9 Aralık 2023 Cumartesi

PISA 2022

 

PISA 2022 sonuçları eğitimdeki kötüleşmeye ayna tutuyor

Mustafa Durmuş

9 Aralık 2022


Türkiye’nin ilk kez 2003 yılında katıldığı Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) 15 yaşındaki öğrencilerin matematik, okuma ve fen alanlarındaki bilgi ve becerilerini değerlendiriyor.

Yapılan testler öğrencilerin karmaşık problemleri ne kadar iyi çözebildiklerini, eleştirel düşünebildiklerini ve etkili iletişim kurabildiklerini araştırıyor. Bu da eğitim sistemlerinin öğrencileri gerçek hayattaki zorluklara ve gelecekteki başarıya ne kadar iyi hazırladığına dair fikir veriyor.

Ortada bir başarı yok!

OECD bugünlerde 2022 yılına ait PISA sonuçlarını açıkladı (1). İktidar bu sonuçları eğitimde bir başarı varmış gibi bizlere sundu.

Ancak gerçekte, Covid-19 Pandemisi nedeniyle OECD genelinde PISA puanlarında ortalama bir düşüş yaşandığı için, Türkiye’nin puanları ile OECD ortalaması arasındaki açığın daralması söz konusudur. Yani Türkiye’de eğitim alanındaki kötüleşme sürüyor.

Nitekim aşağıdaki grafikte Pandemi öncesinde (2018) seçilmiş bazı ülkelerdeki gençlerin okuma, matematik ve fen yeterlilikleri gösteriliyor. (2) Şekil her ülke için başlangıç düzeyindeki çok yönlü öğrencilerin (her üç alanda da Düzey 2 ve üzeri puan alan) payını gösteriyor. Ülkeler, başlangıçta çok yönlü olan öğrencilerin yüzdesine göre azalan sırada sıralanıyor. Buradan da Pandemi öncesinde Türkiye’nin, OECD ortalamasının oldukça altında olduğu görülüyor.


PISA 2022’nin Türkiye’deki öğrencilerle ilgili bazı temel bulgularını özetlersek:

•Türkiye’deki öğrenciler matematik, okuma ve fen bilimlerinde OECD ortalamasının altında puan aldılar!

Öğrencilerin sadece yüzde 71’i okuma alanında Düzey 2 veya daha yüksek bir seviyeye ulaştı (OECD ortalaması: Yüzde 74).


• Eğitimde başarının da genelde sınıfsal bir konu olduğu bir kez daha kanıtlandı!

“Türkiye’de sosyo-ekonomik açıdan avantajlı öğrenciler (sosyo-ekonomik statü açısından en üstteki yüzde 25’e ait olanlar) dezavantajlı öğrencilerden (en alttaki yüzde 25’tekilerden) matematikte 82 puan daha iyi performans gösterdi”.

 • Kız öğrenciler okumada daha başarılı!

Erkek ve kız çocuklar matematikte ortalama olarak benzer performans sergilerken, kızlar okuma alanında erkeklerden 25 puan daha iyi performans gösterdi. Kızların yüzde 23’ü ve erkeklerin yüzde 35’i okuma alanında 2. seviyenin altında puan aldı.

• Öğrenciler genelde mutsuz!

Çalışmanın en önemli sonuçlarından biri, öğrencilerin yüzde 28’inin okulda kendilerini yalnız hissetmesi, yüzde 26’sınınsa okulda dışlanmış veya bir şeylerin dışında kalmış hissetmesi (bu konuda OECD ortalaması sırasıyla: yüzde 16 ve yüzde 17). Böylece 2018 yılına kıyasla, Türkiye’de öğrencilerin okula aidiyet duygusu azaldı. Öğrencilerin yüzde 44’ü ise hayatlarından memnun olmadıklarını bildirdiler.


Yetişkinlerin durumu da parlak değil!

Son olarak, temel eğitime ilişkin bu kötü durumun yetişkinlere nasıl yansıdığına bakalım.

Aşağıdaki grafik seçilmiş bazı OECD ülkelerinde en düşük okuryazarlık ve aritmetik seviyesine sahip yetişkinlerin yüzdesini gösteriyor (2012, 2015 ve 2019 yılları). Yani hem sayısal hem de okuryazarlık alanında 1. Düzey veya altında başarı gösteren 16-65 yaş arası yetişkinlerin yüzdesi veriliyor. Ülkeler azalan yüzde sırasına göre sıralanıyor. (3).

Görüldüğü gibi Türkiye, OECD ülkeleri arasında en düşük okuryazarlık ve aritmetik seviyesindeki yetişkinlere sahip dördüncü ülke konumunda.


Sonuç olarak

Eğitim alanındaki bu kötüleşme tesadüf değil. Üstelik bu kötüleşme yükseköğretim ve üniversitelerde çok daha hızlı bir biçimde sürüyor.

Bu durumu, ülkede uygulanmakta olan neo-liberal Siyasal İslamcı /milliyetçi stratejik ortaklığının ve giderek kötüleşen gelir dağılımının eğitim alanına yansıması olarak değerlendirmek çok daha doğru olur.

Bu gelişme bize ünlü İtalyan Marksist Gramsci’nin hapishaneden, diğer şeylerin yanı sıra, din eğitiminin ilkokullarda zorunlu hale getirildiği 1923 tarihli Gentile Reform Yasası’na yaptığı keskin eleştirileri hatırlatıyor. Zira Gentile’nin sözde eğitim reformu, sadece din eğitimini zorunlu kılmamış, aynı zamanda ortaokula kabul için zorunlu bir giriş sınavı da getirmişti. Gramsci'ye göre bu sınav üst sınıflara mensup çocukları ayrıcalıklı kılmayı, işçilerin ve köylülerin çocuklarını ise teknik ve mesleki eğitim okullarına göndermeyi amaçlamaktaydı. (4)

Üniversitelere gelince, bu kurumlar dar siyasal ve ekonomik çıkarların esiri haline geldiklerinde, bilim ve akademide yaratıcılığı beslemek için işlev göremezler, toplumun teknolojik ve ahlaki olarak büyümeye devam etmesine yardımcı olma kapasiteleri azalır. Devletin -ya da daha kötüsü iktidardaki siyasal partilerin- yaratıkları haline gelirler ve onun çıkarlarına hizmet eden ideoloji değirmenlerine dönüşürler. Siyasal İslamcı/Milliyetçi İktidar Blokunun üniversiteleri ele geçirmesinin bizi karşı karşıya bırakacağı acı sonuç tam da budur.

Kuşkusuz böyle üniversitelerin, Gramsci’nin öngördüğü gibi, işçi sınıfının toplumu dönüştürmesine yardımcı olacak uygun niteliklere ve becerilere sahip, dayanıklı ve zeki “organik entelektüeller” yetiştirmesi de beklenemez.

Bugün ihtiyacımız olan şey ise şudur: En alt basamaktan en son basamağa kadar, anadilinde, laik ve bilimsel temelde yüzünü emeğe ve doğaya dönmüş öğrencilerin yaratıcı kapasitelerini geliştirirken, aynı zamanda onlara eleştirel, sosyal farkındalık sahibi düşünmeyi öğreten, onları akıl yürütmeye, soyut ve şematik düşünmeye teşvik ederken, bu soyutlamalardan gerçek ve dolaysız hayata geri döndürebilen, yani somut yaşam ile bağlarını kurdurabilen canlı, ilerici bir eğitim sistemidir.

Dip notlar:

(1) https://www.oecd.org/publication/pisa-2022-results/country-notes/turkiye (7 Aralık 2023).

(2) OECD (2018[67]), PISA veritabanı 2018, www.oecd.org/pisa/data/2018database/ temel alınarak hesaplanmıştır. Bkz: www.oecd.org/skills/piaac/publicdataandanalysis, s. 150.

(3)  OECD (2012[64]), (2015[65]), (2019[66]), Yetişkin Becerileri Anketi (PIAAC) veri tabanlarına dayalı hesaplanmıştır. Bkz:  www.oecd.org/skills/piaac/publicdataandanalysis, s. 149.

(4)  https://mronline.org/a-rose-for-gramsci (18 November 2023).

5 Aralık 2023 Salı

Kara para aklama

 

Kara paranın izini sürmek

Mustafa Durmuş

6 Aralık 2023


Günlerdir medyada, “Fatih Terim Fonu” olarak adlandırılan onlarca milyon dolarlık dolandırıcılık ve bazı internet fenomenlerinin mal varlıklarıyla ilgili yazılı haberler ve TV programları yapılıyor. Hatta bazı TV programlarında araştırmacı gazeteciler, saatlerce, bir detektif gibi paranın izini nasıl sürdüklerini anlatıyorlar. Elbette böyle programların ratingi de oldukça yüksek oluyor.

