manipülasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
manipülasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ocak 2024 Pazar

Şans oyunları

 

Şans oyunlarında bir tuhaf vergi indirimi

Mustafa Durmuş

7 Ocak 2024



Ülkede çok yoğun bir gündem var ve bunun bir kısmı yapay, bir kısmı da gerçek sorunlarla dolu. Ancak bunlardan birisi var ki bazı futbolcuların dolandırılmasıyla başlayan ve süper kupanın ertelenmesine kadar giden, ardından da iktidar blokunun bir kez daha suçlayıcı, ötekileştirici bir dil kullanmasıyla sonuçlanan futboldaki çürümeye işaret ediyor.

Genel olarak “futbol” olarak adlandırılan bu spor dalı ülkede bir süredir yasa dışı bahislerle, manipülasyonlarla ve kara para aklamalarıyla anılır oldu.

1,7 trilyon dolarlık bir yasa dışı gelir

Ancak bütün dünyada durumun aşağı yukarı böyle olduğunun altının çizelim. Öyle ki, Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi’'ne (UNODC) göre, yasadışı tüm spor bahislerinden ve maç manipülasyonlarından dünyada yılda elde edilen yasa dışı gelir ve aklanan kara para 1,7 trilyon dolar civarında. (1) Yani çürüme yerel olduğu kadar küresel de.

Türkiye’de bu faaliyetlerden sağlanan gelirin ve aklanan kara paranın ne kadar olduğuna dair bir sağlıklı bir veri yok ama bunun hatırı sayılır bir tutar olduğu tahmin ediliyor.

Yolsuzluk ve kara para aklama sporu kuşattı

Kısaca, içinde yaşadığımız maksimum kâr elde etmeye odaklanmış kapitalist sistemin pek çok sektörünü olduğu gibi, sektörleşmiş spor alanını da yolsuzluklar ve kara para aklama faaliyetleri kuşatmış durumda.

Bu gerçek ortada iken, ülkede iktidar bloku yaptığı bir düzenleme ile bu yılbaşından geçerli olmak üzere, şans oyunlarından aldığı vergiyi yarıya indirdi.

“Şans Oyunları Vergisi” her türlü şans oyunları faaliyetinden elde edilen hasılat üzerinden alınıyor. Verginin mükellefi, kendisine şans oyunları tertip etme hak ve yetkisi verilmiş kurumlar. Dolayısıyla da yapılan vergi indiriminden doğrudan şans oyunu düzenleyen şirketler yararlanıyor. Şirketlerin bu indirimi kupon fiyatlarını düşürerek, müşterilere uygulayıp uygulamayacağı piyasa koşullarıyla ilgili bir durum. Yani böyle bir vergi indiriminin şans oyunlarını ucuzlatması mümkün olabilir de, olmayabilir de.

Diğer taraftan, bu düzenleme genel olarak sektördeki kârlılığın daha da artarak sektörün daha da büyümesine hizmet edeceğinden,  fiilen kumarı ve kumarhane kapitalizmini teşvik eden bir tutum sergileniyor.

İndirilen vergi ile şans oyunları şirketlerinin kârları artacak

Son düzenlemeye göre, vergi oranları; spor müsabakalarına dayalı müşterek bahislerde yüzde 5 (daha önce yüzde 10 idi),  at yarışlarında yüzde 7 (daha önce yüzde 14 idi) ve diğer şans oyunlarında ise yüzde 10 (daha önce yüzde 20 idi) olarak uygulanacak. (2)

Özetle, halka bu yılın başından itibaren yüzde 58,5 oranında yeni vergi zamları ve akaryakıt ve ulaştırma zamlarıyla yüklenen iktidar bloku, yasa dışı bahislerin en fazla yapıldığı bir sektördeki şans oyunları işletmeciliği yapan şirketlerin vergisini indirerek bu faaliyetleri destekler bir pozisyon aldı.

Aynı zamanda iktidar bloku, emekçileri örgütlü bir biçimde reel ücret artışı için mücadele vermesinler, ekonomik hak arayışı içinde olmasınlar diye giderek şans oyunlarından para kazanmaya yönlendiriyor, böylece umut tacirlerinin de önünü açıyor.

