15 Kasım 2021 Pazartesi

Demokratik katılımcı bir halk bütçesine ihtiyacımız var

 

Demokratik katılımcı bir halk bütçesine ihtiyacımız var

Mustafa Durmuş

15 Kasım 2021


2022 Yılı Merkezi Yönetim Bütçesi, ülkede ekonomik krizin iyice derinleştiği, işsizliğin, yoksulluğun ve gelir dağılımı adaletsizliğinin hızla arttığı, bu durumun da toplumsal muhalefetin yükselmesine ve iktidar blokunu oluşturan partilerde hızlı bir oy kaybına neden olduğu bir dönemde TBMM Plan ve  Bütçe Komisyonu’nda görüşülüyor.

Ekonomik krizle birlikte iktidar blokunun krizi de derinleşiyor 

İktidar blokunun ısrarla uyguladığı, inşaat- emlak sektöründe yaratılan rantları korumaya ve büyütmeye dönük faiz indirimi politikasının sadece çok yüksek bir işsizliğe (8 milyon) ve yüzde 45 gibi tarihsel olarak düşük bir istihdama değil, aynı zamanda yüzde 40’ı aşan yüksek bir enflasyona, dolar kurunun 10 liraya çıkmasına ve derin bir yoksulluğa neden olduğu artık net olarak görülüyor.

Bu denli vahim bir ekonomik tablo altında iktidar bloku, tabanındaki çözülmeyi durdurabilmek için bir yandan popülizme sarılıyor ve şu ana kadar yaptığı bazı vergi düzenlemelerinde olduğu gibi 850 bin küçük esnaftan vergi almaktan vazgeçiyor. Medyası aracılığıyla 3600 Gösterge konusunu çözecekleri ve bu yıl daha yüksek bir asgari ücret zammı verecekleri haberlerini yayıyor.

Diğer yandan da,  tarihimize benzer iktidarların hep yaptığı gibi, başta sol, demokratik muhalefet olmak üzere, toplumsal muhalefet üzerindeki baskısını iyice artırıyor. Nitekim hali hazırda HDP’nin kapatılma davası sürerken, CHP’nin de kapatılabileceğine dair, korku iklimi yaratmaya hizmet eden haber ve yorumlar devreye sokuluyor. Ayrıca yenilenen ve ilk kez iki yıla çıkartılan teskere ile sınır ötesi yeni büyük operasyon planları yapılıyor.

Tüm bunların demokratik muhalefeti bastırarak, artık iyice olgunlaşmaya ve toplumsal bir talep haline gelmeye başlayan bir erken genel seçim atmosferini dağıtmak için yapıldığı söylenebilir. Ancak bu gelişmelerin ülkedeki ekonomik krizi daha da derinleştireceği de, iktidar blokunun tabanını iyice eriterek onu daha da zayıflatacağı ve mevcut bloku çatlatacağı da çok net ortada.

Bu tespitlerden hareketle bu yılki bütçe değerlendirmelerini dönemi etkileyen bu gelişmeleri dikkate alarak yapmak, yani bütçenin sadece teknik açıdan analizi ile sınırlı kalmamak gerekiyor. Kısaca bütçeye bakışımız iktisadi olduğu kadar politik de olmak zorunda.

Bütçe çok önemli bir siyasi, hukuki,  iktisadi ve yönetsel belge

Çünkü bütçe sırasıyla:

• Siyasal iktidarlara ve devletin tüm kurumlarına, yapacağı harcamalar ve toplayacağı vergi gelirleri açısından yasallık-meşruiyet kazandırıyor.

•Egemen - yöneten sınıfların en önemli ekonomi ve maliye politikası ve sermaye ve servetin yeniden üretimi ve gelirin yeniden bölüşümünün aracı olarak işlev görüyor.

•Ülkedeki rejimin ve siyasal iktidarların demokratik ve sosyal hak ve özgürlükler konusundaki duruşunun en önemli göstergesi.

•Önümüzdeki yıl için 1,7 trilyon TL’den fazla bir harcamanın yapılmasına ve 1,5 trilyon TL’ye yakın bir verginin tahsilatına izin verdiğinden, sosyal sınıflar arasındaki kavganın en önemli alanlarının başında geliyor.

Özetle, bütçe bir kanun, bir politik belge olduğu kadar, hem harcamalar, hem vergiler, hem de borçlanma boyutlarıyla ekonominin bütünü ve toplumsal sınıf ve kesimler üzerinde çok önemli etkilere neden olacak nitelikte bir siyaset aracı.

Bütçenin demokratik denetimi her zamankinden daha fazla gerekli

Doğallıkla, böyle ciddi toplumsal etkilere sahip bulunan, bu büyüklükte bir iktisadi kaynağın nasıl kullanılacağına ilişkin olarak toplumun bütününün rızasının alınması ve bu kaynağın kullanımının her aşamada sıkı bir biçimde denetlenebilmesi lazım.

Ayrıca, üretenlerin, değeri yaratanların, yani işçilerin, emekçilerin, halkın ve vergi mükelleflerinin, özcesi bu ülkede yaşayan herkesin, doğrudan ya da dolaylı mekanizmalar aracılığıyla ödedikleri vergilerin nerelere harcandığını (ya da harcanmadığını) bilmeleri ve bunu denetleyebilmeleri en doğal hakları. Bu denetim bütçenin hazırlanması, uygulanması ve sonuçlandırılması sırasında yani bütün bir bütçe sürecinde yapılabilmeli.

İşte tam da bu ihtiyaçtan ötürü, bir ülkede halkın ne için, ne kadar vergi ödediğinden, bu vergilerin hangi kamu harcamalarına nasıl harcandığından, ne için ve ne kadar borç alındığından haberdar olması ve bu araçları denetleyip yönlendirebilmesi tüm dünyada yüzlerce yıldır “Bütçe Hakkı” olarak anılıyor.

‘Bütçe Hakkı’ demokrasi ve barışın temelini oluşturuyor

Bütçe hakkının kökleri 13’ncü yüzyıla kadar gidiyor. Öyle ki 1215 yılında Britanya’da Kral ile yerelin temsilcileri arasında imzalanan Magna Carta Anlaşması ile ilk kez kralın vergi toplama ve harcama yetkileri, ağırlıkla dönemin yerel egemenlerinden oluşan bir Meclisin onayına bağlı kılınarak kısıtlandı. Çünkü toplanan vergilerin çoğu krala giderken, azı yerel egemenlerde (Lord, Dük gibi) kalıyordu. Bu yerel egemenler vergi gelirlerini artırmak için daha fazla vergi salmaya kalktıklarında ise vergi yükü altında bunalmış olan halkla karşı karşıya kalıyordu. (1) Magna Carta ile başlayan bu süreçteki kazanımlar günümüze kadar kurumsallaştı ve burjuva demokrasilerinin olmazsa olmazı haline geldi.

Magna Carta aynı zamanda (vergileri kontrol ederek- dolaylı bir biçimde)  kralın savaş çıkartma yetkilerini de kısıtladığından barışın da ilk belgelerinden biri sayılıyor. Çünkü barış daha fazla vergiye olan ihtiyacı azaltıyor.  Bu bağlamda bütçe hakkına sahip çıkmak sadece demokrasiye değil, barışa da sahip çıkmaktır.

Bütçe hakkı zedelenmiyor, yok ediliyor!

Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da (siyasal iktidarın bütçe hakkına bakışını ortaya koyan bir biçimde), Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi, TBMM’ye eksik sunuldu. Öyle ki kanun teklifinin ekinde olması gereken ve bütçesinin asıl gövdesini oluşturan ekli cetveller teklifle beraber değil, gecikmeli olarak iletildi. 

Geçen yıl da, ilk defa uygulanacak olan Performans Esaslı Program Bütçe kamu idarelerinin hazırlık yapmasına fırsat verilmeden, Meclis’e sunulduğu tarihten sadece bir hafta önce bu kurumlara ve ilgili bakanlıklara gönderilmişti.

Dahası 2017 yılında geçilen Partili Cumhurbaşkanlığı rejimi altında devlet bütçesi artık Cumhurbaşkanlığı Sarayındaki dar kadro tarafından hazırlanarak Meclis’in onayına sunuluyor. Meclis’in yapısı dikkate alındığında, bu bütçe teklifinin bırakın reddedilmesi, ciddi-eleştirel bir biçimde görüşülmesi dahi mümkün olamıyor artık.

Kısaca, doğrudan- demokratik katılımcı bir bütçe yapılabilmesi olanağını bir kenara bırakalım, artık temsili bir demokrasideki bütçe hakkı dahi kullanılamaz oldu.

2022 bütçesi kurumsallaştırılmaya çalışılan otoriter-totaliter rejimin bütçesi

Böylece artık bütçe hakkının zedelenmesinden değil, bütünüyle ortadan kaldırılmasından söz etmek daha doğru olabilir. Bu durum da giderek kurumsallaştırılmaya çalışılan siyasal İslamcı-otoriter rejimin en belirgin özelliklerinden birini oluşturuyor.

Bunu daha iyi anlatabilmek için tek bir örnek vermek yeterli olur. Öyle ki bütçedeki tüm harcama ödeneklerinin oluşturulmasına ve nerelere tahsis edileceğine, alınacak (ya da alınmayacak)  vergilerin hangileri olduğuna ve miktarına, yapılacak borçlanmaların miktarı ve niteliğine, kurumlar arasındaki irili-ufaklı tüm ödenek aktarmalarının yapılmasına tek bir kişi (Cumhurbaşkanı) karar veriyor. Dahası bu yetkiyi kendisinden başka kimin kullanacağını da yine kendisi belirliyor.

