28 Ocak 2024 Pazar

İki yüzlülük

 

 “Kuzuları da, kuzu pirzolasını da seviyorum” diyemezsiniz!

Mustafa Durmuş

23 Ocak 2024


Küresel kahve zinciri Starbucks 1971 yılında Seattle, Washington'da kuruldu. Bu dev işletme Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ikinci en hızlı perakende kahve sunum zinciri konumunda.

Kurulduğundan bu yana Starbucks, kapılarından içeri giren herkese kahve (veya tercih ettiği başka bir içecek) sunma misyonuyla 80’den fazla ülkeye yayıldı.

Etiyopya köylülerine uygulanan baskı

Bu arada, şirket kahve çekirdeğini ağırlıklı olarak Etiyopya gibi ülkelerden sağlıyor. Ancak bu ülkelerdeki kahve üreticisi köylülere uyguladığı kolonyalist baskı ve sömürü nedeniyle çok eleştiriliyor.

Şirket (yüzde 48 oranında), şube lisans sahiplerinin diğer zincir markalarla aynı derecede bağımsızlığa sahip olmadığı ve merkezin şubelerin görünümü, menüsü ve diğer operasyonel yönleri üzerinde daha fazla kontrole sahip olduğu bir franchising anlayışı ile yönetiliyor. Şirket merkezinin bu sunumu karşılığında, Starbucks lisans sahibi olan şubeler, merkeze royalty ücreti veya satışların belirli bir yüzdesini ödüyor.

Tipik bir Starbucks işletmesinin gelirlerinin yüzde 74’ü kahve türü içeceklerden, yüzde 22’si yiyecekten ve kalan yüzde 4’ü ise diğer hizmetlerden oluşuyor.

Küresel çapta 40,000’e yakın şube

Kahve zincirinin yaklaşık 40.000 şubesinin çoğunun hangi bölgelerde ya da ülkelerde olduğu ise aşağıdaki haritadan görülebilir (Ekim 2023 itibarıyla). (1)


Türkiye’deki Starbucks protestoları

Görüldüğü gibi, Türkiye toplam 676 şube ile dünyada en fazla Starbucks şubesine sahip olan 7’nci ülke.

Öyle ki kişi başına gelir açısından neredeyse bizdekinin iki katından daha fazla bir gelir düzeyine sahip olan Tayvan’daki şube sayısından çok daha fazla şubeye sahibiz.

Ya da sadece 13-14 milyon daha fazla nüfusa sahip olduğumuz ama kişi başı gelir açısından ancak dörtte bir gelirimizin bulunduğu Birleşik Krallık’taki şube sayısının yarısı kadar Starbucks şubesi var Türkiye’de.

Starbucks’lar AKP döneminde açıldı

Hepsinden önemlisi de, bu emperyalist-kolonyalist şirket asıl olarak son 22 yıllık AKP iktidarları döneminde Türkiye’de bu şubeleri açtı. İlk şube AKP’nin iktidar olduğu ilk yıl olan 2003 yılında İstanbul’da Bağdat Caddesi’nde açıldı.

Bu gerçeğe rağmen, bir süredir Türkiye’de bazı politik çevrelerce yönlendirilmiş olan gruplar Starbucks şubelerini basarak kahve içenleri taciz ediyor.

Bu gruplar, İsrail’in Filistin’de yaptığı katliamı ve onun ardında duran ABD’yi, sözüm ona, protesto ediyorlar. Ancak her zaman olduğu gibi işin aslını da asla sorgulamıyorlar, sadece iktidar blokunun değirmenine su taşıyorlar.

Kıssadan hisse!

• Hem “İsrail devletinin katliamlarına hem ABD’nin İsrail’e verdiği desteğe karşıyım” hem de “Starbucks’ın 676 şubesinin açılmasına izin veririm ve İsrail ile ticari ilişkimi sürdürürüm” diyemezsiniz.

• Hem “İsrail devletini işgalci ilan edip” hem de aynı coğrafyada benzer girişimlerde bulunamazsınız.

• Hem Hamas’ı “özgürlük savaşçısı” ilan edip hem de PYD’yi terörist ilan edemezsiniz.

• Hem “NAS deyip” hem faizleri artıramazsınız hem de faizciden aldığınız vergiyi sıfırlayamazsınız.

• Hem “emekliyi enflasyona ezdirmedik” deyip hem de işçi emeklilerinin maaşlarına sadece enflasyonun üçte biri oranında zam yapamazsınız.

• Hem “israfa karşıyız” deyip hem de kamuda har vurup harman savuramazsınız.

Özcesi, yazının başlığında da yer aldığı gibi: Bir yandan, çocuklarımızı severken de çok sıklıkla kullandığımız, “kuzuları” da, kuzu pirzolasını da seviyorum”  diyerek küçücük bedenlerin katledilmesine razı olamazsınız.

Ekonomisiyle, siyasetiyle, ahlakıyla bir toplumsal çöküş yaşamakta olduğumuz bugünlerde ülkede yapılan tam olarak budur.

Sizce de bu tipik bir ikiyüzlülük değil midir?

Dip notlar:

 (1) https://www.visualcapitalist.com/wp-content/uploads/2023/12/Starbucks-Global-Presence (29 December 2023).

 

21 Ocak 2024 Pazar

2024 Yılı (2): Üretim, istihdam, yoksulluk ve vergiler

 

2024 Yılı: Daha iyi mi daha kötü mü?

(2-Üretim, istihdam, yoksulluk ve vergiler)

Mustafa Durmuş

21 Ocak 2024

Önceki yazımızda vurguladığımız üzere, Türkiye’de enflasyon çok yüksek seyretmeye devam ediyor ve şu ana kadar alınan özellikle de para politikası alanındaki önlemlerin yeterince işe yaramadığı görülüyor.

Bu arada üretim alanında da sıkıntılar söz konusu. Bu sıkıntılara işaret eden bir gösterge olarak imalat PMI verisi hala eşik değer olan 50’nin altında (47,4)  seyrediyor. Bu endeks son beş aydır eşik değer olan 50’nin altında kaldı. Bu da iç ve dış talep koşullarının imalat sanayiini zayıflattığını gösteriyor. (1)

İmalat sanayi yavaşladı, işsizlik yükselişe geçti

Paralel bir biçimde, sanayi üretimi son beş aydır, imalat sanayi başta olmak üzere, daralıyor. Öyle ki Kasım ayında üretim aylık yüzde 1,4 daralırken, yıllık sadece yüzde 0,2 arttı. Üç aylık dönemde ise sanayi üretim yıllık büyümesi yüzde 2,8’den yüzde 1,8’e gerileyerek belirgin bir yavaşlama gösterdi. Kasım’da tüm ana sanayi gruplarında aylık bazda daralma yaşanırken, sanayi üretimindeki azalışa ara malı ve dayanıklı tüketim malı üretimindeki düşüşlerin öncülük ettiği görülüyor. (2)

Kuşkusuz bu durum ülkedeki istihdam ve işsizliği de etkiliyor. Nitekim TÜİK’e göre, işsizlik oranı beş aylık düşüş sonrasında tekrar Kasım’da 0,4 puan artışla yüzde 9,0 seviyesine yükseldi. Toplam işsiz sayısı 115 bin kişi artarak 3,1 milyona çıktı. Kasım ayında işgücüne katılım oranı ise yüzde 52,9’a geriledi. İstihdam aylık 236 bin kişi düşüşle 31,6 milyon olurken, istihdam oranı 0,4 puan düşerek yüzde 48,2’ye indi.