Öyle ki bir yandan bu sektördeki şirketlerin patronlarına sağladığı vergi indirimi ile onlardan artık daha az vergi alarak ilave kazanç sağlarken, diğer yandan giderek yoksullaşan emekçileri bireysel kazanç elde etme çabası içine sokarak örgütlü sınıf mücadelesinin dışında tutmaya çalışıyor. Aynı zamanda Hazine açısından bir vergi geliri kaybına da neden oluyor.

Alın teri ile kazanılan milyon dolarlar (!)

Hatırlayalım ülkenin tekel konumundaki şans oyunları şirketi olan Milli Piyango, önce 2017’de T. Varlık Fonu’na devredildi. Sonra 2020 yılında özelleştirilerek, Ziraat Bankası’ndan aldığı yüzlerce milyon dolarlık krediyi geri ödemeyen Demirören Grubu ve hakkında dünya çapında kara para akladığı iddiaları bulunan İtalyan ortağı Sisal S.p.A’ya (Sisal-Şans Ortak Girişim Grubu) veridi. O günden bu yana da şirketin dış denetimi yapılabilmiş değil. İtalyan grubun hisseleri daha sonra 2022 yılında İrlandalı Flutter PLC şirketine satıldı. (3)  Bu vergi indirimi düzenlemesinde bu yandaş sermaye grubunun payı var mıdır, yanıtlanması gereken bir soru.

Ayrıca, basında “Fatih Terim Fonu” olarak anılan bir dolandırıcılık olayında vergisiz ve tefeci faizi ile servetlerini büyütmek için milyonlarca dolarlarını düşünmeden bir bankacıya teslim eden teknik direktör ve futbolcuların “alın teriyle mi para kazandıklarını sorgulamak lazım. Zira eğer milyonlarca dolar alın teri ile kazanılabiliyorsa, 17 bin TL için bir ay (haftada ortalama en az 45 saat) çalışan işçiler ne tür bir ter döküyorlar?

Dip notlar:

(1)  https://www.occrp.org/en/daily/18321-un-corruption-in-sport-worth-1-7-trillion-annually (20 Aralık 2023).

(2)  28.12.2023 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 8003 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı.

(3)  https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/demirorenin-ortagi-oldugu-milli-piyangoda-vahim-tablo (1 Nisan 2022); https://www.yurtgazetesi.com.tr/guncel/ozellestirilen-milli-piyangonun-yabanci-ortagi-degisti (3 Ağustos 2022).