Bu bağlamda yaşadığımız bu süreçte, bütçe hakkının bütünüyle ortadan kaldırılması durumuyla demokrasi mücadelesi bir arada düşünülmeli ve bütçe hakkının savunulması demokrasi ve barış mücadelesinin önemli bir ayağı olarak kabul edilmeli. Parlamentodaki bütçe görüşmeleri sırasında sözler bunun üzerine kurulmalı, parlamento dışı muhalefet örgütlenmesinin odak noktalarından biri de bu gerçek olmalı.

1,7 trilyon TL’lik bir kaynak tahsisi yapılacak

Şimdi biraz bütçenin teknik boyutlarına odaklanalım. 2022 yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifinde yer aldığı üzere; merkezi yönetim bütçe giderleri 1,751 trilyon TL olarak belirlendi. Bu milli gelirin ancak yüzde 22,2’sini oluşturuyor.

Niteliğine bağlı olarak çok büyük bir kamu sektörünün varlığı eleştirilebilir. Ancak, bu oranın yüzde 22 gibi düşük bir düzeyde olması, özellikle de kriz ve Kovid-19 salgını gibi ciddi salgın dönemlerinde, sosyal devletin bir bütün olarak ortadan kaldırıldığının ve iktidarın krizi ve salgını yok saydığının da bir göstergesi.

Merkezi yönetim bütçesi net toplam geliri ise 1,473 trilyon TL olarak belirlenmiş. Böylece bütçe açığının 278 milyar TL (ve faiz dışı açığın 38 milyar TL) olması bekleniyor.  Bu noktada bütçe açığı üzerine birkaç şey söylemek gerekiyor.

Halkın bütçesi değil, bir kemer sıkma bütçesi

Bilindiği gibi siyasal iktidar mali disipline sadık kalarak, bütçe açığını en azda tutmakla övünüyor. Bu çerçevede bu yıl yüzde 3,5 olan bütçe açığının önümüzdeki yıl da yüzde 3,5’te kalması ve 2024 yılı sonunda yüzde 2,9’a düşürülmesi hedefleniyor. (2)

Bunun anlamı daha az harcama yapıp, daha fazla vergi alınacağı biçimindeki politikanın sürdürüleceğidir. Siyasal iktidar sermayeden vergi almayı tercih etmediği için bu vergileri (ya da diğer kamu gelirlerini) ağırlıklı olarak halktan toplayacaktır. Nitekim son zamanlarda gerek elektrik, doğal gaz fiyatlarına, gerekse de benzin, motorin, LPG ve alkollü içkiden alınan vergilere yapılan zamlar bunun bir kanıtı. Bu yüzden de bu bütçeyi halktan yana değil, halka daha fazla kemer sıktıran bir bütçe olarak nitelendirmek daha doğru olur.

Oysa hem derin ekonomik krizler, hem de yaşamakta olduğumuz böyle büyük salgın dönemlerinde bütçe disiplini değil, halkın sağlığı ve refahı ön planda tutulmalıdır.

Siyasal iktidar ise her ikisinin varlığını da kabul etmediğinden ya da kabul etmek istemediğinden, böyle zamanlarda ekonomiye ve halka daha fazla destek verilmesi, bunun için de devlet bütçesinin cömert olması gerektiği gibi temel bir iktisat politikası gerçekliğini de reddediyor. Diğer yandan sermayeden alınmayan vergiler ve sermayeye verilen desteklerdeki cömertliği aslında iktidarın bu tercihinin bilinçli bir sınıfsal tercih olduğunu gösteriyor.

Kaynaklar devletin rutin işlerini sürdürmeye ve faize

Kamu harcamalarının ekonomik sınıflandırmasına göre gelecek yıl da bütçe ödenekleri içinde en büyük payı sırasıyla; cari transferler, personel giderleri ve faiz giderleri alacak.

Teklifte (3) cari transferler için toplam 657 milyar TL ödenek öngörülüyor. Bunun 290 milyar TL’si sosyal güvenlik sistemine yapılacak transferlerden oluşuyor. Bu arada sadece 149 milyar TL tüm yerel yönetimlere ve yine sadece 26 milyar TL tarımsal destekleme olarak çiftçiye verilecek. Çeşitli fonlara ayrılan miktar ise 47 milyar TL.

İkinci büyük kalem olan personel giderleri için 425 milyar TL + 69 milyar TL (SGK devlet primi) olmak üzere toplam 494 milyar TL ayrılıyor. Uzun zamandır üniformalı istihdama (asker, polis, bekçi, korucu, güvenlik görevlisi gibi) yönelen siyasal iktidar kamu kaynaklarının önemli bir kısmını da bu kesim için ayırmış görünüyor.

“Faizi sevmeyen” ama faize eğitimden, sağlıktan daha fazla pay ayıran bir iktidar

Üçüncü büyük ödeme ise 240 milyar TL’yi aşan faiz ödemesi olacak (bu yıl 180 milyar TL olan faiz ödemelerinin, 2023’te 291 milyar TL’ye ve 2024’te 320 milyar TL’ye yükselmesi bekleniyor). Böylece faiz ödemesi toplam giderlerin yaklaşık yüzde 14’ü ya da toplam vergilerin yüzde 19’u büyüklüğünde olacak. Yani toplanan her 100 TL’lik verginin 19 TL’si faize gidecek.

Buna karşılık bütçeden eğitime ayrılan pay yüzde 12; sağlığa ayrılan pay yüzde 6,3; yoksullukla mücadele için ayrılan pay yüzde 2,8 ve engelliler için ayrılan pay yüzde 1,4 ile sınırlı kalacak. (4)

Devlet ayrıca piyasadan 128 milyar TL’lik mal ve hizmet alımı yaparak sermaye kesimine destek olacak.

En büyük pay yine güvenlik ve kamu düzeni harcamalarına

Bütçe harcamaları işlevsel dağılım açısından ele alındığında, başta askeri harcamalar olmak üzere en büyük payın güvenlik ve kamu düzenini sağlayamaya dönük olduğu ileri sürülen harcamalar için ayrıldığı görülüyor.

2022 yılı için ayrılan böyle harcamaların tutarı 246,4 milyar TL’yi buluyor.(5) Ancak bunun içine “askeri- sanayi karması” olarak da adlandırılan ve son yıllarda siyasal iktidarın adeta bir tür lider ürün veya lider sektör olarak gördüğü savunma sanayi alanı ve bu alanda faaliyet gösteren beş büyük şirketin gelirlerinin/yatırımlarının ve Savunma Sanayi Destekleme Fonu için ayrılan kaynağın dâhil edilmediğinin altını çizelim.

Bunlar da dâhil edildiğinde güvenlik için ayrılan toplam kaynağın 350 milyar TL’yi bulurken, bütçenin toplam ödeneklerine oranı yüzde 20’yi aşıyor. Böylece eğitim başta olmak üzere birçok alana ayrılan kaynaktan çok daha fazlasının bu alana ayrıldığı ortaya çıkıyor.

DİB bütçesi rejime rıza üretmek için kullanılıyor

Mevcut siyasal rejimin iyice belirginleşen karakterini ortaya çıkartan bir gösterge de Diyanet İşleri Başkanlığı’na ayrılan kaynağın büyüklüğü. Bu yıl yaklaşık 13 milyar TL olan kurumun ödeneği seneye (yüzde 23’lük bir artışla) 16 milyar TL’nin üzerinde olacak.

Son zamanlarda siyasal iktidarın yanındaki görünürlüğü iyice belirginleşen, tek bir mezhebin ve bu doğrultudaki dini cemaatlerin kontrolünde olduğu ileri sürülen bu kuruma ayrılan bütçe birçok bakanlığa ayrılan toplam bütçeden fazla. Dahası kurumun bütçesi toplam kamusal yükseköğretim hizmetine (129 kamu üniversitesi ve YÖK) ayrılan bütçenin de (57,7 milyar TL)  neredeyse yüzde 28’i kadar. (6)

Vergi yükünün halkın sırtında kalmasına devam

Bütçenin gelirler tarafında ise toplam vergi gelirlerinin 1, 258 trilyon TL olması hedefleniyor. Bunun 257 milyar TL’si Gelir Vergisinden, 172 milyar TL’si Kurumlar Vergisinden, 415 milyar TL’si Katma Değer Vergisinden, 219 milyar TL’si ise Özel Tüketim Vergisinden karşılanacak. Bunlara ilave olarak 44 milyar TL Harç,  34 milyar TL Damga Vergisi,  34 milyar BSMV ve 25 milyar TL Motorlu Taşıtlar Vergisi alınacak.

Kısaca gelenek devam edecek ve yine vergilerin en az üçte ikisi dolaylı vergi biçiminde doğrudan halktan alınacak.

“Vergi harcaması”: Sermayeye yapılan kıyağın kibarca adlandırılması

Siyasal iktidarın bir süredir sermayeyi vergilendirmekten giderek vazgeçtiğini biliyoruz. Örneğin en son 7388 Sayılı Kanun ile yaptığı düzenlemelerin sonucunda iktidar net olarak 3 milyar 173 milyon vergiyi almaktan vazgeçti.