Ancak bu veriler gerçek durumu tam olarak yansıtmıyor. Nitekim DİSK-AR'ın “İşsizlik ve İstihdamın Görünümü Raporuna” göre gerçek işsiz sayısı 3,1 milyon değil, 8,7 milyon oldu. TÜİK'in verilerine göre dar ve geniş tanımlı işsizlik arasındaki puan farkının 13,7 olduğuna işaret edilen bu raporda, geniş tanımlı işsizlik oranının genel olarak yüzde 22,7 olduğu, ancak kadın işsizliğinin yüzde 30’u aştığı kaydediliyor. Diğer yandan işsizlerin yüzde 88’inin işsizlik ödeneği alamadığının da altı çiziliyor. (3)

Emeğin milli gelirden aldığı pay diplerde seyrediyor

Bölüşüm ilişkileri açısından baktığımızda, emek ve sermayenin milli gelirden aldığı pay arasındaki farkın belirgin bir biçimde sermaye lehine giderek açıldığını görüyoruz.


Yapılan bir çalışmaya göre (4), 2001’den sonra İSO 500 kuruluşlarında emek verimliliği ile reel ücret artışları arasındaki bağ, emek aleyhine olmak üzere, koptu. Sanayinin yarattığı katma değerin paylaşımında sanayi ve finans sermayesi arasındaki bölüşüm dengesi de sanayi lehine çözümlendi. 2020’de yaşanan Covid-19 krizi ve ardından ekonomi politikalarında yapılan değişiklikler bölüşüm perspektifinden sanayi kuruluşları lehine sonuçlar verdi.

Kısaca, 2022’de büyük sanayi kuruluşlarının üretim sürecinde yaratılan net katma değerden aldığı pay rekor kırarken, emeğin katma değerden aldığı pay son 40 yılın en düşük seviyesine indi.

Aşağıdaki grafikten de görülebileceği gibi, özellikle de 2019’dan itibaren emeğin katma değerden aldığı pay sert şekilde düştü ve 2022 itibariyle emeğin payı tüm serinin en düşük seviyesine indi (2023 yılında emeğin payının yüzde 36’ya kadar yükselmesinin asıl nedeni ise EYT ödemeleri gibi bir kerelik ödemeler oldu).


Emek verimliliği artarken, reel ücretler düştü

Türkiye’de emek verimliliği konusunda kafaların karışık olduğunun altını çizelim. Zira bu verimlilik “Toplam Faktör Verimliliği” (TFV) adı altında ölçülüyor. IMF’ye göre TFV son yıllarda belirgin bir biçimde azaldı. Bu yüzden de, kuruma göre, verimlilik odaklı bir büyüme modeline geçiş, iş ve düzenleyici ortamı, işgücü piyasası esnekliğini ve beşeri sermayenin kalitesini iyileştirmek için odaklanmış ve dikkatle sıralanmış yapısal reformların hayata geçirilmesi gerekiyor. (5)


Oysa bu TVF kavramı işçilerin çok daha verimli bir biçimde çalıştırıldığı, yani emek verimliliğinin arttığı, dolayısıyla da, emek sömürüsünün, nispi artı değerin giderek arttığı gerçeğini gizlemeye yarıyor.

Öyle ki, emek verimliliği ve reel ücretler arasındaki ilişki bağlamında, 1982-2001 döneminde çalışan başına reel katma değer artışı (emek verimliliği) yıllık ortalama yüzde 4,1 iken, aynı dönemde çalışan başına reel ücret artışı yıllık ortalama yüzde 4,3 oldu.

2002-2022 dönemindeyse (AKP Dönemi) emek verimliliğindeki artış yıllık ortalama yüzde 4,3’e çıkarken, çalışan başına reel ücretler (bırakın artmayı), yıllık ortalama yüzde 0,9 geriledi. Bir başka ifadeyle 2022’de çalışan başına reel ücretler 2002’deki seviyesinin yüzde 10,5 altında kaldı. (6)

Bu durum AKP ve 2015’ten itibaren hayata geçirilen AKP-MHP İktidar Blokunun sermaye dostu, emek karşıtı yanını net bir biçimde ortaya koyuyor.

İnsanlar sosyal yardımlarla ve borçla ayakta kalabiliyor

Yüksek enflasyon ve ağır vergilerle birlikte böyle bir gelir (ve servet) eşitsizliğinin doğrudan sonucu kuşkusuz hızla artan yoksullaşmadır. Bu da kaçınılmaz olarak ülkede “sosyal yardımlar” adı altında yardım alanların sayısını giderek artırıyor.

Öyle ki sosyal yardım alan insan sayısı 27 milyon kişiye, toplam nüfusa oranı yüzde 32’ye dayanmış durumda. Dahası 2017 yılından bu yana sosyal yardımlardan yararlananların sayısı 8 milyon artış gösterdi. Seçmenlerinse yüzde 29’u sosyal yardımlardan faydalanıyor. (7)

Kısaca, ülkede yoksullaştırma bilinçli bir biçimde uygulanan bir stratejiye dönüşmüş durumda. Zira bu strateji en geniş yığınları çaresiz ve iktidara mahkûm bir hale düşürürken, aynı zamanda da onları borçlandırarak bankaların kârlarının artmasına ve finans sermayenin daha da büyümesine hizmet ediyor.

Nitekim haneler, son yıllarda, yüksek enflasyon ortamında her gün düşen satın alma güçlerini biraz olsun koruyabilmek için kredi kartı ve ihtiyaç kredisi kullanımına yöneldiler. Öyle ki, Türkiye’de hane halkı borçlarının toplamı Mart 2018- Eylül 2023 arasında yüzde 337 artış gösterdi ve borç tutarı 2,5 trilyon lirayı geçti.  Yine Merkez Bankası’nın verilerine göre, 2019 sonunda16,6 milyon kişi tüketici kredisi kullanırken bu sayı Eylül 2023’te 19,7 milyon kişiye ulaştı.

Merkez Bankası verilerine göre, bireysel kredi kullanımında ücretli kesimin payı da her geçen yıl arttı.  Buna göre, kredi kartlarının yüzde 60 kadarı ihtiyaç kredisine, bu kredilerinin yaklaşık yüzde 73’ü ise maaş ve ücretle geçinenlere ait. Son Finansal İstikrar Raporu’na göre ise, bireysel kredi kartı aktif kullanıcı sayısı ve kişi başı borç tutarında da artış kaydedildi. 2019 sonunda 20 milyonu geçen kişi sayısı, Eylül 2023’te 27 milyona yaklaştı. Yani kredi kartı kullananların oranı dört yılda yüzde 30 artış gösterdi. Dikkat çeken bir diğer veri ise ihtiyaç kredisi ile kredi kartlarının toplamındaki artış oldu. Buna göre ihtiyaç ve kredi kartlarının toplamı 2018’de yüzde 56 iken, şuan itibariyle bu oran yüzde 74’e, yani toplam nüfusun üçte ikisine kadar ulaştı. (8)

Sermayeye vergi indirimi

Ülkede yüksek enflasyon, faiz artışları, borç yükü ve vergi artışları ve diğer kamusal mal ve hizmetlere yapılan zamlarla krizin faturası halka kesilirken, tuhaf bir biçimde, şans oyunları vergisi oranlarında yüzde 50 oranında indirim yapıldı.

