vergi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
vergi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2020 Salı

Öğretmenler olmasaydı okulları yönetmek daha kolay olur muydu?

 

Öğretmenler olmasaydı okulları yönetmek daha kolay olur muydu?

Mustafa Durmuş

1 Eylül 2020

Geçen hafta yapılan bazı açıklamalar ve iki vergi düzenlemesi, bir süredir dillendirmekte olduğumuz ‘devlet mali krizi’nin giderek belirginleştiğini gösteriyor. Dahası bu açıklamalar bu krizin bedelinin hangi toplumsal sınıflar tarafından ödeneceğinin ipuçlarını da veriyor.

İki açıklama, bir vergi indirimi, bir de vergi artışı

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk, okulların yüz yüze eğitime açılıp açılmayacağı konusunun belirsizliğini sürdürdüğü bir anda: “Eğitimde asıl yük öğretmen maaşı ile ilgilidir. Öğretmen maaşlarından dolayı yatırıma fırsat kalmıyor” açıklamasını yaptı.(1) Korona Salgınının en çok etkilediği sektörlerden birinin emekçileri olan öğretmenlerle ilgili böyle bir açıklama genel olarak şaşkınlık yaratsa da akıllara, bir zamanların Maarif Nazırı Emrullah Efendi’nin sarf ettiği şu sözleri getirdi: “Şu mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim”.(2)

Ancak bu açıklama öylesine yapılmış bir açıklama gibi durmuyor. Bununla daha ziyade, devlet bütçesindeki açığın iyice büyüdüğü bir dönemde, eğitimle ilgili diğer sabit sabit maliyetlerin de azaltılmasına paralel olarak, emek gücü maliyetlerini de azaltabilmek için öğretmen maaşlarının baskılandığı, öğretmen sayılarının düşürüldüğü bir model olan uzaktan eğitimi yaygınlaştırılmak ve kalıcı bir hale getirilmek amaçlanıyor gibi.

Bu açıklamanın hali hazırda uzaktan eğitime geçmiş bulunan (KDV indirimini de elde etmiş olan) özel okul işletmecilerini mutlu edeceği de çok açık.

İkinci gelişme, üniversiteler dâhil özel okullarda KDV oranının 1 Eylül 2020- 30 Haziran 2021 tarihleri arasında geçerli olmak üzere,  yüzde 8'den yüzde 1'e indirilmesi, buna karşılık otomotiv sektöründe ÖTV oranlarının yüzde 60’a varan oranda artırılmasıydı.

Üçüncüsü ise Maliye ve Hazine Bakanı Albayrak’ın vergilerle ilgili açıklamasıydı. Bakan’a göre ülkenin 2002 yılında vergi gelirlerinin sadece yüzde 14’ü toplumun refahı için harcanırken, bugün bu vergilerin yüzde 85’i bu amaç için harcanıyor.

Her şey birbiriyle ilişkili

Bu üç olayın, birbirinden bağımsız olarak gelişen olaylar olduğu düşünülebilir mi?

Diyalektik gereği, olup biten her şeyin şu ya da bu biçimde birbiri ile ilişkili olduğu gerçeği Hegel’den bu yana biliniyor. Bu bağlamda, sadece gerçekleri gizlemek isteyenler bunları birbirinden kopartarak sunarlar, böylece aralarındaki bağlantıları görmemizi istemezler.

Örneğin (son yazılarımızda da ileri sürdüğümüz gibi), devlet maliyesindeki kötüleşmenin Merkez Bankası rezervlerinin erimesiyle, bunun da ülkedeki ekonomik ve siyasal krizle doğrudan ilişkisi var. Ya da çok hızlı artış gösteren askeri harcamalar ve otoriterleşmeye dönük devlet harcamaları ile hem devlet mali krizi, hem de bankacılık krizi arasında güçlü bir ilişki var. Kaldı ki böyle ilişkilerin geçerliliği bilimsel çalışmalarla da ortaya konulmuş durumda.(3)

Bir yapbozun parçaları gibi bu gelişmeler ya da açıklamalar birbirini tamamlıyor. Nitekim devlet bütçesinden en büyük ikinci payın ayrıldığı eğitim sektörü yıllardır yaşamakta olduğu nitelik kaybı biçimindeki krizine ilave olarak, bir de mali kaynak krizi yaşıyor.

Eğitime ayrılan ödenek çok yetersiz

Muhtemelen ülkeyi yönetenler devasa bir biçimde artan bütçe açıkları yüzünden eğitime eskisi kadar da reel kaynak ayıramayacaklarının farkındalar. Bu arada Korona Salgını yüzünden güç duruma düşen özel okulları desteklemek amacıyla KDV oranı yüzde 8’den yüzde 1’e düşürüldüğü için bütçe açığı daha da artıracak.

Özel okulları vergi indirimi ile destekleyenler buradan doğacak vergi kaybını, Milli Eğitim Bakanlığı (MEB)  bütçesinin yüzde 80’inden fazlasını oluşturan öğretmen ve personel harcamalarına dönük ödenekleri kısarak, baskılayarak telafi etmeyi; 2021 yılı bütçe sürecinin başlayacağı bugünlerde bu girişimi haklı gösterebilmek, bu yönde bir kamuoyu oluşturabilmek için de, öncelikle öğretmen maaşlarının yüksek olduğu algısını yaratmak istiyor olabilirler.

Milli Eğitim Bakanının tweetindeki açıklamanın şu kısmı doğru. Merkezi Yönetim Bütçesi’nden (Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’ndan sonra), en yüksek kaynak (ödenek) Milli Eğitim Bakanlığı’na ayrılıyor. Nitekim 2020 yılı için Bakanlığa 125,4 milyar lira ayrıldı. Bu toplam Merkezi Yönetim Bütçesinin yüzde 11,4’üne denk düşüyor. Ancak (yukarıda da belirtildiği gibi) bu ödeneğin yaklaşık yüzde 80’inden fazlası, öğretmenler de dâhil olmak üzere, Bakanlık personelinin maaşları ve sosyal güvenlik katkı paylarının ödenmesi için harcanıyor. Dolayısıyla da yeni okulların yapılması, iyileştirilmesi ya da ileri teknoloji ile donatılması gibi işler için geriye çok az bir kaynak kalıyor.