2022 yılı Bütçesinde ise deyim yerindeyse buna tüy diktirecek düzenlemeler var. Bunların başında “vergi harcamaları” geliyor. Öyle ki bu ad altında, bazı temel vergi kanunlarında yer verilen vergi muafiyet, istisna ve indirimlerle 2022 yılında 336 milyar TL, 2023’te 385 milyar TL ve 2024’te 437 milyar TL verginin alınmasından vazgeçiliyor. İçinde bulunduğumuz yıl olan 2021 yılı için bu rakamın 231 milyar TL olarak belirlendiği hatırlanırsa bu tür vergi teşviklerinde yüzde 45’ten fazla bir artışın olacağı anlaşılıyor.

Vergi harcaması olarak anılan bu teşviklerin sadece yaklaşık 54 milyar TL’si yani yalnızca yüzde 16’sı işçilerin yararlandığı Asgari Geçim İndirimi (AGİ) biçiminde olabilecek. Ancak AGİ’ye uygulamada büyük ölçüde patronların el koyduğu yani bunun işçiye bir imkân olarak yansıtılmadığı da bir gerçek.

Vergi harcamalarının neden olduğu sorun bunula da sınırlı değil. Öyle ki:

•Vergi harcaması hedeflenen bütçe açığının yüzde 121’i büyüklüğünde olacak (yani bu vergiler toplansa bütçe açık değil, fazla verir).

•Vergi harcaması tutarı toplam vergi gelirlerinin yüzde 27’sini oluşturuyor. Yani devlet topladığı 100 TL’lik vergi kadar 27 TL’lik vergi toplamaktan vazgeçiyor.

• Devlet gelecek yıl sermayeden alacağı 172 milyar TL tutarındaki Kurumlar Vergisinin 1,6 katından fazlası vergi gelirinden (282 milyar TL) vazgeçiyor.

•AGİ olarak işçilere ödendiği ileri sürülen miktarın 54 milyar TL olduğu dikkate alınırsa, sermayeye sağlanan vergi teşvikinin işçiye sağlananın altı katından fazla olduğu açık.

Diğer yandan bu yıl yüksek bir zam yapılacağı ileri sürülen asgari ücretin vergi dışı bırakılmasının devlete maliyeti sermayeden alınmayan verginin neden olduğu maliyetin çok altında. Öyle ki asgari ücretliden 456 TL’si vergi ve 27 TL’si fon kesintisi olmak üzere aylık 483 TL- 635 TL (ayına göre farklılaşıyor) ve yılda toplam 6,424 TL Gelir Vergisi alınıyor (SGK primi ve İşsizlik Sigortası Fonu kesintisi hariç). (7)

Kısaca, resmi verilere göre ülkede 5 milyon civarında asgari ücretli var. Böyle olunca bunlardan yılda tahsil edilen Gelir Vergisi miktarı 32,1 milyar TL’yi buluyor. Bu tutar vergi harcamaları olarak vazgeçilen verginin onda birinden bile az. Buna rağmen devlet yıllardır asgari ücreti vergilemekten bir türlü vazgeçmiyor.

Vergi alma, borç al!

Bu durum da, işçiyi, emekçi halkı vergilendirmekten bir türlü vazgeçmeyen iktidarın sermaye söz konusu olduğunda onu vergilemektense, bütçe açığı vererek ve bu açığı borçlanma yoluyla kapatarak, bu borçlanmayı da sermayeden yaparak bu kesimlere kaynak aktarmayı sürdüreceğini gösteriyor.

Özetle sadece vergilerin değil, kamu harcamalarının ve borçlanmanın yani bir bütün olarak bütçenin halkın demokratik denetimden uzak bir biçimde hazırlanması ve uygulanması işçi sınıfının ürettiği artı değerden alınan vergilerden oluşan kaynağın hem sermaye kesimi için, hem toplumsal olarak faydalı olmayan faaliyetler için, hem doğayı tahrip eden, hem de militarizmi yükselten harcamalar için kullanılmasıyla sonuçlanıyor.

Bu durum ülkeyi sadece demokratik ve sosyal göstergeler açısından listenin en altlarına doğru itmiyor, aynı zamanda böyle büyüklükteki bir ‘ Küresel Yolsuzluk Endeksi’nde olduğu gibi geçen yıla göre 9 puan birden gerileterek 110’ncu sıradan 119’uncu sıraya düşürüyor. (8)

Sonuç: Katılımcı demokrasi için katılımcı bütçe

2022 yılı bütçesi de daha öncekilerden farklı değil. Öz itibariyle iktidar blokunun siyasal tercihlerini yansıtan ve onun sırtını dayadığı sosyal sınıflar ve diğer kesimlerin çıkarlarını korumayı ve geliştirmeyi hedefleyen bir bütçe.

Özellikle de 2017 yılından itibaren bu bütçe, devlet planlama örgütü ve bakanlıklar gibi parlamenter rejimin bürokrasisinden ziyade Saray’daki dar bir kadro tarafından hazırlandığı için, kısıtlı da olsa demokratik olma özelliğini bütünüyle yitirmiş, bütçe hakkını tamamen ortadan kaldırmış bir siyasal-ekonomik belge görünümünde.

Bu bütçe ne ekonomik krizi, ne de salgının varlığını kabul eden bir bakışla hazırlanmadığı için, toplumun en acil sorunları olan salgının neden olduğu sağlık ve eğitimde yaşanan sorunlara da, ekolojik sorunlara da, işsizlik, enflasyon-hayat pahalılığı, yoksulluk, gelir dağılımı adaletsizliği gibi diğer ekonomik ve sosyal sorunlara da her hangi bir gerçekçi çözüm sunmuyor.

Bu bütçe doğanın kâr için tahrip edildiğini, kadınların, gençlerin, engellilerin, ötekileştirilen halkların, kimliklerin ve inanç gruplarının ezilmişliklerini de reddediyor, bu nedenle de doğa için de, bu kesimler için de hakiki bir çözüm getirmekten çok uzak bir bütçe.

Böyle bir bütçenin alternatifi ‘Demokratik Bir Halk Bütçesi’dir. Nasıl ki artık bugün sadece kapitalizmi mevcut krizinden çıkartıp onu yeni krizlere hazırlamak gibi bir kısır döngüye mahkûm olmak istemiyorsak, aksine uzun vadede krizsiz, sömürüsüz ve sınıfsız bir toplumu kurabilmek için bugünden “Demokratik Bir Geçiş Toplumunu” ve buna uygun bir “Demokratik Ekonomiyi” yaratmak istiyorsak, bunun bütçesini de şimdiden tasarlamamız ve bunu hayata geçirilebilmek için mücadele etmemiz gerekiyor.

Böyle bir alternatif bütçe büyük resimde amaçladığımız katılımcı-çoğulcu demokrasiye ve demokratik ekonomiye uygun bir demokratik bütçe olmalı, bunun için de bütçe hazırlığına yukarıdan, tek merkezden değil, aşağıdan, yerelden başlanılmalıdır.

İlke olarak böyle bir bütçe ile sermaye kesiminin, zengin seçkinlerin ya da egemen kimliklerin çıkarları gözetilmemelidir. Aksine bütçenin kaynakları asıl olarak, yerinden-yerelden demokratik yollarla belirlenen işçi sınıfının, emekçi halkların ve diğer ezilen kimliklerin ve doğanın ihtiyaçlarının karşılanması için kullanılmalıdır.

Ayrıca bu bütçe mevcut kanun ve düzenlemelerin ufkunu aşarak insan haklarına ve özgürlüklere, doğaya saygılı olmalı, savaşı değil barışı hedeflemelidir.   

Böyle bir bütçenin halkçılığı ve katılımcılığı, toplumun her kesiminin bu sürece doğrudan ve/veya örgütleri ile aktif katılımının sağlanması, bu kesimlerin sözlerinin dinlenmesi ve bütçe uygulamalarının bu kesimlerce denetlenmesiyle gerçekleşebilir.

Bu çerçevede başta işçi sınıfının ekonomik-demokratik örgütleri olan sendikalar olmak üzere, demokratik işçi kooperatifleri, demokratik meslek örgütleri, tüketici kooperatifleri, yereldeki halk meclisleri, komünler, kadın örgütleri, farklı inanç örgütleri, gençlik örgütleri ve engelliler doğrudan ya da örgütleri aracılığıyla böyle bir  katılımcı bütçe hazırlama sürecine mutlaka karar alıcılar  olarak katılmalıdır.

Dip notlar:

(1)  Richard Murphy, The Joy of Tax, Corgi Books, 2016, s. 19-20.

(2)  2022 Yılı Bütçe Gerekçesi, Ekim 2021, s. 83.

(3)  Agr., s. 80-81.

(4)  Agr., s. 121.

(5)  Agr., s. 119..

(6)  Agr., s.94,  96.

(7)  https://www.verginet.net/dtt/1/asgari-ucret.aspx (14 Kasım 2021).

(8)  https://risk-indexes.com/global-corruption-index, 2021 (12 November 2021).

 

 


8 Kasım 2021 Pazartesi

‘Küresel iklim finansmanı’ iklim yıkımını durdurabilir mi? (İklim yıkımı ile mücadele COP26 toplantılarına sığmaz (2)

 

‘Küresel iklim finansmanı’ iklim yıkımını durdurabilir mi?