Buna göre, spor müsabakalarına dayalı müşterek bahislerde (daha önce yüzde 10 olarak uygulanmakta iken) yüzde 5, at yarışlarında (daha önce yüzde 14 olarak uygulanmakta iken) yüzde 7, diğer şans oyunlarında ise (daha önce yüzde 20 olarak uygulanmakta iken) yüzde 10 olarak uygulanacak. (9)

Böylece, bu düzenleme bu alanda faaliyet gösteren şirketlerin kârlarını artırarak sektörün daha da büyümesine hizmet edeceğinden,  iktidarca fiilen kumarı, yolsuzluğu ve kumarhane kapitalizmini teşvik eden bir tutum sergilendi.

Ayrıca, Gelir Vergisi Kanunu’nun geçici 67’nci maddesinde yer alan bazı kazanç ve iratlardan yapılacak stopaj oranlarındaki indirim uzatıldı. Yapılan değişiklik ile mevduat faizleri ve katılma hesabı karşılığı ödenen kâr paylarında,  devlet tahvili ve Hazine bonoları ile Hazinece kurulan Varlık kiralama şirketlerince ihraç edilen kira sertifikalarından elde edilen gelirlerde,  bankaların ihraç ettiği tahvil ve bonolar ile fon kullanıcısının bankalar olduğu varlık kiralama şirketlerinin ihraç ettiği kira sertifikalarından elde edilen kazanç ve iratlarda, yatırım fonlarından elde edilen gelirlerde, varlığa dayalı menkul kıymetler, ipoteğe dayalı menkul kıymetler, ipotek teminatlı menkul kıymetler ve varlık teminatlı menkul kıymetlerden elde edilen gelirlerde indirimli gelir stopaj oranı uygulaması 30 Nisan 2024 tarihine kadar uzatıldı. (10)

Halka vergi artırımı

Diğer yandan Resmi Gazetenin mükerrer sayısında yayımlanan tebliğe göre Motorlu Taşıtlar Vergisine (MTV) yüzde 58,5 yeniden değerleme oranında zam yapıldı. Böylece 1301-1600 cc motorlu araçlarda değeri 316,400 TL'yi aşanlar için MTV yeni yılda 7,026 TL'ye yükseltildi. İdari para cezaları da yüzde 58,5 oranında zamlandı.

• Cep telefonunda yıllık harç artışı beş katı geçti.  Yurtdışından şahsi kullanım için yolcu beraberinde getirilen cep telefonlarındaki harç tutarı 2023 yılı başında 6.091 TL idi ve yıl ortasında 20.000 TL yapılmıştı. Şimdi yeniden değerleme oranı kadar artırılarak 2024 yılı için 31.692 TL'ye yükseltildi. Bir yıllık artış yaklaşık 5,2 kat gerçekleşti.

• Üç yıllık pasaport harcı 7,833 TL oldu.  2023 Ocak ayında üç yıl ve üzeri bir pasaport harcı 3,295 TL iken, Temmuz 2023 tarihinde yüzde 50 zamlanarak 4,943 TL'ye çıkarılmıştı. 2024 yılı için ise 7,833 lira olarak belirlendi. 790 lira defter bedeli eklendiğinde bu tutar toplamda 8,623 lirayı buluyor.

• 2023 yılında mobil telefon aboneliğinin ilk tesisinde alınan 260 TL'lik özel iletişim vergisi yüzde 53,8 artırılarak yeni yılda 400 liraya yükseltildi.

• Mahkemeye başvuru harçları artırıldı. Yeniden değerleme oranında artışla yeni yılda mahkemeye başvurma harcı 195,8 lira ile 3,518 lira arasında değişen tutarlarda olacak. İcraya başvurma harcı 427 lira, maktu iflas harcı da 704,5 liraya yükseltildi. Kısaca güvencesiz çalışan yoksulların yargı hizmetlerinden yararlanmak gibi temel yurttaşlık haklarının dahi kullanılması giderek imkânsız hale getiriliyor. (11)

Özetle, halka bu yılın başından itibaren yeni vergiler ve yeni zamlarla yüklenen iktidar bloku, faiz gibi kazanılmamış gelirleri vergi indirimleri ve istisnalarıyla desteklemeye devam ederken, bu desteğini kumarbazları, bahisçileri, kara paracıları dâhil ederek daha da genişletti.

Devam edecek…

Dip notlar:

(1)    İSO, İstanbul Sanayi Odası Türkiye PMI İmalat Sanayi Raporu, Aralık 2023,  https://www.iso.org.tr/projeler/iso-turkiye-imalat-pmi (14 Ocak 2024).

(2)    TÜİK, Sanayi Üretim Endeksi, Kasım 2023, https://data.tuik.gov.tr (10 Ocak 2024).

(3)    TÜİK, İşgücü İstatistikleri, Kasım 2023, https://data.tuik.gov.tr (10 Ocak 2024),  DİSK-AR, İşsizlik ve İstihdamın Görünümü Raporu, https://arastirma.disk.org.tr (10 Ocak 2024).

(4)    Osman Berke Duvan, “1980’lerden Günümüze: Neo liberal Politikalar Altında Türkiye’nin En Büyük 500 Sanayi Kuruluşunda İstihdam, Verimlilik ve Bölüşümün Seyri”. http://www.emekarastirma.org/index.php (15 Aralık 2023).

(5)    IMF, Republic of Türkiye 2021 and 2022 Article IV Consultation—Press release and staff reports (June 2021, January 2023).

(6)    Agr.

(7)    Veriler Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın Yıllık Programlarından alındı. Yardım alan seçmen sayısı R. Hakan Özyıldız tarafından hesaplandı. “Seçmenin üçte biri sosyal yardımlarla geçiniyor” (25 Kasım 2023).

(8)    “2023'te ekonomiden geriye enkaz kaldı”, https://mezopotamyaajansi35.com/tum-haberler (28 Aralık 2023).

(9)    28.12.2023 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan “8003 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı.

(10)  28.12.2023 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan “8002 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı”.

(11)  https://www.bloomberght.com/2024te-gecerli-olacak-vergi-ve-harclar-belirlendi (30 Aralık 2023).

 

 

17 Ocak 2024 Çarşamba

2024 ve sonrası ekonomik beklentiler

 

2024 ve sonrası: Daha mı iyi daha mı kötü?