Ancak ne Bakanın söyledikleri, ne de MEB bütçesine ilişkin veriler tek başına öğretmen maaşlarının yüksek olduğunu göstermeye yetmez. Aksine bütçeden eğitime ayrılan ödeneklerin yetersizliğini gösterir.

Öğretmen maaşları düşük, yoksulluk sınırının altında

Kaldı ki asgari ücretin dahi altında ücretlerle çalışan sözleşmeli öğretmenler, ders ücreti karşılığında derslere giren öğretmenler ve bazı özel okullardaki öğretmenlerin aldıkları çok düşük ücretler dikkate alındığında, gerçekte ortalama öğretmen maaşlarının yüksekliğinden söz edebilmek mümkün değil. Ayrıca en yüksek öğretmen maaşının dahi 4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırının altında kaldığı bilinen bir gerçek.

Bu durumu daha iyi anlayabilmek için öğretmen maaşlarını hem diğer ülkelerdekilerle, hem de Türkiye’deki diğer bazı devlet çalışanlarının ücretleriyle kıyaslamak gerekiyor.

Bir OECD çalışmasına göre; 2018 yılında, Türkiye öğretmen maaşında satın alma gücü bazında hesaplanan verilere göre, 15 yıllık tecrübeye sahip bir ilkokul öğretmeninin yıllık brüt maaşı 28,545 dolar civarında (OECD ortalaması 45,947 dolar). Yani öğretmen maaşlarında Türkiye OECD bünyesindeki 35 ülke arasında en altlarda (30. sırada) yer alabiliyor.(4)

Aynı çalışmada (2017 yılı için) öğrenci başına yıllık öğretmen ücreti maliyeti açısından Türkiye 2,000 dolar ile 32 ülke arasında 29.sırada yer alıyor. OECD genelinde bu maliyet ortalama 3,400 dolara yakın. Bazı ülkelerde ise bu maliyet 7,000 doları buluyor.(5)

Kısaca, içinde yer aldığımız OECD ülkeleri grubunda öğrenci başına öğretmen maliyetlerinin ve öğretmen maaşlarının en düşük olduğu ilk 4-5 ülke arasındayız.

Öğretmen bekçiden, polisten, uzman çavuştan, imamdan daha az maaş alıyor

Ülke içinden bir kıyaslama yaptığımızda öğretmen maaşlarının yüksek değil,  düşük olduğu görülecektir. Öyle ki işe yeni başlamış bir ilkokul mezunu bekçinin maaşı 4, 302 lira; üniversite mezunu bekâr bir bekçinin maaşı 4, 404 lira ile 4,657 lira arasında (6); ortalama bir polis memurunun maaşı 5,730 lira (7); ortalama bir uzman çavuşun maaşı 5,800 lira (8) ve bu yıl 11,5 milyar liralık ödeneğiyle birçok bakanlıktan daha fazla ödeneğe sahip bulunan Diyanet İşleri Başkanlığı’ndaki 4 yıllık dini yükseköğrenim müezzin, imam-hatip, Kuran kursu öğreticisinin maaşı 4,432 lira.(9) Buna karşılık işe yeni başlayan bir öğretmenin maaşı 4,013 lira.(10)

Şimdi şu soruyu sormak gerekmez mi: Üniversiteyi bitirebilmek, ayrıca pedagoji eğitimini başarıyla tamamlayabilmek için katlandıkları fedakârlık bir yana, topluma verdikleri katkı açısından, öğretmenlerin sundukları eğitim-öğretim hizmeti yukarıda saydığımız mesleklerden daha mı değersizdir?  Ya da demokratik ülkelerde pek de görülmeyen, daha ziyade otoriter, totaliter rejimlere özgü bir durum olan kolluk-güvenlik görevlilerinin ya da diyanet görevlilerinin verdikleri hizmet öğretmenlerinkinden daha mı değerlidir?

Vergiler gerçekten toplumun refahı için mi harcanıyor?

Bakan Albayrak aynı günlerde attığı tweette; 2002 yılında toplanan her 100 liralık verginin sadece 14,3 lirasının vatandaşlarımıza hizmet için harcanırken, bugün artık toplanan her 100 liralık verginin 85,2 lirasının sağlık, eğitim ve altyapı başta olmak üzere toplumun refahı için kullanıldığını ileri sürdü.(11)

Eğer Bakan bu açıklamayı son 18 yıllık AKP iktidarları döneminde faiz ödemelerindeki düşüş ile ilişkilendirilip yapsaydı bu aşağı yukarı doğru olabilirdi. Zira 2002 yılında toplanan vergilerin yüzde 75’i faiz ödemelerinde kullanılıyordu. Bu oran bugün (Ocak-Temmuz itibariyle) yüzde 19,3. (12) Yani süreç içinde yüzde 10’a kadar düşen bu oran, son birkaç yıldır tekrar artmaya başladı.

Belki de kastettiği budur ama bu açık değil. Diğer taraftan bunu kast etse de, vergilerin günümüzde yüzde 85’inin toplumun refahı için kullanıldığını iddiası,  2020 Merkezi Yönetim Bütçesi ödeneklerinin aşağıdaki dağılımı ile çelişiyor.