Bu tür dolandırıcılık, yolsuzluk ve kara para aklama haberlerini ve programlarını yapmak, halkı bilgilendirmek anlamında, elbette önemli ama diğer yandan iş magazinleştirildiğinden, bir bakıma asıl büyük vurgunların, talanın, emek ve doğa sömürüsünün ve kara paranın kaynaklarının konuşulmasını da önlüyor.  Toplumun önüne meşhur futbolcular ve internet fenomenlerinin karıştıkları bu tür olaylar konulduğunda dikkatler dağılıyor.

Açlık sınırının altında yaşamaya çalışan milyonlar

Böylece, ülkedeki modern kölelik koşullarında, açlık sınırının altında bir asgari ücretle yaşamak zorunda bırakılan on milyona yakın işçinin uğradığı emek sömürüsü ve asgari ücret dahi alamayan emeklilerin sefaleti,  buna karşılık bir yılda birkaç kat artan sermayedar kârları, birden fazla maaş alan iktidar bürokratları ve talan edilen doğanın üzerinden yaratılan ve iktidara yakın çevrelerce üleşilen büyük rantlar unutturuluyor.

Alt yapı projeleri, şehir hastaneleri, uyuşturucu ticareti ve Kuzey Irak petrolü

Ayrıca gerçek maliyetlerinin çok üzerinde fiyatlarla hayata geçirilen hava limanları, şehir hastaneleri, büyük köprüler, HES’ler gibi yap işlet devret ve kamu özel işbirliği projelerinin faturasının halka ödettirilirken, iktidara yakın sermaye gruplarının nasıl bu işlerden devasa servetler edindiği de unutturuluyor.

Keza, limanlarımızda yakalanan adrese teslim on milyonlarca dolarlık uyuşturucuyu, Türkiye’nin 1,4 milyar dolar tazminat ödemeye mahkûm edilmesine neden olan ve B. Albayrak’ın ortağı olduğu bir şirketin adının da karıştığı Kuzey Irak petrolünün yasal olmayan bir biçimde son 10 yıldır Türkiye’ye taşındığı (1) ve tüm bunların kara paranın asıl kaynaklarını oluşturduğu ve bu paraların bir kısmının ülke içinde değişik şekillerde sisteme sokulurken, bir kısmının da “vergi cennetleri”nde tutularak “varlık afları”yla ülkeye getirildiği, böylece aklandığı gerçeğini de konuşamıyoruz.

Merkez Bankası’nın yok olan 128 milyar dolarlık döviz rezervi

Üzerinden çok uzun yıllar geçmedi. Merkez Bankası’nın yok olan 128 milyar dolarlık döviz rezervlerini hatırlayalım. Bunun aslında yok olmadığı ve önemli bir kısmının arka kapıdan kamu bankaları aracılığıyla düşük kurdan bazı sermaye çevrelerine satıldığı ileri sürülmüştü.

Ayrıca iktidara yakın ve çoğunluğu siyasal İslamcı ve milliyetçi dernek ve vakıflara kamu bütçesinden milyarlarca liralık transfer yapıldığı da ortaya çıkmıştı. Keza devasa bir varlığı bünyesinde bulunduran, ancak Sayıştay tarafından dahi denetlenemeyen T. Varlık Fonu hala yürürlükte.

“Aile ve Gençlik Fonu”: Yeraltı kaynakları da hedefte

Son günlerde bunlara bir yenisi daha eklendi zira “Aile ve Gençlik Fonu” kuruldu ve bu fona çok sayıda vergi muafiyeti ve istisnası tanındı. Keza Fon’a gelir ve kurumlar vergisi mükelleflerince yapılan nakdî bağış ve yardımların tamamının gelir veya kurumlar vergisi matrahından indirilebilmesi olanağı sağlandı.

Ancak Fon’un en önemli gelirinin (özetle)  Türk Petrol Kanunu kapsamında tahsil edilen devlet hissesinin ve Maden Kanunu kapsamında tahsil edilen devlet hakkının yüzde 20’sinden oluşması (2) ve bu fonun ne tür projelere ve kurumlara destek vereceğinin açıkça belirtilmemiş olması, iktidar blokunun artık kıyılar, ormanlar gibi yerüstü kaynaklarıyla yetinmeyerek, yeraltı kaynaklarına da göz diktiğinin ve bu Fon’u neo-liberal siyasal İslamcı rejimi toplumsallaştırmanın bir aracı olarak kullanacağının bir belirtisi olarak da görülmeli.

Çürüme 1980’lerde başladı

Muhtemelen gelinen nokta itibarıyla, ülkede hiçbir zaman “yoksuldan, emekçiden alınıp, zengine, sermayedara verme” biçimindeki bir zengin-sermayedar seviciliği bu boyutlara erişmedi. Belli ki “benim memurum işini bilir” diyen eski CB Turgut Özal’ın 1980’li yıllarda ettiği meşhur “ben insanın zenginini severim” sözü artık bütünüyle ete kemiğe bürünmüş durumda.

Özetle, özellikle de 1980’li askeri diktatörlük ve Özallı yıllardan bu yana,  başlayan ve kamusal olan her şeyin giderek yok edilmesi, özelleştirilmesi ve bu yapılırken de insani, bireysel ve toplumsal etik değerlerin çürütülmesi 1990’ların ortalarında Başbakan Tansu Çillerli yıllarda devam etti ve son olarak AKP’li 21 yılda zirveye çıktı.

Bu süreçte hem fiziki ve fiziki olmayan müştereklerimiz hem de para, maliye, kur politikaları, sosyal politikalar, Merkez Bankası, kamu bankaları başta olmak üzere sosyal ve ekonomik hayatımızı etkileyen tüm politikalar ve kurumlar iktidarı ellerinde tutanların ve çevresindeki sermaye gruplarının lehine kullanıldı. Ülkede adeta bir “rant ekonomisi”, bir “rantiye devlet” ve “ahbap-çavuş-akraba kapitalizmi” yaratıldı.  Bir mafya liderinin ifşaatları ise, ülkedeki devlet-mafya-sermaye üçgeninin ve burada ortaya çıkan yolsuzlukların ne kadar yaygın ve derin olduğunu gösterdi.

“İlk Günah”

Son 21 yıla odaklanalım ve bazı uygulamaları hatırlayalım. 2003 yılında, yani AKP iktidarının daha ilk yılında “nereden buldun” uygulamasına son verildi. Oysa bu uygulama tıpkı 1996 yılında kaldırılan “ortalama kâr haddi ve asgari hasılat esası” ya da 2001 yılında kaldırılan “hayat standardı” uygulaması gibi vergi kaçıranları yakalamaya dönük bir vergi güvenlik ve oto kontrol düzenlemesiydi. Vergi kaçıranlara “bu serveti nasıl yaptın”  sorusunun sorulmasını sağlıyordu. Bu uygulamaya son verilmesi adeta “İlk Günah” gibiydi.

Bireyler yurt dışından döviz cinsinden kredi getirdiler

İkinci olarak, Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkındaki 32 Sayılı Kararda 2008 ve 2009 yıllarında yapılan değişikliklerle sermaye hareketlerinin önündeki tüm engeller kaldırıldı. Böylece Türkiye’de yerleşik ve yurt dışında yerleşik kişilerin bankalar vasıtasıyla döviz transfer etmeleri serbest hale getirildi. Kısaca Türkiye’de yerleşik kişilerin (döviz gelirleri olmasa da)  yurt dışında yerleşik kişilerden döviz kredisi temin etmelerinin önü açıldı. Oysa yurt dışından bireysel döviz kredisi kullanmanın kara para aklamanın yollarından biri olduğu pek ala biliniyordu.

Kara para trafiğinin rotası “vergi cennetleri”

Üçüncü olarak, büyük çaptaki yolsuzluklar, kara para ve rüşvet üçgenindeki operasyon mekânlarının başında “vergi cennetleri” geliyor. Diğer taraftan dünyada bir süredir vergi cennetleri uygulamasına karşı önlemler alınırken, bizde siyasal iktidar,  Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 2006 yılından bu yana yürürlükte olan 30/7 maddesine rağmen, hala bu cennetlerin listesini yayınlamadığı için Türkiye ile vergi cennetleri arasındaki para trafiği sürüyor. Bu ve benzeri nedenlerle ülke hala “Gri Liste” de tutuluyor.