29 Mart 2019 Cuma

YEL DEĞİRMENLERİYLE KAVGA ETMEK


YEL DEĞİRMENLERİYLE KAVGA ETMEK

Mustafa Durmuş

29 Mart 2019

Yerel seçimlere 2 gün kala finans piyasaları alt üst olmuş durumda. Dolar geçen hafta sonu önce 5,50’lerden 5,80’lerin üzerine kadar çıktı. Ardından bu hafta başında 5,40 altına geriledi ve bugün tekrar 5,65’i gördü.
Menkul Kıymetler Borsası (BİST) son 3 yılın en büyük kaybını yaşarken, devlet tahvili faizleri (DIBS) yüzde 21’in üzerine çıktı. Londra SWAP (TAKAS) piyasasında gecelik TL faizi yüzde bir ara 1,300’ün üzerine kadar çıkarken, riski sigortalatma maliyetini gösteren CDS’ler 466 puan düzeyine yükseldi.
Kısaca döviz cephesinde TL- ABD doları arasındaki kur kavgası inişli-çıkışlı sürerken, diğer finansal araçlarda ciddi bir kötüleşme devam ediyor.
Bu gelişmeler ekonomistlerce Londra döviz SWAP piyasasındaki yabancı yatırımcıların spekülatif davranışlarının ve iktidarın buna karşı başlattığı operasyonun sonuçları olarak görülüyor. Doğallıkla olayı ekonomide olup bitenlerle ele alıyorlar ve aşina olmadığımız finansal terimlerle karmaşık bir mekanizmayı açıklamaya çalışıyorlar.
İktidar cephesi ise konuyu yine bir tür “beka sorunu” olarak sunuyor ve 31 Mart yerel seçimleri öncesinde TL’ye yönelik bir saldırı olarak değerlendiriyor. Nitekim Erdoğan’a göre “döviz kurundaki artış Batının, başta da ABD’nin, Türkiye'yi sıkıştırma operasyonu ama yapılan başarılı operasyonla bu ters tepti” (1).
Her iki bakışın da kendi içinde haklı yanları olabilir. Ancak konuyu daha iyi anlayabilmek için konuyu ekonomik analizlerin ötesine taşıyıp bazı önemli soruları sormak gerekiyor.
Bunlar sırasıyla:
(i) Bu denli finansallaşmış bir dünyada spekülatif saldırılar hep oldu ve bundan böyle de olacaktır. Ancak önümüzdeki 31 Mart seçimleri olmasaydı, daha doğrusu iktidar bloku açısından bu seçimler bu kadar sıkıntılı olmasaydı, yakın gelecekte ödenecek ağır ekonomik bedeller göze alınarak böyle bir karşı operasyon yapılır mıydı?
(ii) Bu müdahale sonucunda 5,40 altına düşürülen dolar kuruyla (bugün sonra tekrar 5,65’i gören) “dış güçlerin saldırılarını bir kez daha püskürtmüş” mevcut iktidar bloku derinleşmekte olan ekonomik kriz altında desteğini çekmeye başlayan seçmen kitlesini seçimlerde kendi adaylarına oy vermeye ikna edebilecek mi?
(iii) Bu karşı operasyonla elde edilen “zafer” kalıcı mıdır, yoksa sadece seçim sürecinde ihtiyaç duyulan bir zafer miydi? Ekonomi açısından seçimlerden sonra daha ağır bir tablo ile karşılaşır mıyız?
Bu sorulardan hareketle ekonomizmin dar kalıplarının ötesine gidip, daha hakiki değerlendirmeler yapabiliriz. Çünkü her ne kadar siyaset genelde ekonominin yoğunlaşmış bir tezahürü olsa da, devlet ve siyaset edilgen yapılar değiller. Siyaset alanında alınan kararlar, devletçe atılan adımlar ekonominin gidişatını ciddi olarak etkiler. Yani etkileşim tek taraflı değil, karşılıklı.
Bu anlamda son gelişmelerde ekonomi alanının içinde olup bitenlerden ziyade, siyasal alanda olup bitenlerin, zaruretlerin çok daha etkili olduğunun altını çizmek gerekiyor.

Olaylar nasıl başladı?
Ekonominin geçen yılın son çeyreğinden itibaren yüzde 3 gibi bir oranda küçülmeye başlayarak resesyona girmesi, yaklaşan seçimlerin bıçak sırtında olması, yüksek işsizlik, yüksek dış borç stoku, yüksek enflasyon gibi göstergeler döviz piyasalarında (Londra Swap / Takas Piyasası) faaliyette bulunan yabancı finansal yatırımcıların, son 1 yılda dolar karşısında yüzde 40 değer kaybetmiş TL’nin daha da değer kaybedeceği yönündeki beklentisini artırdı.

“Short” ile “Long yapmak”: Elin taşıyla elin kuşunu vurmak!
Bu yatırımcılar bankalardan kısa vadeli TL borçlanıp (“short yapmak” deniyor), bununla uzun vadeli dolar satın alırlar (“long yapmak”). Yani Londra piyasasına TL sunan Türk bankalarından ödünç TL alıp, bunun karşılığında faiz ödüyorlar (buna fonlama maliyeti deniliyor). Bu TL ile uzun vadeli doları takas ediyorlar.
Böyle bir operasyon dolara olan talebi artırarak doların TL karşısındaki değerini yükseltiyor. Bir süre sonra da değeri artan doları, değeri düşmüş olan TL ile takas ediyorlar. Bunun sonucunda TL’nin alım-satım değeri arasındaki farktan ciddi spekülatif kazançlar elde ediyorlar.
Bir tür “elin taşı elin kuşu” operasyonu yani. Günde trilyonlarca doların finansal olarak işlem gördüğü bir küresel ekonomide servetin kendini bu şekilde büyütmek istemesinin sisteme aykırı bir tarafı yok.
Diğer yandan bu spekülatif vurgunun yapılabilmesi için dolarla takas edilecek bir başka para birimine, örneğin TL’ye ihtiyaç var. Spekülatörler bu parayı ancak az sayıda Türk bankasından sağlayabiliyorlar. Bu nedenle de bu büyük oyunda bankaların TL’yi verebilecek konumda ve istekte olmaları son derece önemli. Ayrıca bu parayı geçici olarak kiralama maliyetinin (TL faizi- fonlama maliyetinin) yüksek olmaması gerekiyor. Aksi takdirde böyle bir faiz arbitrajı yapmanın anlamı kalmıyor.
Olayın spekülatif yanı bilindiğinden Türkiye geçen Ağustos’ta Türk Bankalarının döviz SWAP piyasalarında kiraya verebilecekleri TL miktarını yarı yarıya düşürerek, bankaların öz kaynaklarının yüzde 25’i ile sınırlandırmıştı.

