizmi sistem olarak karşımıza almamıza gerek yok. Bilinçli devlet müdahaleleriyle ve reformlarla kapitalizmi ıslah etmek, insaflı, sorumlu ve etiğe uygun bir hale getirmek mümkün.

Oysa sistemin yüzeyinde yer alanlarla sistemin derininde yer alanlar arasındaki farkı görmek çok önemli. Bu bilinç daima, Marksist Diyalektik ve Tarihsel Maddeci dünya görüşünün analiz yönteminin temeli olmuştur.

“Öyle ki gökyüzündeki yıldızlara baktığınızda dünyanın evrenin merkezi olduğunu sanabilirsiniz.  Ancak bu yüzey görüntüsüne bakarak aldanmamak gerekiyor. Kısaca kapitalizm dondurma gibi farklı tatlarda sunulsa da,  özü itibariyle aynıdır (10).
Bu çerçevede günümüz kapitalizminin geldiği aşamayı özetle şöyle açıklamak mümkün:
Kapitalizm öyle bir noktaya geldi ki adeta kendini tekrarlarcasına (16. ve 17. Yüzyıllarda yaptığı gibi), sermaye birikimini giderek artan bir biçimde ilkel sermaye birikimi yöntemleriyle (örneğin zorla ele geçirme, el koyma ve gasplar)  sürdürüyor. Bu durumda büyük sermaye grupları ve onların siyasal temsilcileri artık temsili demokrasi oyununu daha fazla oynamak istemiyorlar. Halkın seçtiklerini değil, kendi istediklerini iktidara getiriyorlar. Yani kapitalizmin (sahte de olsa) demokrasi ile evliliği sona ermiş görünüyor. Atanmışların her sermaye grubuna eşit mesafede olmasını da beklememek gerekiyor, zira bir noktadan sonra pasta daralıyor, iştah artıyor, rekabetse derinleşiyor.

KEYNES’İN YANILGISI, MARX’IN GERÇEKLEŞMEYİ BEKLEYEN ÖNGÖRÜSÜ

Kapitalizmin yol açtığı bu sorunlar karşısında (sosyalizmin krizi de henüz aşılamadığından)  Sol adına Keynesçi-sosyal demokrat öneriler değişik biçimlerde gündeme getiriliyor. Bir başka dünyanın mümkün olduğu fikrine inanmayanlar ya da bunu ütopik bulanlar “insancıl ve insaflı kapitalizm” fikri etrafında dönüp duruyorlar. Bu fikir de kabaca Keynesçi ideolojiye dayanıyor.

Bu yazının sınırlı kapsamı yüzünden top yekûn bir Keynes ideolojisi değerlendirmesi yapılamayacağından, kapitalizmin insanlığa refah getirmesi fikrinden başlamak yerinde olur.

Keynes 1930’larda (artan emek gücü verimliliğinden hareketle) 20.Yüzyılda işçilerin maddi ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için günde sadece 3,  toplamda haftada 15 saatlik çalışmalarının yeterli olacağına inanıyordu (11).

Ona göre kapitalizm altında teknolojik gelişmeler bu verimlilik artışını, bu ise bolluğu, yüksek reel ücret düzeylerini, toplumsal refah artışını beraberinde getireceği gibi, insanlara bol miktarda boş zaman sunarak onların entelektüel, sosyal ve kültürel gelişimlerinin de hızlanacağını ileri sürmüştü.

Keynes’ten 85 yıl önce Karl Marx insanların çok az çalışacakları, her günlerini ayrıca planlayabilecekleri, doğa ile baş başa olabilecekleri, entelektüel tartışmalar yürütebilecekleri zamanlarının olacağı bir bolluk, eşitlik ve refah toplumu öngörüsünde bulunmuş ve böyle bir toplumda bir insanın olası bir gününü tahayyül etmişti. Marx’ın öngördüğü bu özgürlük ve bolluk (Keynes’in aksine kapitalist toplumda değil) komünist bir toplumda mümkün olabilecekti (12).

Marx’ın öngörüleri hala test edilmeyi bekliyor çünkü dünya kısmen başarılı da olsa, kötü bir reel sosyalizm deneyiminden sınıfta kaldı. Oysa teorik olarak komünizm, başarılı bir sosyalist toplumdan sonraki aşamayı anlatıyor.

Diğer taraftan Keynes’in öngörüsünün gerçekleşmediği kesin. Çünkü 2019 yılı itibariyle çalışma saatleri bırakın azalmayı, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bazı ülkelerde haftada 50 saatin üzerine çıktı. Reel ücret artışları yavaşladı, hatta fiilen reel ücretlerde düşüş yaşanıyor, gelir eşitsizlikleri daha da arttı ve güvenceli istihdam imkânı artık istisna oldu (13).

Önümüzdeki bayram tatilinin süresinin uzatılıp uzatılmaması konusunda olduğu gibi, insanların tatil hakkı turizm sektörünün ihtiyaçlarına göre belirleniyor. “Tesisler dolduğuna göre bayram tatilinin uzatılmasına gerek olmadığını” söylüyor atanmış turizm işletmecisi bakan.

Kısaca Keynes öngörüsünde yanıldı zira bir burjuva iktisatçı bakış açısıyla ekonomideki gelişmelerin sadece emek gücü verimliliği gibi iktisadi gelişmelerce belirlendiğine inanıyordu. Oysa ekonomideki ve sosyal hayattaki gelişmeleri ekonomideki gelişmelerin yanı sıra başka faktörler de etkiliyor.