Vergi cennetlerinde Türkiye Cumhuriyeti (T.C.) vatandaşı süper zenginlerin tuttukları paranın miktarı ise dudak uçurtuyor. Yurt dışı kaynaklı bilimsel bir araştırmaya göre, T.C. vatandaşı bireylerin ve Türkiye’de yerleşik şirketlerin yurt dışında tuttukları servetlerin tutarı (o yıl itibarıyla) ülke milli gelirinin beşte biri büyüklüğüne erişmiş durumda (150-170 milyar dolar). (3)

Arka plandaki neo-liberalizm

Bu, toplamda 40 yılı aşan sürecin asıl belirleyicisi kuşkusuz, devlet, siyaset, ekonomi, toplum ve birey üzerindeki etkileriyle neo-liberalizmdir. Çünkü neo- liberalizm sadece toplumun çoğunluğunun güvencesizliğini değil, aynı zamanda sosyal devletin işlevlerinin özelleştirilmesi ve metalaştırılması gibi neo liberalizmin temel araçları, “yolsuzluk” ve “suç” gibi ikiz sorunların ortaya çıkması için gerekli toplumsal koşulları da yarattı. Özel teşebbüsün de-regülasyonu (bütünüyle serbestleştirilmesi) ve devlet işlevlerinin özelleştirilmesi siyasal iktidar ile kapitalist sınıf arasındaki mevcut bağı daha da güçlendirdi.

Örneğin, devlet ihalelerinin özel teşebbüse verilmesi ve devlet düzenlemelerinin azaltılması, rüşvet, komisyon ve diğer transfer ödemelerinin yaygınlaşması için muazzam yollar açtı. Eş zamanlı olarak, artan yaşam güvencesizliği ve sosyal refahın içinin boşaltılması, uyuşturucu ticareti de dâhil olmak üzere birçok suçun hacmini artırdı. (4)

Resmin büyüğünde ne var?

Bu yazımızda kara para aklanması başta olmak üzere “mali suçlar” olarak da tanımlanan, bireysel ve toplumsal etik değerlerin çürümesinin yanı sıra, çok büyük toplumsal zarara yol açan faaliyetlerin, hangi kanallardan gerçekleştiğini ya da hangi iktisadi göstergelerle bu tür olayların izlenebileceğini göstermeye çalışacağız.

Bunun için de asıl olarak şu göstergelere bakacağız: Finansal Gizlilik Endeksi, Net Hata ve Noksan Kalemi,  Ülkeden yurt dışına illegal fon çıkışları ve ülkeye illegal fon girişleri, Varlık afları ve Uluslararası Yolsuzluk Endeksi.

1. Finansal Gizlilik Endeksinde Türkiye

Vergi Adalet Ağı tarafından hazırlanan Finansal Gizlilik Endeksi (5), “zengin bireylerin mali durumlarını gizlemelerine yardımcı olan, böylece de hukukun üstünlüğü kuralına aykırı davranarak suç işleyen otoritelerin sıralamasını yapan bir endeks” olarak tanımlanıyor.

Yani bu endeks, ülkesine ait finansal bilgileri kamuoyu ile paylaşmayan (gizli tutan) dünyanın en büyük finansal gizlilik sunucusu ülkelerini ya da otoritelerini teşhir eden bir endeks. Bu teşhir önemli zira finansal ya da mali durum gizliliği vergi kaçırmayı kolaylaştırıyor, kara para aklamayı mümkün kılıyor ve insan haklarına da zarar veriyor.

Endekste en yüksek sıralarda yer alan ülkeler, ev sahipliği yaptıkları operasyonlarda daha ketum, diğer ulusal makamlarla bilgi paylaşımında daha az ilgili ve uluslararası kara para aklama yasalarına daha az uyumlular. Açıklık eksikliği ve etkin bilgi alışverişinde bulunma konusundaki isteksizliği nedeniyle böyle bir “gizlilik” ülkesi, yasadışı para akışlarını yönlendirmek ve suç ve yolsuzluk faaliyetlerini gizlemek için çok daha cazip bir ülke olarak değerlendiriliyor. (6)

Türkiye (2022 yılında) sıralanan toplam 141 ülke arasında 59’uncu sırada bulunuyor. Gizlilik puanı 100 üzerinden 61 (FSI değeri 200). Ancak endekste “Diğer Servet Sahipliği” başlıklı bir gösterge var ki bu alanda Türkiye’de tam bir gizlilik söz konusu (100/100).  Bu, gayrimenkul varlıkların, serbest limanlar veya antrepolar gibi benzer sitelerin yasal sahiplik bilgilerinin ve/veya intifa hakkına ait bilgilerin çevrimiçi olarak yayınlanmaması ile ilgili bir durum. Yani bu tür bir bilgiye erişebilmek imkânsız.

2. İllegal fon giriş ve çıkışları

İkinci gösterge dış ticaret yoluyla ülkeden yurt dışına illegal fon çıkışları (ve girişleri) ile ilgili bir gösterge.

IMF, Dünya Bankası ve BM gibi kuruluşlarca da tanınan, dünya çapında kabul görmüş Global Financial Integrity (GFI) adlı bir kuruluş yıllardır 134 azgelişmiş ekonominin 36 gelişkin ekonomi ve tüm dünya ile yaptığı ticaret sırasındaki fatura usulsüzlükleriyle ya da sahtekârlıklarıyla nasıl bir illegal fon akışının oluştuğunu raporluyor. Başka bir deyişle kuruluş dış ticaret sırasındaki faturaların değerleri arasındaki farklılıklardan hareketle ne kadar illegal para ya da servetin kaçırıldığını ortaya koymaya çalışıyor.

GFI’nın 2021 yılında yayımladığı son rapor (7) Türkiye’den kaynaklanan illegal sermaye çıkışlarının (ve girişlerinin)  ne denli büyük olduğunu verilerle ortaya koyuyor. Böylece rapor bir yandan dolaylı bir biçimde ülkedeki yolsuzlukların yaygınlığına dikkat çekerken, oluşan bu fonların sistemin varlığını sürdürebilmesi için nasıl işlevsel olarak kullanıldığını da bize anlatıyor.

Türkiye yurt dışına en fazla illegal fon çıkartan 9’uncu ülke

Rapora göre,  azgelişmiş ekonomilerin 36 gelişkin ekonomi ile yaptıkları dış ticarette ortaya çıkan değer farklılıkları açısından en yüksek değer farkına, dolayısıyla da en yüksek illegal fon akımlarına sahip ülkeler sıralamasında Türkiye (2018 yılında) 6’ıncı sırada (29,9 milyar dolar) ve 10 yıllık dönemde (2009-2018) 8’nci sırada (ortalama 25,4 milyar dolar) yer alıyor. Bu ticaret tüm dünyayı kapsadığında ise 2018 yılında değer farkı 50,7 milyar dolar ve 10 yıllık dönemde 44,2 milyar dolar oluyor. Böylece Türkiye 10 yılın ortalaması olarak 9’uncu sırada yer alıyor. 

Kısaca ülkeden yılda ortalama en az 25 milyar dolarlık bir illegal fon ya da servet çıkışı gerçekleşiyor. 10 yıllık ortalama olarak, illegal fonların ülkenin 36 gelişkin ekonomi ile olan ticaretindeki payı yüzde 17,8 ve dünya ile olan ticaret içindeki payı ise yüzde 18,6. (8)

3. Net Hata ve Noksan Kalemindeki hızlı artışlar

Genel olarak kayıt dışı para ve kara para hareketlerini dolaylı bir biçimde izleyebilmenin yollarından biri de Ödemeler Dengesi Hesabındaki Net Hata ve Noksan kalemindeki değişikliklere bakmaktır.

Net Hata ve Noksan (NHN) kalemi bir ülkeye nereden geldiği ve nereye gittiği bilinmeyen paraların yazıldığı bir kalem. Bu kalem geçen yılsonu itibarıyla 26 milyar dolardan fazla verdi (cari açığın yarısından fazla). Bu nedenle de bu denli yüksek bir rakamı iyi niyetli hata ya da noksan işlemle açıklayabilmek mümkün değil.

Nitekim bu yönde tespitler IMF’nin son Türkiye raporunda da yer alıyor. Rapora göre (9), NHN kalemi geçen yıl tüm zamanların en yüksek seviyesine çıktı. Girişler Eylül 2022’ye kadar yaklaşık 25 milyar dolara veya GSYH’nin yüzde 2,9’una ulaştı. 2008'den bu yana kümülatif olarak 60 milyar dolara erişti. Bu girişler aynı dönemde dış finansman kısıtlamalarının gevşemesini sağladı ve cari açığın yüzde 65’inden fazlasının finanse edilmesine yardımcı olarak, döviz rezervleri ve lira üzerindeki baskıları hafifletti.


