Almanya ve Birleşik Krallık’ta Faşist
Yükseliş: Tarih Tekerrür mü Ediyor?
Mustafa Durmuş
13 Eylül 2026
(Reform UK’in lideri Nigel Farage,
Berlin’de düzenlenen bir basın toplantısının ardından AfD Parlamento Bşk. Yrd. Beatrix
von Storch ile birlikte. Fotoğraf: Odd Andersen/AFP/Getty Images)
Almanya’da 6 Eylül’de yapılan eyalet seçimlerinde,
nüfusu 2 milyonun biraz üzerinde olan Saksonya-Anhalt eyaletinde,
neo-faşist AfD (Alternative für Deutschland) oyların yüzde 44’ünü alarak açık
bir üstünlük sağladı ve hükümeti kurabilmek için gerekli olan oy çoğunluğunu elde
etmeye çok yaklaştı.
Saksonya-Anhalt 1932’de Nazi bir başbakan seçen ilk
Alman eyaletiydi. (Aslında Anhalt’ın sol bir geçmişi de var). Bu eyalette
yaşanan bu çarpıcı gelişme; sadece AfD’nin yükselişi değil, Almanya’nın geri
kalan büyük bir kısmında çoğunluğu elinde tutan ve 1945 yılından bu yana aktif
olan merkez sağ/muhafazakâr çizgideki Almanya Hristiyan Demokrat Birliği’nin
(CDU) tam anlamıyla çöküşü anlamına geliyor.
İktidardaki CDU’nun Oyları Çakıldı
Öyle ki, F. Merz gibi nispeten popüler bir başbakana
sahip olmasına rağmen, CDU 2021’de aldığı oyların yüzde 25’ini AfD’ye kaptırdı.
AfD bu başarıyı Almanya genelinde tekrarlayabilirse, yeni seçmenleri harekete
geçirmeye ve CDU’nun seçmenlerini kendine çekmeye devam ederse, Merz’in başkanlığını
yaptığı bu parti, bir zamanlar ana rakibi olan SPD’nin yaşadığı ölçekte bir
felaketle karşı karşıya kalabilir. (1)
Ayrıca, 2021’deki seçimlere kıyasla, bu seçime katılım
oranı önemli ölçüde artarak yüzde 78’e yaklaştı. Bu durum AfD’ye yaradı.
Analizlere göre: partinin destek artışının büyük kısmı eskiden oy
kullanmayanlardan kaynaklanırken, buna önemli sayıda eski CDU destekçisi seçmen
de eklendi.
Başka Bölgelerde de Tekrarlanabilir!
Dahası, bir başka küçük Doğu Alman eyaleti olan
Mecklenburg-Vorpommern’de 20 Eylül’de seçim yapılacak, sonuç benzer olabilir. Bu
da uzun zamandır beklenen Alman burjuva demokrasisinin krizinin artık gizlenemez
olduğunu gösteriyor.
Bu arada Berlin, yeni Alman siyasetinin tüm
karmaşıklığını yansıtıyor. Anketler; Die Linke, SPD, Yeşiller, CDU ve AfD olmak
üzere beş partinin oy oranlarının yüzde 12 ile 21 arasında olduğunu gösteriyor.
Die Linke muhtemelen en güçlü parti olarak ortaya çıkacak, bir zamanlar
efsanevi Berlin Belediye Başkanı W. Brandt’ın partisi olan SPD ise beşinci
sırada yer alacak. AfD’nin doğu banliyölerinde CDU’yu geçmesi bekleniyor. (2) Bu
görünüm Alman burjuva demokrasisinin çökmekte olduğunun işareti sanki.
Almanya’da Aşırı Sağcı Bir Federal Hükümet
Kurulabilir mi?
Faşist AfD’nin bazı Doğu Alman bölgelerinde yükselişi
tek başına önemli olmayabilir. Ancak ülke genelinde bu eğilimin giderek
artmakta olması önemli. Öyle ki yakın zamanda yapılan bir anket, ulusal
seçimler bugün yapılsaydı AfD’nin oyların yüzde 28’ini alarak gerçekten de
galip gelebileceğini gösteriyor. Eğer bu gerçekleşirse, bu durum 1945’te
Nazilerin düşüşünden bu yana Almanya’daki ilk aşırı sağcı hükümet olur ki, bu
da başlı başına bir endişe kaynağı. Bu tedirgin edici gelişmenin nedenleri ise ekonomik
faktörlerin çok ötesine geçebilecek ölçüde karmaşık.