Şöyle ki; toplam 1,1 trilyon liralık ödeneğin sırasıyla: Yüzde 42,7’si Hazine ve Maliye Bakanlığı’na, yüzde 13,2’si iç ve dış güvenlik-kolluk ve yargı hizmetleri için ilgili bakanlıklara ve kurumlara, yüzde 11,5’i Aile, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na, yüzde 11,4’ü Milli Eğitim Bakanlığı’na, yüzde 5,3’ü Sağlık Bakanlığı’na, yüzde 3,3’ü üniversitelere, yüzde 1’i Diyanet İşleri Başkanlığı’na (DİB), binde 5’i Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ve binde 3’ü Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na ayrılmış durumda.(13)

Bu kurumların hizmetlerinden hangi toplumsal sınıf ve kesimlerin ne ölçüde yararlanabildikleri gibi niteliksel bir sorgulama bir yana, niceliksel olarak da ödeneklerin dağılımına bakıldığında bu ödeneklerin yüzde 85’inin bir bütün olarak toplumun refahı için kullanıldığını kabul edebilmek mümkün değil.

Örneğin alt yapı ve enerji hizmetleri için ayrılan ödenekler toplumun refahını mı, yoksa bir avuç yandaş büyük holding sahibinin servetini mi artırıyor? Ya da DİB’e ayrılan 11,5 milyar liralık ödenekten belirli cemaatler ve inanç gruplarının dışında toplumun mütedeyyinleri ya da farklı inanç grupları ve mezhepleri yararlanabiliyor mu?

ÖTV artışı bardağı taşıran son damla

Üçüncü gelişme Korona Salgını nedeniyle temin edilmesi iyice zorlaşan otomobillerden alınan Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) oranlarının yükseltilmesiydi.  

Otomobile olan taleple ilgili olarak, ülkedeki gelir ve servet bölüşümü uçurumunun geldiği boyutları ve banka kredilerindeki patlamayı yansıtır bir biçimde son haftalarda sıfır otomobilde ayları bulan kuyruklar var.

Siyasal iktidar da bunu fırsata çevirerek ithal otomobillerden aldığı ÖTV oranlarında (1,600 cc motor hacmine kadar olan araçların 70,000 lira matrah tutarı olanlarda yüzde 50’den yüzde 45’e (5 puan indirim ) ve 1,600 cc motor hacmine sahip olan ama matrahı 120,000 lira olan araçlar için yüzde 60’dan yüzde 50’ye olmak üzere (10 puan indirim dışında) ciddi artışlar yaptı.

Öyle ki 1,600 cc motor hacmine kadar olan araçlarda matrah tutarı 130,000 lira olan araçlarda ÖTV tutarı yüzde 60’tan yüzde 80’e çıkartılırdı (20 puan). 1,600-2,000 cc aralığında motor hacmi olan araçlarda ise; 170,000 liraya kadar matrahı olanlarda ÖTV yüzde 100’den yüzde 130’a (30 puan); matrahı 170,000 ama ÖTV oranı yüzde 110 olan araçlarda ise oran yüzde 150’ye (40 puan) yükseltildi. En büyük vergi artışı ise 2,000 litre motor hacmi olan ve bunu geçen araçlarda oldu ve ÖTV oranı yüzde 160’tan yüzde 220’ye (60 puan) çıkartıldı.(14)

Kuşkusuz tüm bu artışlar tüketiciye fiyat artışı olarak yansıtıldığı gibi, bu artışlarla birlikte otomobilden alınan toplam ÖTV ve KDV olarak vergi yükü yüzde 277’lik bir oranla dünyada en pahalı otomobil kullanan ülkelerinin ilk sırasına yerleştik. Öyle ki bu araçlardan bir tane alan bir tane de devlete almış gibi oluyor.

Kriz derinleştikçe vergiler ve borçlanma artırılıyor, yurttaşın sırtındaki yük ağırlaşıyor

Sonuç olarak, giderek derinleşen ‘devlet mali krizi’ siyasal iktidarı yeni arayışlara zorluyor. Bir yanda bütçe gelirleri azalırken, diğer yanda başta güvenlik harcamaları ve sermaye destekleri olmak üzere devlet harcamalarının artması ve bu arada devlet bankalarının döviz açığının ve özel sektörün kur riskinin Hazine’ye yüklenilmesi yüzünden devlet her gün giderek daha fazla borçlanıyor. Bunu da dünyanın en pahalı faizini ödeyerek yapıyor.

Üstelik Hazine son iki yıldır içerde sadece TL cinsinden değil, hem altın, hem de döviz cinsinden borçlanıyor. Öyle ki sadece son 1 ayda yurt içinden 8,4 milyar dolarlık bir iç borçlanma gerçekleştirdi.(15)

Bunun yanı sıra son ÖTV artışlarında olduğu gibi görülmemiş oranda vergi artışlarına başvuruluyor. Buna rağmen, “vergilerin yüzde 85’inin toplumun refahı için kullanıldığı” açıklaması yapılarak bu operasyon haklı gösterilmeye çalışılıyor. Aynı zamanda da öğretmenlerin eğitimde yük olduğu algısı yaratılarak eğitim bütçesi gibi sosyal bütçelere aktarılan kaynaklar kısıtlanmak isteniyor.

Ancak bu yolun sürdürülebilir bir yol olmadığı da, bu krizin faturasının yine emekçiler başta olmak üzere tüm halka kesilmekte olduğu da artık gözden kaçmıyor.

Dip notlar:

(1)     https://www.gazetelink.com/ziya-selcuk-egitimde-asil-yuk-ogretmen-maasi (30 Ağustos 2020).

(2)       https://www.hurriyet.com.tr/maarif-naziri-emrullah-efendi-de-hep-uyurdu-ama-cok-buyuk-limdi (1 Mayıs 2005).

(3)       Ali Compaoré, Montfort Mlachila, Rasmané Ouedraogo, Sandrine Sourouema, “The Impact of Conflict and Political Instability on Banking Crises in Developing Countries”, https://www.imf.org/en/Publications/WP/Issues (28 February 2020).

(4)       OECD, Education at a Glance 2019: OECD Indicators, OECD Publishing, Paris, https://doi.org, s. 410 (30 Ağustos 2020).