Mustafa Durmuş

8 Kasım 2021


Devam etmekte olan Glasgow COP26 İklim Konferansında asıl olarak iki konunun görüşüldüğünü hatırlatarak başlayalım. Sırasıyla:

(i)) Küresel ısınmadaki artışı 1,5 °C’den (tercihen)  fazla olmayacak şekilde tutabilmek için, ülkelerin “net sıfır” emisyonu hedefleyen karbon kesintilerine ilişkin taahhütlerinin güncellenmesi.

(ii) Bu stratejinin finansman ayağı olarak, azgelişmiş ülkelerin iklim değişikliğinin etkilerini yumuşatma ve yenilenebilir çevreci teknolojilere uyum sağlayabilmeleri için oluşturulan yıllık 100 milyar dolarlık İklim Finansmanı Fonu’na işlerlik kazandırmak.

Bu çerçevede, toplantılar başladığından beri, küresel medya kanalları hem “net sıfır” emisyon hedefine varabilmek için uzlaşma sağlandığı, hem de bunun için gerekli olan finansman fonunun oluşturulmasında gelişkin ülkelerin üzerlerine düşeni yapacaklarına dair taahhütlerini sürdürdüklerine dair haberleri sürekli gündemde tutuyor.

Ancak gerçek durum tam olarak öyle değil…

İlk konu ile ilgili olarak, bir önceki yazımızda, “net sıfır” söyleminin aslında bir aldatmaca olduğunu, hiçbir zaman gerçekleşemeyeceğini, asıl ihtiyacımız olanın “gerçek sıfır” emisyon olduğunu, bunun için de derhal başta fosil yakıt üretimi olmak üzere sera gazı emisyonuna neden olan faaliyetlerin durdurulması gerektiğini vurgulamıştık.

Toplantılar başladığından beri 100’den fazla ülke,  bir kez daha, atmosferdeki karbon emisyonunu azaltmak, böylece de “net sıfır” hedefin tutturulmasını sağlayabilmek için, 2030 yılına kadar ormansızlaşmayı durdurmak ve yeni orman alanları oluşturmak konusunda bir kez daha taahhütte bulundu.

Söz vermek kolay, tutmak zor! 

Ancak, daha önce de örneğin New York'ta düzenlenen 2014 BM İklim Değişikliği Zirvesinde de 2020 yılına kadar ormansızlaşmayı yarıya indirme sözü verilmişti ama bunun tam tersine bir biçimde o tarihten bu yana ormansızlaştırma yüzde 41 arttı.(1)

Bu yıl Hindistan, ilk kez olmak üzere, 2070 yılına kadar emisyonlarını sıfırlama taahhüdünde bulundu. ABD Devlet Başkanı Joe Biden küresel metan emisyonlarını 2020 seviyelerine göre yüzde 30 oranında sınırlamaya yönelik yeni düzenleyici önlemler dışında konferansa büyük ölçüde eli boş geldi. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ise, ülkesinin iklim planlarını ilerletmeyen, ancak “daha zengin ülkeleri düşük gelirli ülkelere yardım etmek için daha fazlasını yapmaya” çağıran yazılı bir açıklamada bulunmakla yetindi.(2)

Bu sözlerin verilmesi kolay, bu yüzden de siyaseten herkes vaatte bulunabiliyor ama bunlar yerine getirilmesi zor sözler. Zaten sadece sokaktaki COP26 protestocuları değil, aslında bu sözleri verenler de bunların büyük bir kısmının yerine getirilmeyeceğini çok iyi biliyorlar.

Küresel ısınmaya ilişkin önlem alma konusunda geç kalındı

Asıl korkutucu olan iklim değişikliğinin hali hazırdaki boyutunun büyüklüğü. Bir bilimsel çalışmaya göre, Glasgow COP26’da verilen tüm sözler tutulsa dahi küresel ısınma sanayi öncesi düzeyin 1,9 ℃ üzerinde kalacak. (3)

Geçen ay Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından yayınlanan bir rapor, ülkeler tarafından hâlihazırda açıklanan iklim taahhütlerinin dünyayı yüzyılın sonuna kadar 2,7°C’lik ısınmaya doğru bir yola sokacağını öngörüyor. (4)  Buna göre, bu yüzyılda ısınmayı 1,5°C’nin altında tutmak için, dünyanın önümüzdeki 8 yıl içinde yıllık sera gazı emisyonlarını yarıya indirmesi gerekiyor ki bu hayal bile edilemez bir durum.

Daha da kötüsü, son IPCC raporunun yazarlarının çoğunluğu (214 bilim insanı) çok daha karamsar zira küresel ısınmanın bir krize dönüştüğünü düşünüyorlar. Bu yazarlar gezegenin geleceği konusunda oldukça endişeliler, feci değişikliklerin bizleri beklediğine inanıyorlar.

Nature Bilim Dergisi’nce yapılan bir ankete katılan bu yazarların yaklaşık yüzde 60’ına göre, sanayileşme öncesi koşulları ile karşılaştırıldığında, yüzyılın sonuna kadar dünya en az 3°C ısınacak. Küresel ısınmanın 3°C’yi bulması; her yıl çok büyük sıcak hava dalgalarının ortaya çıkma ihtimalinin yüzde 75 artacağı ve su taşkınları, sel riskinin iki katına çıkacağı anlamına geliyor. (5)

Küresel iklim finansmanı ne durumda?                              

Zirvenin ikinci önemli konusu olan iklim finansmanı ise aslında 11 yıl önce karara bağlanmıştı. Öyle ki 2009 yılında zengin ülkeler iklim değişikliği nedeniyle azgelişmiş ülkelerin uğradıkları kayıplarını telafi etmelerine yardımcı olacak, onların yeni çevreci teknolojilere uyarlanmalarını sağlayacak “iklim finansmanı” olarak da bilinen ve 2020 yılına kadar yıllık 100 milyar dolarlık bir Yeşil Karbon Fonu (GCH) kurulmasına karar verdiler. 

Diğer taraftan, UNCTAD azgelişmiş ülkelerdeki yıllık iklim uyum maliyetlerinin 2030’da 300 milyar dolara, emisyon azaltma hedeflerine uyulmaması halinde ise, 2050’ye kadar 500 milyar dolara ulaşabileceğini,  şu ana kadar sağlanan finansmanınsa 2030 rakamının dörtte birinden dahi az olduğunu ve özel finansman kanallarının bu açığı kapatamayacağını ileri sürüyor. (6)

Bir başka araştırmaya göre, 2018 yılında iklim finansmanı kapsamında kamu ve özel finansman olmak üzere küresel çapta toplam 546 milyar dolarlık bir yatırım yapıldığı, bunun yüzde 49’unun özel, yüzde 41’inin kamu kaynaklarından geldiği, ancak bu finansmanın yüzde 92’sinin (500 milyar dolar) iklim değişikliğinin etkilerini yumuşatmaya (emisyon azaltmaya-mitigation) dönük ve  yalnızca yüzde 2’sinin uyarlanma (12 milyar dolar) için harcandığı tahmin ediliyor. (7)

Öte yandan, Kovid-19 salgını sonrasında G20 ülkeleri tarafından enerji üreten veya enerji tüketen projeler için taahhüt edilen 657 milyar doların (sadece kamu parası biçimindeki) 296 milyar doları, fosil yakıt sektörünü desteklemek için verildi. Bu temiz enerjiyi desteklemek için ayrılan miktardan (228 milyar dolar) neredeyse üçte bir oranında daha fazla. (8)

Bu durum küresel egemenlerin, iklim zirvelerinde farklı şeyler söylerken, pratikte emisyona neden olan fosil yakıt sektörünü desteklemeye  devam ettiklerini ve gelecekte de devam edeceklerini gösteriyor.

Devletlerin elleri ceplerine gitmiyor

Devletlerin İklim Finansman Fonu’na sağladıkları finansman miktarı hem fosil yakıt sektörüne verilen desteğe göre düşük, hem de resmi taahhütlerinin gerisinde kaldı.

Bu finansman 2016 yılında 58,5 milyar dolar, 2017’de 71,1 milyar dolar, 2018-2019’da 78,3 milyar dolar ve 2020’de 79,5 milyar dolar olarak gerçekleşti. Bu miktarın 2022’de 88,3 milyar dolara, 2023’te 97 milyar dolara, 2024’te 106,3 milyar dolara ve 2025 yılında 112 milyar dolara çıkması umuluyor. (9)

Kısaca, genel olarak gelişkin ülkelerin devletleri tam olarak sözlerinde durmadılar. Bu sözü sadece İsveç, Norveç ve Almanya ile sınırlı üç ülke yerine getirdi. En fazla sera gazı emisyonuna neden olan ABD’nin verdiği söz ile sağladığı finansman arasında milyarlarca dolarlık bir açık mevcut. (10)

Ayrıca 2016 yılında olduğu gibi, sağlanan yaklaşık 60 milyar dolarlık finansmanın yarısından fazlası normal kredi ve benzeri diğer finansman biçimlerinden oluşuyor. Yani finansman katkılarının çok küçük bir kısmı hibe (karşılıksız yardım) olarak azgelişmiş ülkelere veriliyor. 

Bu durum da kaçınılmaz olarak, hali hazırda salgının derinleştirdiği dış borç sorunu ile boğuşmakta olan azgelişmiş ülkelerin dış borç stoklarını daha da artırıyor, onları bir dış borç krizine doğru sürüklüyor. 