Aşağıdaki tablodan da görülebileceği gibi, ekonominin
durumu, özellikle Saksonya-Anhalt’ın bulunduğu ve AfD’nin son derece güçlü
olduğu Doğu Almanya’da, bu gelişmede önemli bir yer tutuyor. (3) Öyle ki AfD’ye oy verenler, belirgin bir
biçimde, ekonomik gidişattan ama özellikle de enflasyondan son derece
rahatsızlar. Bu nedenle de sağ ya da sol merkez partileri cezalandırıyorlar.
Düşük Ekonomik Büyüme, Yüksek İşsizlik ve Sanayisizleşme
Alman ekonomisinin mütevazı standartlarına göre bile,
Saksonya-Anhalt bölgesi ekonomisinde büyüme son derece cılız seyrediyor. Buna
karşılık, işsizlik oranı nispeten yüksek. Bölge ekonomisi, bir zamanlar, Orta
Almanya’nın devlet destekli sanayileşmesinin önemli bir merkeziydi. JU52
nakliye ve yolcu uçağının üretildiği orijinal Junkers fabrikası, Dessau’da
bulunuyordu. Bölge bir zamanlar tüm sosyalist dünya için demiryolu araçları
üretiyordu, ayrıca önemli ölçüde kimyasal ürünlerin üretimine yoğunlaşmıştı. Bu
sektörler şu anda hiç iyi durumda değil. Ayrıca bölge nüfusu yaşlanıyor ve
azalıyor.
AfD Eyalet Genelinde Toplumun Her
Kesiminden Destek Aldı
Bu yüzden de AfD’nin söylemleri, Fransa, İtalya ve
Birleşik Krallık’taki benzer partilerde olduğu gibi, kendilerini “işçi” olarak
tanımlayanlarda (bunların yüzde 60’ı AfD’ye oy veriyor) ve maddi zorluklar
yaşadığını belirtenlerde (bunların yüzde 65’i AfD’ye oy veriyor), güçlü bir karşılık
buluyor. Bu iki grup seçmen kitlesi içinde çoğunluğu oluşturmasa da oy
dağılımındaki bu eğilim oldukça tehlikeli. (4)
Yani Avrupa’daki diğer aşırı sağ partiler gibi, AfD de
kendini “işçi” olarak tanımlayan seçmenler arasında önemli bir desteğe sahip.
Ayrıca, maddi zorluklar yaşadığını belirten seçmenlerden de yüksek oranda oy
alıyor. Nitekim, yukarıdaki tabloda da görüldüğü gibi, AfD seçmenlerinin hem
ekonomiye hem de yaşam maliyetine ilişkin endişeleri, diğer partilerin
destekçilerine kıyasla çok daha fazla.
Volkspartei (Halk Partisi)
Bu noktada bazı ayrıntılar önemli: AfD, işçi sınıfından
oluşan seçmenler (toplam seçmenin yüzde 59’u) arasında, eğitim düzeyi düşük
olanların (yüzde 57) ve ekonomik durumlarını kötü olarak değerlendirenlerin (yüzde
65) arasında en yüksek oy oranını elde etti. Ancak üniversite mezunları (seçmenin
yüzde 30’u) ve ekonomik durumlarını iyi olarak gören seçmenler (seçmenin yüzde 37’si)
arasında bile AfD kayda değer bir performans sergiledi. Ayrıca, 70 yaş üstü
seçmenler (seçmenin yüzde 31’i) hariç, tüm yaş gruplarında yüzde 40’ın üzerinde
destek elde etti. Dolayısıyla AfD, eyalet genelinde toplumun her kesiminden
destek alarak, gerçekten bir “Volkspartei”, yani “halk
partisi” olduğunu iddia edebilir. (5)
Ancak bu gelişme yeni değil. Yani böyle bir neo-faşist
partinin güçlenmesi yeni bir olgu değil. Çünkü neo-faşist ideoloji son birkaç
on yıldır Almanya’nın ana akım siyasi arenasına sızmaya devam ediyor. Nitekim,
2013’teki kuruluşundan bu yana hızla büyüyen parti, ırkçılığını ve otoriterlik
eğilimlerini gizlemiyor ve liberal, çoğulcu bir toplumu reddetme konusunda
oldukça açık sözlü davranıyor.