(5)       Agr., s. 342.

(6)       https://www.milliyet.com.tr/gundem/bekci-maasi-ne-kadar-bekci-alimi-is-ilanlari-yayimlandi-mi (15 Temmuz 2020).

(7)       https://www.kariyer.net/pozisyonlar/polis+memuru/maas (30 Ağustos 2020).

(8)       https://www.kariyer.net/pozisyonlar/uzman+cavus/maas (30 Ağustos 2020).

(9)       http://www.kamuajans.com/maaslar/2020-temmuz-diyanet-personeli-imam-muezzin-kuran-kursu-ogreticisi-kayyim-ve-vaiz-temmuz-ayi-maasi-ne-kadar (30 Ağustos 2020).

(10)   https://www.sozcu.com.tr/2020/ekonomi/2020-ogretmen-maaslari-ve-ek-ucretleri-zamli-ogretmen-maaslari-ne-kadar-oldu (30 Ocak 2020).

(11)   https://www.birgun.net/haber/albayrak-toplanan-her-100-lira-verginin-85-2-lirasi-toplumun-refahi-icin-kullaniliyor (27 Ağustos 2020).

(12)   T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı, Aylık Bütçe Gerçekleşme Raporu, Temmuz 2020, s. 7.

(13) T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı,  2020 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifi ve Bağlı Cetveller.

(14)   “ÖTV ve KDV Oranlarında Değişiklik Yapıldı”, https://www.verginet.net/dtt/11/Vergi-Sirkuleri-2020-129 (30 Ağustos 2020).

(15)   https://www.birgun.net/haber/siz-olsaniz-yapar-miydiniz-hazine-doviz-cinsinden-borclaniyor (26 Ağustos 2020).

 

 

 

26 Ocak 2020 Pazar

“FAİZ CAİZDİR” DEDİ VAİZ (1)


“FAİZ CAİZDİR” DEDİ VAİZ (1)

Mustafa Durmuş

26 Ocak 2020

Diyanet’in kamu bankalarından alınan TOKİ kredileri üzerine uygulanan faizin dinen caiz olduğu yönündeki açıklaması bu haftaya damgasını vurdu. Diyanet’in faiz açıklaması şöyle:(1)

TOKİ aracılığıyla uygulanan sosyal konut projesinde, peşinat haricindeki tutar, kamu bankaları vasıtasıyla kredilendirilmekte olup devletin söz konusu borçlandırmadaki amacı, faiz geliri elde etmek değil, ödeme güçlüğü içindeki vatandaşlarının ev sahibi olmalarına yardımcı olmaktır. Bu itibarla, “devlet TOKİ’nin bu uygulamasında başka bir yolla konut alma imkânı tanımadığından, belirtilen niyet ve amaçlar doğrultusunda söz konusu projeden yararlanmak caizdir”.

Böylece Diyanet, tarihinde ilk defa faizli işleme onay vermiş oldu. Karar oy çokluğuyla kabul edildi.(2)

Bu aslında (kamu yararı gerekçe olarak gösterilerek), Diyanet’in faizi Müslüman halkın gözünde meşrulaştırma çabası. Nitekim Karar Gazetesi’nden M. Öztürk bu durumu Yahudilikteki faiz anlayışıyla benzeştirerek şöyle açıkladı: (3)

 “Talimata mebni olarak operasyonel şekilde ve fakat kerhen tanzim edilmiş olması muhtemel görünen bu fetva metni Yahudilerin faiz anlayışlarını  anımsatır tarzdadır.  Zira Yahudiler, faizli işlemleri kendi aralarında haram sayarken Yahudi olmayanlardan faiz almanın cevazına, hatta lüzumuna hükmetmişlerdir. ... İlginçtir, Diyanet de bir devlet kurumu olarak faizli işlemi resmi/sosyal TOKİ projesiyle ilgili bir lüzuma mebni olarak caiz sayarken, sivil vatandaşın kendi ihtiyacını karşılamak için kredi kullanmasını “lâ yecûz” saymıştır”.

GERÇEKTE BİR FAİZ KARŞITLIĞI SÖZ KONUSU DEĞİL

Neo-liberal - otoriter siyasal İslamcı iktidarların faizle imtihanı çok çelişkili bir özelliğe sahip. Çünkü faize karşı söylemlerle (özellikle de muhafazakar Müslüman) seçmen konsolide edilmeye çalışılırken, faizciye bütçeden aktarılan kamu kaynakları sürekli bir artış gösteriyor.

Bu durum son 17 yıldır uygulanmakta olan borçlanmaya dayalı inşaat ve emlak rantı üzerinden servet biriktirme stratejisinin doğal bir sonucu. Sadece ülkenin yarım trilyon dolara yaklaşan dış borcu değil, 1,4 trilyon liraya yaklaşan brüt kamu borç stokunun varlığı da (4) neden bu denli yüksek bir faiz ödemesi yapıldığını açıklıyor. Kural belli: “Borç yiyen kesesinden yer”.

Durumun ciddiyetini daha iyi anlayabilmek için son yıllarda devlet bütçesinden ödenen faizlerdeki artışa bakmak yeterli. Faiz ödemeleri sırasıyla: 2017’de 57 Milyar lira iken, 2018’de 74 Milyar lira ve 2019’yılında 99,9 Milyar lira olmuş (3 yılda yüzde 75 artış) . İktidar 2020 yılında bu rakamın 139 Milyar lira olmasını öngörüyor. (5)

Bir çalışmaya göre ise AKP iktidarının 17 yıllık dönemi boyunca 932 milyar lira faiz ödemesi yapıldı.  Geçen yıl; ayda ortalama 8,3 milyar lira, günde 247 milyon lira ve saatte 11 milyon lira faiz ödendi. Aynı yıl iktidar geri ödemesini yaptığı her 100 liralık borca karşılık (anapara ve faiz) 132,4 lira iç borçlanmaya gitti. (6)