Mızıkçılık
Bu hafta başında ise kurdaki hızlı yükselişi durdurabilmek için, Türkiye tarafı deyim yerindeyse tekere çomak soktu, yerli bankalara Londra SWAP piyasalara TL vermemeleri yönünde talimat verdi. Yani spekülatörlerin kullanacakları TL’yi iyice kıstı.
Böyle bir karşı hamleyi beklemeyen yabancı yatırımcılarsa TL açık pozisyonlarını (short) kapatmaları gerektiğinden, hızla TL edinme yoluna gittiler, bu da bu piyasada bir hafta önce yüzde 22 olan gecelik TL faizlerini yüzde 1300’e kadar çıkarttı. 2001 krizi öncesinde görülen en yüksek seviye ise sadece yüzde 71'di (2).
Böylece spekülasyon oyunu (geçici de olsa) bir şekilde bozulmuş oldu. Üstelik TL temin ederek böylece açık pozisyonunu kapatmak için yatırımcı dolar satmaya başlayınca dolar kuru iki günde 5,40’ın altına kadar düştü.

Pirus Zaferi mi?
Karşı operasyonla spekülatörler cezalandırıldı, ama bu daha ilk raunt. Belki 1 Nisan öncesinde kurdaki aşırı yükseliş önlendi ama asıl önemli olan bundan sonra ne olacağı.
Çünkü Türkiye’de hem üretim, hem tüketim, hem de ihracatta değirmenin suyu dışardan geliyor. Yani Türkiye ekonomisi büyüyebilmesi için verdiği cari açığı asıl olarak sıcak para ile kapatıyor. Sıcak paraya yön verenlerle döviz SWAP piyasasında spekülasyon yapanlar aşağı yukarı aynı finansal yatırımcı kuruluşlar.
Yani cezalandırılan ve bu nedenle de güvenleri daha da yiten yabancı yatırımcılar TL cinsinden yatırımlarını sadece döviz takasları aracılığıyla yapmıyorlar. Menkul kıymetler borsasına (BİST) ve devlet tahvillerine ve bonolarına (DİBS) TL cinsinden yatırım yapıyorlar. Bankalardan TL bulamadıklarında, açık pozisyonlarını kapatabilmek için bu kez borsadaki kâğıtlarını satıyorlar ve/veya DİBS satışına yöneliyorlar. Bu arada yaşadıkları son operasyonun da etkisiyle Türkiye’deki yatırımları konusunda daha dikkatli olacaklardır. Kısaca finans sermayenin gemiyi terk etme işi hızlanabilir.
Nitekim karşı operasyon sonrasında dediğimiz oldu ve BİST 100 Temmuz 2016’dan bu yana günlük en büyük kaybı yaşadı (yüzde 5,7). Yabancı yatırımcılar TL portföylerini elden çıkarmaya başladılar. Tahvil faizlerinin yanı sıra CDS’ler hafta başındaki değerinin 100 puan üzerine çıktı (3).