Tüm bunlardan sonra ortaya çıkan soru, “farklı yaş
gruplarından ve sosyal sınıflardan gelen bu kadar çok seçmenin neden AfD’nin
aşırıcı ve uygulanamaz politika önerilerine ilgi duyduğudur”. Bu nedenleri aşağıdaki gibi sıralayabilmek
mümkün.
(i) Doğu Almanya’nın Göreli Yoksulluğu
Öncelikle, eski Doğu Almanya’daki ekonomik durum,
AfD’ye verilen desteği (kısmen) açıklayabilir. Kısmen, zira parti, özellikle
batıdaki birçok eyalette de seçmenler arasında kayda değer bir destek kazandı.
Eski siyasi partilerin, özellikle de işçi sınıfının güvenini büyük ölçüde
yitirmiş olan Sosyal Demokratların, gelecek için uygulanabilir bir vizyon
sunmadaki başarısızlığı, bu durumun bir parçası olabilir. Ayrıca, ulusalcı ve
faşist görüşlerin etkilerinin de hafife alındığı anlaşılıyor. Alınan sonuçlar, ulusalcılık
ve aşırı milliyetçiliğe olan bağlılığın, Alman nüfusunun oldukça büyük bir
kesimi arasında hâlâ güçlü bir akım olarak varlığını sürdürdüğünü ortaya
koyuyor. (6)
Keza, Almanya’nın 1990’daki yeniden birleşmesinden sonra
aradan geçen 30 yılı aşkın süreye rağmen, sosyal refah anlamında doğu ile batı
arasında hâlâ büyük bir uçurum varlığını sürdürüyor. Çok sayıda araştırmanın da
işaret ettiği gibi, “Doğu Almanya, Batı Almanya’dan hâlâ yüzde 20 ila 25 daha
yoksul.”
Doğu Almanya’da yaşayanlar, neo-liberalizm altında
gerçekleşmesi beklenen yakınsamanın bir serap olduğunun farkına vardılar.
1990’dan sonra devlet kurumu Treuhandanstalt tarafından başlatılan devasa
özelleştirme programı kapsamında, Doğu Almanya’nın devletin elindeki tüm
ekonomisi özelleştirilirken, binlerce kamu işletmesinin kapatılması veya
satılmasıyla sanayi tabanı büyük ölçüde tahrip edildi. Bu durum, kitlesel
işsizliğe yol açtı ve genç ve eğitimli insanların iş ve daha iyi yaşam
koşulları arayışıyla batıya göç etmesine neden olarak bir demografik krizi
tetikledi. (7)
Kültürel sorunlar da söz konusu. Eski Doğu Almanya’da
yaşayan birçok genç, Batı Alman kültürünü ve yaşam tarzını kendilerine son
derece yabancı buluyor. Ayrıca küçük kasabalarda ve kırsal bölgelerde yaşayan
insanlar sadece “ortalamanın altında gelir” elde etmekle kalmıyor, aynı zamanda
altyapılarının çökmeye devam ettiğini ve toplu taşıma ile sağlık hizmetlerinin
“artık kapsamlı bir şekilde garanti edilmediğini” görüyor.
(ii) Göçmen Sorunu
İkinci olarak, göçmen sorunu Avrupa’nın diğer
ülkelerinde olduğu gibi Almanya’da da aşırı sağı güçlendiren bir sorun. Seçim
sonrasında yapılan anketler, göçmenlerin AfD seçmenleri için motive edici
faktörlerden biri olduğunu ortaya koyuyor. Öyle ki seçmenlerin yüzde 90’ından
fazlası Almanya’da çok fazla yabancının bulunduğuna inanıyor ve bundan endişe
duyuyor. (Ancak güvenlik, ekonomiye ilişkin endişeler ve mevcut ana akım
partilere olan güvensizlik de de aynı derecede önemli).
Göçmen sorunu Avrupa’da iç siyaseti etkileyen en
önemli konulardan birisi. Nitekim İsveç dahi, 2015 yılında kişi başına
Avrupa’nın en yüksek sığınmacı sayısını kabul eden ülkelerden biri iken, on yıl
sonra bu sayının en düşük olduğu ülkelerden biri haline geldi. Öyle ki İsveç
Sosyal Demokratları 2026 seçimleri öncesinde, göç karşıtı bir strateji izliyor
gibi görünüyor ve iktidara gelmeleri halinde hükümetin göçü durdurma ile ilgili
olarak aldığı önlemleri sürdüreceklerinin sinyalini veriyor. (8)
(iii) Kemer Sıktıran Neo-liberal Ekonomi
Politikaları
Üçüncü olarak, bu seçimin sonuçlarını tek bir etkenle
açıklamak yanıltıcı olabilir. Çünkü bazı etkenler, ABD’den başlayarak çeşitli
ülkelerde aşırı sağ popülizmi doğuran etkenlere benzerken, diğerleri Almanya’ya
özgüdür.