FAİZDEN VERGİ DE ALINMIYOR

Faiz konusunun diğer bir boyutu bunun nasıl vergilendirildiği.  Gelir Vergisi Kanunu’nun Geçici 67. Maddesi gereğince, faizden asgari ücretliden alınan kadar dahi vergi alınmıyor. Üstelik geçen yıl Eylül başında yapılan bir değişiklikle lira cinsinden vadeli mevduatlardaki gelir vergisi (stopaj) oranları daha da düşürüldü.
Kısaca, lira cinsinden tutulan vadeli banka mevduatlarından elde edilen faiz gelirinden alınan gelir vergisi 6 aya kadar vadeli mevduatlarda yüzde 15’ten yüzde 5’e; 6 ay-1 yıl vadeli olanlarda yüzde 12’den yüzde 3’e ve 1 yıldan uzun vadeli olanlardan yüzde 10’dan yüzde 0’a düşürüldü . (7)
Bu bağlamda neredeyse 800 milyar lirayı bulan çeşitli vadelere bağlanmış vadeli TL mevduatından elde edilen faiz gelirinden alınan vergi azaltıldı, hatta bir kısmında sıfırlandı.
Benzer bir biçimde, aynı maddeye göre; devlet tahvili ve hazine bonosu faiz geliri elde edenlerden alınan vergi oranı (yerli ve yabancı yatırımcı ayırımı yapılmaksızın) yüzde 0 (duruma göre yüzde 10 ile sınırlı). Borsadan elde edilen gelirler ise hiç vergilendirilmiyor. Yani rant geliri elde eden zenginlerimiz bir asgari ücretli kadar dahi vergi vermiyor.

 TARİHSEL OLARAK UHREVİ VE DÜNYEVİ İKTİDARLARIN İŞBİRLİĞİ

Diyanet’in dünyevi siyasal iktidara olan desteğini anlayabilmek için, örneğin ona 2020 bütçesinden ayrılan 11,5 milyar liralık bütçeyi (ya da Milli Eğitim Bakanlığı bünyesindeki Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün milyarlarca lirayı bulan bütçesinin de dini eğitim amaçlı olarak kullanılmasını) dikkate almak yeterli olur. Ancak uhrevi ve dünyevi iktidarların işbirliği çok eskiye dayanıyor.

Dinsel kurumlar tarihte siyasal iktidarlarla (hükümdarlarla) zaman zaman çelişkiye ve çatışmaya girmiş olsalar da genelde uzlaştılar. Bu işbirliğini ilk olarak İncil’de yaradılış (genesis) bölümünde “ürünün beşte birinin firavunlara (Pharaoh)  verilmesi” önerisinde (8) ve  “Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya, Sezar’ın hakkını ise Sezar’a vermek gerekir” (9) ifadesinde bulabiliriz.

Bu ifadede kast edilen Tithe ve Poll Tax adı verilen iki temel vergiden sağlanan gelirler. Tithe “Tanrı’ya “sosyal düzeni desteklemesi karşılığında” köylünün mahsulünden ödenen ve onda bir anlamına gelen vergi iken, Poll Tax “dünyevi siyasal iktidara kamusal düzenin desteklemesi için” ödenmektedir. Yani İncil Sezar’ın hakkının (Poll tax) Sezar’a verilmesi ve Tanrının hakkının da (Tithe) Tanrıya verilmesi gerektiğini emrediyor.

CALVİN VE  LUTHER’DEN LORDLARA DESTEK

Dini kurumların hükümdarlara desteği tarih boyunca sürdü. Örneğin 16.Yüzyıl Hristiyan reformistlerden biri olan Calvin’e göre, yönetenler ve yönetilenlerden oluşan bir sosyal düzenin varlığı “Tanrı tarafından takdir edilmişti” ve “insanlık ilk günahın etkisi altında olduğu için bu düzen zorunlu olarak bir baskı düzeniydi, cezalandırıcıydı” (10) (dolayısıyla meşru kabul edilmeliydi) .

Nitekim 1524 tarihinde tarihin en kanlı köylü isyanları olarak da bilinen feodal Avrupa’nın en önemli ayaklanmasında (Almanya’da) on binlerce köylüden oluşan geçici ordu; serfliğin kaldırılması ve Lordlara ödenen vergilerin artık alınmaması talepleriyle manastırlara ve şatolara yöneldiler. Lordlar ve piskoposlar, kentleri ele geçiren köylüler ve halk karşısında işbirliği yaptılar ve prenslikleri yardıma çağırdılar. Bu ayaklanmalar sırasında bir diğer reformist Luther, lordlarla işbirliği yaptı, “cinayet işleyen, hırsızlık yapan köylü sürülerine” karşı risale yazdı ve bu risalede isyancı köylülerin çok ağır biçimde cezalandırılmalarının dinen caiz olduğunu ileri sürdü. (11)

VATİKAN: “MUSSOLİNİ TANRI’NIN LÜTFU”

Tarihte, faşizmin kurucusu olarak bilinen Mussolini ile Vatikan’ın işbirliği de son derece çarpıcı bir örnek. Mussolini bir yandan İtalya tarihindeki kahramanları günün koşullarında yeni efsaneler haline getirip, propaganda malzemesi olarak kullanırken, diğer yandan da Hıristiyanlığa ve Vatikan’a önem veren bir tutum takınarak efsanelerine dini figürleri ve ideolojiyi de ekledi. (12)

Öyle ki daha önce Kilisenin mal varlığına el koyma sözü veren Mussolini iktidara gelince din adamlarına ve Kiliseye yeni imtiyazlar tanıdı. 50 yıl önce okullardan kaldırılmış olan dini tedrisat yeniden uygulanmaya başladı. (13)

Ayrıca 1929 yılında Papalık ile Mussolini arasında “Lateran Anlaşması” imzalandı. Böylece Papa Mussolini’nin yanında yer aldı. Anlaşma Papalığa özerklik sağladı. Katolik dini resmi olarak tüm ulusun dini olarak kabul edildi. Papaya 90 milyon dolarlık bir zarar tazminatı ödemesi yapıldı.