OXFAM’dan çarpıcı rapor: Hibe en fazla beşte bir !

Uluslararası gönüllü yardım kuruluş OXFAM’ın bir raporunda (11); OECD verilerine göre iklim finansmanı için kullanılan kaynak miktarının 2015-2016 yıllarında yılda 44,5 milyar dolardan 2017-2018’de 59 milyar dolara çıktığı belirtiliyor. Ancak kuruma göre bu rakamlar gerçeği yansıtmıyor.

İklim yardımına özgün net, gerçek rakamlar yukarıdaki yıllarda sırasıyla; yılda 15-19 milyar dolar ve 19-22,5 milyar dolar ancak olabildi. Dahası bu yardımların karşılıksız yardım (hibe) kısmı ilk dönem için sadece 11 milyar dolar iken, ikinci dönem için 12,5 milyar dolar oldu. Yani iklime özel hibelerin gerçek düzeyi, açıklanan iklim finansmanı rakamlarının yaklaşık sadece beşte biri civarında.

Diğer yandan iyi koşullu krediler ve diğer yardım niteliğinde olmayan aktarmalar 18,5 milyar dolardan 22 milyar dolara yükselebildi. Toplam miktardaki artışın asıl kaynaklandığı kredilerse normal borç biçimindeki (imtiyazsız) krediler oldu. Bunlar yılda 13,5 milyar dolardan 24 milyar dolara çıktı. Yardımların yüzde 20,5’i çok az gelişmiş ülkelere ve yüzde 3’ü küçük ada devletlerine gitti. Ancak bu yardımların da çoğunluğu (ada devletlerine gidenin hemen hemen yarısı) imtiyazsız kredi-borç biçimindeydi. Keza bu yardım projelerinin sadece üçte biri toplumsal cinsiyet eşitliğini dikkate alırken, çok azı yerel düzeyde harcanmak üzere verildi.(12)

‘Uyum kredisi’nden ziyade emisyon azaltma kredisi

Çoğunluk finansman desteği ülkelerin iklim değişikliğine uyum sağlamaları için (adaptasyon) verilmekten ziyade emisyonların azaltılmasına (yumuşatma) yönelik olduğundan, uyum için ayrılan fonlar sınırlı kaldı. Örneğin, 2019 yılı toplam finansmanının yalnızca yaklaşık yüzde 25'i uyum çabalarını desteklemek için kullanıldı. Sağlanan finansmanın yüzde 66’lık kısmı iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılmasıyla ilgiliydi.  (13)

Çok Taraflı Kalkınma Bankaları’nca sağlanan finansman

Küresel çaptaki kalkınma bankaları da iklim finansmanında rol alıyor. Bu örgütlerin sağladıkları iklim finansmanı konusunda hazırlanan bir rapora göre; böyle kurumlarca 2020 yılında tüm ülkelere sağlanan toplam iklim finansmanın miktarı 66 milyar dolar.

Bunun 38 milyar doları azgelişmiş ve orta gelirli ülkelere, 28 milyar doları ise gelişkin ülkelere verildi. Azgelişmiş ülkelere yönelik finansman paketinin yüzde 69’u yatırım kredilerinden, buna karşılık sadece yüzde 8,6’sı hibelerden oluşuyor. Toplam destek içinde uyum için sağlanan finansman 16,11 milyar dolar. Ancak bunun da yüzde 64’ü yatırım kredisi, yüzde 12’si hibe şeklinde verildi. Uyum finansmanının en büyük kısmı yani 4,2 milyar doları (yüzde 26’sı) enerji, ulaştırma ve diğer çevresel alt yapı inşası için verildi. (14)

Uluslararası finans kapital krizi fırsata çevirmek istiyor

Azgelişmiş ülkelere yönelik iklim finansmanının çoğunluğu uyum sağlamaya dönük olarak verilmiş gibi görünse de, bunun çok büyük bir kısmının faiziyle birlikte geri ödenmesi gereken normal kredilerden oluşması bir başka gerçeğe dikkat çekiyor.

Öyle ki bu krediler iklim krizi ile ilgili uyum politikalarında kullanılmaktan ziyade, emperyalist-kapitalist ülkelerdeki sermaye fazlalarının krediler biçiminde azgelişmiş ülkelere aktarılarak getirisinin düşmesini önlemeye dönük bir bildik bir sermaye ihracı yolu olarak kullanılıyor. Bu durumun azgelişmiş ülkelerin borç stoklarını daha da artırması ise kaçınılmaz olacak.

Nitekim Glasgow Financial Alliance for Net Zero/ Gfanz) adlı 45 ülkede faaliyette bulunan 450’den fazla banka, sigorta şirketi ve varlık yöneticisinden oluşan bir özel finansman fonunun sözde net sıfıra geçişe yardımcı olmak için, önümüzdeki 30 yıl içinde 100-130 trilyon dolar kadar finansman sağlamayı hedeflemiş olması (15), küresel finans kapitalin aşırı sermaye birikimini kârlı bir biçimde eritebilmek için iklim krizini önemli bir fırsat olarak kullanmak istediğini gösteriyor.

İklim finansmanı ve yolsuzluklar

İklim finansmanı, ölçeğinin büyüklüğü nedeniyle, yolsuzluklara çok açık bir finansman biçimi. Zira finansman sağlanan ülkeler sistemik yolsuzluklarla en fazla anılan ülkeler. Onlarca milyar dolarlık Kamu-Özel İşbirliği projelerine sağlanan dış kredilerde de yaşandığı gibi, böyle büyük bir finansmanın kullanımı ile ilgili olarak ortaya çıkan yolsuzluklar, içerdeki eşitsizlikleri daha da artırırken, otoriter yönetimleri daha da güçlendiriyor ve iklim değişikliğine karşı emisyon azaltma ve yeni altyapıya uyarlanma çabalarına da ket vuruyor.

En fazla iklim finansman yardımı yardım alan 10 ülkenin Küresel Yolsuzluk Endeksi’nin en alt sıralarında yer alması ve iklim finansmanının devasa büyüklükteki yenilenebilir enerji projelerinin gerçekleştirildiği enerji (rüzgâr enerjisi ve barajlar gibi) gibi sektörlerde yoğunlaşması yolsuzluk riskini daha da büyütüyor. (16)

Sonuç yerine

Gerek “net sıfır” stratejisinin, gerekse de iklim zirvelerinde benimsenen haliyle küresel iklim finansman sağlama yönteminin iklim yıkımını önleme konusunda başarılı olma ihtimali son derece düşük.

Öncelikle bu “net sıfır” stratejisi bir aldatmaca.  Ayrıca emisyon azaltmaya dönük önlemleri hayata geçirebilmek için küresel bir dayanışmaya, küresel eylemlere ve bunları yürütecek olan küresel kurumlara ihtiyaç var. Ancak Glasgow COP26’da bu ihtiyacın giderilmesine dönük adımlar atılmıyor.

Şu ana kadar ulus devletler Kovid-19 salgını ile başa çıkabilmek ve özellikle de dünyanın yoksul ülkelerine aşı sağlayabilmek için yeterli çaba göstermedikleri gibi, böyle bir aşının finansman kaynaklarını koordine etmekte de başarısız oldular. Bugün de bu yapıların, iklim yıkımı ve bununla mücadelede kullanılabilecek finansman kaynakları konusunda,  içi boş konuşmaların ve altı boş vaatlerin ötesinde harekete geçmeleri söz konusu değil.

Diğer taraftan, küresel ısınmadan ve iklim değişiminden öncelikli olarak kimleri sorumlu tutmamız gerektiğini iyi bilmemiz gerekiyor.  Bu bağlamda  (2015 itibariyle) ABD’nin küresel karbondioksit emisyonlarının yüzde 40’ından, Avrupa Birliği’nin (EU-28) yüzde 29’undan, G8 ülkelerinin yüzde 85’inden, böylece bir bütün olarak gelişkin küresel Kuzey ülkelerinin yüzde 92’sinden sorumlu olduğu gerçeğinin altını çizelim.  Bu yüzden de öncelikle,  bu sorunun çözümü için bu ülkeler elini taşın altına koymalılar.

İkinci olarak, Nature Bilim Dergisi’nde yakın zamanda yayınlanan bir diğer araştırma, küresel ısınmanın 1,5 °C’den fazla olmasını önleyebilme konusunda yüzde 50’lik bir şansımızın olabilmesi için, tespit edilmiş olan kömür rezervlerinin yüzde 89’unu, petrol rezervlerinin yüzde 58’ini ve fosil metanın yüzde 59’unu kullanımdan çekmemiz gerektiğini ileri sürüyor.

Yani daha iyi bir doğa için daha fazla şansımız olsun istiyorsak bu kaynaklara neredeyse hiç dokunmamamız gerekiyor. (17) Öte yandan bu emisyonlara neden olan ülkeler 2030 yılına kadar, Paris Anlaşması taahhütlerinin izin verdiğinden yüzde 110 daha fazla fosil yakıt çıkarmayı planlıyorlar. (18)

Emperyalist-kapitalist sistemin dayattığı bu gerçeklik dikkate alındığında uluslararası kuruluşlarca önerilen reformların hayata geçirilebilmesi de çok zor görünüyor.