IMF’ye göre, çeşitli faktörler 2022’deki özellikle büyük NHN girişlerini açıklayabilir. Bunlar: “BIS verilerinin kapsamadığı yabancı bankalardan mevduat çekildi. Banka dışı yerleşiklerin ülkelerine geri dönmesinin yanı sıra varlık/vergi afları da dâhil olmak üzere Türk şirketleri ve hane halkları tarafından kayıt dışı yabancı varlıkların daha geniş çapta ülkelerine geri gönderildi. Rus veya komşu ülke vatandaşlarının gayrimenkul alımlarını nakit olarak yapmalarından kaynaklandığı bildirilen, normalden daha yüksek bir fiziki nakit girişi yaşandı. Türk şirketleri ve hane halkları Aralık 2021’deki keskin lira değer kaybı sırasında bankalardan büyük miktarda döviz nakit çekti ve bu da o ay 10 milyar dolar tutarında rekor bir NHN çıkışına neden oldu”. (10)

4. 13 yılda 7 kez çıkarılan Varlık Afları

GFI ve IMF’nin tespitlerini doğrular biçimde ülkede son 13 yılda yedinci kez Varlık Affı çıkarıldı ve 2021 yılında olduğu gibi affın süresi 4196 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararı ile altı ay daha uzatıldı.

Böylece ülke vatandaşlarına ve kurumlarına ait, yurt içinde ya da yurt dışında tutulan ancak Türkiye’de finansal sisteme sokulmamış bulunan (kayıt dışı)  para, altın, döviz,  menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarının yılsonuna kadar Türkiye’deki banka veya aracı kuruma bildirilmesi halinde; bu gerçek ve tüzel kişilere, bu serveti “nereden buldun” sorusu sorulmayacağı, bu servetler üzerinden her hangi bir vergi alınmayacağı ve her hangi adli bir soruşturma ya da geriye dönük vergi incelemesi de yapılmayacağı garanti edildi.  

Bu afların bir kısım kara paranın aklanmasıyla sonuçlandığı tahmin edebilmek zor değil. Böylece içeride ya da dışarıda tutulan rüşvet, kaçak petrol, uyuşturucu satışı ve silah ticareti gibi faaliyetlerden ve her türlü vergiden kaçırılan büyük kârlardan elde edilen servetler de dâhil olmak üzere, normalde ceza kanunu gereği suç teşkil eden faaliyetlerden elde edilen servetler aklanmış oldu.  

5. Yolsuzluktaki artış

Son bir rapor Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün (TI), dünya çapında 180 ülke ve bölgede kamu sektöründe algılanan yolsuzluk düzeylerini ölçen Yolsuzluk Algılama Endeksi. Bunun en sonuncusu 2022 yılının Ocak ayında yayımlandı. (11). Endeks ülkeleri; 0 (çok kirli) ila 100 (çok temiz) arasında puanlandırıyor. Dünya ortalaması 100 puan üzerinden 43 puan. Yani kapitalizmin yolsuzluklar konusundaki karnesi genel olarak kötü.

Türkiye ise 36 gibi oldukça düşük bir puan ile 180 ülke arasında 101’nci sırada yer alıyor. Bu puan Sahra Altı Afrika Bölgesindeki ülkelerin ortalama puanı olan 32 puandan sadece 4 puan yukarıda. Dahası Türkiye, küresel yolsuzluk algısı endeksinde son 10 yıldır ciddi bir düşüş yaşıyor. Öyle ki 10 yılda puanı 14 puan (50’den 36’ya) ve endeksteki yeri Partili Cumhurbaşkanlığı Sisteminin önünü açan 2017’deki anayasa değişikliğinden bu yana 20 puan (81’den 101’nci sıraya) geriledi. Rapor Türkiye’deki bu gerilemeyi yolsuzluk algısının artması ve bunun nedenini de demokrasiden uzaklaşma ve savaşçı politikalara yönelme olarak açıklıyor. Nitekim Türkiye’nin, bir başka endeks olan Dünya Barış Endeksi’nde 167 ülke arasında 145’nci sırada yer alıyor olması bu görüşü destekliyor.

Sonuç olarak

Eğer sivrisineklerle uğraşmaktan vaz geçip bataklığı kurutmak gerekiyorsa, mücadeleyi yolsuzluk, hırsızlık, dolandırıcılık, emek ve doğa sömürüsü ve kara para aklama faaliyetleri için son derece verimli bir zemin olan kapitalizme ve onun koruyucusu despotik rejimlere karşı yürütmek gerekiyor.

Kara paranın, etik değerlerin yok edilmesi ve denetimsizlik kadar, haksız yere kolayca büyük servetler edinmekten, siyasal iktidarların bu tür faaliyetlere verdikleri desteklerden, toplumdaki gelir ve servet eşitsizlikleri uçurumundan, hesap sormayı önleyen otoriterleşmeden ve savaşlardan kaynaklandığı gerçeği unutulmamalı.

Dip notlar:

(1)  https://www.karar.com/guncel-haberler/birileri-kacak-petrol-satti-cezayi-biz-odeyecegiz (27 Mart 2023).

(2)  Aile ve Gençlik Fonu Kurulması Hakkında 7474 Sayılı 22.11.2023 Tarihli Kanun, https://www.resmigazete.gov.tr (5 Aralık 2023).

(3)  Annette Alstadsæter, Niels Johannesen and Gabriel Zucman, “Who Owns the Wealth in Tax Havens?, Macro Evidence and Implications for Global Inequality” (27 December 2017), s. 28.

(4)  https://thetricontinental.org/newsletterissue/argentina-elections-and-the-rise-of-the-far-right (30 November 2023).

(5)  Financial Secrecy Index 2022, https://fsi.taxjustice.net (4 Aralık 2023).

(6)  https://en.wikipedia.org/wiki/Financial_Secrecy_Index (4 Aralık 2023).

(7)  Global Financial Integrity, Trade-Related Illicit Financial Flows in 134 Developing Countries: 2009-2018 (2021).

(8)  Agr, s. 41, 43, 54, 65.

(9)  IMF, Republic of Türkiye 2022 Article IV Consultation—Press release and staff report (January 2023).

(10)               Agr, s. 35.

(11)               Transparency International, Corruption Perception Index 2022, www.transparency.org/cpi (4 Aralık 2023).

 



1 Aralık 2023 Cuma

Torba yasa'da vergi

 

Torba Yasa: Emekliye 5 bin, patronlara milyarlar…

Mustafa Durmuş

2 Aralık 2023


Vergi politikası siyasal iktidarların en çok başvurdukları ekonomi politikalarından biridir. Ekonomik krizlere eğilimli bir sistem olan kapitalizm pratikte sık sık krizlere ya da ciddi ekonomik istikrarsızlıklara girdiğinden, bir politika aracı olarak vergi politikasından bu krizleri ya da dengesizlikleri (tamamen ortadan kaldıramasa da), yumuşatması beklenir. Buna maliye literatüründe “vergilerin istikrar sağlama işlevi” adı verilir.

Vergi politikasından ne bekleriz?

Kuşkusuz vergi politikasının işlevleri bununla sınırlı değildir. Örneğin ekonomi ve toplum için zararlı olduğu ya da teknik deyimle “negatif dışsallıklar yarattığı” düşünülen faaliyetlerin (hava kirliliği gibi) daha ağır vergilendirilmesinin ya da tersine, faydalı olduğu düşünülen faaliyetlerin sübvansiyonlarla desteklenmesinin ve sosyal mal sunumunun ekonomide etkin bir kaynak tahsisine yardımcı olacağı düşünülür. (1)

Üçüncü olarak, vergi politikasının ekonomik büyümeyi hızlandıracağına inanılır. Yani büyümeye katkı veren sektörlerin ve ekonomik faaliyetlerin daha az vergilendirilmesi ya da vergi dışı bırakılması ekonomik faaliyetleri (örneğin yatırımları) hızlandırıp, ekonomiyi büyütebilir.

Unutulan bir işlev: Yeniden bölüşüm

Vergilemenin bu üç işlevi, şu ana kadar burjuva iktidarların sıklıkla vergi politikasına başvurma nedenlerini oluşturuyor. Ancak bilhassa neo-liberal dönemden (1990’lar) bu yana, vergilemenin asıl işlevi göz ardı edildi: Vergilemenin gelir ve servet dağılımı adaletsizliğini azaltma işlevi.

Yani vergileri daha çok sermayeden alıp, emeğin üzerindeki vergi yükünü azaltmak ve ayrıca alınan bu vergilerle yoksullara olan sosyal yardımları ve sosyal harcamaları fonlamak, bu vergilerle topluma nitelikli, kamusal, ücretsiz eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, barınma ve ulaştırma hizmetleri sunma işlevi.

Ancak bu işlev son 30-40 yıldır dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de büyük ölçüde ortadan kaldırıldı. Aksine fakirden alıp zengine vermek biçiminde gerici yeniden bölüştürücü vergi politikaları hayata geçiriliyor.

Ülkemizde son yıllara damgasını vuran Kur Korumalı Mevduatın (KKM) Gelir vergisi ve Kurumlar Vergisinden istisna tutulması bunun en somut örneklerinden biri. Sermaye kesiminden “Vergi Harcamaları” adı altında her yıl alınmayan trilyonlarca liralık vergi ise bir diğer örneğini oluşturuyor.