Adım adım finansal krize doğru
Bu durum sürerse bundan böyle cari açık nasıl fonlanacaktır? Bunun için yine kaynağı belli olmayan paralar mı ülkeye getirilecektir? Bunun ekonomik ve siyasal sonuçları neler olacaktır? Bunlar yanıtları net olmayan sorular.
Ancak net olarak bazı gelişmeleri öngörmek mümkün. Yabancıların (bıyıklı yabancılar dâhil) TL cinsinden tuttukları portföylerini satışa çıkarması ve dolara dönüş yapması döviz kurunu tekrar yükseltecek. Hali hazırda çok yüksek olan özel sektör dış borçlarının TL karşılığı artacak. Fiilen resesyonda olan ülkedeki şirket batışları hızlandıracak, işsizlik artacak…
Aynı zamanda (borsada kote yerli bankaların hisselerinin değerlerindeki düşüşten de görüleceği gibi), bankaların zarar etmesine neden olarak finansal krizin bankaları da kapsamına almasıyla sonuçlanabilecek.
Bu yüzden olsa gerek, olayın geçtiği İngiltere’de yayımlanan The Guardian Gazetesinin ekonomi editörü Elliot, Erdoğan'ın spekülatörlere açtığı savaşı Türkiye’de kısa ve uzun vadede ağır maliyetlerle sonuçlanacak klasik bir Pirus zaferi olarak nitelerken, bunun resesyona doğru ilerleyen küresel ekonomide yükselen ekonomileri de olumsuz etkileyeceğini ileri sürdü (4).
Ayrıca 27 Mart günü Hazine, kamu kurumlarına 1,8 milyar TL ve bankalara 8 milyar TL olmak üzere toplam 9,8 milyar TL iç borç (DİBS) geri ödemesi yaptı. Buna karşılık, aynı bankalar bir gün önceki iki ihale ile sadece 2,6 milyar TL’lik DİBS aldılar. Yani bankaların elinde 5,4 milyar TL nakit para var (5).
Resesyon koşullarında bu bankaların yatırımcıya yeni kredi vermeleri düşünülmezse, bu parayı finans piyasalarında kullanacakları açık. Böylece 1 Nisan sonrasında kurları yeniden yukarı çekecek bir gelişmenin fitili de ateşlenmiş olmaz mı?

Şimdi soruyu tekrarlayalım: Bu Pazar yapılacak olan yerel seçimler iktidar bloku açısından son derece riskli bir konumda olmasaydı, büyük illeri kaybetme korkusu bu denli açık yaşanmasaydı, iktidar böyle bir operasyona girişir miydi?
Yanıt aslında belli: Bu karşı operasyon olmasaydı, büyük olasılıkla dolar kuru 6’nın üzerine çıkacaktı. Bu da seçim arifesinde iktidar blokunu iyice zora sokacaktı. Böylece kısa vadeli siyasal çıkarlar ve ihtiyaçlar ekonominin uzun vadeli ihtiyaçlarının önüne (olası büyük kayıplara rağmen) geçti. Yani ekonomiden ziyade siyaset belirleyici oldu.

Spekülasyon ve kapitalizm: Tahinle pekmez gibi
Bu olayın bize öğretmesi gereken bazı şeyler olmalı. Öncelikle, siyaset ekonominin yoğunlaşmış bir hali olduğu kadar, ekonomideki kötü ya da iyi gidişatın temel belirleyicisidir. Yani gelişmelerden spekülasyon olgusu kadar, siyasiler de sorumludur.
İkinci olarak, burjuva ideolojisi ışığında iktisadi analizler yapılırken, genelde sistemik-yapıya ilişkin faktörlerden ziyade öznelere başvurulur. Örneğin spekülasyon konusu tartışılırken, spekülatör birey ya da bankerlerin davranışlarına odaklanılır, fatura sadece onlara kesilir. Böylece spekülasyona izin veren ya da onu yaratan yapılar (ekonomik sistem-finansallaşma olgusu, rekabet, makroekonomi politikalar, devletin yönetiliş biçimi-siyaset gibi) ya da bir bütün olarak kapitalist sistem göz ardı edilerek bu yapılar aklanmış olur.