Örneğin UNCTAD konu ile ilgili raporunda; resmi kalkınma yardımı (ODA) taahhütlerinin karşılanması ve artırılması; azgelişmiş ülkelerin borçlarının hafifletilmesinin ve yeniden yapılandırılmasının iklim gündemine oturtulması; çok taraflı kalkınma bankalarına, daha çok hibe ve imtiyazlı (iyi koşullu)  krediler yoluyla iklim uyumunu finanse edebilmeleri için ek sermaye verilmesi; buna hizmet edecek şekilde bu kurumların yeşil tahvil çıkartabilmelerinin sağlanması ve/veya Tobin Vergisi benzeri vergilere başvurulması önerilerinde bulunuyor.(19)

Oysa insanlığın ve bir bütün olarak doğanın, gezegenin kurtarılabilmesi için küresel çapta olmak üzere, daha radikal, daha sistemik (anti-kapitalist) değişikliklere ve bu yönde yeni stratejilere ve politikalara ihtiyaç var.

Bu bağlamda işe sistemik bir karbonsuzlaştırma ile başlayabilir, kömürle çalışan elektrik santrallerini kapatabilir ve fosil yakıtları güneş gibi yenilenebilir kaynaklardan elde edilen elektrikle değiştirerek, süreci enerji ihtiyacımızı artırmak yerine azaltmak için kullanabiliriz.

Düşük karbonlu toplu ulaştırmayı büyük ölçüde genişletebiliriz, böylece verimli, kullanımı kolay ve kullanışlı elektrikli trenler ve tramvaylar içten yanmalı motorların yerini alabilir. Şehirlerimizi ve kasabalarımızı otomobil kullanımından çok insanın rahat etmesi için yeniden planlayabiliriz. (20)

Yeni kamusal yatırımları olabildiğince doğa ve insan dostu; yenilenebilir enerji, organik tarım ve sürdürülebilir-güvenilir gıda üretimi, nitelikli kamusal toplu ulaştırma, kamusal su temini ve atık su sistemleri, ekolojik iyileştirme, nitelikli halk sağlığı, nitelikli kamusal okullar, kamusal çocuk, yaşlı ve engelli bakım hizmetleri ve şu ana karşılanmamış olan diğer toplumsal ihtiyaçların karşılanmasına yönlendirebiliriz.

Böylece bir yandan ülkeler arasındaki gelişmişlik-kalkınma farklarını azaltırken, aynı zamanda, gereksiz veya emeğe ve doğaya zararlı sanayilerin azaltılması veya kapatılması yüzünden işsiz kalan işçilere eşdeğer istihdam sağlayabiliriz.

Bunların hiçbiri Glasgow COP26’nın gündeminde değil, olması da beklenmemeli. Bunları sadece, küresel ilerici bir plan doğrultusunda, bizler yani dünya halkları, dünya işçi sınıfı, küresel çapta gezegeni kurtarma mücadelesi verenler, kadınlar, gençler, kısaca kapitalist egemenlerin ötekileştirdiği tüm ezilenlerin birlikte ve örgütlü mücadelesi gündemine alabilir ve hayata geçirebilir.

Dip notlar:

(1)    Jack at The Conversation <uk.newsletter@theconversation.com (2 November 2021).

(2)    “Today at COP”, https://www.nature.com (1 November 2021).

(3)    https://data.climateresource.com.au/ndc/20211103-ClimateResource-below2C.pdf.

(4)    https://www.unep.org/resources/emissions-gap-report-2021 (26 October 2021).

(5)    Jeff Tollefson, “Top climate scientists are sceptical that nations will rein in global warming”, https://www.nature.com (1 November 2021).

(6)    https://unctad.org/news/scaling-climate-adaptation-finance-must-be-table-un-cop26 (28 October 2021).

(7)    Michael Nest, Saul Mullard and Cecilie Wathne,”Corruption and climate Finance Implications for climate change interventions”, U4 Anticorruption Research Centre, 2020.

(8)    https://truthout.org/articles/dont-expect-real-climate-solutions-from-cop26-it-functions-for-corporations (29 August 2021).

(9)    Michael Roberts, “financing the climate”, https://thenextrecession.wordpress.com (5 November 2021).

(10) https://odi.org/en/publications/a-fair-share-of-climate-finance-apportioning-responsibility-for-the-100-billion-climate-finance-goal (6 September 2021).

(11)   https://oxfamilibrary.openrepository.com/bitstream/handle/10546/621066/bp-climate-finance-shadow-report-2020-201020-en.pdf (2020).

(12)   Agr.

(13)   Agr.

(14)   Joint Report on Multileteral Development Banks, Climate Finance, 2020 (Ağustos 2021’de gözden geçirilmiş olan rapor), s. 16,19,21.

(15)   Roberts, agm.

(16)  Nest vd., agm.

(17) Welsby, D., Price, J., Pye, S. et al. Unextractable fossil fuels in a 1.5 °C world. Nature 597, 230–234 (2021). https://doi.org/10.1038/s41586-021-03821-8 (8 September 2021)’den aktaran  G. Monbiot, “ground truthed”, https://www.monbiot.com (5 November 20211).

(18)   Agm.

(19)  Unctad, agr.

(20)   Roberts, agm.

 

 


1 Kasım 2021 Pazartesi

İklim yıkımı ile mücadele COP26 toplantılarına sığmaz (1) “Net sıfır” emisyon değil, “gerçek sıfır” emisyon gerekiyor!

 

İklim yıkımı ile mücadele COP26 toplantılarına sığmaz (1) “Net sıfır” emisyon değil, “gerçek sıfır” emisyon gerekiyor!

Mustafa Durmuş

31 Ekim 2021


“Küresel İklim Zirvesi” olarak da bilinen, 31 Ekim’de İskoçya’nın Glasgow kentinde toplanacak olan ve iki hafta sürecek olan COP26 (26’ncı Taraflar Konferansı) şu an dünyanın gündemindeki en önemli konuların başında geliyor.

Çünkü bir yandan iklim değişikliği, özellikle de bu yıl ABD, Avrupa, Türkiye ve Yunanistan’daki yaygın orman yangınları, su taşkınları, seller ve kuraklıklar biçiminde büyük çapta insani, ekolojik ve ekonomik zarara neden oldu. Diğer yandan zirve beş yıllık bir aradan sonra (salgın yüzünden ertelendiğinden), ilk kez toplanıyor. Yani bu konferans, ilk kez 1995 yılında Berlin’de başlatılan ve en son 2015 yılında Paris’te yapılan COP21’in devamı niteliğinde.

Ancak bu zirvede doğayı, gezegeni ve insanlığı iklim yıkımına, ekolojik çöküşe karşı gerçekten koruyabilecek çözümler üretilebilecek mi ve bu çözümler hayata geçirilebilecek mi? Bu soruların yanıtlarını da aramamız gerekiyor.

İki COP: Resmi COP ve sokaktaki COP

COP26’da resmi olarak, 100’ü aşkın ülkeden gelen çok sayıda kamu temsilcisi, uzman ve bilim insanı katılımcı, iki hafta boyunca küresel ısınmanın yol açtığı iklim değişikliğinin değişik boyutlarını, buna karşı mücadele yöntemlerini, devletlerin karbon azaltımı, “net sıfır” emisyon ve iklim finansmanı konusundaki şu ana kadarki taahhütlerini masaya yatıracaklar, üzerinde daha önce anlaşmaya vardıkları metinleri güncelleyerek tekrar müzakere edecekler.

Diğer tarafta, toplantıların yapıldığı kongre merkezinin dışında, aralarında doğa savunucusu örgütler başta olmak üzere, çok sayıda sivil toplum örgütünün üyelerinin, destekçilerinin ve iklim eylemcilerinin de olacağı gayri resmi bir COP26 da gerçekleşecek. Böylece sokaktaki eylemciler bir yandan resmi COP26’nın iç tutarsızlıklarını teşhir ederken, diğer yandan iklim yıkımına karşı alternatif çözümleri dünya kamuoyu ile paylaşmaya çalışacaklar.

Ana hedef: En geç 2060 yılına kadar “net sıfır” emisyonu sağlamak

Resmi COP26’da ele alınacak konuların başında, ulusların küresel ısınmayı 2 °C’nin altında sınırlamak için Paris Anlaşması kapsamındaki taahhütlerini bugüne kadar ne ölçüde yerine getirdikleri konusu yer alacak. Bu bağlamda ülkelerden taahhütlerini güncellemeleri, yani ulusal çapta daha önce belirlenmiş olan katkılarını ve yeni eylem planlarını sunmaları istenecek.

Ülkelerin taahhütlerinin dışında, resmi COP26’nın iki hafta boyunca üzerinde en çok duracağı konular şunlar olacak:

(i)) Küresel ısınmadaki artışı 1,5 °C’den (tercihen)  fazla olmayacak şekilde tutabilmek için, ülkelerin “net sıfır” emisyonu hedefleyen karbon kesintilerine ilişkin taahhütleri ve bu taahhütlerin yerine getirilmesini sağlayabileceği düşünülen (karbon fiyatlaması-ticareti ve yenilenebilir enerji yatırımları gibi) araçların tartışılması.

(ii) Özellikle azgelişmiş ülkelerin iklim değişikliğinin etkilerini yumuşatma ve yenilenebilir çevreci teknolojilere uyum sağlayabilmeleri için oluşturulan yıllık 100 milyar dolarlık İklim Finansmanı Fonu’nun işlerliğinin sağlanması.