Konjonktürel ihtiyaçlar

Vergi politikasının bu evrensel işlevlerinin yanı sıra, özgün olarak ülkelere ve konjonktüre göre yeni işlevleri de söz konusu olabiliyor. Örneğin ekonomi ciddi bir döviz ihtiyacı içindeyse döviz getirici faaliyetlerin teşvik edilmesine yönelik olarak bu faaliyetlerden vergi alınmıyor.

Nitekim bugünlerde Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşülmekte olan bir torba kanun teklifi var. Toplam 86 maddelik bu teklifin (2) maddelerinin önemli bir kısmı vergi düzenlemeleriyle ilgili. Neden olacağı ekonomik, politik ve bölüşümsel etkiler yüzünden bu teklifin masaya yatırılması gerekiyor. Bu yazımızın amacı da aslında bu genel teorik girişin ardından bu teklifi irdelemek.

Yurt dışından döviz getirene ilave teşvik

Tasarıya bakıldığında yurt dışından gelecek dövize olan ihtiyacın ön planda tutulduğu açıkça görülebiliyor. Nitekim iktidar partisi vekilleri de Komisyon’da yaptıkları konuşmalarda bunu açıkça dile getiriyorlar.

Böylece, “yurt dışından elde edilen kâr paylarının tamamının Türkiye’ye getirilmesi şartı ile bu kazançların yarısının (2023 kazançları da dâhil olmak üzere) Gelir Vergisi ve Kurumlar vergisinden istisna edilmesi” öngörülüyor (madde 56).

Keza “yurt dışına verilen mimarlık, mühendislik, tasarım, yazılım, eğitim ve sağlık gibi hizmetlere uygulanan yüzde 50 kazanç indiriminin, kazancın tamamının Türkiye’ye getirilmesi (2023 kazançları da dâhil olmak üzere) şartıyla yüzde 80’e çıkarılması da öngörülüyor” (madde 57).

İhracata ilave teşvik

Buna paralel bir biçimde, ihracatı teşvik etmek amacıyla yapılan iki düzenleme daha göze çarpıyor. Sırasıyla: “Aracılı ihracat sözleşmesine dayanarak imalatçı veya tedarikçi kurumların dış ticaret sermaye şirketleri veya sektörel dış ticaret şirketleri üzerinden gerçekleştirdikleri ihracat faaliyetlerine ilişkin kazançlarda da (2023 kazançları da dâhil olmak üzere) 5 puanlık kurumlar vergisi indirimi uygulanması” öngörülüyor (madde 60).

Keza “ihracatçılara ihracat kredileri için kefalet vermek amacıyla kurulan Katılım Finans Kefalet Anonim Şirketine 2024 kazançlarından başlamak üzere muafiyet sağlanması” teklifte yer alıyor (madde 55).

Ayrıca Kanunun yayımlanacağı tarihten sonra uygulanmak üzere, “damga vergisi ve harç istisnasının yeniden düzenlenerek ülkeye döviz girişine hizmet edenlerle sınırlı tutulması koşulu (uluslararası ihalelere katılma şartı yönünden) kaldırılması” öngörülüyor.

Dışa bağımlılığın tescili

Bu düzenlemeler, ekonominin ithalat, üretim ve ihracat yapabilmek için göbekten dışa bağımlı olması ve yüksek cari açık ve yüksek kısa vadeli dış borçlar yüzünden, ülkenin ciddi bir ödemeler dengesi krizi (döviz krizi) ile karşı karşıya bulunduğu gerçeğinin bir yansımasıdır.

Bu noktaya nasıl gelindiği ve bunun müsebbipleri sorgulanmaksızın dövize olan yüksek ihtiyaç nedeniyle vergi geliri kaybına neden olacak bu düzenlemeler en hafif deyimle, vergi adaletine ters bir durumdur.

TCDD’nin batık hali

Torba yasada ülkenin içinde bulunduğu durumu gösteren bir diğer düzenleme 42’nci maddede yer alıyor. Buna göre; “TCDD’nin Hazine garantili kredilerinden Hazine ve Maliye Bakanlığınca yapılan üstlenimlerden ve ikrazen kullandırılan kredilerinden doğan vadesi geçmiş anapara, faiz, masraf ve gecikme zammından oluşan Hazine alacaklarının TCDD’nin ödenmemiş sermayesine mahsubu amaçlanıyor”.

Yani Hazine batak durumdaki TCDD’nin dış borçlarını açıkça faizleriyle birlikte üstleniyor. Bu da ekonomi yönetiminin, ağır kusur ve ihmal ve bunun sonucunda ortaya çıkan ölümlü kazalarla anılan TCDD’nin, özellikle de alt yapının özel yük/kargo işletmeciliği yapılmasına izin verecek biçimde özelleştirilmesiyle, belli hatlarda büyük şirketlere taşıma imkânının verilmesinin yol açtığı zararı Hazine’nin sırtına yüklemek çabasında olduğunu gösteriyor.

Enflasyon düzeltmesinde bankalara kıyak

Bir değer çarpıcı düzenleme ise “enflasyon düzeltmesi” ile ilgili. Bilindiği gibi enflasyon düzeltmesi yüksek enflasyon dönemlerinde şirketlerin bilançolarında nominal değeri düşük kalan parasal olmayan varlıkların (arsa, bina vb) değerini gerçek değere yaklaştırarak vergi matrahlarının artmasını, buradan hareketle de vergi gelirlerinin artmasını hedefleyen bir düzenlemedir.

Ancak, enflasyon düzeltmesi uygulaması getirilirken bu teklifte bir istisna yapılıyor ve bankacılık sektörü başta olmak üzere tüm finans kesimi 2024 ve 2025 yılları için enflasyon düzeltmesinin dışında tutuluyor (madde 17).

Reel sektörün tepkisine neden olan bu düzenleme böyle geçerse bu, ülkede son 21 yıldır uygulanan inşaat rantına dayalı birikim sisteminin temel ayaklarından biri olan, aynı zamanda da Hazine’yi ve Merkez Bankası’nı döviz takaslarıyla fonlayan finans sermayeye (bankalara) verilen bir diğer önemli taviz olarak tarihe geçecektir.

Sermayeye verilen muafiyet, istisna ve indirimlere devam

Önümüzdeki yıl 2,2 trilyon lirayı bulacak olan muafiyet ve istisnalar  (3) 2028 yılına kadar devam ederken, bunlara bazı yenileri de ekleniyor.

Yenilerden biri madde 7 ile düzenlenen “sosyal içerik üreticiliği, internet ve benzeri elektronik ortamlar üzerinden sunulan hizmetler ile mobil cihazlar için uygulama geliştiriciliğinde kazanç istisnası”.

Yani gerçek kişilere sosyal ağ sağlayıcıları üzerinden elde ettikleri kazançlar için sağlanan vergilendirme kolaylığının, internet ve benzeri elektronik ortamlardan elde edilen gelirlere de uygulanması sağlanıyor.

Bu arada, konut kredilerinin kötüye kullanımını önlemek için bu kredilerde bir konuttan fazlası için Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi istisnası ortadan kaldırılıyor. Ayrıca ihracat, yurt dışı inşaat, onarım, montaj ve taşımacılık işlerinde yurt dışından elde edilen kazançlara yönelik olarak belgeye dayanmaksızın uygulanan binde 5’lik “götürü gider indirimi”, 2024 yılından başlamak üzere, kaldırılıyor.

Muafiyet, istisna ya da indirimleri daraltmaya dönük düzenlemeler kabaca bunlarla sınırlı.  Buna karşılık aşağıdaki uygulamalar 5 yıl daha uzatılıyor (4) :

Kur Korumalı Mevduat (KKM) ve daha fazlası

• Büyük tartışmalara neden olan ve nesnel olarak bir servet transferi niteliğindeki KKM istisnası 3 defa ve 6’şar aylık olmak üzere uzatılıyor.

• Ayrıca, “Tarım Ürünleri Lisanslı Depoculuk Kanunu” kapsamında düzenlenen ürün senetlerinin elden çıkarılmasından doğan kazançların istisna süresi 2028’e uzatılıyor.

• İmalatla Ar-Ge, yenilik ve tasarım faaliyetlerinde kullanılmak üzere alınan makine ve teçhizat için uygulanan hızlı amortisman uygulaması 2024 sonuna uzatılıyor (söz konusu faaliyetlerde 2024 sonuna kadar KDV istisnası söz konusu).

• KDV geçici madde 29 ile yap-işlet-devret modeli çerçevesinde gerçekleştirilecek projeler ile sağlık ve eğitim projelerinde 2023 sonuna kadar uygulanacak olan istisna süresi 2028 sonu olarak yeniden uzatılıyor.