Yapı / Sistem - Özne İlişkisi
Oysa yapı-sistem özneyi biçimlendirir, güçlendirir ya da kısıtlar. Öyle ki farklı bir niyet içinde olsalar dahi sistem bu özneleri niyetlerinin dışında davranmaya itebilir.
Kuşkusuz sadece yapıya-sisteme odaklanılarak, öznenin (örneğin politikacılar ya da kapitalistler, bankerler) analizlerde ihmal edilmesi bunların zarardan sorumlu tutulmayarak aklanması gibi bir yanlışlıkla sonuçlanabilir.
Bu nedenle de spekülasyon gibi bir olguyu bilimsel olarak analiz ederken, hem yapının (kapitalist finansallaşma- ekonomi politikaları), hem de öznenin (spekülatörler, bankerler) her ikisinin de sorumlu tutulması gereklidir.
Bu bataklık-sivrisinek ilişkisi gibidir. Sivrisineklerden kurtulabilmek için nasıl bataklığı kurutmak gerekiyorsa, spekülasyonu ortadan kaldırmak için buna izin veren sistemi, yapıyı ortadan kaldırmak gerekir.
Özcesi, spekülasyon kaynaklı yaşanan sıkıntının nedeni kapitalizm, özellikle de her türden düzenlemeden, kontrolden uzak, aşırı finansallaşmış küresel kapitalizm ve bizim bu sisteme eklemle biçimimizdir. Biz, önce Özal döneminde (1989’da), sonra 2009’da yabancı sermaye hareketlerini bütünüyle serbest bırakarak, dolarizasyonu teşvik ederek bugünkü spekülasyonu kendi ellerimizle hazırladık.
Başka bir deyişle, finansallaşma üzerinden sermaye ve servet birikimine yönelen neo-liberal ve neo-muhafazakar iktidarlar ve etraflarındaki sermaye grupları, son 16 yıldır böyle bir finansallaşmanın ana ayağı olan inşaat sektörüne yatırım yaparken, bunun için sıcak paraya ve bankalara yaslanırken, ülke ekonomisini bu tür spekülatif saldırılara açık hale getirdiler.
Bu nedenle de küresel kapitalist-emperyalist sisteme, dolayısıyla uluslararası finans kapitalin hegemonyasına ve onun son 30 yıldır belirleyici özelliği olan finansallaşma ve neo-liberalizme karşı çıkmadan, sadece önerilen mali ve iktisadi reformlarla, bırakın toparlanmayı, finansal spekülatif saldırılardan ve bunların tetiklediği finansal krizlerden kurtulabilmek de mümkün değildir.

Dip notlar:


Formun Üstü
Formun Altı


17 Nisan 2017 Pazartesi

YABANCI SERMAYE: “YETMEZ AMA EVET!”

YABANCI SERMAYE: “YETMEZ AMA EVET!”

Mustafa Durmuş

15 Nisan 2017

Başlığın 2010 referandumunda ‘evet’ oyu kullanan bazı liberal solcuları eleştirmek için atıldığı düşünülmesin. Zira onların büyük bir kısmı ülkenin Pazar günü yapılacak olan referanduma getirilme nedenlerinden birinin, aslında 2010 yılındaki referandum olduğunun farkındalar ve bu nedenle de bu kez “hayır” diyeceklerini açıkladılar.
Başlık ülkemize gelen, özellikle de kısa vadeli, spekülatif yabancı sermayeye yön veren bazı uluslararası yatırım fonlarının tavrı ile ilgili.
Çünkü aralarında UBS, Morgan Stanley, Goldman Sachs, Deutche Bank gibi büyük finansal kuruluşların, özellikle de Nisan ayı başından bu yana yayımladıkları Türkiye raporlarında “evet” çıkma ihtimalinin daha yüksek olduğu, bu nedenle de piyasaların hali hazırda ‘evet’i fiyatladıkları açıklanıyor ve yatırımcılar açık ya da örtülü bir biçimde ‘evet’e çağrılıyor.
Örnek olarak Morgan Stanley (1) bu konuda kendilerinin, piyasaların temsilcileri, bankalar, bürokrasi, sivil toplum örgütleri ve büyükelçiliklerle yapmış oldukları toplantıları ve yine şu ana kadar yapılmış ve sayıları 12’yi bulan referandum anketlerinin sonuçlarını dayanak olarak gösteriyor.
Böylece bu örgütler, sözüm ona her hangi bir değer yargısı katmaksızın gerçek durumu tespit etmeye çalıştıkları izlenimini vermeye çalışıyorlar. Gerçekte ise, birazdan ele alacağımız nedenlerden dolayı, manipülatif davranıyorlar, kamuoyunu etkilemeye çalışıyorlar.