Kısaca, tüm katılımcılarca benimsenen bir geniş tabanlı “net sıfır emisyon” (zero net) hedefinin gerçekleştirilmesinin, dolayısıyla da bunu sağlamaya yönelik etkin bir iklim finansmanının sağlanmasının bu yılki COP’un ana hedefi olduğu söylenebilir.

Bu hedefe ulaşabilmek için toplantılarda bir dizi politika önerisinin ve aracın tartışmaya açılması bekleniyor.  Bunların arasında (işin teknik boyutunda), enerji etkinliğini sağlamak ve net sıfır emisyona erişebilmek için karbon fiyatlaması, net sıfır karbona dayalı ulaştırma, kömür kullanımından vazgeçilmesi, yenilenebilir –temiz enerji kaynaklarının kullanımının artırılması en başta yer alıyor. (1)

Bir önceki COP’ta (2015 Paris İklim Zirvesinde), küresel sıcaklık artışını “2 °C’nin altında” tutabilmek için karbon emisyonunu radikal bir biçimde azaltmak tüm katılımcılarca oy birliği ile kabul edilmişti. Bu hedefe ulaşabilmek için her ülkeden emisyon azaltımına gitmesi ve 2030 yılına kadar ulaşılabilecek ulusal olarak belirlenmiş katkılar (NDC) olarak bilinen hedefler belirlemesi ve nihayetinde 2050 yılına kadar (Çin için 2060) net sıfır emisyon düzeyinin gerçekleştirilmesi istenmişti.

2020 yılına kadar yıllık 100 milyar dolarlık iklim finansmanı hedefi

İşin finansman ayağında ise, özellikle de azgelişmiş ülkelerin temiz enerji teknikleri kullanımına uyarlanmalarını sağlamak için, onlara kamusal mali destek (iklim finansmanı) verilmesi, ayrıca özel finansal-kreditör kuruluşların kredilerinin bu yönde kullanılmak üzere, azgelişmiş ülkelerdeki ekolojik projeler için kullanılmasının sağlanması ön plana çıkıyor.

Bu konu aslında 11 yıl önce karara bağlanmıştı. 2009 yılında zengin ülkeler iklim değişikliği nedeniyle ülkelerin uğradıkları kayıplarını telafi etmelerine yardımcı olacak, onların yeni çevreci teknolojilere uyarlanmalarını sağlayacak “iklim finansmanı” olarak bilinen ve 2020 yılına kadar yıllık 100 milyar dolarlık bir Yeşil Karbon Fonu (GCH) kurulmasına karar verdiler. 

Ancak zengin ülkelerin çoğunluğu şu ana kadar bu fon için söz verdikleri katkı paylarının tamamını ödemedikleri gibi, bu fonun mevcut kaynakları ağırlıklı olarak çok küresel şirketleri fonlamak için kullanıldı. (2) (Bir sonraki yazımızda bu konuyu ele alacağız).

İşin gerçeği çok uluslu şirketlerin ve bunların ardında duran ulus devletlerin çıkarlarını zedelediği için hem emisyon azaltma-“net sıfır” emisyon, hem de iklim finansmanı konusunda, kolayca çözümlenemeyecek kadar büyük sorunlar söz konusu. Bu yazının konusu da “net sıfır” emisyon önerisinin hem yapılabilirliği, hem de ekonomi politik arka planı olacak.

Öncelikle, şu ana kadar hem net sıfır emisyon ve buna yönelik karbon kısıntıları konusunda daha önce verilen taahhütler yerine getirilmedi, hem de iklim finansmanı için oluşturulan fona üye ülkelerin katkıları sınırlı kaldı. Ayrıca bu fonun kaynaklarının hem oluşturulma biçimi, hem de kullanılış biçimi iklim yıkımını önlemekten ziyade finansallaşmayı artırıcı ve iklim adaletsizliğini ve yolsuzlukları daha da derinleştirici nitelikte.

Ayrıca, ülkelerin emisyon ölçümlerini ve raporlamalarını güvenilir bir biçimde yapmadıkları gerçeği bir yana, en çok emisyon sunucu ülkeler arasında en başlarda yer alan Hindistan dahil olmak üzere, bazı G-20 ülkeleri güncellenmiş planlarını hala sunabilmiş değil.  Brezilya, Meksika, Avustralya ve Rusya, Paris Anlaşması ile uyumlu olmayan planlar sundular. (3)

Yani iklim yıkımı konusunun, bu yaz yayınlanan son IPCC raporunun bulgularına ve uyarılarına rağmen, yeterince ciddiye alındığını ileri sürmek zor.

Dünya ekonomisinin verili koşullarında “net sıfır” emisyon küresel burjuvazinin önceliği midir?

İlk olarak, kapitalizmin sonsuz bir sermaye birikimi rejimi olduğunu biliyoruz. Bunun için de kârın ve ulusal hasılanın sürekli olarak büyütülmesi gerekiyor. Bu bağlamda, sistemin normal dinamikleri ile bunu sağlayamayan ve krize düşen Merkez ülkelerin geçmişte paylaşım savaşları çıkartmaktan kaçınmadıklarını da biliyoruz.

Kısaca, daha önce de deneyimlediğimiz gibi, kapitalist sermaye birikiminin, dolayısıyla da ekonomilerin büyümesini önleyen tüm engeller ortadan kaldırılıyor, dahası mevcut kamusal kaynaklar da dâhil olmak üzere tüm kaynaklar böyle bir fetişist ekonomik büyümenin sağlanması için kullanılıyor.

Diğer taraftan, Kovid-19 salgını ile birlikte kapitalist ekonomiler 1929 Büyük Depresyonundan bu yana görülen en derin ekonomik krizi yaşadılar. Şimdi toparlanmaya, bunun için de öncelikle eskisinden çok daha fazla her türden enerjiye olan ihtiyaç var.

Ancak küresel çapta enerji arzı azaldığı gibi, enerji fiyatları da hızla yükseliyor. Ayrıca bazı Merkez ekonomiler, ekolojik gerekçelerle, kendi üretimlerini azalttıklarından, özellikle de kıymetli metal ve madenler açısından artık daha fazla azgelişmiş ülkelerdeki üretime ihtiyaç duyuyor.  

Böyle bir durum karşısında, küresel egemenlerin temel enerji ve kâr kaynağı olan fosil yakıt üretimi ve tüketiminden vazgeçmelerini ya da verilen sözlere uygun olarak sera gazı azaltımına gitmelerini beklemek kapitalist sınıfı hiç tanımamak anlamına gelir.

Bu yüzden de dünya liderleri fosil yakıt kullanımını kısma yönündeki taahhütlerinden ve azgelişmiş ülkelere dönük iklim finansmanı için verdiği sözlerini yerine getirmekten kaçınıyorlar.

Nitekim daha önce 55 ülke yasalarında veya politika belgelerinde “net sıfır” hedefini sağlamayı taahhüt etmişti ya da etme yolundaydı. Ancak ülkelerin COP26’da sunacağı emisyonları azaltmaya yönelik taahhütleri ile gerekli olan taahhütler arasında ciddi bir boşluk da söz konusu. Öyle ki 113 devlet, sera gazı emisyonlarını 2030’da (2010’a kıyasla) yalnızca yüzde 12 azaltacak Ulusal Olarak Belirlenmiş Katkı (NDC) önerdi. (4)

Bu tutumun arkasında Merkez ekonomilere ait küresel fosil yakıt şirketlerinin ve sektörlerin ciddi çıkarları var. Öyle ki G-20 ülkeleri, Kovid-19 salgınının başlangıcından bu yana fosil yakıt faaliyetlerine yaklaşık 300 milyar dolar tutarında yeni fon aktardı (temiz enerjiye aktarılandan daha fazla). Uluslararası Enerji Ajansı'na göre ise, hükümetlerin “daha iyi bir şekilde yeniden inşa edilmesi” hedefli kurtarma paketlerinin yalnızca yüzde 2’si temiz enerji alanıyla ilgili. Bu arada sadece 2020’de kömür, petrol ve gaz üretimi ve tüketimine verilen sübvansiyon tutarı 5,9 trilyon doları buluyor. (5)

Kaldı ki Kovid-19 aşısının üretimi ve dağıtımı konusunda kendi ulusal çıkarlarını ön planda tutarak aşıya Güney ülkelerinin erişimi imkânsız kılan bir anlayışın iklim yıkımı konusunda uluslararası dayanışma içinde olması beklenmemeli.

Gerçek şu ki, ulus devletlerin mevcut yapısı ve dünyadaki büyük sanayi ve finans sermayesinin planları göz önüne alındığında, COP26’daki mütevazı öncelikli hedeflerin dahi kabul edilmesi, kabul edilse dahi pratikte hayata geçirilmesi çok zor.

Diğer taraftan “COP26’nın başarısının azgelişmiş ülkelere yapılacak yardımların büyüklüğü ile ortaya çıkacağı” ileri sürülüyor. (6) İşin gerçeği bu toplantılardan dünya halklarını sevindirecek kararların çıkmayacağının şimdiden altını çizebiliriz. Kaldı ki söz vermek, verilen sözleri tutmak anlamına da gelmiyor ki burjuvazinin ve onun güdümündeki devletlerin yüzlerce yıllık tarihleri bunun sayısız örnekleriyle dolu.

“Net sıfır” emisyon ve iklim adaleti

Teknik olarak net sıfır sera gazı emisyonu, atmosfere pompalanan sera gazı miktarının, çekilen miktarla dengelendiği noktayı anlatan bir ifade. Bu “dengelenme”, teorik olarak, ağaç dikme gibi uygulamalarla, karbon giderme teknolojilerini kullanarak (doğrudan hava veya biyoenerji karbon yakalama ve depolama ya da fosil yakıt bağımlılığının yerini alacak rüzgâr ve güneş gibi yenilenebilir enerji teknolojileriyle sağlanabilir.

Diğer taraftan böyle teknolojiler dünya çapına yayıldıkça, bunların cinsiyet, sınıf ve etnik köken çizgisinde kazananları ve kaybedenleri de ortaya çıkıyor. Öyle ki bazı gruplar yerel ölçekte gerçekleşen enerji geçişlerinden faydalanabilirken, diğer bazı gruplar bunun faturasını ödüyor.

Rüzgâr enerjisi örneğinde olduğu gibi, enerji şirketlerine arazilerini kiralayan büyük arazi sahipleri gelirlerini çeşitlendirip artırırken, küçük toprak sahipleri yoksullaşıyor. Çünkü bu kesimler rüzgâr enerjisini çiftçilik gibi ikincil faaliyetlere uygulamakta zorlanıyor. Benzer bir biçimde, güneş enerjisi genişlemesi, ücretli istihdama dâhil edilemeyen topraksız nüfus fazlasının yaratılmasıyla sonuçlanıyor. (7)

Kısaca “net sıfır” emisyon ya da emisyon kesintisi taahhütleri iklim adaletini sağlamaya yetmediği gibi, buna yönelik iklim finansmanının işleyiş biçimi bu adaletsizliği daha da artırabiliyor. İklim değişikliğinden en çok etkilenenlerin durumu daha da kötüleşebiliyor.

“Net sıfır” stratejisi bir aldatmaca mı?

“Net sıfır” konusundaki asıl sorun bunun bir aldatmaca olup olmadığı.  Öyle ki 1992’de imzalanan BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nden beri dünyanın fosil yakıt şirketlerine teslim olduğu, bunun da “net sıfır emisyonunu gerçeği gizlemeye yarayan bir araca, kitleleri aldatmaya yönelik bir kurmacaya dönüştürdüğü” ileri sürülüyor. (8)

Daha yalın bir ifadeyle, “net sıfır” stratejisi ya da politikasına göre, bir yerdeki karbondioksit emisyonları, başka bir yerdeki negatif emisyonlarla (karbondioksit emisyonu azaltımları) dengelenir.

Yani bu strateji karbon denkleştirmeyi öngörüyor. Tipik bir biçimde, bitki örtüsü, toprak ve kayalarda depolama yoluyla atmosferden karbondioksitin uzaklaştırılması anlamına gelen büyük miktarlarda “negatif emisyon” sağlamanın mümkün olabileceğini varsayıyor.

“Net sıfır” emisyon değil, “gerçek sıfır” emisyon sağlanmalı

Diğer yandan, negatif emisyonlar için gereken teknolojilerin yeterli ölçekte uygulanması kanıtlanabilmiş bir olgu değil. Bitki örtüsü ve toprakta karbon tutulması gibi sözde “doğa bazlı çözümler” kullanılarak fosil yakıt emisyonlarının telafi edilebilmesi de mümkün değil. Çünkü dünyada karbon emisyonlarını dengeleyecek kadar ağaç yok ve asla olmayacak.  Kısaca, hiçbir “net sıfır” rejiminden net sıfır emisyon elde edilemez. Çünkü “net sıfır emisyon hedefi ile “gerçek sıfır” emisyon hedefi birbirinden oldukça farklı. (9)

Bir başka anlatımla, “net sıfır” emisyon stratejisi altında, teknolojilerin veya ağaç dikimlerinin gelecekte havadan karbondioksiti emebileceğini umarken, fosil yakıt kullanımı yasaklanmadığı için, sera gazı salımı artmaya devam edecek. Diğerinde ise fosil yakıt üretimi ve kullanımı tamamıyla durdurulacak.

Kirleticilerin suçunu örten, karbon sömürgeciliğine hizmet eden bir strateji

Böylece “net sıfır” stratejisi, kendisinden beklenenin aksine, dünyanın en büyük kirleticileri konumundaki dev petrol ve otomotiv şirketlerinin ve bunların ardındaki ulus devletlerin sorumluluklarını gizlemeye ve iklim değişikliği konusundaki eylemsizliklerini ya da zararlı eylemlerini meşru göstermeye hizmet eder.

Ayrıca bu kavram, iklim krizi konusunda sorumluluğu çok daha az olan azgelişmiş ülkelerindeki kara ve ağaç plantasyonlarına karbon tutma yükümlülüğünü koyarak bir tür karbon sömürgeciliğine neden oluyor. Keza insan hakları ihlalleri, kaçak emisyonlar ve ekolojik yıkım dahil olmak üzere, büyük çapta toplumsal zarara neden olan uluslararası finans kapitalin kendini temize çıkarmasıyla sonuçlanabilir.

Sınıfsal çıkarlardan bağımsız bir bilim ve teknoloji politikası mümkün mü?

 “Net sıfır” stratejisi, kulağa hoş gelse de, bilim ve teknolojik gelişmeyi kapitalizmden, dolayısıyla da onun sosyal sınıf ilişkileri ve çatışmalarından bağımsız olarak, insanlığın ve doğanın kurtarıcısı olarak görmesi nedeniyle de kusurlu bir strateji.

Bu stratejinin üzerinden temellendiği yaklaşımsa, kapitalist üretim ilişkilerini ortadan kaldırmadan, dünya liderlerinin bir araya gelerek alacakları kararlarla ekolojik bir yıkımın durdurulabileceğini düşünecek kadar da sorunlu bir yaklaşım.

Öyle ki bu yaklaşıma göre, örneğin Güneş enerjisi yenilenemeyen diğer enerji türlerinin yerini alacak ve böylece emisyona yol açmayan Güneş enerjisi çok düşük maliyetle ve bol miktarda kullanılabilecek, bu da iklim yıkımını önleyecek.  Giderek ucuzlayacak olan Güneş enerjisi panellerinin yaygın kullanımı ile atmosferdeki emisyon miktarı giderek azalacak. Böylece zengin ülkeler kişi başı enerji tüketimlerini kısmak zorunda kalmayacak.  Asteroit madenciliği ile mineral-maden kazma sorunu da ortadan kalkacak.

Tuhaf olan ise bütün bu iyileşmenin kâr çıkarımını odağına koymuş olan kapitalist sistemin ve onun kaynak dağıtma mekanizması olan piyasaların altında yapılabileceğine inanılması.

Oysa Güneş enerjisi, çok önemli olsa da, önemli kısıtlara sahip. Çünkü öncelikle yeterince Güneş enerjisi paneli yapabilmek için doğayı daha fazla kazmak gerekecek. Keza kara, deniz ve hava ulaşım araçlarında ciddi oranda fosil yakıt kullanılıyor. Buna karşılık elektrikli araçların gelişimi salyangoz hızında ilerliyor.  Hala gemi ve uçak yakıtlarına alternatifler bulunabilmiş değil.  Ayrıca Güneş enerjisini büyük ölçekte kullanabilmek için onunla uyumlu dev elektrik şebekeleri kurmak gerekiyor ki bu da devasa alt yapı yatırımı yapılmasını gerektiriyor. (10)

Özcesi, tek başına teknolojik ilerlemenin bizi iklim değişikliğine karşı korumaya yetmeyeceğini, bu anlamda da “net sıfır” emisyon gibi hedeflerin pratikte uygulama zorluğu bir yana, gerçek ihtiyacımız olan “gerçek sıfır” emisyon çözümünden bizi uzaklaştıracağını bilmemiz, taleplerimizi buna göre oluşturmamız gerekiyor.

Sonraki yazı: COP26’da “İklim Finansmanı” konusu

Dip notlar:

(1)  A. Bhattacharya, N. Stern, “Our last, best chance on climate”, Finance and Development (September 2021), https://www.imf.org.

(2)  https://theconversation.com/climate-finance-rich-countries-arent-meeting-aid-targets-could-legal-action-force-them (6 October 2021).

(3)  Rachel Kyte, “4 key issues to watch as world leaders prepare for the Glasgow climate summit”, https://theconversation.com (26 October 2021).

(4)  M. Roberts, “COP-out 26”,  https://thenextrecession.wordpress.com (28 October 2021).

(5)  Agm.

(6)  https://www.wider.unu.edu/publication/looking-ahead-cop26 (October 2021).

(7)  https://www.ids.ac.uk/opinions/putting-climate-justice-at-the-heart-of-net-zero (27 September 2021).

(8)  https://truthout.org/articles/dont-expect-real-climate-solutions-from-cop26-it-functions-for-corporations (29 August 2021).

(9)  https://www.nakedcapitalism.com/2021/08/net-zero-emissions-and-the-carbon-offsetting-scam.html (31 August 2021).

(10)               Ben Reynolds, “Fully Automated Luxury Communism: vision or fairy tale?”, https://roarmag.org/essays/fully-automated-luxury-communism-vision-or-fairy-tale (26 July 2019).