(1-Enflasyon beklentileri)

Mustafa Durmuş

17 Ocak 2024

Cumhurbaşkanı R.T. Erdoğan, bu yılki yeni yıl mesajında şunları söyledi: “Küresel krizlerin artarak sürdüğü bir dönemde biz farkımızı bir kez daha göstererek üreten, istihdam eden, büyüyen, gelişen Türkiye'nin yıldızını yükselteceğiz. Evet, 2023 hedefleri başlangıçtı. Asıl çıkışımızı 'Türkiye Yüzyılıyla 2024’le birlikte başlatıyoruz. Bu mücadeleyi de sizlerin desteğiyle zafere ulaştıracağımıza yürekten inanıyoruz.” (1)

“Ayinesi iştir kişinin…”

AKP 22 yıldır ülkeyi tek başına yönetiyor ve başında önce Başbakan sonra da Cumhurbaşkanı sıfatıyla R.T. Erdoğan var. Nitekim bundan 11 yıl önce hazırlanan 10’uncu Kalkınma Planı’nın Temel Amaç ve İlkelerini açıklayan ikinci bölümünde şu ifadeler yer alıyordu:

“2023 yılında GSYH’nin 2 trilyon dolara, kişi başına gelirin 25 bin dolara yükseltilmesi; ihracatın 500 milyar dolara çıkarılması; işsizlik oranının yüzde 5’e düşürülmesi; enflasyon oranlarının kalıcı bir biçimde düşük ve tek haneli rakamlara indirilmesi hedeflenmektedir.” (2)

Planda böyle yazılsa da, geldiğimiz durum itibarıyla işsizliğin iki kat, resmi enflasyonunsa defalarca kat yüksek olduğu çok açık. Dahası iktidar blokunun elinde kalan tek savunma göstergesi olan “ekonomik büyüme verileri” açısından da büyük bir hayal kırıklığı yaşanıyor. Toplumun büyük çoğunluğunun ekonomik refahı ise, bırakın artmasını, daha da azaldı.

Gerçekleşme, hedeflenenin yüzde 50 gerisinde kaldı

Öyle ki bu planın hazırlandığı 2013 yılında cari fiyatla GSYH (milli gelir)  850,5 milyar dolar ve kişi başı gelir 12,582 dolar idi.  2022 yılı sonunda GSYH cari fiyatla 906 milyar dolara çıkarken (10 yılda toplamda sadece 55 milyar dolarlık bir artış oldu), kişi başı gelir 10,659 dolara geriledi. 2023 yılında ise rakamların 1,067 milyar dolar ve 12,415 dolar olacağı tahmin ediliyor. (3)

2024-2026 yıllarını kapsayan üç yıllık Orta Vadeli Programa (OVP) göre GSYH büyüklüklerinin sırasıyla: 2024’te 1,119 milyar dolar ve 2025’te 1,205 milyar dolar, 2026’da 1,318 milyar dolar ve kişi başı gelirin sırasıyla: 2024’te 12,875 dolar, 2025’te 13,717 dolar ve 2026’da 14,855 dolar olması bekleniyor. (4)

Özetle, 22 yıllık AKP iktidarının yönetimi altında geçirmekte olduğumuz Cumhuriyetin ikinci yüzyılında gerçekleşeceği söylenen 2 trilyon dolarlık toplam milli gelir büyüklüğü hedefinin yüzde 47, kişi başına gelir hedefinin yüzde 51 ve 500 milyar dolarlık ihracat hedefinin yüzde 49 gerisindeyiz. Dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girmek ise artık hayal edilemeyecek kadar uzak bir hedef haline geldi.

Artan gelir ve servet dağılımı adaletsizliği, derinleşen yoksulluk, patlayan yolsuzluklar, hukuksuzluk, anayasa tanımazlık, demokratik hak ve özgürlüklere ve insan haklarına ilişkin yaygın ihlaller, haksız soruşturma ve tutuklamalarsa bu süreçte siyasal ve sosyal alanda yaşanan kötüleşmeden bazılarını oluşturuyor.

Yüksek enflasyon

Sıradan insanların hayatını en çok etkileyen enflasyonla başlayalım. TÜİK’e göre tüketici fiyatları endeksi (TÜFE), Aralık’ta aylık yüzde 2,9 ve yıllık yüzde 64,8 seviyesine yükseldi.  Gıda, ulaştırma, sağlık ve eğitimde enflasyon ise yıllık enflasyon yüzde 71 ile yüzde 82 arasında oldu. ENAG’a göre, aylık artış yüzde 4,1 ve yıllık artış yüzde 127,2 oldu. İTO’nun açıkladığı verilere göre ise, İstanbul 2023 yılını yıllık yüzde 74,9 enflasyonla geride bıraktı.

Yani birbirinden ciddi anlamda farklılıklar gösteren üç enflasyon rakamı ile uzunca bir süredir karşı karşıyayız. Ancak enflasyonun üç haneli olduğunu aslında pazara, çarşıya çıkanlar, kiracılar, elektrik, doğal gaz faturasının ödemekte zorlananlar çok iyi biliyor.

Ekonomi yönetimi enflasyondaki bu durumu “enflasyon beklentilerinin henüz iyileşmemesi” ile açıklıyor ve faiz artırımı ve vergi artışları gibi talep kısıcı önlemleri artırarak sürdürüyor.

“Beklentiler Yaklaşımı” aslında son zamanlarda IMF’nin de benimsediği bir yaklaşım. Buna göre, “insanlar fiyatların artacağına inanırlarsa, fiyat artışlarından zarar görmemek için bugünden daha fazla şey satın almaya yönelirler, bu da aşırı talebe ve dolayısıyla fiyatların yükselmesine neden olur”. Nitekim IMF ekonomistleri, 2020’den bu yana “yakın vadeli enflasyon beklentilerinin” gelişmiş ekonomilerde fiyat artışlarının en büyük, gelişmekte olan piyasalarda ise ikinci en büyük etkeni olduğunu iddia ediyorlar. (5)

Enflasyon psikolojik değil

Yani bu yaklaşım altında yükselen enflasyon, tüketicilerin “irrasyonel beklentilerinin sonucu” olarak açıklanıyor, böylece enflasyon teorisi psikolojiye indirgeniyor. Oysa aşağıdaki grafiğe bakıldığında, şirket kârlarındaki artışın ve ithalat faktörleri gibi etkenlerin (arz tıkanıklıklarından kaynaklanan yüksek maliyetler gibi) yükselen enflasyonun ana etkenleri (başta şirket kârları olmak üzere) olduğu kolayca görülebilir. (6)


Zincir marketlerin fiyatlama davranışları enflasyon nedeni

Türkiye’deki yüksek enflasyonun ardındaki gerçek faktörleri anlamaya yardımcı olabilecek bir çalışma ise yakınlarda Merkez Bankası bünyesinde yapıldı.

Bu çalışmada, Türkiye’de gıda perakende sektöründe faaliyet gösteren zincir marketlerin fiyatlama davranışları betimsel olarak inceleniyor, günlük olarak düzenli veri temin edilebilen ve Türkiye genelinde yaygın olan zincir marketlerden derlenen saha verileri kullanılıyor ve tüketici fiyat endeksi sepetinde görece yüksek ağırlığa sahip ve birbirine benzer gıda ürünleri gibi ürünlerin fiyat dinamikleri analiz ediliyor.

Çalışmadan elde edilen bulgular, marketlerin kendi markalı ürünlerinde fiyat değişikliklerini eşzamanlı/yakın zamanlarda yaptıklarını ve zaman içinde marketler arası fiyat farklılıklarının azaldığını ve fiyat seviyelerinin birbirlerine belirgin bir şekilde yakınsadığını ortaya koyuyor. (7)

Nitekim aşağıdaki grafik TÜFE sepetinde yüksek ağırlığa sahip UHT süt, dana eti, tavuk eti, kuru fasulye ve nohut ürünlerinin A, B, C ve D zincir marketi fiyat seviyelerinin nasıl birbirlerine yakınsadığını gösteriyor. (8)


Özetle, perakende gıda piyasasının yüzde 85’inden fazlasını kontrol eden A101,  Ekomini, BIM, Şok ve Migros gibi zincir marketlerin bir oligopol piyasası gibi çalışarak fiyat belirledikleri ortaya çıkıyor. Bu da en azından manşet enflasyonun ortalama 10 puan üzerinde çıkan gıda ve alkolsüz içecekteki enflasyonun ardındaki asıl faktörün bu şirketlerin fiyatlama davranışlarından kaynaklanan yüksek kâr marjları olduğunu gösteriyor. Bu aynı zamanda “işçi ücretlerine yapılan zamların enflasyona neden olduğu” biçimindeki iddianın da içinin boş olduğunu ortaya koyuyor.