Böylece, Mussolini bu anlaşma ile Papalık ile İtalya Krallığı arasındaki sorunları çözerek Hıristiyanların faşist rejime olan desteğini sağlamlaştırdı. Papa, Mussolini’yi “Tanrının lütfu” olarak tanımladığından Mussolini’nin içeride ve dışarıdaki itibarı da arttı. Yani Mussolini İtalyan toplumunu konsolide etmeyi başardı. (14)

…devam edecek

DİP NOTLAR:

(*) Çizgi: Ercan Akyol (https://www.facebook.com/Ercan-Akyol).
(3)  Mustafa Öztürk, “Diyanet, TOKİ, faiz”, https://www.karar.com (18 Ocak 2020).
(4)  T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı,  https://www.hmb.gov.tr/duyuru/31-aralik-2019-tarihi-itibariyla-merkezi-yonetim-brut-borc-stoku (24 Ocak 2020).
(5)  T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı,  Aylık Bütçe Gerçekleşmeleri Raporu, (Aralık 2019) https://www.hmb.gov.tr; 2020 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifi ve Bağlı Cetveller.
(8)  https://onlinebusiness.northeastern.edu/blog/a-brief-history-of-taxation (24 Ocak 2020).
(9)  http://amprpress.com/income_tax.htm (24 Ocak 2020).
(10)               Chris Harman, Halkların Dünya Tarihi, Yordam Kitap, 2009, s. 186-193.
(11)               Agk.
(12)               Italia;n fascism: path towards seizure of power, http://eu.eot.su/2015/10/22/italian-fascism-path-towards-seizure-of-power (24 Ocak 2020).
(13)               Clara Zetkin, Fighting Fascism, How to struggle and how to win, (Edited by John Riddell and Mike Taber), Haymarket Books, 2017.
(14)               “Pareto, Liberismo, Free Trade and Conservative Fascism”, https://beastrabban.wordpress.com/tag/the-seizure-of-power/ , 11 April  2014 (24 Ocak 2020).



24 Eylül 2019 Salı

“VERGİ MÜKELLEFİNİN PARASI” MI, “KAMUNUN PARASI” MI?


“VERGİ MÜKELLEFİNİN PARASI” MI, “KAMUNUN PARASI” MI?

Mustafa Durmuş
23 Eylül 2019

Vergileme alanında çok sık kullanılan bir kavram var: “Vergi mükellefinin parası”.
Amerikan filmlerinde de sıklıkla bu söz kullanılır. Devletle karşı karşıya kaldığında Amerikalı söze genelde : “I am a taxpayer” yani “ben bir vergi mükellefiyim” diye başlar ve haklarını ve taleplerini bu zemin üzerinden sıralar. Yani vergi ödeyen bir yurttaş olarak ekonomik ve demokratik haklarının, taleplerinin olduğunu ve örneğin “ödediği vergilerin nerelere harcandığını” sorar. Özetle parasının hesabını sorar.

Bu sözde her hangi bir sorun olmadığı düşünülebilir. Vergi ödeyen bir yurttaşın ödediği bu vergilerin nereye harcandığını (örneğin sermayeye ya da belli cemaatlere mi aktarıldığını) sorması, bu vergilerle finanse edilen harcamaların verimli olup olmadığını sorgulaması ve kamu hizmetlerinden yararlanmak istemesi kadar doğal bir şey olamaz.

SADECE VERGİLER DEĞİL
Ancak hükümetler sadece topladıkları vergileri harcamazlar. Sosyal güvenlik katkı payları ve İşsizlik Sigortası Fonu için yapılan kesintiler başta olmak üzere çeşitli fonlar için çalışanların ücretlerinden yaptıkları kesintilerden, devlet borçlanmasından, emisyondan (para basma), elektrikten doğal gaza, petrolden internete kadar temel hizmetlere yaptıkları zamlardan, özelleştirmelerden elde ettikleri parayı da (özellikle de yeterli vergi toplayamadıklarında ya da harcamaları aşırı arttığında) harcamaları için kullanırlar.
Diğer yandan vergileme dışında yaratılan bu gelirlerin ve bu paranın hesabını sormak aklımıza gelmez.

ÖNCE “TİNA”, SONRA VERGİ MÜKELLEFİNİN PARASI
“Vergi mükellefinin parası” kavramı, tıpkı TİNA (Türkçe açılımı: Piyasadan başka bir alternatif yok) gibi, neo-liberal dönemde ilk olarak Britanya Başbakanı “demir lady” ünvanlı emekçi düşmanı M. Thatcher tarafından kullanıldı.
Thatcher 1983 yılında “kamu parası diye bir şey yoktur, vergi mükellefinin parası vardır” sözünü sarf etti. Bunu söylerken sermayenin, patronların ödediği vergileri sosyal harcamalar biçiminde “asalak” emekçiler için harcamayacağını anlatıyordu.
Nitekim bu sözün ardından, iktidarda kaldığı sürece aşamalı olarak devlet bütçesinin kaynakları emekçilere kapatıldı.
Bu söylem, Thatcher sonrasında iktidara gelen Blair’ci Yeni İşçi Partisi’nce yaygın olarak kullanılmaya başladı. Bu kavramı sahiplenip kullanan bazı sol çevreler ise, böylece “vergi mükelleflerinin parasını harcayan” ikiyüzlü burjuva politikacıları teşhir ettiklerine inanıyorlardı.