• KDV Kanunu’na göre şehir içi raylı ulaşım sistemleri, metro, tramvay, teleferik, telesiyej ve füniküler ile bunların hatları, istasyonları, yolcu terminalleri ve durakları ve bu iş ve işlemlerle ilgili tesisler ile eklenti veya bütünleyici parçalarının Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı, belediyeler ve bunların bağlı kuruluşları arasında yapılacak devir ve teslimleri 31/12/2023 tarihine kadar katma değer vergisinden müstesna tutulacak (ayrıca 2023’ten 2028’e uzatılıyor.)

• Finansal yeniden yapılandırma çerçeve anlaşmalarının 2 yıl daha uygulanmasının önü açılıyor (Cumhurbaşkanı 2 yıl daha uzatabilecek).

Ancak hepsinden önemlisi, bu teklifle, normalde Aralık 2023’te sonlanacak olan düzenlemeler 2028’ uzatılırken, bu tarihten sonrası için de bunları uzatma yetkisinin Cumhurbaşkanı’na veriliyor olması. Bu yetkiyi teklifin hemen tüm maddelerde görebilmek mümkün. Bu durum Bütçe Hakkını ortadan kaldırdığı gibi, yönetim dönemini aşan bir döneme ilişkin vergi teşviklerini belirleme yetkisi Anayasaya da aykırılık oluşturuyor.

Sonuç olarak

Vergi teşvikleri boyutu ile bu torba yasaya acilen yurt dışından döviz sağlama ihtiyacının damgasını vurduğu görülüyor. Bunun için özellikle de ihracatçı sermayeye yeni teşvikler veriliyor. Bu da ucuz emek sömürüsüne dayalı ihracatla büyüme stratejisinin bir parçasını oluşturuyor (oysa döviz ihtiyacı “vergi cennetlerinin listesinin” yayınlanması ve ülkeyi “gri liste ”den çıkartacak hukukun üstünlüğüne dayalı önlemlerle ülkeye gelecek uzun vadeli yabancı sermaye ile karşılanabilir).

Kredi/borç yapılandırmasının 2 yıl, sermayeye verilen muafiyet ve istisna ve indirimlerin 5 yıl daha uzatılması iktidarın sınıfsal karakterini ortaya koyuyor.

Diğer taraftan, bu düzenlemelerin geçmesi durumunda, öncelikle vergi gelirlerinde bir artış söz konusu olmayacağı gibi, bir azalma ortaya çıkabilecek bu da mevcut bütçe açığını daha da artıracaktır. Bu açığın kapatılması ise halktan alınacak olan KDV ve ÖTV gibi vergilerin oranlarının ve miktarlarının artırılmasıyla, yeni borçlanmalarla ve emisyonla mümkün olacaktır. Ayrıca halka dönük kamu harcamalarında da kesintiye gidilecektir. Bu net bir kemer sıkma operasyonudur.

Bu düzenleme aynı zamanda sermayenin vergi yükünü azaltıp, dolayısıyla da harcama kapasitesini artıracağından enflasyonist bir etki yaratacaktır. Yani sürekli faiz yükseltilmesi ve diğer parasal sıkılaştırma önlemleri hayata geçirilirken maliye politikasının gevşetilmesi anti enflasyonist politikaların başarı şansını azaltacağı gibi, faturanın gelecek yıl da yüksek enflasyon biçiminde halka kesilmesiyle sonuçlanacaktır.

Son olarak, tüm bu düzenlemeler mevcut adaletsiz vergi düzenini ve gelir bölüşümünü daha da adaletsiz bir hale getirecek, yoksul-zengin uçurumunu daha da derinleştirecektir.

Ancak iktidar blokunun bunu dert etmediği açıktır. Oluşan tepkiler nedeniyle çalışan emeklilere de 5 bin lira harçlık vermek zorunda kalırken, sermayeye verdiği toplamda trilyonlarca lirayı bulan mali desteğin belli ki son derece adil olduğunu düşünüyor.

Yapılması gereken, iktidarın bu tutumunun sınıfsal olduğu, emekçilere zarar verdiği, bu yüzden de sosyal adalete karşı olduğu gerçeğinin teşhir edilmesi ve aynı zamanda da asgari ücret tartışmalarının başladığı bir dönemde emekçilerin toplumun geri kalanını da yanına alarak, ekmek, iş, barış, demokrasi ve özgürlük mücadelesini yükseltmesidir.

Dip notlar:

(1)    Richard A. Musgrave, Peggy B. Musgrave, Public Finance in Theory and Practice, Third Edition, McGraw-Hill Kogakusha Ltd.,1980, s. 7-9.

(2)    24.11.2023 Tarih ve 17 Sayılı “Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi. Bu yazıda kanun teklifinin Komisyon’a gelen hali değerlendirilmektedir.

(3)    2023 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi ve Bağlı Cetveller, s. 170.

(4)    Taxademy bülteni (2023-108), “Yeni Torba Kanun TBMM’de” (27 Kasım 2023).

 

 

 

28 Kasım 2023 Salı

İnovasyon

 

Gerçekten “yenilikçi” bir ekonomimiz var mı?

Mustafa Durmuş

28 Kasım 2023


Geçen hafta İstanbul Haliç Kongre Merkezi'nde “Türkiye İnovasyon Haftası İnovaLİG Şampiyonları Ödül Töreni” düzenlendi ve İnovaLİG KOBİ ölçeğinde beş farklı kategorinin ilk üç sırasında yer alan 15 firma ile büyük ölçek kategorisinin ikincisi ve üçüncüsü 10 firma olmak üzere toplam 25 firmaya ödülleri verildi.

İnovaLİG ödülleri

Ödül töreninde Cumhurbaşkanı Erdoğan,  inovasyon geliştirme programına başvuran firmaların sayısının her yıl düzenli olarak artmasının inovasyon kültürünün iş dünyasında kök salmaya başladığını gösterdiğini ifade etti ve   “2014 yılında 460 başvuruyla başladığımız İnovaLİG'de bu sene 64 farklı şehirden 2 bin 3 firma sayısına ulaştık. Bugüne kadar 89 farklı firmamıza ödül verdik. Geçen yıl ödül alan firmalarımızın toplam ihracatı 19 milyar dolara yaklaştı. Bu rakamın daha da artacağına inanıyorum” diye konuştu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Hükûmet olarak ilk günden itibaren inovasyon meselesine çok büyük önem verdik. Zira inovasyon olmadan, özgün, kendi alanında çığır açan ürünler geliştirmeden ne yaparsak yapalım, hangi desteği verirsek verelim hedeflerimize tam manasıyla ulaşamayacağımızı biliyoruz." dedi. Bu anlayışla teknoparkları yaygınlaştırdıklarını, üniversite-sanayi iş birliğini desteklediklerini söyledi ve araştırma-geliştirme çalışmalarını, bilimsel faaliyetleri, genç girişimcileri teşvik ederek Türkiye’de güçlü bir yenilikçilik ekosistemi kurduklarının altını çizdi. “Bilimde, kültürde, sanatta, ticarette, eğitimde, hâsılı hayatın her alanında ilerlemek ancak beşeri zenginlik ve çeşitlilikle mümkündür” ifadesini kullandı. (1)

Siyasal iktidarın bilime, kültüre ve sanata nasıl yaklaştığını, hem bu tür faaliyetlerin yasaklanmasından ya da caydırılmalarından hem de bu tür faaliyetlere devlet bütçesinden ayrılan kaynağın, örneğin Diyanet İşleri Başkanlığı’na ayrılan devasa kaynağın yanında devede kulak bile olmadığından biliyoruz.

Acaba durum iş âleminde, sanayide, ticaret ve teknolojideki inovasyon ya da yenilikçilik çalışmalarında farklı mı? Gerçekten bu alanda önemli gelişmeler kaydedildi mi?

İnovasyon nedir?

İnovasyonu tanımlamakla işe başlayalım. İnovasyon (yenilik), geniş anlamda, firmaların kârlılıklarını artırabilmek için yeni fikirler altında, yeni teknikler ya da yöntemler uygulayarak, bir alanın, bir ürünün veya bir hizmetin yenilendiği ve güncel hale getirildiği bir süreçtir. Böylece “yeni değer yaratma” inovasyonun tanımlayıcı bir özelliğidir. Dar anlamda ise inovasyon, çığır açan ürün ve hizmetlerin geliştirilmesi ve pazarlanmasına yönelik sistematik uygulamalar olarak tanımlanıyor.