O halde bu noktada bu şirketlerin mevcut iktidar bloku tarafından, küçük üretici, tüketici ve küçük köylü aleyhine olmak üzere neden yıllardır desteklenip büyütüldüğünü de sorgulamak gerekiyor.

Maddi temeli olmayan beklenti yol gösterici olmaz

Bizdeki ekonomi yönetiminin de sıkı sıkıya sarıldığı Beklentiler Yaklaşımına geri dönelim. İşin özü, “her beklentinin maddi temeller üzerinden şekillendiği ya da bir başka anlatımla beklentilerin gerçek nedenleri takip ettiğidir”.  Bu konuda aşağıda verdiğimiz iki örnek yeterlidir.

Örneklerin ilki küresel ısınmanın neden olduğu kuraklık ile ilgili ve yine bir IMF araştırmasından. Buna göre, Panama Kanalından her ay yaklaşık 1.000 gemi geçiyor ve bu gemilerle toplamda 40 milyon tondan fazla mal taşınıyor (küresel deniz ticareti hacminin yaklaşık yüzde 5’i). Ancak son zamanlarda Atlantik ve Pasifik Okyanusları arasındaki bu hayati bağlantıdaki su seviyeleri, kanalın 143 yıllık tarihindeki en kötü kuraklık nedeniyle kritik seviyelere düştü. Kanalı besleyen Gatún Gölü'ndeki yetersiz yağış nedeniyle uygulanan kuraklık kısıtlamaları, sevkiyatta gecikmelere neden oldu ve 2023 yılında 15 milyon tonluk bir azalmaya yol açtı. Panama, Nikaragua, Ekvator, Peru, El Salvador ve Jamaika'daki limanlar, toplam deniz ticaret akışlarının yüzde 10 ila yüzde 25’inin etkilenmesiyle en çok zarar gören limanlar oldular. Ancak kuraklığın etkileri Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika’ya kadar hissediliyor. (9)

Böylece kuraklıktan kaynaklı uluslararası meta ticaretindeki daralmanın bu metaların fiyatlarını artırması, bunun da ithalattan kaynaklı enflasyonu yükseltmesini doğal karşılamak gerekiyor.

Savaşlar ve çatışmalar enflasyon nedeni

İkinci örnekse savaşların ya da jeopolitik gerginliğin fiyatlar üzerindeki etkisi ile ilgili.

Savaşlar ya da çatışmalar yüzünden ortaya çıkan sevkiyattaki aksamalar, birçok ülkeye giden ve birçok ülkeden gelen mal trafiğini etkilediğinden, potansiyel olarak dünya çapında çok daha büyük etkilere sahip. Bu noktalara alternatif güzergâhlar bulmak imkânsız olmasa da zor. Bu durum belki de en etkileyici biçimde 2021 yılında Süveyş Kanalı tıkanıklığında, bir konteyner gemisinin kanal boyunca sıkışması ve yaklaşık bir hafta boyunca günlük 9,6 milyar dolarlık ticareti engellemesiyle ortaya çıkmıştı. (10)

Nitekim Holland ve Xie bir makalelerinde, “Batı, Süveyş’e giderken ya da Süveyş’ten gelirken Bab’dan geçen dünya ticaretinin yüzde 10’unun aksamasının maliyetine katlanmak zorunda kalacak” diye yazıyorlar. Onlara göre tehlike, “küresel ticaretin çarklarına büyük bir avuç dolusu kum dökülmesidir ki bu da büyüme ve birçok piyasa için kötü haberdir.” Aşağıdaki grafik ise Hamas-İsrail çatışmasını ilk gününden bu yana uluslararası konteyner taşımacılığı fiyatlarının nasıl arttığını gösteriyor. (11)


Orta Doğu’da savaşın yayılma ihtimali artıyor

Ayrıca, İsrail hükümetinin bazı üyelerinin savaşı Lübnan’a ve kuzeyde İsrail güçleriyle çatışan İran destekli Hizbullah’a doğru genişletmekten yana olduğu biliniyor.

Böylece savaş Orta Doğu’da yayılma riski taşırken, ABD öncülüğündeki “Uluslararası Koalisyon Güçlerinin” geçtiğimiz Perşembe gecesi Yemen’deki Husi hedeflerine yönelik saldırılarıyla Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ne de sıçradığını gösteriyor. Öyle ki Yemen’e ve halkına yönelik saldırılar düzenlendi, uçaklar ve donanma birçok şehri vurdu, havaalanlarını ve diğer altyapıyı bombaladı.

Nitekim BM Genel Sekreteri A. Guterres, Gazze’de devam eden savaşın ortasında Kızıldeniz'deki çatışma durumunun daha da tırmanmasını önlemek için ülkelere çağrıda bulundu.  BM Güvenlik Konseyi, Gazze’deki savaş 100’ncü gününe yaklaşırken önce Gazze’den zorla göç ettirme tehditlerini, ardından da Kızıldeniz ve çevresinde tırmanan çatışmaları ele alarak Orta Doğu'da kötüleşen durumla ilgili iki toplantı düzenleme kararı aldı. (12)      

Bu savaş Kızıldeniz’den geçişi çok daha çok tehlikeli hale getireceğinden, en azından bir süre için Uzak ve Orta Doğu'dan mal ve hammadde nakliyatının maliyetinin artması kaçınılmazdır. Zira Süveyş kanalı devre dışı kalabilir.  Bu durum, hali hazırda düşmekte olan enflasyonun tekrar yükselişe geçeceği endişesi ile Avrupa ülkelerindeki faiz indirimine yönelik alınan kararların ertelenmesine, hatta faiz oranlarının tekrar yükseltilmesine dahi neden olabilir. 

Sonuç olarak                

Tüm bu olgular, “beklentilerin” ancak daha sonra, yani insanlar fiyatların keskin bir şekilde artmaya devam edeceğini anlamaya başladıklarında kötüleşmeye başladığını kanıtlayan maddi temellerdir.

Bu yüzden de örneğin iklim değişikliğinin neden olduğu kuraklıklara önlem almadan ya da jeopolitik gerilimlerin yol açtığı çatışmaları ortadan kaldırmadan veya ülke içindeki kutuplaştırıcı, savaşçı-militarist, anti demokratik politikalara ve uygulamalara son vermeden ekonomide enflasyon beklentilerini iyileştirmek, buradan hareketle de enflasyonu aşağıya çekebilmek mümkün değildir.

Türkiye’de ise enflasyon Avrupa ülkelerindekinden 10 kattan daha yüksek seyrediyor ve bu enflasyonun sadece yüksek bütçe açıkları, pompalanmış tüketim harcamaları gibi değil, aynı zamanda yüksek kur ve yükselen faizlerden kaynaklı maliyet yönlü nedenleri de ve politik nedenleri de var.