Bu bağlamda, Almanya’nın anayasal bir kural haline
getirilmiş kemer sıkma politikası aşırı sağı güçlendiren en büyük etken oldu.
“Schuldenbremse” (borç freni) olarak adlandırılan bu
kemer sıkma önlemi, 2009 yılında Angela Merkel’in ilk hükümeti döneminde Alman
anayasasına dahil edildi. Orijinal düzenlemeye göre, federal hükümetin yapısal
bütçe açığı anayasal olarak GSYH’nin yüzde 0,35’iyle sınırlandırılmıştı.16
eyaletin ise yapısal borçlanmaya başvurması tamamen yasaklanmıştı. Bu anayasal
kuralın değiştirilmesi için parlamentonun her iki meclisinde de üçte iki
çoğunluk gerekiyordu ve bu, o zamandan beri neredeyse imkânsız hale geldi. O
zamandan beri Almanya, devletin borçlanmasının doğası gereği tehlikeli olduğu
ve en aza indirilmesi gerektiği şeklindeki neo-liberal inancı fiilen
anayasasının temel bir özelliği haline getirdi. (9) Yani merkezci ya da sosyal
demokrat hükümetlerin eli-kolu anayasa ile bağlandı ve bu toplumun büyük
kesimlerin çok önemli bir memnuniyetsizliğe yol açtı.
Schwarze Null (Siyah Sıfır) Politikası
Öte yandan, bu kemer sıkma kapitalist sistem açısından
işe yaradı. Kuralın gerektirdiği üzere, Almanya’nın kamu borcu, 2008 küresel finansal
krizinin ardından GSYH’nin yaklaşık yüzde 80’inden, Covid-19 pandemisinin
öncesinde yaklaşık yüzde 60’a düştü. “Schwarze Null”
ya da bilinen adıyla “Siyah Sıfır”, Almanya’nın mali disiplininin bir sembolü
haline geldi.
Ancak bu sözde başarı ihmal edilemeyecek ölçüde büyük
bir toplumsal tahribata yol açtı. Çünkü bu, kurumsallaşmış bir kemer sıkma
politikasını temsil ettiğinden, bunun sonucunda kaçınılmaz olarak kronik bir yatırım
yetersizliği yaşandı. Modern bir ekonominin dayandığı fiziki altyapının
neredeyse tüm unsurlarının çürümesine göz yumuldu. Bu da istihdamın azalmasına,
işsizliğin ve yoksulluğun artmasına yol açtı.
En Çok Doğu Almanya etkilendi
Bu etkinin izleri Almanya’nın her yerinde görüldü,
ancak en çok da yeniden birleşmenin ardından olağanüstü bir ekonomik şok
yaşayan, eskiden Doğu Almanya’yı oluşturan bölgelerde hissedildi. Buralarda
sanayi kolları ortadan kalktı, işsizlik hızla arttı ve üretken varlıklar Batı
Almanların ve yabancıların eline geçti. İnsanlar hem siyasi dönüşümden hem de
ekonomik çalkantıdan mustarip oldular.
Yatırımların zamanla doğu ile batı arasındaki uçurumu
kapatabileceği umudu, “Siyah Sıfır” politikası tarafından bozuldu ve ardından
engellendi. Sonuç olarak, bu uçurum hiçbir zaman ortadan kalkmadı; buna
karşılık, nüfus azalması, zayıflayan ekonomik imkânlar ve başka yerlerde fırsat
arayışına giren çok sayıda gencin göçü, Saksonya-Anhalt gibi eski doğu
eyaletlerindeki sorunları daha da ağırlaştırdı.
Kuşkusuz bu etken, Almanya’da aşırı sağcı AfD
partisinin yükselişinin tek nedeni değil. Ancak bu partinin eski Doğu Almanya
eyaletlerindeki popülaritesi, eskiden Batı Almanya’ya ait olan eyaletlere
kıyasla çok daha yüksek. Göçmenlere karşı düşmanlık gibi diğer faktörler de rol
oynadı. Ancak kemer sıkma politikalarını körükleyen borç freni, bu tür
duyguların yeşerebileceği bir ekonomik güvensizlik ortamı yaratarak hükümete,
kurumlara, yeniden birleşmeye ve siyasi elitlere karşı güvensizliğe yol açtı.