Ancak inovasyonun yeni ürünlerin yaratılmasının çok ötesinde bir şey olduğu da ileri sürülüyor. Bu anlamda, iş-ticaret açısından inovasyon, müşteriler için yeni ürünler, hizmetler, süreçler ve iş modelleri tasarlama, geliştirme, sunma ve ölçeklendirme becerisidir. Daha da önemlisi bu becerileri artıran başarılı bir inovasyonın önemli ölçüde net yeni ekonomik büyüme sağladığına inanılır. Yani inovasyon kurumsal ortam ve yüksek teknoloji ihracatından, araştırma yeteneği ve girişimcilik kültürüne kadar pek çok görünmeyen faktörden etkilenen bir gelişmedir. (2)

Kısaca, kâr odaklı büyümeye dayalı bir sistem olan kapitalizmde ekonomik büyümeyi, dolayısıyla da kâr ve kârlılığı artırmanın yollarından biri inovasyondur. Bu yüzden de inovatif (yenilikçi) faaliyetler ve bu faaliyetlere yönelmiş olan şirketlere devletlerce her türden destek sağlanır.

Ülke “öncü teknolojiler”e hazır mı?

Diğer yandan inovatif bir ekonomiyi yaratmak için bu tür faaliyetlere yönelen firmaların desteklenmesi yeterli olmaz. Firmaların da gerekli kapasiteye sahip olmaları gerekir. Bu sadece bilimsel veya teknik becerileri değil, aynı zamanda gerekli politikaları, düzenlemeleri ve altyapıyı da içerir.

Kısaca bir ulusal ekonomideki firmaların ve bir bütün olarak ülkenin inovasyon için hazır olması gerekir. Bunun için de ülkenin öncü teknolojileri kullanma, benimseme ve uyarlamaya yönelik ulusal hazırlık durumuna bakılması lazımdır.

Nitekim UNCTAD, inovatif amaçlarla, “Öncü Teknolojileri Kullanma Hazırlık Endeksi” adı altında her yıl bir endeks yayımlıyor. Bilgi ve İletişim Teknolojileri,  Beceriler, Ar-Ge, Endüstriyel Kapasite ve Finans Göstergelerini bir araya getiren bu yıl ki hazırlık endeksi önemli sonuçlar sunuyor. (3)

Endeksin yer aldığı raporda, “Öncü Teknolojiler” şöyle sıralanıyor: (i) Endüstri 4.0 Öncü Teknolojileri (Yapay Zeka, Nesnelerin İnterneti, Büyük Veri, Blok Zinciri, 5G, 3D Baskı, Robotik, Drone Teknolojisi), (ii) Yeşil Öncü Teknolojiler (Solar PV, Yoğunlaştırılmış Güneş Enerjisi, Biyoyakıtlar, Biyogaz ve Biyokütle, Rüzgar Enerjisi, Yeşil Hidrojen, Elektrikli araçlar), (iii) Diğer Öncü Teknolojiler (Nanoteknoloji, Gen Düzenleme).

Bu öncü teknolojiler, inovasyonları mümkün kılıyor ve son 20 yılda muazzam bir büyüme kaydederek ekonomik ve sosyal yapıları etkilemeye devam ediyor, kapitalist piyasaların büyümesi içinde ciddi olanaklar sağlıyor.

Türkiye 166 ülke arasında 53’ncü sırada

Endekste sıralanan 166 ülke arasında en inovatif ülkeler arasında, tahmin edilebileceği gibi, ABD, İsveç, Singapur, İsviçre ve Hollanda olmak üzere yüksek gelirli ülkeler başı çekiyor. Her hangi bir öncü teknoloji sağlayan firmaya sahip bulunmayan Türkiye ise 166 ülke arasında 100 üzerinden 62 puan ile geçen yıl 53’ncü sırada yer aldı.


Küresel İnovasyon Endeksi (GII)

İnovasyon bağlamında Türkiye’nin durumunu görebilmek için bakılabilecek bir diğer temel gösterge Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü tarafından hazırlanan 2023 Küresel İnovasyon Endeksi. Bu yılki endekste 2023 yılında dünyanın en yenilikçi ülkeleri ve küresel inovasyon güç merkezleri sıralıyor.

Bu endekste inovasyon ölçülürken, aşağıdaki tabloda görüldüğü gibi, bir ülkenin inovatif (yenilikçi) gücünü değerlendirmek için 7 araç/ sütun ve 80 gösterge kullanılıyor (4):

İnovasyon Sütunu

Bazı Örnek Göstergeler

Bilgi ve Teknolojik Çıktılar

Patent başvuruları, Yüksek teknoloji üretimi

İnsan Sermayesi ve Araştırma

Milyon nüfus başına düşen araştırmacı sayısı, Küresel kurumsal Ar-Ge yatırımcıları

Ticari Sofistikasyon

Bilgi yoğun istihdam, Üniversite-sanayi Ar-Ge işbirliği

Pazar Gelişmişliği

Girişimler için finansman, Risk sermayesi

Yaratıcı Çıktılar

Marka başvuruları, Küresel marka değeri

Altyapı

Çevresel performans, Bilgi ve iletişim teknolojilerine erişim

Kurumlar

Düzenleyici kalite, İş yapma politikaları

Bu yılki endekste yer alan 132 ülke arasında en inovatif 10 ülke şöyle sıralanıyor: İsviçre (1), İsveç (2), ABD (3), Birleşik Krallık (4), Singapur (5), Finlandiya (6), Hollanda (7), Almanya (8), Danimarka (9), Güney Kore (10).

Türkiye ise 100 üzerinden 38,6 puan ile 39’ncu sırada yer alıyor. İlk sırada yer alan İsveç’in puanı ise 100 üzerinden 67,6. İlk 10’da İsveç, Danimarka ve Finlandiya gibi kamu ekonomisinin daha ağırlıkta olduğu sosyal demokratik ülkelerin olması inovasyonun piyasa serbestliği ile sınırlı olmadığını gösteriyor. Kaldı ki ABD’de öncü teknolojilerin ağırlıklı olarak devlet tarafından fonlandığı biliniyor.

“En İyi 25 Bilim ve Teknoloji Kümesi”

Türkiye ayrıca “En İyi 25 Bilim ve Teknoloji Kümesi” içinde de yer almıyor. Yani Türkiye’deki her hangi bir üniversite ya da diğer araştırma kurumu böyle bir küme içinde bulunmuyor.

Oysa dünyanın en yenilikçi ülkelerinin birçoğu, inovasyonu ve teknolojik ilerlemeyi destekleyen bir dizi faktör nedeniyle teknoloji firmalarını, araştırmacıları ve bilgi yoğun çalışanları çeken güçlü kümelere sahip. Çünkü bu teknoloji kümelerinin, ekonominin birden fazla sektörüne ve daha geniş küresel manzaraya yayılan yenilikler yaratma konusunda güçlü etkileri mevcut.

Bir başka anlatımla, özellikle batıda üniversiteler ve araştırma enstitülerinin genelde kentlerin kalbinde yer almasının haklı bir nedeni var. Çünkü bu kurumlar zengin bir araştırmacı yetenek havuzuna erişim, diğer bilimsel kurumlara ve sanayiye yakınlık sunarlar. Bunlar bir kent ekonomisini yönlendirmek için ayrılmaz bileşenlerdir.

Türkiye’nin inovasyon göstergeleri zayıf

Aşağıdaki tabloda ise Türkiye’ye ilişkin inovasyon göstergelerine yer veriliyor. Buna göre (5).

Türkiye 132 ülke arasında; sırasıyla Kurumlar (Düzenleyici kalite, İş yapma politikaları) açısından 105’nci; İnsan Sermayesi ve Araştırma’da (Milyon nüfus başına düşen araştırmacı sayısı, Küresel kurumsal Ar-Ge yatırımcıları) 41’nci; Altyapı’da (Çevresel performans, Bilgi ve iletişim teknolojilerine erişim) 50’nci; Pazar Gelişmişliği’nde (Girişimler için finansman, Risk sermayesi) 36’ncı; Ticari Sofistikasyon’da (Bilgi yoğun istihdam, Üniversite-sanayi Ar-Ge işbirliği) 46’ncı; Bilgi ve Teknolojik Çıktılar’da (Patent başvuruları, Yüksek teknoloji üretimi) 44’ncü ve Yaratıcı Çıktılar’da (Marka başvuruları, Küresel marka değeri) 27’nci sırada yer alıyor.

Düzenleyici ortamda (110’uncu), Kurumsal ortamda (85’inci), Hukukun üstünlüğünde (88’inci), Eğitim harcamalarının GSYH içindeki payında (96’ıncı), Bilim ve mühendislik mezunlarının payında (100’üncü) sıralarda yer alması, Türkiye’nin geriliğinin asıl olarak kurumsal ve beşeri sermaye ve araştırma yetersizliğinden kaynaklandığını gösteriyor.

Bu durumun da ülkedeki son yıllarda inşa edilmekte olan siyasal İslamcı otoriter rejimin eğitim ve kurumlara yönelik politikalarının dolaylı bir sonucu olduğu söylenebilir.