Bu yüzden de bu yıl da resmi enflasyon yüzde 60-70 bandında olmak üzere yüksek seyretmeye devam edecektir. Bu bağlamda faiz artırımları biçimindeki talep kısmaya yönelik önlemlerin enflasyonu düşürücü etkileri sınırlı kalacağı gibi, bu önlemler kaçınılmaz olarak üretimi ve ekonomik büyümeyi yavaşlatacak, şirket iflaslarını, işsizliği ve yoksulluğu artıracak ve ekonomik krizin faturasının bir kez daha yoksul halklara kesilmesiyle sonuçlanacaktır.

Devam edecek…

Dip notlar:

(1)    https://www.aa.com.tr/tr/gundem/cumhurbaskani-erdogan-2023-hedefleri-baslangicti-asil-cikisimizi-turkiye-yuzyili-ile-2024te-baslatiyoruz (31 Aralık 2023).

(2)    https://www.sbb.gov.tr/wp-content/uploads/2022/08/Onuncu_Kalkinma_Plani-2014-2018.pdf, s. 27 (25 Temmuz 2023).

(3)    Age; TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, IV. Çeyrek: Ekim - Aralık, 2022, https://data.tuik.gov.tr (28 Şubat 2023); Orta Vadeli Program (2024-2025-2026) Tablo 1.1, s. 41. 

(4)    Orta Vadeli Program (2024-2025-2026) Tablo 1.1, s. 41. 

(5)    https://thenextrecession.wordpress.com/assa-2024-part-one-the-mainstream-growth-uncertainty-inflation-confusion-climate-paralysis (8 January 2024).

(6)    https://www.imf.org/en/Blogs/Articles/charts-spotlight-inflation-economic-growth-globalization-and-climate-change (12 January 2024).

(7)    Muhammed Bahça, Tunç Bayram, Huzeyfe Torun, “Gıda Perakende Sektöründe Fiyat Belirleme ve Değiştirme Dinamikleri, TCMB Ekonomi Notları Sayı: 2023-10  (5 Aralık 2023).

(8)    Agr., s. 5.

(9)    https://www.imf.org/en/Blogs/Articles/climate-change-is-disrupting-global-trade (15 November 2023).

(10) https://theconversation.com/red-sea-crisis-suez-canal-is-not-the-only-choke-point-that-threatens-to-disrupt-global-supply-chains (15 January 2024). 

(11) https://www.bloomberg.com/news/newsletters/2023-12-30/bloomberg-new-economy-how-geopolitics-might-crash-a-2024-soft-landing (30 December 2023).

(12) https://news.un.org/en/story/2024/01/1145497(15 Ocak 2024).

 

 


10 Ocak 2024 Çarşamba

Eğitim finansmanı

 

Zenginlerden alınan ek vergi öğrencilere bir öğün ücretsiz yemek oluyor

Mustafa Durmuş

10 Ocak 2024


ABD’nin Massachusetts Eyaleti’nde geçen yıl bir uygulama başlatıldı. Zenginlerden alınan ek bir gelir vergisi ile temel eğitimdeki öğrencilere ücretsiz okul yemekleri, eskiyen toplu taşıma sisteminde ihtiyaç duyulan iyileştirmeler ve kamu üniversitelerinde okuyan öğrenciler için harçsız eğitim gibi, daha ziyade eğitimdeki sorunları gidermeye yönelik ek bir kamusal finansman sağlandı.

Kısaca,1 milyon doların üzerinde geliri olan kişilerden yıllık yüzde 4 oranında ek vergi alınmasını öngören “Adil Paylaşım Değişikliği” ile bir yılda 1,5 milyar dolar ilave gelir elde edildi. Üstelik iddia edilenin aksine, hiçbir zenginin bu vergi yüzünden eyaletten ayrılmadığı da ortaya çıktı. (1)

“Ayırıcı Vergileme”

Böylece “Ayırıcı Vergileme” tekniği (2) kullanılarak belli bir vergi özgün bir amaç için toplanmış ve kullanılmış oldu.

Bu tür bir vergilemeyi sağlık ve alt yapı alanlarında da uygulamak mümkündür. Keza özü itibarıyla ayırıcı vergiler olan Türkiye’deki sosyal güvenlik amacıyla alınan vergi benzeri gelirleri (SGK primleri) daha etkin, verimli ve yerinde kullanabilecek sistemler geliştirilebilir. Böyle olunca da emekçilerimizi ve emeklilerimizi özel emeklilik sigortaları gibi geleceği belirsiz programlara muhtaç etmeye gerek kalmaz.

Yerelleştirme

İkinci olarak, bu örnek yerelleştirmenin ne denli etkin kullanılabileceğinin iyi bir örneğidir. Zira federalizm altında, merkezi yönetimin böyle bir vergiyi (doğal felaketler ve savaş halleri dışında) hayata geçirme ihtimali, bütçe kısıtları ve diğer öncelikler gibi gerekçelerle, zayıftır. Bu yüzden de yerel yönetimler hızlıca böyle bir vergi kararını bölgesel olarak hayata geçirebilirler.

“Tek Adam” istese!

Türkiye’nin aşırı merkeziyetçi bir yönetime sahip bir ülke haline geldiği biliniyor. Bu yüzden de, örneğin her türlü kararın iki dudağı arasında olduğu Cumhurbaşkanı istese, öğrencilere günde bir öğün ücretsiz yemek sağlamak da dâhil olmak üzere, eğitimle ilgili birçok sorunu vergileme ile çözebilir. Bunun için, vergi ödeme gücü yüksek olan zenginlerden daha fazla vergi almak ve bu geliri bu işlerde kullanmak yeterlidir.

Ancak neo- liberalizme sadık siyasal İslamcı iktidar, pratikte tam tersini yapıyor ve vergilemeyi gerici bir biçimde hayata geçiriyor. Örnek olarak, büyük bir kısmı zenginlerin yararına olan 2,2 trilyon liralık vergi indirimi, istisnası ve muafiyeti yetmiyormuş gibi, ‘Şans Oyunları Vergisi’nin oranlarını da yarıya indirerek kumarhane patronlarının kasalarını dolduruyor.

Halka daha fazla kaynak ayrılmalı

Oysa ortada bir gerçek var.  Zengini, sermayeyi vergilendirmeden ve bu vergilerle finanse edilen kamu harcamalarını insan ve toplum için faydalı ve doğa ile uyumlu hizmetlerle sınırlı tutmadan, bazı temel ekonomik ve sosyal sorunları çözebilmek mümkün değildir. Yani militarizme, savaşlara, faize ve otoriterleşmeye harcanan kaynaklar kesilmelidir. Tüm kaynaklar halkın ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılmalıdır.

Meselenin bir diğer boyutu bölgesel gelişkinlik farklılıklarıyla ilgilidir. Zira Türkiye’de bölgesel gelir farklılıkları çok fazla. Öyle ki Kürtlerin ağırlıklı yaşadığı Güney Doğu ve Doğu Bölgelerindeki hane başına ortalama gelir Türkiye ortalamasının yüzde 49’u kadar. Yani Bölge halkı ülke ortalamasından daha yoksul durumda. Bunun kuşkusuz, ekonomik olduğu kadar, tarihsel ve siyasal nedenleri de var.

Ayrıca, yoksulluk sadece parasal bir gelir yetersizliği olarak da ele alınmamalıdır. Yoksulluk aynı zamanda, eğitim, sağlık, barınma, ulaştırma, iletişim gibi temel hizmetlere erişememekle ilgili de bir durumdur.