IRKÇI, CİNSİYETÇİ, SINIFSAL FARKLILIKLARI ÖRTEN BİR KAVRAM
İçinde yaşadığımız kapitalist toplumda eşitsizlik sadece emek-sermaye eşitsizliği ile sınırlı olsaydı, bu kavramın kullanılması sorunlu olmazdı. Ama bilindiği gibi kapitalizmde ayrıca; ırkçılık, cinsiyetçilik, yabancı düşmanlığı gibi çok sayıda başka sorun da var.
Tekçi ve erkek egemen kimliğe sahip devlet yapılanmasının dışında kalan ırklara, kimliklere, cinsiyetlere, inançlara, dinlere, mensup insanlara, kadınlara, sığınmacılara ve göçmenlere sistematik ayrımcılık yapılıyor.
Böylece vergi mükellefinin vergisine sahip çıkmak biçiminde yorumlanan “vergi mükellefinin parası” kavramı (niyetten bağımsız olarak) toplumdaki böyle önemli sorunların üstünü örtmeye hizmet edebilir.
Dahası kendini sınıf indirgemeci bakış açısıyla sınırlandıranlar bu kavram altında (farkında olmadan da olsa) aslında ırkçı, cinsiyetçi ve sınıfsal bir efsaneyi yaygınlaştırabiliyor olabilirler.
Çünkü bu kavramsallaştırma altında “toplum olarak böyle iyi-cömert mükellefler ya da hâkim kimliklere sahip yurttaşların ödedikleri vergiler sayesinde kamu hizmetlerinden yararlanabiliyoruz” şeklinde bir yanılsama ortaya çıkar.
Ayrıca (her ne kadar her birimiz en azından KDV, ÖTV gibi dolaylı vergileri ödeyerek vergi mükellefi konumunda olsak da), bir kısmımız yukarıdaki vergi mükellefi tanıma tam olarak girmeyebiliriz.
Bu durumu ve kavramın böyle sorunlu boyutunu Türkiye’de değişik illerden toplanan vergilerin dağılımından yola çıkarak görebilmek mümkün.
Yani toplam vergi gelirleri içinde illerden gelen vergilerin payına bakıldığında, Türkiye’deki vergi ödeme gücü olmayan, vergi ödeyemeyen ve sayıları milyonları bulan; yoksul köylülerin, yoksul Kürtlerin, üniversite öğrencilerinin, çocukların, evde çalışan kadınların, mültecilerin, Suriyeli göçmenlerin, engellilerin ve kayıt dışı çalışanların yukarıdaki gibi bir vergi mükellefi tanımına girmeleri zorlaşır.

VERGİ GELİRLERİNİN SADECE YÜZDE 5’İ KAMU HİZMETİNE EN ÇOK İHTİYAÇ DUYAN İLLERDEN SAĞLANIYOR
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın resmi verilerine göre (1), 2018 yılında tahsil edilen vergi gelirlerinin yüzde 79,5’i 5 ilden ve yüzde 85’i 10 ilden sağlandı. Tahakkuk edilen vergilerin tahsil edilme oranı ise ortalama yüzde 81 civarında oldu. Bu en yüksek paya sahip ilk 5 il ise şunlar: İstanbul: Yüzde 43,9; Ankara: Yüzde 11,3; İzmir: Yüzde 10,9; Kocaeli: Yüzde 10,5 ve Bursa: Yüzde 2,9.
Kürt nüfusun ağırlıklı yaşadığı 19 ilde toplanan vergiler ise toplam vergilerin sadece yüzde 5,3’ünü oluşturuyor (hesaplama zorluğundan dolayı bunlara İstanbul, İzmir, Konya gibi illerde yaşayan Kürt nüfus dâhil edilmedi). Bu illerde toplanan vergilerin paylarının dağılımı ise şöyle:
Adana: Binde 94; Adıyaman: Binde 10; Ağrı: On binde 7; Antep: Binde 83; Ardahan: On binde 2; Batman: Binde 13; Bingöl: On binde 4; Bitlis: On binde 6; Diyarbakır: Binde 33; Hakkâri: On binde 4; Iğdır: On binde 4; Mardin: Binde13; Mersin: Yüzde1,95; Muş: On binde 5; Siirt: On binde 5; Şırnak: On binde 8; Tunceli: On binde 2; Urfa: Binde 28; Van: Binde 11.
Aslında diğer yoksul illerde de benzer bir durum söz konusu: Amasya: On binde 8; Çankırı: On binde 4; Erzincan: On binde 5; Gümüşhane: On binde 2; Kırşehir: On binde 6; Nevşehir: On binde 8; Sinop: On binde 4; Kırıkkale: On binde 5; Kilis: On binde 4 ve Yozgat: On binde 8 (2).
Tahakkuk eden verginin tahsil edilme oranının en yüksek olduğu illerin başında ise Tunceli geliyor. Türkiye ortalamasının yüzde 81 civarında olduğu ülkede en yüksek orana sahip ilk 10 il şöyle sıralanıyor: Tunceli: Yüzde 91,0; Hatay: Yüzde 86,9; İzmir: Yüzde 86,2; Zonguldak: Yüzde 84,5; Mersin: Yüzde 85,9; Tekirdağ: Yüzde 85,6; İstanbul: Yüzde 83,2; Ardahan: Yüzde 82,4; Edirne: Yüzde 81,0; Maraş: Yüzde 80,7.
En düşük 10 il ise şunlar: Kilis: Yüzde 29,4; Mardin: Yüzde 46,0; Hakkâri: Yüzde 47,8; Düzce: Yüzde 52,4; Diyarbakır: Yüzde 55,9; Bilecik: Yüzde 57,6; Kırklareli: Yüzde 59,3; Urfa: Yüzde 61,3; Şırnak: Yüzde 62,1; Amasya: Yüzde 63,0.
Söz konusu illerdeki vergi payının düşüklüğünün tarihten gelen ve halen sürmekte olan ekonomik, politik ve sosyal nedenlerinin olduğu biliniyor. Tahsilat oranlarının farklılığı ise bölgesel olarak vergi toplama gayretinin farklı olmasıyla açıklanabilir.