“Bilim Kentleri” arasında yokuz

Son olarak, büyük kentlerdeki üniversiteler, kurumlar, kırsal alanların iklim değişikliği ve diğer küresel sıkıntılar karşısında dayanıklılık kazanmasına yardımcı olmada önemli bir rol oynayabilirler.

Bu çerçevede “Nature Index Bilim Kentleri 2023” adlı bir rapor, kentsel-kırsal bariyerleri yıkan bilim insanları tarafından desteklenen bölgesel kalkınmaya yardımcı olan “Önde Gelen 200 Bilim Kentini” sıralıyor. (6)

Türkiye’den hiçbir kent bu endekste yer almıyor. İlk 10’da ise Çin’e ait 5, ABD’ye ait 4 ve Japonya’ya ait 1 kent var. Dünyanın en büyük kentlerinden bazılarının önde gelen “Bilim Kentleri” arasında baskın konumda olması ise şaşırtıcı değil. Çünkü örneğin Çin'in başkenti Pekin, araştırma kurumlarının veri tabanı tarafından takip edilen 82 doğa bilimleri dergisindeki yayınlar için 2022’de topluca 3.735 puan alarak bu listenin başında yer aldı. New York, Şangay, Tokyo, Paris, Seul ve Londra gibi dünyanın diğer büyük kent merkezleri de ilk 20'de yer alıyorlar.

Özetle, Türkiye, siyasal iktidar tarafından ileri sürüldüğünün aksine, yeterince inovatif ya da yenilikçi bir üretim ve teknoloji yapısına sahip bir ülke değil. Üstelik bu durum 21 yıllık kesintisiz AKP iktidarlarında da pek değişmedi. Uluslararası kıyaslamalar bu durumu net bir biçimde ortaya koyuyor.

İnovasyon göstergeleri arasında sayılan drone teknolojisi ise Türkiye’de daha çok savunma ve güvenlik amaçlı olarak (İHA ve SİHA’ların üretiminde)  kullanılıyor. Ayrıca yukarıda sözü edilen UNCTAD raporunun drone teknolojisi bölümünde bu alandaki öncü ülkeler ve şirketler sayılırken Türkiye’nin varlığından söz edilmiyor. Buna rağmen, hemen her olayda olduğu gibi iktidar bu konuda da son derece başarılı bir inovasyon algısı yaratabiliyor.

İnovasyon mu, “sosyal inovasyon” mu?

Diğer yandan, inovasyonun toplumsal açıdan da değerlendirilmesi gerekiyor. Çünkü kâr odaklı bir üretime dayalı kapitalizmde, diğer tüm teknolojik ilerlemeler gibi, inovasyonun da toplumdan ziyade küçük bir azınlığa hizmet ettiği açıktır. Böyle bir inovasyondan beklenen yeni değer (daha fazla kâr) yaratmaktır ki bu değerin eşit ya da adil paylaşılmadığı bir toplumda, bunun topluma faydası son derece sınırlı kalacaktır. Bu bağlamda, inovasyon yapan şirketleri maddi ödüllerle ödüllendirmek de doğru değildir.

Öncelikle maddi ödül çoğu zaman gerçekten arzulanan bir başka şeyin, yani toplumsal saygınlığın yerine geçebilecek kusurlu bir ikamedir. Ayrıca başarılı bir inovasyon neredeyse her zaman tek bir kişinin çabalarının değil, kümülatif insan yaratıcılığının bir sonucudur.  Tüm bunlar inovasyonun maddi ödüllendirme yerine sosyal saygınlık kazanma yoluyla, yani toplumsal olarak tanınmasının daha etik olduğu anlamına gelir.

“Demokratik Katılımcı Ekonomi”de İnovasyon

Diğer yandan,  demokratik katılımcı bir ekonomide toplumsal açıdan faydalı yenilikleri (sosyal inovasyon) uygulamak için her zaman maddi teşvikler söz konusu olacaktır. Çünkü işçilerin ürettikleri çıktıların sosyal faydalarını artıran veya kullandıkları girdilerin sosyal maliyetlerini azaltan her türlü değişiklik, böyle eşitlikçi bir toplumda, toplumun bütününe fayda sağlayacaktır.

Yani sosyal inovasyonlar doğrudan “topluma hizmet” olarak kabul edildiklerinden kamusal hizmet gibi değerlendirilirler ve bunlar için sosyal  ödüllendirme ön plana çıkartılır. Sosyal inovasyonlar uzun vadede ortalama maliyeti düşürerek daha az kaynak kullanan, çevreci ve verimli teknolojilerin kullanımının önünü açarlar. (7)

Keza kapitalist piyasa ekonomisinde genellikle yetersiz sunulan araştırma ve geliştirme çabaları (Ar-Ge), katılımcı ekonomide kamusal hizmet ya da kamusal mal olarak kabul edilir.

Ayrıca kapitalizmde inovasyon için teşvik sağlamanın asıl mekanizması patent bicinde entelektüel mülkiyet haklarının tesisi ve korunmasıdır. Bu bir yandan patent sahiplerinden lisans almak için ciddi maliyetler karşılığında pazarlık yapmayı gerekli kıldığından işlem maliyetlerini yükseltir, diğer yandan da, aşıların patentlerinde olduğu gibi, azgelişmiş ülkelerin ve yoksulların bu patentli ürünlere erişimi zorlaştırarak eşitsizlikleri artırır.

Bir başka anlatımla, kapitalizmde, inovasyonlar ticaridir, patentlerle korunurlar, çok pahalıdırlar.  Bu nedenle az gelişmiş ülkelerin bu inovasyonlara-teknolojilere erişimi sınırlıdır. Bu ülkelerde, özellikle de küçük çaptaki firmalar isteseler de, yüksek patent bedelleri yüzünden, bu teknolojilere erişemezler.

Bu yüzden de alternatif bir toplumda inovasyon yaratmaya dönük ve doğa dostu küçük işletmeler özellikle korunup desteklenmelidir. Bu da demokratik katılımcı bir ekonomide, sanıldığının aksine, kapitalizme kıyasla daha fazla inovasyonun gerçekleşeceği anlamına gelir.

Sonuç olarak

Siyasal iktidar Türkiye ekonomisinin inovatif (yenilikçi olduğunu ve kendilerini de bunu desteklediklerini ileri sürse de bu gerçeği yansıtmıyor. Uluslararası raporlar, endeksler farklı bir görüntü çiziyor.

Yıllardır eşitlikçi, ekolojik bir kalkınma ve gelişme stratejisi sunamayan ve bütün başarının “ne pahasına olursa olsun ekonomik büyümeye” indirgendiği bir ülkede, bilim, sanat ve kültürde olduğu gibi ekonomide de inovasyonların gerilemesi ya da belli alanlara sıkışıp kalması tesadüfi bir durum değil. Bu durum 21 yıldır izlenen inşaat ve finans rantına dayalı birikim stratejisinin bir sonucudur.

Kaldı ki toplumun ihtiyacı, bir avuç büyük sermaye sahibinin kârını ve zenginliği artıran, demokrasi ve barışı yok eden ticari inovasyonlar değil sosyal inovasyonlardır. Bir geçiş ekonomisi olarak ekonomik demokrasiyi esas alan, yerelleştirme politikalarıyla desteklenmiş bir özyönetimci planlamaya dayalı “Demokratik Katılımcı Ekonomi Modelinde” sosyal inovasyonlar çok önemli bir yer tutar.

Diğer yandan, hem piyasa iktisatçıları hem de halkın en şüpheci kesimleri, kapitalizme herhangi bir alternatifin yeterince “yenilikçi” olup olmayacağı, yani bir şeyler yapmanın yeni ve daha iyi yollarını üretip üretmeyeceği konusunda daha fazla endişe duyarlar. Bu yüzden de bu kitleleri demokratik katılımcı bir ekonominin gerçekten de üstün bir alternatif olduğuna ikna edebilmek için, sosyal inovasyonları destelemek gereklidir.

Dip notlar:

(1)  https://www.iletisim.gov.tr/turkce/haberler/detay/cumhurbaskani-erdogan-turkiye-inovasyon-haftasi-inovalig-sampiyonlari-odul-toreninde-konustu (24 Kasım 2023).

(2)  https://www.mckinsey.com/featured-insights/mckinsey-explainers/what-is-innovation (17 August 2022).

(3)  Unctad, Technology and innovation report 2023, Opening green Windows Technological opportunities for a low-carbon worlds, 2023, s. 156.

(4)  https://www.visualcapitalist.com/most-innovative-countries-in-2023 (14 November 2023).

(5)  World Intellectual Property Organization, Global Innovation Index (2023), s. 200.

(6)  https://www.nature.com/nature-index/supplements/nature-index-2023-science-cities/tables/overall (24 Kasım 2023).

(7)  Anders Sandström, “Innovation”, https://participatoryeconomy.org (27 July 2021).