Sınıfsal çıkarlar yön veriyor !
Sermayenin sadece yabancı sermaye kanadı değil, aslına bakılırsa yerli sermaye kanadı da son bir haftadır açıktan ‘evet’ kampanyası yürütüyor ve bu yönde oy kullanacaklarını açıklıyor.
Örnek olarak, Türkiye’nin dolar milyarderleri sıralamasında 3,7 milyar dolarlık serveti ile en zengin sermayedarı olduğu tescillenen Murat Ülker dün ‘evet’ diyeceklerini açıkladı. Benzer bir biçimde, TOBB ‘evet’ için gazetelere ilan verdi.
Sermayenin bu tavrı birkaç nedenden dolayı anlaşılabilir bir tavır. İlk olarak, hiç biri özellikle de 15 Temmuz sonrasında bazı büyük şirketlerin el konularak TMSF’ye devredilmesinden sonra siyasal iktidar ile sorun yaşamak istemiyor.
İkincisi ve daha da önemlisi, bu örgütler 2016’yılının son çeyreğinden bu yana ekonomiye destek gerekçesiyle uygulanmakta olan sermaye yanlısı para ve maliye politikaları ile ekonominin, tartışmalı da olsa, son çeyrekte yüzde 3,5 büyütüldüğünü biliyorlar.
Bu yıl, varlık affına ilaveten, sermayeden vergi ve prim afları, indirim ve muafiyetler gibi düzenlemelerle 102 milyar liralık vergi alınmayacağını, beyaz eşya ve elektronikte ve konuttaki düşürülmüş olan ÖTV ve KDV oranlarının yıl sonuna kadar uzatılacağını, istihdam desteği adı altında kendilerine aylık 773 liralık bir nakit desteği verildiğini, kurumlar vergisi oranlarının düşürüldüğünü, 250 milyar liralık bir plasman imkanıyla Kredi Garanti Fonu’nun imkanlarının kendilerine ucuz ve bol kredi olarak sunulduğunu (ki şu ana kadar bankalar bu fonun garantisi ile 100 milyar lirayı aşkın kredi kullandırttılar) biliyorlar.
Ayrıca en yetkili ağızdan 657 sayılı. DMK’nın değiştirilerek, artık kamuda, özellikle de üst düzey yöneticilerin, her hangi bir liyakate bağlı kalınmaksızın, kendi istedikleri kimselerden atamasının yapılabileceğini, bunların da devletin imkânlarını kendileri için daha hızlı ve daha fazla kullandırabileceklerini, daha da önemlisi kıdem tazminatlarının artık kendileri için bir maliyet, dolayısıyla da sorun olmaktan çıkartılacağını öğrenmiş bulunuyorlar.
Bu nedenlerle de, devleti ve bürokrasiyi istedikleri yönde etkilemenin göreli olarak daha çok zaman aldığı ve daha zor olduğu, buna karşılık hesap sormanın daha mümkün olduğu bir kuvvetler ayrılığına dayalı parlamenter sistemdense, gücün tekelde toplandığı ve büyük sermayeye son derece sıcak bakan bir başkanlık sistemi kendilerine daha cazip geliyor. Yani tercihleri bütünüyle kendi sınıfsal çıkarlarını yansıtıyor.