Zira bu hizmetlerden farklı nedenlerle de olsa yararlanamayanlar yeterli geliri olmayan yoksullardır ve bu hizmetlerden yararlanamazlarsa ömür boyu yoksul kalacaklardır. Yani çok boyutlu yoksulluk göstergelerine bakılmalı ve ücretsiz, nitelikli kamusal hizmetlerin kapsamı tüm halkı kapsayacak şekilde genişletilmelidir.

Hizmet sunumuna ilişkin kararlar yerelleştirilmeli

Bu yüzden de, merkezi yönetim ayırıcı vergileme uygulaması ile zenginlerden alacağı benzer bir ek vergi ile öğrenci yemeklerini ücretsiz sunabilir ve diğer temel kamusal hizmetlerden halkın, özellikle de yoksulların ücretsiz faydalanmasını sağlayabilir.

Bunun için başvurulabilecek temel kalıcı finansman biçimi ilerici vergilemedir. Ancak her bölgenin vergi kapasitesi farklı ve bazıları da yeterli olmadığından, merkezi yönetim bütçesi vergi gelirlerinin bir kısmı bölge halkları için bölge yerel yönetimlerince kullanılmalıdır. Yani finansman merkezden sağlansa da, yerellik ilkesi gereği bu finansmanın kullanımında yerel yönetimler de eşit biçimde söz sahibi olmalıdır. Bu da merkez-yerel yönetim ilişkisinin masaya yatırılmasını ve yerinden yönetim uygulamalarının güçlendirilerek hayata geçirilmesini gerektirir. Mart ayında yapılacak olan yerel yönetimler seçimlerini bu perspektiften de ele almakta yarar var.

“Hayırseverlik” değil “Yurttaşlık hakkı”

Burjuva iktidarlar genellikle vergilemeyi emekçilerin aleyhine kullandıklarından, yukarıda sayılan hizmetleri eksik ve niteliksiz sunarlar ve aradaki farkın da hayırseverlik mekanizmaları üzerinden kapatılmasını isterler. Bunun dini cemaatler için bir ideolojik ve örgütsel genişleme fırsatı ve imkânı olduğu açıktır.

Oysa özellikle de kamusal hizmet sunumunda, başvurulacak en sakıncalı yöntemi hayırseverliktir. Zira böyle bir yol öncelikle, öğrencilerin ve ailelerinin cemaatlere ve yerel zenginlere, buradan hareketle de iktidara olan biat ilişkisini güçlendirir. İkinci olarak “eşit etkin yurttaşlık” yerine “kulluk” kavramını koyar.

Hayırseverlik sömürüyü gizliyor

Ayrıca hayırseverlik anlık olarak iyi bir şeymiş gibi görünse de, yoksulluğu meşru kılar çünkü yoksullar bir süre sonra yoksulluklarının gerçek nedenleri hakkında düşünmekten ya da yoksulluğu sorgulamaktan vaz geçerler. Öyle ki hayırseverlik yoksulluğun asıl nedenlerinin üzerini örter, yoksulun mücadele etmekten vazgeçmesini sağlar ve sistemin ömrünü uzatır.

Hayırseverlikle, Şubat depremleri sırasında sergilenen, eşit durumdaki insanların, halkların kendi aralarındaki dayanışması ya da bazı belediyelerin öğrencilere bedava yenmek vermesi aynı şey değildir.

Hayırseverlik yardımlarının asıl amacı kapitalizmin neden olduğu adaletsiz bölüşümün insanlar tarafından fark edilmesini önlemektir ve bu özellikle yapılır. Yardımı servet sahipleri yaptıkları sürece, bu servet sahiplerinin bu serveti nasıl bir yoksullaştırma ve sömürü ile elde ettikleri gerçeğini sorgulamamızı önler. Kısaca, sosyal adaletin olmadığı yerde hayırseverlik pislik örtmeye yarar.

Ayrıca sözde hayırseverlik kisvesi altındaki bazı uygulamalarla,  oy takasının, siyasal rant sağlamanın, emek ve doğa sömürüsünün, kadın ve çocuk tacizlerinin de önü açılabilmektedir.

Bir başka anlatımla, hayırseverlik doğal bir olgu değildir. Bundan fayda sağlayan zengin bireyler, zengin uluslar ya da çok uluslu şirketler tarafından yaratılmış, yani sistemin aktörlerince dikkatlice planlanmış ve tasarlanmış bir olgudur.  Bu durumdan onlar yararlanırlar, geriye kalanlarsa faturayı öderler. Resmi değerlendirmeler bu gerçeği gizleyerek dikkatlerimizi başka yöne çekmeye çalışırlar. Yardım ya da hayırseverlik aracılığıyla, sorunun gerçek nedenlerinin üzerini örterek, apolitik konularla bizi yönetirler.

Sistemin fayda sağlayıcılarını, sistemin fedakârları, kahramanları olarak gösterirler.  Biz de onların sözde cömertliğini alkışlayarak mutlu oluruz ve statükonun değiştirilmesine gerek kalmaksızın yoksulluk sorununun çözümlenebileceğine inanırız.

“Doğrusu hiç yoksulluğun olmayacağı bir toplumsal düzen inşa etmektir”

Oscar Wilde’nin dediği gibi: “ Yoksulluğu yoksullara yardım ederek ortadan kaldırabilmek mümkün değildir. Doğrusu hiç yoksulluğun olmayacağı bir toplumsal düzen inşa etmektir. Tarihte köle sahipleri kölelerine iyi davrandıklarında köleliğin açığa çıkmasını önleyebildiler.  Çok kötü köle sahipleri ise kölelere yaptıkları zulüm ile aslında kölelere iyilik yaptılar. Çünkü hayırseverlik insanın gardını düşürür, etik yargılarını alt üst eder.” (3)

Sonuç: “Adil olmak hayırsever olmaktan çok daha iyidir!”

Bugünden, sistem içi radikal reform önerilerini gündeme getirmemiz ve bunların gerçekleşmesi için mücadele vermemiz gerekiyor. Bu reformlar öncelikle finansman modelleri ile ilgili olmalıdır.

Yani köklü bir biçimde yeni bir kolektif (sosyal/kamusal) finansman perspektifi oluşturmalı,  buna uygun vergi sistemleri tasarlamalı ve servet vergisi gibi vergileri böyle daha büyük bir çerçeve içinde tasarlamalıyız. Bu anlamda, nitelikli, ücretsiz kamusal hizmetlerle desteklenen bir “Temel Gelir Güvencesi” kapitalizm içinde bile yoksullukla mücadelede en adil çözümlerden biridir.

Perspektif olarak, öncelikle, kolektif/kamusal finansman ile insan ve doğa hakları arasında bağ kurmak zorundayız. Hem kamu parası hem kredi/finans hem de vergileri içeren mali sistemleri ve politikaları tasarlarken, uygularken, izlerken ve değerlendirirken bir çatı olarak, emek haklarının yanı sıra, temel insan hakları ilkelerini ve doğanın korunmasını esas almalıyız.

Yani para, mevcut uygulamanın aksine, finans ve vergi sistemleri temel insan haklarının gerekliliklerine göre yeniden tasarlamalı ve uygulanmalıdır. Bu sistemler ve politikalar böyle hakların hayata geçirilebilmesi amacının birer aracı olarak kurgulanmalı, uluslararası insan hakları beyannamesinin ilke ve yükümlülüklerine tabi tutulmalıdır.