KAVRAM DAR ANLAMDA YORUMLANDIĞINDA MİLYONLARCA İNSAN KAMU HİZMETLERİNDEN YARARLANAMAZ
Bu verilerden de görüleceği gibi, “vergi mükellefinin parası” kavramına uygun olarak eğer ekonomik ve demokratik haklar vergi ödeme temelinde kullandırılırsa, başta Güneydoğu ve Doğuda yaşayan Kürt ve Arap nüfus olmak üzere, İç Anadolu’nun yoksul Türk köylüleri de bu haklardan yararlanamazlar (hali hazırda hangi kamusal hizmetlerden ne kadar yararlanabildikleri de tartışılır).
Keza bu tanım altında başta bu bölgelerde yaşayanlar olmak üzere; ev kadınlarının, çocukların, üniversite öğrencilerinin, mültecilerin ve sığınmacıların kamusal hizmetlerden yararlanmaları mümkün olmaz. Nitekim bazı sahil belediyelerinin bu yaz Suriyelilere koydukları yasaklar bu durumu somut olarak anlatıyor. Bunun ırkçılık, cinsiyetçilik, ayrımcılık ve yoksulu ezen bir bakış açısı olduğu çok açık.
Durum böyleyken ödeme gücü olmayanların da kamusal hizmetlerden yararlanmasını öngören, bu anlamda böyle bir yararlanmayı zenginlerin verecekleri vergilere bağlayan klasik “ödeme gücü ilkesine göre vergilendirme” ile bu sorunu çözebilmek mümkün değil.
“Vergi mükellefi parası” kavramını kullandığımızda ve bunu ödeme gücü ile ilişkilendirdiğimizde aslında, 1960-1970’lerin popülizmini de sürdürmüş oluruz.
Zira bu popülizm büyük çoğunluğun azınlık bir grup zengin tarafından ödenen vergiler ile fonlandığı ya da fonlanacağı fikrini temel alıyor. Tersini düşünmüyor. Yani “büyük çoğunluğun azınlığın zenginliğini yarattığı” gerçeğini inkâr ediyor.

VERGİ SAYILMAYAN ÇOK SAYIDA MALİ YÜKÜMLÜLÜK MEVCUT
O halde kavramı genişletmek gerekiyor. Kaldı ki bunun maddi temeli de mevcut. Çünkü ekonomi sadece vergilerle dönmüyor.
Vergi mükelleflerinin yanı sıra toplumda; örneğin her hangi bir geliri olmayan ev kadınları, çocuklarına bakan anneler, konut kredisi, ihtiyaç kredisi ya da kredi kartı borcunu ve faizlerini ödeyen borçlular, kira ödeyen kiracılar, doğrudan fiyatlama yani ücretlendirme yoluyla yol-köprü geçiş ücreti, ilaca katılım payı, harç, elektrik, su faturası ödeyen tüketiciler ve emeğini karşılıksız olarak sunan askerler ve piyasadaki ücretlerin üçte biri fiyatına, sosyal güvenceden yoksun bir biçimde ve çok daha uzun saatler çalıştırılan Suriyeliler gibi sayıları milyonları bulan kesimler de ekonomiye katkı veriyor.
Ayrıca devlet faaliyetleri, önce vergi gelirlerine bakıp, sonra kamu harcaması yapmak biçimde yürütülmüyor. Tersine önce kamu harcaması planlanıyor ve bu harcamalar; vergileme başta olmak üzere, para basma, kamusal hizmet fiyatlaması, borçlanma ya da özelleştirme gibi faaliyetlerle finanse ediliyor.
Kısaca kamu finansmanında asıl olan kamunun parasıdır. Yani bir ülkenin ulusal parası (toplanan vergiden bağımsız bir biçimde) devletin elindeki kullanabileceği bir imkândır, kamunun parasıdır. Nitekim ulusal paranın üzerinde hiçbir zaman bir vergi mükellefinin imzası yer almazken, devleti temsilen politikacıların ya da bürokratların imzası olur.
Ayrıca para zenginlerin ağaçlarında yetişen bir şey olmadığından, devlet parayı “zenginlerin ağaçlarından toplamaz”. Devlet parayı basar. Kendi parasını basma yetkisi olmayan bir devletten de söz edilemez. Kısaca kamu harcaması yapmak için devletin özel sermayeye mutlak bir bağımlılığı da yoktur.

VERGİ MÜKELLEFİNİN PARASI YERİNE KAMUNUN PARASI
Bu nedenle de belki de, Thatcher’in sözünü tersine çevirmek gerekiyor: “Vergi mükellefinin parası diye bir şey yoktur, kamunun parası vardır” ve bu para sadece vergi mükellefleri için değil, tüm toplum, yani kamu için ve adilce harcanmalıdır. Çünkü hepimiz kamunun birer parçasıyız ve onun hizmetlerinden adaletli bir biçimde yararlanmayı hak ediyoruz.
Özcesi, kamusal hizmetlerden faydalanmayı vergi ödeme koşuluna bağlamak büyük haksızlık ve adaletsizliğe neden olabilir. Bu yüzden de ödediğimiz ya da ödeyemediğimiz vergiden ya da vergi mükellefiyetinden bağımsız olarak, ekonomik ve demokratik haklarımızı talep etmeliyiz ve bu haklarımızı sonuna kadar savunmalıyız.
Kamusal hizmetlerin finansmanına böyle, geniş kapsamlı “kamunun parası” perspektifinden bakmak; emek ve özgürlüklerden yana olası bir iktidara işsizlik, yoksulluk gibi çok önemli sorunlarla baş etmede kullanabileceği çok sayıda yeni politika aracını da sunabilir.

DİP NOTLAR:
(1) Gelir idaresi Başkanlığı Faaliyet Raporu 2018, s. 156-157.
(2) Agr.


Formun Üstü
Formun Altı