“Yetmez ama evet”
Yabancı sermayeye gelince. Bu yıl cari açığımızın 36 - 40 milyar dolar arasında olması bekleniyor. Bu aşağı yukarı milli gelirin yüzde 5- 6’sına denk düşecek. Böyle önemli boyuttaki bir açığın fonlayıcılarından söz ediyoruz. Ve Türkiye hala benzer ülkeler arasında yabancı sermayeye en yüksek faiz ve getiriyi sunan ülkelerin arasında yer alıyor. Dışarıdaki fon fazlalığı nedeniyle de, Türkiye özellikle de kısa vadeli spekülatif kârlar için hareket eden yabancı sermayenin, fonların vazgeçemeyecekleri pazarların başında geliyor.
Bu nedenle de, sınıfsal çıkarları gereği bu yabancı fonlar, Türkiye’den sağlayacakları getirilerinin hem istikrarlı olmasını, hem de güvence altında olmasını istiyorlar.
Hazırladıkları raporlara bakılırsa kabaca iki senaryodan söz ediyorlar. “Evet” çıkması durumunda (ki daha yüksek ihtimal olarak sunuyorlar) ülkede şu ana kadar uygulanmakta olan genişletici para ve maliye politikalarının süreceğini, böylece ülkenin örneğin 2017 yılında en az yüzde 2,5 ila yüzde 3,4 oranında büyüyeceğini ileri sürüyorlar. Karar alma süreçlerinin hızlanacağını, bunun da ekonomiye (daha doğrusu sermayenin siyasal iktidara) olan güveni artıracağını öngörüyorlar. Böylece “istikrar” altında büyüyen bir ekonomide kendi faiz getirileri, kârları ve rantları da güvenceli bir biçimde artmış olacak.
“Hayır” çıkması halinde ise (ki bazıları ‘evet’ - ‘hayır’ın bıçak sırtı olduğunu kabul ediyor) sonucun tam bir siyasal ve iktisadi belirsizlik olacağını, bunun bir erken seçimle sonuçlanacağını, Hükümetin devrilebileceğini ve tüm bunların da istikrarsızlığı daha da artıracağını, politik risk algısını yükselteceğini, yabancı sermayenin ekonomiye olan güvenini sarsacağını, ülkeden çıkışların artacağını, kısaca mevcut ekonomik ve politik sorunları daha da derinleştireceğini ileri sürüyorlar.
Diğer taraftan bu kuruluşlar geçen yıl, Bölgedeki jeopolitik riskler, ülkedeki politik riskler ve ekonomik risklerden hareket ederek, bu işlerden de siyasal iktidarı açık ya gizli olarak sorumlu gösterip, deyim yerindeyse, zehir zemberek raporlar yazan kuruluşlardı.
Bu kuruluşların yapılan anketlerden hareketle, yüzde 5-30 arasında olduğunu bildikleri kararsızların tavrının ‘evet’ e döndüğünü ileri sürecek kadar net bir biçimde ‘evet’çi olmaları ise muhtemelen şöyle açıklanabilir: Nasıl ki yerli sermaye “istikrar” adı altında sermayeye verilen desteklerin sürmesini sınıfsal olarak talep ediyorsa, yabancı sermaye de aynı sınıfsal çıkarlarla hareket ediyor ve “istikrarı” savunuyor. İstikrarın ise, onların gözünde, mutlaka demokrasi altında olması gerekmiyor. Yeter ki yüksek, hızlı finansal kârlarını sürekli olarak elde edebilsinler, faiz getirilerini sağlayabilsinler.
Ancak bu kuruluşların hala endişeleri ve bu paralelde talepleri de var. Örneğin yıllardır dillerine doladıkları emek gücü verimliliğini artıran, devlet kontrollerini ve düzenlemelerini bütünüyle ortadan kaldıran ya da etkisiz kılacak olan “yapısal reformların” ve “emek gücü piyasası reformlarının” yapılamamasından ve ülkenin politik ve ekonomik koşulları nedeniyle kısa vadede de yapılamayacağından endişe duyuyorlar. Bu da onları ‘yetmez ama evet’çi yapıyor.

 Koyun can, kasap et derdinde
Başlığı “koyun can, kasap et derdinde” diye de atabilirdik. Çünkü yerli ve yabancı sermaye bu Pazar oylanacak olan anayasa değişikliği ile devletten daha hangi ekonomik ve siyasal imkânları da alırım derdinde.
Buna karşılık toplumun büyük bir kısmı, bir yandan işsizlikle, yoksullukla, enflasyon ve hayat pahalılığıyla mücadele ederken, diğer yandan çok yıpranmış da olsa, Cumhuriyetin, alanı çok daraltılmış da olsa mevcut parlamenter demokrasinin, hak ve özgürlüklerinin, inancına, kimliğine uygun yaşam biçiminin, insan hakları, kadın hakları, ekolojinin ve emeğin haklarının ve kazanımlarının bütünüyle ortadan kaldırılabileceğinin kaygısını yaşıyor.
Özcesi, toplumun azınlığını oluşturan yerli ve yabancı sermaye örgütlerinin ve servet zenginliklerinin siyasal ve ekonomik istikrardan anladığı şey ile toplumun çoğunluğunu oluşturan emekçilerin anladıkları şey aynı olmamalı…
………….
(1) Morgan Stanley, “Looking Past the Referendum”, April 5, 2017.