Devlet bütçeleri de, sosyal adaletin, temel hak ve özgürlüklerin önlenmesi ya da sınırlandırılması için değil, bunların hayata geçirilmesi ve daha da genişletilmesi ve güçlendirilmesi için kullanılabilecek araçlar olarak hayata geçirilmelidir.

Dip notlar:

(1)    https://www.commondreams.org/news/tax-rich-massachusetts (2 January 2024).

(2)    Stephen J. Bailey, Public Sector Economics, 2rd Edition, Palgrave, 2002, s. 231-238.

(3)    Jason Hickel, The Divide, Penguin Random House, London,  2018,  s. 255.

 

 

7 Ocak 2024 Pazar

Şans oyunları

 

Şans oyunlarında bir tuhaf vergi indirimi

Mustafa Durmuş

7 Ocak 2024



Ülkede çok yoğun bir gündem var ve bunun bir kısmı yapay, bir kısmı da gerçek sorunlarla dolu. Ancak bunlardan birisi var ki bazı futbolcuların dolandırılmasıyla başlayan ve süper kupanın ertelenmesine kadar giden, ardından da iktidar blokunun bir kez daha suçlayıcı, ötekileştirici bir dil kullanmasıyla sonuçlanan futboldaki çürümeye işaret ediyor.

Genel olarak “futbol” olarak adlandırılan bu spor dalı ülkede bir süredir yasa dışı bahislerle, manipülasyonlarla ve kara para aklamalarıyla anılır oldu.

1,7 trilyon dolarlık bir yasa dışı gelir

Ancak bütün dünyada durumun aşağı yukarı böyle olduğunun altının çizelim. Öyle ki, Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi’'ne (UNODC) göre, yasadışı tüm spor bahislerinden ve maç manipülasyonlarından dünyada yılda elde edilen yasa dışı gelir ve aklanan kara para 1,7 trilyon dolar civarında. (1) Yani çürüme yerel olduğu kadar küresel de.

Türkiye’de bu faaliyetlerden sağlanan gelirin ve aklanan kara paranın ne kadar olduğuna dair bir sağlıklı bir veri yok ama bunun hatırı sayılır bir tutar olduğu tahmin ediliyor.

Yolsuzluk ve kara para aklama sporu kuşattı

Kısaca, içinde yaşadığımız maksimum kâr elde etmeye odaklanmış kapitalist sistemin pek çok sektörünü olduğu gibi, sektörleşmiş spor alanını da yolsuzluklar ve kara para aklama faaliyetleri kuşatmış durumda.

Bu gerçek ortada iken, ülkede iktidar bloku yaptığı bir düzenleme ile bu yılbaşından geçerli olmak üzere, şans oyunlarından aldığı vergiyi yarıya indirdi.

“Şans Oyunları Vergisi” her türlü şans oyunları faaliyetinden elde edilen hasılat üzerinden alınıyor. Verginin mükellefi, kendisine şans oyunları tertip etme hak ve yetkisi verilmiş kurumlar. Dolayısıyla da yapılan vergi indiriminden doğrudan şans oyunu düzenleyen şirketler yararlanıyor. Şirketlerin bu indirimi kupon fiyatlarını düşürerek, müşterilere uygulayıp uygulamayacağı piyasa koşullarıyla ilgili bir durum. Yani böyle bir vergi indiriminin şans oyunlarını ucuzlatması mümkün olabilir de, olmayabilir de.

Diğer taraftan, bu düzenleme genel olarak sektördeki kârlılığın daha da artarak sektörün daha da büyümesine hizmet edeceğinden,  fiilen kumarı ve kumarhane kapitalizmini teşvik eden bir tutum sergileniyor.

İndirilen vergi ile şans oyunları şirketlerinin kârları artacak

Son düzenlemeye göre, vergi oranları; spor müsabakalarına dayalı müşterek bahislerde yüzde 5 (daha önce yüzde 10 idi),  at yarışlarında yüzde 7 (daha önce yüzde 14 idi) ve diğer şans oyunlarında ise yüzde 10 (daha önce yüzde 20 idi) olarak uygulanacak. (2)

Özetle, halka bu yılın başından itibaren yüzde 58,5 oranında yeni vergi zamları ve akaryakıt ve ulaştırma zamlarıyla yüklenen iktidar bloku, yasa dışı bahislerin en fazla yapıldığı bir sektördeki şans oyunları işletmeciliği yapan şirketlerin vergisini indirerek bu faaliyetleri destekler bir pozisyon aldı.

Aynı zamanda iktidar bloku, emekçileri örgütlü bir biçimde reel ücret artışı için mücadele vermesinler, ekonomik hak arayışı içinde olmasınlar diye giderek şans oyunlarından para kazanmaya yönlendiriyor, böylece umut tacirlerinin de önünü açıyor.

Öyle ki bir yandan bu sektördeki şirketlerin patronlarına sağladığı vergi indirimi ile onlardan artık daha az vergi alarak ilave kazanç sağlarken, diğer yandan giderek yoksullaşan emekçileri bireysel kazanç elde etme çabası içine sokarak örgütlü sınıf mücadelesinin dışında tutmaya çalışıyor. Aynı zamanda Hazine açısından bir vergi geliri kaybına da neden oluyor.

Alın teri ile kazanılan milyon dolarlar (!)

Hatırlayalım ülkenin tekel konumundaki şans oyunları şirketi olan Milli Piyango, önce 2017’de T. Varlık Fonu’na devredildi. Sonra 2020 yılında özelleştirilerek, Ziraat Bankası’ndan aldığı yüzlerce milyon dolarlık krediyi geri ödemeyen Demirören Grubu ve hakkında dünya çapında kara para akladığı iddiaları bulunan İtalyan ortağı Sisal S.p.A’ya (Sisal-Şans Ortak Girişim Grubu) veridi. O günden bu yana da şirketin dış denetimi yapılabilmiş değil. İtalyan grubun hisseleri daha sonra 2022 yılında İrlandalı Flutter PLC şirketine satıldı. (3)  Bu vergi indirimi düzenlemesinde bu yandaş sermaye grubunun payı var mıdır, yanıtlanması gereken bir soru.

Ayrıca, basında “Fatih Terim Fonu” olarak anılan bir dolandırıcılık olayında vergisiz ve tefeci faizi ile servetlerini büyütmek için milyonlarca dolarlarını düşünmeden bir bankacıya teslim eden teknik direktör ve futbolcuların “alın teriyle mi para kazandıklarını sorgulamak lazım. Zira eğer milyonlarca dolar alın teri ile kazanılabiliyorsa, 17 bin TL için bir ay (haftada ortalama en az 45 saat) çalışan işçiler ne tür bir ter döküyorlar?

Dip notlar:

(1)  https://www.occrp.org/en/daily/18321-un-corruption-in-sport-worth-1-7-trillion-annually (20 Aralık 2023).

(2)  28.12.2023 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 8003 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı.

(3)  https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/demirorenin-ortagi-oldugu-milli-piyangoda-vahim-tablo (1 Nisan 2022); https://www.yurtgazetesi.com.tr/guncel/ozellestirilen-milli-piyangonun-yabanci-ortagi-degisti (3 Ağustos 2022).