Bunların başında; Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’ da altını çizdikleri gibi “sınıf mücadeleleri” olgusu geliyor. Onlara göre toplumların tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir (14). Günümüzde bunu tüm ezenlerle ezilenler arasındaki mücadele olarak, daha geniş anlamda yorumlamak mümkün.

Bu yüzden de emek gücü verimliliği Keynes’in dönemine göre kat be kat artmış olsa da (teknolojik gelişmeyi, robotları ve yapay zekâyı düşünelim)  artan üretim, gelir ve refahın paylaşımı bu verimlilik artışına göre yapılmıyor. Yani Burjuva neo-klasik bölüşüm teorisinin ileri sürdüğünün aksine, insanlar son birim emeklerinin verimliliğine göre gelirden ya da refahtan pay almıyorlar.

Kaldı ki sorunlarımız sadece insan, toplum ve siyasetle de sınırlı değil. Çünkü örneğin doğa can çekişiyor.

Bundan 10 yıl kadar önce bilim insanları sınırlarına erişmekte olduğumuz gezegene ait 10 risk olgusuna vurgu yapmışlardı: İklim değişikliği, okyanuslardaki asitlenme, kimyasal kirlilik, nitrojen ve fosfor yığılması, içme suyu kaynaklarındaki azalma, topraktaki dönüşüm, biyo -çeşitlilik kaybı ve ozon tabakasının incelmesi (İngiltere gibi bazı ülkelerde son tarih 17 Mayıs 2019 idi). IPCC ise bu yüzyılın yarısına kadar küresel çapta tüm emisyonları net olarak sıfıra kadar düşüremezsek küresel ısınmayı 1,5 C’nin altında tutamayacağımızı ileri sürüyor. Bu süreçte dünya ekonomisinin üç kat büyüyeceğini öngörülüyor. Yani mevcuttan üç kat daha fazla üretim ve tüketim yapmış olacağız (15).

Keynesçi-sosyal demokrat bir iktisatçı olan Murphy’e göre (16), böyle bir kısa zaman içinde ekonomiyi de-karbonize etmek (karbondan arındırmak) çok zor. Tek çıkış; iklim felaketinden kurtulmak ve bunun için de konut, eşitlikçi gelir dağılımı, demokratikleşme, ısınma, eğitim ve gelir gibi ihtiyaçlarımızı gösteren sosyal faktörleri ekolojik limitlerle birlikte ele almak. Bunun yolu da fiziksel olarak tüketimi (küresel çapta en az yüzde 20 oranında) kısmaktan geçiyor.

Ancak (tıpkı diğer ana akım burjuva iktisat ideolojileri gibi), tüketimi insani ve toplumsal gelişkinliğin ve refahın temel ölçütü olarak alan ve başta maliye politikaları olmak üzere temel ekonomi politikalarının rasyonalitesini buradan kuran Keynesçi bir ideoloji altında tüketimin azaltılması (dolayısıyla da kâr ve sermaye birikiminin yavaşlatılabilmesi) mümkün olabilir mi?

Özcesi kapitalizm altında ne “boş zamana” erişilebiliyor, ne de doğayı tahrip eden “tüketim çılgınlığından” vazgeçilebiliyor.

O halde kapitalizmi ıslah etmeyi hedefleyenler hangi mucizevi reformlarla insanı ve doğayı huzura kavuşturabilecekler?



DİP NOTLAR:

(1)  C.P. Chandrasekhar,  “The Indiscreet Aggression of the Bourgeoisie”, http://www.macroscan.org ( Jul 4th 2018).
(2)  Carol Johnson, “Is the crisis of social democracy a crisis of equality?”, https://www.socialeurope.eu (8th May 2019).
(3)  Robert Kuttner, Can Democracy Survive Global Capitalism?,  WW Norton,  2018.
(4)  Daron Acemoğlu: “Reformlar yapılmazsa kriz derinleşir”, https://www.gazeteduvar.com.tr (25 Mart 2019).
(5)  George Monbiot, “from Trump to Johnson, nationalists are on the rise – backed by billionaire oligarchs”, https://www.theguardian.com (26 July 2019).
(6)  Guy Standing, The Corruption Capitalism- Why Rentiers Thrive and Work Does Not Pay, Biteback Publishing, 2017, s. 3-5; 241-243.
(7)  Chris Harman, Zombie Capitalism-Global Crisis and the relevance of Marx,  Second Edition, Haymarket Books, 2010.
(8)  Wallerstein, Collins, Mann, Derluguian, Calhoun, Does capitalism have a future?, Oxford Press, 2013.
(9)  Paul Mason, “Time for post capitalism”, https://www.socialeurope.eu (1 July 2019).
(10)               Jack Farmer, “The myth of cronycapitalism?” http://www.socialistreview.org.uk (February 2012).
(11)               John Maynard Keynes, “Economic Possibilities for our Grandchildren”, 1930, http://www.econ.yale.edu/smith/econ116a/keynes1.pdf, s. 5.
(12)               Karl Marx, “Private Property and Communism”,  The German Ideology. 1845- Part I: Feuerbach, Opposition of the Materialist and Idealist Outlook içinde.
(13)               Mustafa Durmuş, Büyük Değişim-Popülist Otoriterleşme, İmge Kitabevi, 2019,, s. 13-69.
(14)               Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Manifesto, İmge Kitabevi, 2018, s. 7.
(15)               Richard Murphy, “We have to cut material consumption by 20% globally”, https://www.taxresearch.org.uk (11 July 2019)
(16)               Agm.