Neo-liberal borç freni örneğinde olduğu gibi, ana akım burjuva politikaları
insanları kaderlerine terk ettiğinde, insanların siyasi uzlaşmaya yatırım
yapmak için hiçbir nedenlerinin kalmadığı gerçeği ortaya çıktı.
AfD: Faşizmin İstismarcı Yüzü
AfD tüm bu olumsuz gelişmeleri istismar ederek
kolaylıkla kitle tabanını büyüttü. Burjuva demokrasisine olan güvensizlik, güçlü
sosyalist bir alternatifin olmadığı bir dönemde, seçmenleri (özellikle de en
kırılgan ve endişeli insanlardan oluşan ve kolayca kıyamet senaryoları kurmaya
meyilli olan kesimleri), AfD gibi istismarcı faşist bir partinin kucağına itti.
Birleşik Krallık’ta Reform UK’in Yükselişi
Faşist hareketlerin yükselişi konusunda Almanya yalnız
değil. Macaristan ve Polonya’nın yanı sıra son zamanlarda Birleşik Krallık’ta
belirgin bir hareketlilik söz konusu. Hatta İsveç’te bile (bugün) yapılacak
olan seçimlerin sonucunda; ülkenin sağ partileri çoğunluğu sağlayabilirse,
aşırı sağ ilk kez hükümete girebilir.
“İsveç’in, sınırsız serbest piyasa kapitalizmi ile
komuta ekonomisine dayalı otokratik komünizm arasında bir “üçüncü yol” olduğu
iddiası zaten başından beri bir yanılsamaydı. 20. yüzyılın başlarında İsveç
işçi hareketinin elde ettiği büyük kazanımlar, giderek tersine çevrildi. Diğer
kapitalist ekonomilerde olduğu gibi, neo-liberalizm politikaları (serbest
piyasaya dönüş, zenginler ve şirketler için düşük vergilendirme, refah
devletinde ve reel ücretlerdeki kesintiler, artan eşitsizlik vs), 1990’ların
ortalarından beri İsveç’te de uygulanıyor”. (10)
Alman faşistlerinin Saksonya-Anhalt eyaletindeki
seçimlerden ezici bir çoğunlukla galip çıkmasının hemen öncesinde Birleşik Krallık’ta
faşistler Dover ve Portsmouth limanlarını iki kez işgal ettiler ve bir
süreliğine limanı ablukaya alarak “göçmen taşıyan tekneleri geri çevirin”
sloganları attılar. Bu sloganlar aslında hem İngiliz politikacıların hem de ana
akım medyanın söylemlerini yansıtıyordu.
Faşist hareketlerin yükselişe geçtiği diğer ülkelerde
olduğu gibi, Birleşik Krallık’taki Reform UK, ekonomik güvensizliği, işsizliği,
ücretlerin durgunluğunu ve aşırı düzeydeki eşitsizliği öne çıkarıyor ve bunun
sorumlusu olarak gerçek sorumlular olan süper zenginleri ve kapitalist sistemi
değil, göçmenleri ve siyahileri gösteriyor.
Reform UK politikacılarından bazıları, P. Thiel ve E. Musk
gibi ırkçılar tarafından finanse ediliyor. Bu milyarderler, dikkatleri kendi
servetlerinden ve suçlarından başka yöne çekmeye ve bunun yerine ekonomik
başarısızlığın suçunu göçmenlere ve siyahi insanlara yükleyen pogromları teşvik
etmeye kararlı. Bu milyarderler, ekonomik güvensizliğin asıl kaynağı olan
düzenlemesiz finansal ve ticari küreselleşme sisteminden ve bunun faillerinden
dikkati başka yöne çekmek için güç, sindirme, şiddet ve dezenformasyona
başvurmaya hazır faşistlere aktif olarak finansman ve kaynak sağlıyorlar. Mevcut
Başbakan (İşçi Partisi Başkanı) ise güçsüz ve çaresiz olduğu izlenimini veriyor.
Kaynak yetersizliği gibi gerekçelerin ardına sığınarak, bu kitleleri büyük
sermaye çevrelerinin etkisinden kurtarma çabası içine girmiyor. (11)
Birleşik Krallık’ta, ABD’de ve özellikle Avrupa’da,
çoğunluğa istikrar ve güvenlik sunamayıp finans dünyasına boyun eğen diğer
merkezci politikacılar gibi, İngiltere Maliye Bakanı da kendi ülkelerinin
halkını aşırı sağcı faşistlerin kollarına itmekten suçlu olan politikacılardan
biri haline gelme riskiyle karşı karşıya.
Ana akım (merkez sağ ya da sol) siyasal partilere olan
güvenlerini yitirmiş olarak, aşırı sağcı-faşist liderlerin arkasında yürüyen,
kemer sıkma politikaları yüzünden güvenlik, umut ve fırsatlarından mahrum
bırakılmış; insana yakışır barınma ve iş imkânlarından yoksun bırakılmış
İngiltere’nin kara giysili genç erkekleri, sistem yerine göçmenlere saldırıyor.
Sonuç Olarak
İkinci Dünya Savaşı yenilgisinden sonra Avrupa’daki faşist
hareketler tamamen ortadan kalkmadılar, sadece yer altına geri çekildiler,
gerçekte yok olmaksızın görünür olmaktan çıktılar.
1990’lardan itibaren tüm bu faşist hareketler bilinçli
bir biçimde rehabilite edildiler ve hazırda bekletildiler. Özü itibariyle hemen
hepsi faşist karakterlere sahip bulunsalar da onlar kendilerini “ulusalcı”
olarak tanıttılar ve büyük medya da bu konuda onların ulusalcılar olarak
(faşist değil) kamuoyuna tanıtımına hizmet etti. Örneğin Le Monde, Le Pen’i
faşist değil bir ulusalcı olarak tanıtmayı uygun gördü. (12)
İşte bu bağlamda ve birçok vatandaşın, yerleşik
düzenin partilerinin gelecek için hiçbir umut sunamadığının tam olarak farkına
varmasıyla, Doğu Almanya AfD’nin kalesi haline geldi, Birleşik Krallık’ta neo-faşist
Reform UK yükselişe geçti. Üstelik her ikisi de neo-liberalizmden beslenen bir
yeni tür faşizmi savunuyor.
Türkiye’de Zafer Partisi gibi neo-faşist
örgütlenmeleri bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Yani, mevcut iktidar
blokunun ekonomik sorunlara çözüm üretemediğini, kemer sıkma önlemleriyle
krizin bedelini halka ödettirdiğini; demokratik muhalefetinse somut bir
alternatif sunamadığını göz önüne aldığımızda, ülkeyi orta vadede toplumda (özellikle
de gençler arasında) ciddi bir faşist hareketlere kayma tehlikesi bekliyor.
Bir başka anlatımla, ulusalcı -milliyetçi ideoloji ile
faşist ideoloji arasında çok ince bir çizgi var. Tarihsel olarak ülkede ulusalcılık
çok güçlü ve 100 yıldır varlığını sürdüren Kürt Sorunu ulusalcılığı ve
milliyetçiliği sürekli olarak canlı tutuyor. Tüm bunlar ekonomik yıkımla
birlikte, ülkedeki ulusalcı hareketlerin tabanını oluşturanların neo-faşist
hareketlere ya da partilere kaymasıyla sonuçlanabilir.
Dip Notlar:
(1) https://adamtooze.substack.com/p/chartbook-474-the-state-is-the-problem
(11
Eylül 2026).
(2) Agm.
(3) https://adamtooze.substack.com/p/chartbook-473-germanys-democratic
(7
Eylül 2026).
(4) Agm.
(5) https://theconversation.com/germany-why-the-afd-won-in-saxony-anhalt-and-what-happens-next
(7 Eylül 2026).
(6) https://truthout.org/articles/germanys-fascist-party-just-won-control-of-a-state-government
(9 Eylül 2026).
(7) Agm.
(8) https://theconversation.com/immigration-in-sweden-how-the-country-went-from-one-of-europes-most-welcoming-to-one-of-its-most-restrictive
(7 Eylül 2026).
(9) https://www.taxresearch.org.uk/Blog/2026/09/07/the-price-of-germanys-black-zero-the-neoliberal-policy-that-has-driven-the-rise-of-its-far-right
(7
Eylül 2026).
(10)
https://thenextrecession.wordpress.com/sweden-no-longer-a-social-democracy
(13 Eylül 2026).
(11)
https://annpettifor.substack.com/p/the-guilty-men-driving-britons-into
(7
Eylül 2026).
(12)
Samir Amin, “The Return of Fascism in
Contemporary Capitalism”, https://monthlyreviewarchives.org/mr/article/view/MR-066-04-2014-08
(10 Eylül 2026).
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder