9 Eylül 2025 Salı

Otoriter rejimlerin ve açık diktatörlüklerin büyük sermaye ile iş birliği

 

Otoriter rejimlerin ve açık diktatörlüklerin büyük sermaye ile iş birliği

Mustafa Durmuş

9 Eylül 2025


Bir önceki yazımda, CHP örgütüne yönelik çok yönlü saldırılarıyla ülkedeki otoriter rejimin giderek vites yükselttiğini ve açık bir diktatörlüğe dönüşmeye başladığını yazmıştım.

Tanımı itibarıyla “faşizm” kapitalizme özgü bir açık diktatörlüktür. Özetle burjuva demokrasisinin ve özgürlüklerinin bütünüyle ortadan kaldırılmasıdır. Egemen sınıf finans kapital, kapitalist sistemin tüm çelişkilerinin had safhaya ulaşması nedeniyle, demokrasiyi ve hukuku reddeder ve faşizme yönelir.  

Faşizm emekçi halkların ve ezilen kimliklerin düşmanı bir açık diktatörlüktür!

Yani faşizm kapitalist ayrışmanın bir ürünüdür, işçi sınıfına karşı bir terör, kaba bir saldırı aracıdır, işçi örgütlenmelerinin yok edilmesidir, sınıf sendikalarının dağıtılmasıdır, demokrat, sosyal demokrat, sosyalist ve komünist partilerin, muhalif medyanın yasaklanmasıdır, muhaliflerin kitleler halinde tutuklanmaları, işkencelere uğramaları ve katledilmeleri demektir. Onun bu sosyolojik özelliği onu herhangi bir polis devletinden ayıran temel özelliktir.

Faşizm, özel birtakım durumlar nedeniyle kapitalist toplumun yönetilme biçimine ciddi meydan okuma söz konusu olduğunda, buna sistemin verdiği özgün bir yanıttır. Ancak burjuvazinin basit, sıradan bir isteği değildir.

Faşizm sadece işçi sınıfının zayıflığının bir belirtisi değil, aynı zamanda burjuvazinin zayıflığının da bir sonucudur.  Burjuvazi sınıf egemenliğini güçlendirmek için bir kitle temeli oluşturmak ya da kitle temelini korumak zorundadır.  Diğer bir açık diktatörlük biçimi olan askeri diktatörlüklerden (12 Eylül Askeri Diktatörlüğü gibi) farkı da böyle bir kitle tabanına sahip olmasıdır.

Finans kapital ekonomik kriz ve yükselen işçi sınıfı mücadelesi nedeniyle faşizme yol verir

Aynı yazıda ekonomik kriz ve kemer sıkma politikalarının faşizm gibi açık diktatörlüklerin ebesi olduğunu da vurgulamıştım.

Nitekim tarih bize, demokrasi zayıfladığında büyük sermaye şirketlerinin kârlarını korumak için yeni iktidar yapısına uyum sağlayacağı gibi çok önemli bir sonuç sunar. Öyle ki büyük sermaye şirketleri Nazi Almanya’sı, Mussolini'nin İtalya'sı, Pinochet'in Şili'si ve daha birçok örnekte olduğu gibi, baskı, emek sömürüsü ve siyasi tasfiyelere aktif olarak destek verdiler.

Nitekim tarihte, 1929 Büyük Depresyonu gibi ciddi iktisadi krizlerin, (devrimcilerin, komünistlerin etkinliğinin artması ve sistemi tehdit etmesi kadar), Fransa, Almanya ve İtalya’da faşist hareketlerin ortaya çıkışları ve iktidara gelişleri üzerinde çok etkili olduğu ve faşizmin toplumda yer bulması, yeşermesi için ortam hazırladıkları görülüyor.

Büyük sermaye ve devlet iş birliği

Bu tür büyük krizlerden kapitalizmin çıkışı son tahlilde faturayı işçi sınıfına kesmek biçiminde olur (2008 finansal krizinden bu yana yapılmaya çalışılan da özünde budur). Bu bağlamda Alman kapitalistleri de Hitler’i, ülkeyi ekonomik krizden çıkartacak ve sermayeye Avrupa’da yeni imkânlar sağlayacak, sömürü düzenini pekiştirecek, örgütlü işçilerin ve komünistlerin canına okuyacak bir kurtarıcı olarak gördüler ve desteklerini esirgemediler.

Bugünkü yazımda ise otoriter rejimler ve açık diktatörlüklerle sermaye grupları arasındaki iş birliğine değineceğim. Buradan hareketle de anti faşist mücadelenin sadece sömürgeci faşist devlet aygıtına ve faşist milislere değil, aynı zamanda faşizm ile iş birliği içindeki sermaye gruplarına karşı da yürütülmesi gerektiğine vurgu yapacağım.

Çünkü büyük sermaye şirketleri tarihsel olarak, kârlarını korudukları ve büyüttükleri sürece otoriter rejimlerle ve açık diktatörlüklerle iş birliği yaptılar. Bugün de bu durumun tekrarlanmaması için hiçbir neden yok. Kapitalizmin mantığı, kâr maksimizasyonunu ve pazar genişlemesini etik kaygıların üzerinde tuttuğundan, kapitalizm bu tür sermaye şirketlerinin otoriterlikten, baskıdan ve hatta kitlesel zulümlerden faydalanmalarının önünü açıyor.

Tarihsel örnekler

Üçüncü Reich döneminde Almanya’da birçok şirket soykırım, zorla çalıştırma ve savaş vurgunculuğu da dahil olmak üzere Nazi zulmünden aktif olarak yararlandı, hatta bu zulmü kolaylaştırdı.

Örneğin; Bayer'in o dönemki ana şirketi IG Farben toplama kamplarında milyonlarca insanı öldürmek için kullanılan Zyklon B gazını geliştirdi ve tedarik etti. IBM'in Hollerith delikli kart sistemi Naziler tarafından Yahudileri, Romanları ve diğer zulüm gören grupları verimli bir şekilde takip etmek, sınıflandırmak ve toplama kamplarına göndermek için kullanıldı. Hugo Boss zorla çalıştırılan işçilerle SS, SA ve Hitler Gençliği için üniformalar üretti. BMW ve Daimler-Benz (Mercedes) Nazi savaş çabaları için hayati öneme sahip uçak motorları, askeri araçlar ve diğer makineleri üretti. Bir çelik ve silah üreticisi olan Krupp Naziler için tank, silah ve mühimmat üretti. (1)

Otoriter rejimler ve açık diktatörlükler piyasalara hâkim oldukları görüntüsünü verseler de hem sermaye ile hem de piyasalarla bütünleşirler ve ülkenin ihtiyacı olan reformları yapmak yerine ülkeyi aşırı milliyetçi sembollerle bezerler. Ekonomi ve piyasa üzerinde kontrole öncelik veriyormuş görünseler de sanayileri kamulaştırmak yerine, sermaye gücünü yönetişime entegre etmeye çalışırlar. Bu, büyük endüstrilerin ekonomik ayrıcalıklar, de regülasyon (düzenlemeden çekilme) ve kazançlı devlet ihaleleri karşılığında otoriter yöneticilerle iş birliği yapması demektir.

Çağdaş kapitalizmin iş birlikçi sektörleri

Bugünün kapitalizminde otoriterlikle ve açık diktatörlüklerle en uyumlu sektörlerin başında büyük “teknoloji ve gözetim sektörü” geliyor. Elon Musk'ın Twitter/X üzerindeki kontrolü, aşırı sağ ile uyumu ve otoriter liderlerle artan bağları, teknoloji devlerinin otoriter kontrolü nasıl kolaylaştırabileceğini gösteriyor.

“Askeri-sanayi karması sektörü” açık diktatörlüklerle uyumlu bir diğer sektördür. Savunma sanayi müteahhitleri, sürekli savaşlardan, militarize edilmiş sınırlardan ve halk ayaklanmalarını bastırma gayretlerinden faydalanırlar. ABD ve Avrupa’da Lockheed Martin, Raytheon ve Boeing gibi şirketlerin, otoriter militarizasyondan büyük kârlar sağladıkları biliniyor.

Türkiye’de mevcut otoriter iktidarın birincil öncelik verdiği sektörün savunma sanayi olduğu unutulmamalıdır. Öyle ki ihracatı geçen yıl 7 milyar doların üzerine çıkan bu sektör bu yıl 10 milyar dolarlık bir ihracat hedefliyor. (2)

İnşaat, enerji, alt yapı ve madencilik

Türkiye’deki otoriterleşmenin önemli bir iktisadi ayağı durumunda olan özellikle de büyük inşaat, enerji ve alt yapı projelerine özellikle vurgu yapmak gerekiyor. Çünkü bu projeler iktidarı ekonomik ve politik olarak güçlendirirken, “Beşli Çete” olarak da simgeleştirilen iktidara çok yakın bir seçkin sermaye grubunu yarattı.

Bu sermaye kesimleri bu yıl 3 trilyon TL’yi bulacak olan vergi indirimi, istisna ve muafiyetlerinden yararlandığı gibi yabancı kaynak ile yapılan çok büyük alt yapı ve üst yapı yatırımlarından da faydalanan bir yandaş kesim. Bu yatırımlara sadece kullandığı dış kredilerle ilgili olarak Hazine garantisi verilmiyor, aynı zamanda hizmet satın alma garantisi de veriliyor. Bu garantiler halktan kesilen vergilerle bu şirketlere ödeniyor.

Aşağıdaki tablo Kamu Özel İş birliği (KÖİ) projelerine verilen Hazine garantilerinin büyüklüğünü gösteriyor. Buna göre, 2017-2027 yıllarını kapsayan 10 yıllık dönemde KÖİ garanti ödemeleri 1 trilyon TL’yi aşacak. (3)


Son 23 yılda dış borçlara ödenen faiz ise (yüzde 45’i kamu borcu) 269 milyar doları buluyor. Özel sektörün aldığı dış borçların önemli bir kısmına da Hazine garantisi verilmiş durumda. Kısaca otoriter rejim ile belli büyük sermaye çevrelerinin organik bir ilişki içinde olduğu ekonomi politik bir sistemden söz ediyoruz.

Sonuç olarak

“Anti faşist birleşik cephe” ya da “demokrasi cephesinin” içinin doldurulması gerekir:

Otoriterlikle ve/veya açık diktatörlükle mücadelede tüm demokrasi güçlerini birlikte mücadeleye çağırırken, bu yapı ile iş birliği içinde olan sermaye şirketlerinin de deşifre edilmesi gerekiyor.

Ayrıca başta bu şirketlerde çalışan işçiler olmak üzere, tüm işçi sınıfının ve işçi sendikalarının büyük sermaye-faşizm iş birliğine karşı bir direniş örgütlemesi gerekiyor. (Emek örgütlenmesinin sermaye-faşizm iş birliğine karşı en güçlü araçlardan biri olduğu tarihsel olarak kanıtlanmıştır).

Keza otoriter rejimle bağlantılı bu sermaye şirketlerine bağımlı olmayan, işçi, çiftçi, üretici kooperatifleri gibi kooperatifler ve komünler gibi alternatif ekonomik sistemler kurulmalıdır.

Anti faşist mücadele sadece otoriter-açık diktatörlüğe direnmek değil, böyle bir otoriterliğin gelişmesine olanak tanıyan ekonomik teşvikleri ortadan kaldırmaya yönelik olmak durumundadır.

Özetle, demokratik muhalefeti bir blok olarak örgütleyerek, büyük sermaye şirketlerini hesap verebilir hale getirerek, tekelci yapıları dağıtarak, işçileri örgütleyerek, sendikaları güçlendirerek ve alternatif ekonomiler yaratarak, büyük sermaye şirketlerinin ve siyasal iktidarın demokratik muhalefet üzerindeki baskılarını göğüslemek gereklidir.

Dip notlar:

(1)     https://antiauthoritarianplaybook.substack.com/p/keep-your-eyes-on-big-business(14 July 2025).

(2)     https://www.dw.com/tr/t%C3%BCrkiyenin-savunma-sanayisi-ihracat (18 Temmuz 2025).

(3)     Haftalık Ekonomik, Sosyal ve Finansal Göstergeler, CHP TBMM Grubu (5 Eylül 2025).

 

 

6 Eylül 2025 Cumartesi

Açık diktatörlük

 

Açık diktatörlüğün ebesi: ekonomik kriz ve kemer sıkma politikaları

Mustafa Durmuş

6 Eylül 2025


Türkiye’de bir yandan hemen her gün yargı aracılığıyla sivil darbeler yapılıyor, diğer yandan ekonomik kriz gerekçe gösterilerek ekonomi yönetimince acımasız kemer sıkma politikaları uygulanıyor.

Bu iki olgu arasında güçlü bir bağlantı var.

Şöyle ki, iktidar bloku bu yıl ülke nüfusunun en az 30 milyonunun geçim kaynağı olan asgari ücreti ikinci kez artırmayı reddettiği gibi, Kamu Çerçeve Protokolü (KÇP) çerçevesinde kamuda çalışan 600 bini aşkın işçiye enflasyon oranında dahi zam vermedi. Son olarak memurlara ve memur emeklilerine 2026 yılı için verdikleri zam da resmi enflasyon oranının altında kaldı.

Kamusal hizmetler: ya paralı ya da içi boşaltılmış!

Ayrıca eğitim ve sağlık hizmetleri başta olmak üzere, hemen hemen tüm kamusal hizmetler paralı hale getirildi ya da nitelik olarak çökertildi. İnsanlar ihtiyaç duydukları bu hizmetleri alabilmek için ceplerinden ödeme yapmak ve çoğu kez de borçlanmak zorunda kalıyorlar. Dahası bu hizmetlerin temel finansmanı biçimi olan vergilemenin yükünü de emekçiler akaryakıtta olduğu gibi ÖTV ve KDV gibi dolaylı ve Gelir Vergisi gibi dolaysız vergilerle taşıyorlar.

Yani yurttaş üzerinde çifte bir zulüm söz konusu: iktidar ücret ve maaşları yoksulluk, hatta açlık sınırının altında tutarken, özelleştirilerek paralı hale getirilen kamu hizmetlerinin bedelini de halktan topladığı vergilerle karşılıyor. Kendi lüks harcamalarındansa asla vazgeçmiyor.

Bu ve benzeri uygulamalara uluslararası literatürde “kemer sıkma” adı veriliyor ancak bizdeki uygulamayı “ümük sıkma” olarak adlandırmak daha yerinde olur.

Madalyonun diğer yüzü

İşte bu uygulamalarla, ülkenin son aylarda hızla açık bir diktatörlüğe sürüklenmesi arasında kuvvetli bir ilişki var. 19 Mart’tan bu yana, yine yargı ve yürütme iş birliği ile önce ülkenin en güçlü Cumhurbaşkanı adayı olan İmamoğlu’na ve CHP’li diğer belediyelere, ardından da Anayasa ve seçim yasaları açıkça çiğnenerek, doğrudan CHP örgütüne yönelik olarak başlatılan operasyonlar ve atanan kayyımlar iktidarın ve ardındaki sermaye çevrelerinin tercihini otoriterliği aşıp açık diktatörlüğe doğru ilerlemek biçiminde yaptığını gösteriyor.

Ülkeyi yöneten oligarşi hiçbir şekilde iktidardan gitmek istemiyor, bunun için de karşısındaki tüm güçleri parçalara ayırarak sırasıyla etkisiz hale getirmeye çalışıyor. Yani kendilerini yenebilecek bir demokratik muhalefete ve bunu sağlayacak seçimlere izin vermeyecekler gibi görünüyor. “Terörsüz Türkiye” stratejisi ile DEM Parti’nin muhalefeti pasif bir sessizliğe büründürülürken, artık ülkenin birinci partisi olduğu ortaya çıkan CHP parçalanarak etkisizleştirilmeye çalışılıyor.

“Kemer sıkma faşizmin ebesidir”

Diğer yandan Türkiye’de insanların çok büyük bir bölümü mutsuz ve öfkeli. Çünkü kamu hizmetlerinin niteliği bozuluyor ve giderek daha da paralı hale getiriliyor. Ücret ve maaşlar olduğu yerde sayıyor, hatta yüksek enflasyondan ve adaletsiz vergilerden dolayı reel olarak düşüyor. Eğitim bir bütün olarak yerlerde sürünürken, öğrencilere günde bir öğün ücretsiz yemek verilmezken, yüksek öğrenimdeki öğrenciler sığınacak yurt bulamıyorlar. Sağlık hizmetleri hem giderek paralı hale geldi hem de kötüleşti. Devasa büyüklükteki şehir hastaneleri doktor ve diğer sağlık çalışanı yetersizliği yaşıyor. Dahası hastalar uygun bir biçimde özel hastanelere yönlendiriliyor.

Bu kötüye gidişten ilk elden 23 yıldır ülkeyi yöneten aşırı sağcı iktidarlar sorumludur. Buna rağmen, iktidara karşı güçlü bir sol-sosyalist alternatif oluşturulamadığından, başta gelecekten umutlarını kesmiş olan gençler olmak üzere, insanlar demokratik çözümlere değil, güçlü gözüken aşırı sağcı otoriter-faşizan liderlere yöneliyorlar. Kısaca devlet halkı terk ettiğinde, otoriterler devreye giriyor.

Güçlü bir sol yoksa mutsuz kitleler faşizme yönelir

Aslında bu yönelim tarihte sıkça yaşanan bir durum: tarih açıkça kemer sıkmanın faşizmin geliştiği koşulları yarattığını ortaya koyuyor. Hükümetler kamu hizmetlerini ortadan kaldırdığında ya da içini boşalttığında, güvenlik ağlarını zayıflattığında ve eşitsizliği derinleştirdiğinde, insanlar demokrasiye olan umutlarını kaybediyor ve otoriter “güçlü liderlere” yöneliyor. Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki Weimar Almanya'sı, Nazilere yönelim anlamında, bunun en somut örneklerinden biridir. İngiltere’de bugün Reform UK Partisi adıyla aşırı sağcı bir partinin giderek iktidara alternatif hale gelmeye başlaması bu eğilimin zaman ötesi olduğunu gösteriyor.

Türkiye’de otoriter rejim iki otoriter, aşırı sağcı liderin temsili iktidarında yıllardır hüküm sürüyor. Ancak son aylardaki bir strateji değişikliğini gözden kaçırmamak lazım: ülke iktidar bloku eliyle açık bir diktatörlüğe sürükleniyor.

Bir diğer olasılıksa (daha uzun vadeli) açık diktatörlüğe böyle bir savruluşun, kitle desteğiyle birlikte, bugün oy oranı yüzde 5-6’lar civarında olan ve CHP’nin parçalanması halinde özellikle de ulusalcı CHP tabanını kendine çekmeye namzet olan Zafer Partisi ve veya İYİP aracılığıyla gerçekleştirilebilecek olmasıdır. Özellikle de gençler arasında popüler olan aşırı sağcı popülist Zafer Partisi’nin yükselişi demokrasi için pek hayra alamet değil.

Faşizmi besleyen kanallar

Faşizm ekonomik kriz ve kemer sıkmanın neden olduğu güvensizlikten, gelecek korkusundan ve buna karşılık aşırı sağcı-faşist partilerin yaydığı sahte umut duygusundan beslenir.

Bir başka deyişle, demokrasiyi kemer sıkma politikaları zayıflatır çünkü kamu hizmetleri demokrasinin hayata geçmiş halidir. Devlete, resmî kurumlara ve ana akım siyasal partilere olan güven ortadan kalktığında, kitleler güçlü popülist liderlere yönelirler ve faşizm bu şekilde büyür. Almanya’da Hitler’in, İtalya’da Mussolini’nin yükselişi böyle olmuştur.

Özetle, maalesef yakın gelecekle ilgili iki olası senaryo da demokrasi, barış ve özgürlükler karşıtı, otoriterliği aşan bir açık diktatörlüğün tesis edilmesini içeriyor.

Ne yapmalı?

Yapılacak şey üçüncü bir senaryoyu yazmak ve bunu derhal hayata geçirmektir. Bunun için geçmişte faşist rejimlere karşı önerilenlerin başında gelen bir “anti faşist birleşik cepheyi” inşa etmek gerekiyor.

Bu bağlamda CHP’ye yönelik bu saldırıların karşısında amasız fakatsız bir biçimde CHP’nin yanında durmak ve onu savunmak bir antifaşist görevdir. Tutumu kısa vadeli ekonomik çıkarlar ile sınırlandırılmış işçi sendikalarının örgütsüz, dağınık ve son derece zayıf hali dikkate alınarak, açık diktatörlükten zarar görecek olan tüm kesimlerini bu birleşik cepheye dahil etmek gerekiyor. Mesele bu noktada bu işlevi yerine getirecek olan bir siyasal özneyi inşa etmektir.

Bu noktada ülkenin en örgütlü halklarından biri olan Kürtlerin tutumu son derece önemlidir. Kürtler “Barış ve Demokratik Toplum Sürecini” ilerletmek için çaba sarf etmeyi sürdürürken, aynı zamanda ülkenin açık bir diktatörlüğe doğru sürüklendiğinin bilincinde olarak, böyle bir birleşik anti faşist cephenin sürükleyicisi parçası olmak zorundadır.


 

 

4 Eylül 2025 Perşembe

Dünya Barış Günü

 

Bu yılki “Dünya Barış Günü” diğer yıllardakinden neden daha önemli?

Mustafa Durmuş

4 Eylül 2025

1939 yılında 1 Eylül günü Alman orduları Polonya’ya karşı saldırıya geçerek işgali başlattıktan sonra Polonya’da tarihin en büyük katliamları yaşandı. Bunu hatırda tutarak savaşlara karşı çıkmak için 1 Eylül günü dünya çapında ‘Dünya Barış Günü’ olarak anılıyor. Birleşmiş Milletler ise 21 Eylül’ü (2002 yılından beri) “dünya barışına ve özellikle insani yardım erişimi için bir savaş bölgesinde geçici bir ateşkesin neden olabileceği gibi savaş ve şiddetin olmamasına adanmış bir gün” olarak kutluyor.

Bu yılki Dünya Barış Günü, dünyayı ve özgün bir biçimde Türkiye’yi ve Ortadoğu’yu yakından ilgilendiren bazı gelişmelerden dolayı önceki yıllardakinden çok daha önemli.

Bu yıl Dünya barışı için neden daha önemli?

İlk olarak, dünya hiç olmadığı kadar topyekûn bir üçüncü paylaşım savaşına doğru gidiyor. ABD Başkanı Trump’ın ikinci kez işbaşına gelmesinden bu yana, ticaret savaşlarının yanı sıra, ABD’nin izlemekte olduğu militarist-savaşçı politikalar ve İsrail’in ABD ve batılı diğer emperyalist devletlerin desteğini alarak Gazze’yi işgal etmesi ve yayılmacılığını Suriye içlerine kadar sürdürmesi bunun kanıtlarından bazıları.

Bir diğer kanıt askeri harcamalardaki devasa artışlar. ABD ve müttefiklerinin askeri söylemlerinin yanı sıra bu yöndeki harcamaları da hızla artmaya devam ediyor.

Askeri harcamalarda 1 trilyon dolarlık artış!

ABD'nin baskısı altında NATO ülkeleri askeri harcamalarını 2035 yılına kadar milli gelirlerinin yüzde 5'ine yükseltmeyi tartışmasız bir biçimde resmen kabul ettiler. Bu ülkeler toplamda şu anda savaş için yılda 2,7 trilyon dolar harcıyor. Yeni kararla birlikte bu rakam 3,8 trilyon dolara yükselecek ki bu da önceki yıllara kıyasla 1 trilyon dolar daha fazla demek. Bu gelişmenin zorunlu bir sonucu olarak (artan silah üretimi ve alımlarını karşılayabilmek için), sosyal harcamalar kısılacak, yani halka kemer sıktırılacak. Diğer bir deyişle, Avrupa ve ABD savaş ve kemer sıkma yolunu seçti. Bu, emperyalistlerin önümüzdeki dönem için dünyaya vaat ettikleri şeydir. (1)

Savaş bütçelerinin iki katına çıkartılması büyük ölçüde ABD'nin F-35 nükleer kapasiteli savaş uçakları gibi Amerikan silahlarını tedarik etmek için gerekli olacak. Avrupa'nın ayrıca ABD'nin Ukrayna'ya tedarik edeceği Patriot füzelerini de finanse etmesi bekleniyor.

Kısaca bu eylemler ABD için somut faydalar sağlıyor. 2024 yılında ülkenin silah ihracatı 318,7 milyar dolara ulaşırken, Ukrayna'daki çatışma 2015-2019 ve 2020-2024 yılları arasında Avrupa'ya yapılan satışlarda yüzde 233'lük bir artışa katkıda bulundu. SIPRI verilerine göre ABD şu anda küresel silah ihracatının yüzde 43'ünü gerçekleştiriyor. Ticaret cephesinde, yeni gümrük vergileri haziran ayında federal hükümete 100 milyar dolar kazandırarak tüm vergi gelirlerinin yüzde beşini oluşturdu ve ABD'nin ticaret açığını ortadan kaldırdı. (2)

Türkiye’de 2,5 katlık bir silahlanma artışı

Türkiye’ye gelince, bu karar ile Türkiye, mevcut yüzde 2,09’luk payı yüzde 5,0’a yükselteceğinden, yıllık 22,8 milyar dolar olan savunma harcamalarını 47 milyar dolar artırarak 70 milyar dolar seviyesine çıkaracak. (3)

NATO bünyesindeki böyle bir askeri yığınağın sadece Rusya ve Çin'e yönelik olduğu düşünülmemeli. Bu silahlar (gerektiğinde) her ülkedeki işçi sınıfını ve diğer ezilenleri de susturmak için kullanılacaktır. Dahası, askeri harcamalardaki bu artışların neden olduğu faturayı, bu savaşlardan kâr ve siyasal rant sağlayanlar değil, yoksul halklar ödeyecektir. Çünkü eğitim, sağlık, kalkınma ve yoksulluk yardımları gibi sosyal hizmetler ve işçi sınıfının yaşam standartları da bundan büyük zarar görecektir.

Dünya barışı tehlikede

Kısaca, bu askeri harcamalar ve artan militarizm ortada iken dünya halkları arasında barış ve devletler arasında diplomasi beklemek beyhude bir çaba. Bu nedenle de dünyanın ayağa kalkması ve barış ve kalkınma temelli alternatif bir yol çizmesi gerekiyor. Yani önümüzde iki seçenek var: kemer sıkma- savaş ve kalkınma- barış. Kaynaklarımızı ya savaşa ya da barışa ya savaş araçlarının üretimine ve satın alımına ya da kalkınmaya ve yoksulluğun azaltılmasına ayıracağız. Çünkü silahlarla barış olmadığı gibi füzelerle de kalkınma olmaz.

Bu bir siyasal tercihtir. Bu tercihteki sessizliğimiz silahlara, füzelere ve savaşa yol açar; sesimiz ise başkalarının sesleriyle birlikte yeterince yüksek çıkarsa, bizi barışa ve kalkınmaya, alacakaranlıkta korkusuzca oynayan çocukların kahkahalarına götürebilir. (4)

İklim değişikliği savaş ve faşizme yönelim sebebi olabilir!

İkinci olarak, “geri dönüşü olmayan bir iklim felaketinin eşiğindeyiz. İklim değişikliği küresel gıda güvenliğini ve tarımsal üretimi tehdit ediyor. Bu hiç şüphesiz küresel bir acil durumdur. Dünya üzerindeki yaşamın dokusunun büyük bir kısmı tehlike altında. İklim krizinin kritik ve öngörülemez yeni bir aşamasına adım atıyoruz. Uyarılara rağmen hala yanlış yönde ilerliyoruz; fosil yakıt emisyonları tüm zamanların en yüksek seviyesine çıktı, 2024 yılının temmuz ayında şimdiye kadarki en sıcak üç gün yaşandı ve mevcut politikalar bizi 2100 yılına kadar yaklaşık 2,7°C en yüksek ısınmaya doğru götürüyor. Trajik bir şekilde, ciddi etkilerden kaçınmakta başarısız oluyoruz ve artık yalnızca zararın boyutunu sınırlamayı umabiliriz. İklim etkileri arttıkça, dünyanın dört bir yanında eşi benzeri görülmemiş felaketlere ve insani ve insan dışı acılara yol açan tahminlerin acımasız gerçekliğine tanık oluyoruz. Kendimizi, insanlığın varoluş tarihinde daha önce hiç karşılaşılmamış vahim bir durum olan ani bir iklim değişikliğinin ortasında buluyoruz. Şu anda gezegeni, bizim ya da homo cinsi tarih öncesi akrabalarımızın hiç tanık olmadığı iklim koşullarına getirdik”.

Yukarıdaki tespitler, Bioscience Dergisinde yayınlanan ve 'insanlığı artan tehditlere karşı uyarmanın bizim ve kurumlarımızın ahlaki görevi' olduğunu düşünen 14 saygın iklim bilimcinin kaleme aldığı bir makalenin (5) açılış paragrafında yer alıyor.

Makale, gezegenin yaşamsal belirtilerindeki son eğilimleri analiz ediyor, iklimle ilgili son felaketleri gözden geçiriyor ve iklim sorunları yelpazesinin (örneğin insan nüfusunun büyüklüğü ve tüketimi, enerji, ormanlar, mercanların beyazlaması, sosyal adalet, geri besleme döngüleri ve devrilme noktaları ve toplumsal çöküş riski) kısa özetlerini sunuyor.

İklim krizi ve sosyal gerilim

Keza Global Sustainability Dergisinde yayınlanan bir araştırma (6) artan eşitsizlik ve çevresel zararın, hükümetlerin iklim değişikliği gibi varoluşsal tehditleri ele alma kabiliyetlerini zayıflatan tehlikeli bir geri besleme döngüsü yarattığını ortaya koyuyor. Araştırma, bu yüzyılın geri kalanı için birbirinden tamamen farklı iki senaryo ortaya koyuyor: "Çok Az Çok Geç" senaryosunda, mevcut ekonomik politikalar eşitsizliği artırmaya devam ederken, küresel sıcaklıklar 2°C'yi aşıyor ve araştırmacıların "giderek daha gri ve daha parçalanmış bir dünya" olarak tanımladığı durumu tetikliyor.

Araştırmada bir “sosyal gerilim endeksi” ve bir “refah endeksi” birbirine entegre biçimde kullanılarak, iklim senaryolarında sosyal dinamiklerin önemi ortaya koyuluyor.  Böylece, seçkinler daha da öne çıkarken, sıradan insanlar yaşam standartlarının durgunlaştığını hissettiklerinde, sosyal gerilimlerin dramatik bir şekilde yükseldiği görülüyor. Ortaya çıkan böyle bir güven erozyonu, 3°C'yi aşan sıcaklıklara, yaygın ekolojik çöküşe ve iç bölünmelere ve toplumların yönetilememesine neden oluyor. Araştırmacılar bu gidişatı "insanlık için birbiriyle bağlantılı bir dizi felaket" olarak tanımlıyor.

Özetle, bu araştırmanın zamanlaması, mevcut küresel politikaların 2100 yılına kadar 3,1°C ısınmaya işaret etmesi ve hemen olağanüstü önlemler alınmazsa dünyayı distopik bir yörüngeye oturtacak olması nedeniyle özellikle önemli.  Araştırma, eşitsizlikleri azaltmanın ve sosyal güveni yeniden inşa etmenin, iklim değişikliğini etkili bir şekilde ele almak için gereken siyasi uzlaşmanın ön koşulları olabileceğini öne sürüyor.

Oligarşi iklim krizi nedeniyle saldırılarını daha da artıracak

Dahası, iklim krizi oligarşilerin demokrasiye sırt çevirmesinin en büyük nedenlerinden birini oluşturuyor. Çünkü egemen sınıflar iklim felaketlerinin kitlesel göçü, gıda kıtlığını, ekonomik istikrarsızlığı ve kaynak savaşlarını tetikleyeceğini biliyor.  Krizi çözerek değil aksine özel güvenlik güçlerine, yeraltı sığınaklarına ve protestoları ve iklim mültecilerini bastıracak otoriterleşmeye yönelerek kitlesel huzursuzluklara hazırlanıyorlar. (7)

Barış Türkiye ve Ortadoğu coğrafyası için her zamankinden çok daha önemli

Bu yılki dünya barış gününün Türkiye ve Ortadoğu bölgesi açısından önemi çok daha büyük. Zira bir yandan 2015 yılında aniden ortadan kaldırılan “barış ya da çatışmasızlık süreci” bir süredir başka bir adla tekrar yürütülüyor. Bu amaçla silahlar yakıldı, örgüt feshedildi. TBMM’de bu konu ile ilgili bir komisyonun kurulması taraflarca büyük bir adım olarak nitelendiriliyor. Böylece yüz yılı aşan bir geçmişe sahip olan Kürt Sorununun demokratik yollarla çözüme kavuşturulması (en azından Kürtler tarafından) umut ediliyor.

Ancak süreç hala bıçak sırtında ilerliyor zira gerekli olan hukuksal düzenlemeler hala yapılmadığı gibi, kısa süre içinde yapılacağına dair işaret de mevcut değil. Devlet, ileriye dönük anayasal bir adım atmak yerine, bölgeyi ve çevresindeki alanları militarize etmeye öncelik vermeye ve militarist bir dil kullanmaya devam ediyor ve birçok bölgede çatışmalar sürüyor. Devletin Rojava’ya ve PYD-SDG’ye ilişkin olarak söyledikleri ve zaman zaman sürdürülen operasyonlar kalıcı bir barış umudunu giderek zayıflatıyor.

Hangi hükümetle barış yapacağınızı seçemezsiniz. Bu iktidar sağcı ya da solcu olabilir. Kolombiya'da barış sağcı bir hükümetle yapıldı. Ancak barış sürecinin ve bir halkın özgürlüğü meselesinin anayasal koruma altına alınması konusunda ısrarcı olabilirsiniz ve olmalısınız. Türkiye uzun zamandır darbelerin ya da sağcı ve aşırı sağcı partilerin egemenliği altında yönetiliyor. İster Kemalistler ister İslamcı muhafazakârlar ya da aşırı milliyetçiler olsun, bu aktörler her zaman gerçek gücü ellerinde tuttular.

CHP’ye yönelik operasyonlar arttı

Barış ve demokratikleşme sürecini sabote etmeye yönelik bir diğer saldırı ülkenin birinci partisi konumuna gelmiş bulunan CHP’nin seçimle kazandığı belediyelere yönelik olarak yapılan operasyonlar, muhalif belediye başkanları ve bürokratlarının tutuklanması, buralara atanan kayyımlar. Dahası iktidar bloku artık saldırılarını doğrudan CHP’nin örgütlülüğüne yöneltmiş durumda. Yargı eliyle İstanbul İl Başkanlığına atanan kayyım ve İstanbul İl Başkanı hakkında açılan dava bunun örneklerinden sadece biri.

Bu yüzden de eğer barış ve demokratik toplumun inşası gerçekten hedefleniyorsa artık devlet adım atmalıdır: Bölgeyi askerden arındırmalı, ardından iktidar tarafından atanan kayyum uygulamasına son vermeli ve siyasi tutukluları serbest bırakmalıdır. Devlet her anlamda askeri güç kullanımından vazgeçmelidir. Şiddetsiz bir ortamı garanti altına almak için acil adımlar atılmalıdır. Uluslararası delegasyonların, kurumların ve aktörlerin katılacağı uluslararası bir barış konferansının bu sürece büyük katkı sağlayabilir.

Devlet tarafından atanan kayyumların kaldırılması, koruculuk sisteminin lağvedilmesi ve 15 Temmuz darbe girişiminden sonra çıkarılan ve olağanüstü hali andıran yasaların kaldırılması da hayati önem taşıyor. En önemlisi, silahların susmasıyla başlayan çatışma sonrası dönemin anayasal güvence altına alınması, Türkiye tarihindeki en anlamlı demokratik tepkilerden biri olabilir. Bu noktadan sonra süreç kaçınılmaz olarak dil hakları, kimlik, eşit vatandaşlık ve ademi merkeziyetçi bir yerel yönetim modeli gibi daha geniş taleplere doğru evrilebilir. (8)

Oysa şu anda bunların hiçbirinden eser yok. Durum bu olunca ülkede barışın (demokratikleşme olmaksızın) nasıl inşa edileceği konusu haklı olarak son derece tartışmalı bir hale geliyor. Barış talebinin yeterince toplumsallaşmamasının nedenlerinden biri işte atılması gereken bu adımların atılmaması.

Devlet otoriter iktidarından vazgeçmeyi reddederse ne olur?

Diğer yandan, Kürtlere güvenerek demokratikleşme yolunda adım atmak ve barışın yükünü sadece Kürtlerin omuzlarına yüklemek sorunu saptırmak anlamına gelebilir. Asıl risk şu soruda yatıyor: Devlet otoriter iktidarından vazgeçmeyi reddederse ne olur? Yeniden savaş mı? Bu felaket olur ve geri dönüşü olmayan bir yola girilmiş olur.

Bunu önlemek için Kürt Sorununun Kürtleri aşıp Türk toplumu içinde zemin bulması gerekiyor. Kürt halkı zaten sürecin farkında ve kendi örgütlü gücüne dayanarak silahsızlanma aşamasını dikkatle izliyor. Bu nedenle iktidarın elinde bir şantaj aracına dönüşen barış meselesini onun elinden alıp toplumsal bir meseleye dönüştürmek gerekiyor. Aynı zamanda Türkiye kamuoyunun da bu sürece dahil edilmesi gerekiyor. Kürt meselesini "terör", “çatışma ve nefret” bağlamından çıkartıp yeni bir siyasi sürece oturtmak acil bir ihtiyaç alanı olarak görünüyor. Bugün Türk entelektüellerinin topluma barışı anlatmak ve barışın inşasına yardımcı olmak gibi riskli ama hayati bir sorumluluk taşıdığı açıktır. Bu sorunlar şimdi cesur bir ırkçılık karşıtı tavırla ele alınmazsa, ne zaman ele alınacaktır? Uzun süredir darbeler, şiddet ve ırkçılık gerçekliği içinde var olan Türk Solu, hiyerarşik üslubunu, başkalarına tepeden bakma alışkanlığını terk etmeli ve bu süreci güçlü ve anlaşılır bir şekilde açıklamaya başlamalıdır. (9)

Sonuç olarak

Kürt Sorununun çözümüne katkıda bulunmak ve toplumsal barışın inşasına yardımcı olmak, barışın toplumun her kesimine yayılmasına da ülkenin demokratikleşmesine ve kalkınmasına da yardımcı olacaktır. Çünkü bu süreç, bu savaş ekonomisi en çok işçileri ve yoksulları vuruyor. Gerçekte barış, aynı zamanda bir sınıf meselesidir. Kalıcı bir barış ve demokratikleşme ortak bir ekonomik demokrasinin yaratılmasına da katkıda bulunacaktır.

Dip notlar:

(1)     https://thetricontinental.org/newsletterissue/peace-development-nato-brics (17 July 2025).

(2)     https://www.socialeurope.eu/americas-systemic-chaos-strategy-europe-must-forge-a-new-path (16 July 2025).

(3)     https://www.sozcu.com.tr/erdogan-dan-trump-a-47-milyar-dolarlik-soz (24 Haziran 2025).

(4)     https://thetricontinental.org/newsletterissue/peace-development-nato-brics (17 July 2025).

(5)     Peter Sainsbury, https://johnmenadue.com/environment-the-future-of-humanity-hangs-in-the-balance (24 November 2024).

(6)     https://scienceblog.com/two-futures-face-humanity-social-collapse-or-global-leap (4 July 2025).

(7)     https://antiauthoritarianplaybook.substack.com/p/why-are-oligarchs-turning-to-authoritarianism (24 July 2025).

(8)     Engin Sustam, https://links.org.au/politically-conscious-kurdish-society-emerging (4 Haziran 2025).

 

 


15 Ağustos 2025 Cuma

Belfast Anlaşması

 

‘İyi Cuma Anlaşması’ndan Türkiye’deki barış süreci için çıkartılacak dersler

Mustafa Durmuş

15 Ağustos 2025


İktidar Blokunun “Terörsüz Türkiye”, buna karşılık Kürt Ulusal Hareketinin “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” olarak adlandırdıkları bu süreçte, PKK’nin feshi ve sembolik silah bırakmanın ardından önemli bir adım daha atıldı ve TBMM’de “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” kuruldu. Bu aşama önemli zira uzunca bir süredir başta Kürt tarafı ve CHP olmak üzere muhalefet de Kürt Sorununun çözüm yerinin Meclis olduğuna işaret ediyordu.

Gizlilik mi devletin gölgesi mi?

Ancak Komisyonun ilk toplantısına, Komisyonda bu yönde alınmış bir karar olmamasına rağmen, Meclis Başkanının davetiyle, güvenlik bürokrasisinin adeta çıkarma yapması ve toplantının gizli yapılması Komisyon çalışmalarının bağımsızlığı konusundaki soru işaretlerini artırıyor. Dolayısıyla da bu Komisyonun şeffaf ve demokratik bir biçimde çalışması konusundaki endişeleri büyütüyor. 

Ayrıca kamuoyunda AKP iktidarının geçmişteki tutumundan dolayı (Dolmabahçe Mutabakatının sonlandırılması gibi), her an bu görüşmeleri sonlandırma korkusu yaşanıyor bu da sürece verilen toplumsal desteğin büyümesini önlüyor. Her olayı emperyalizm ve komplo teorileri ile açıklamayı seven ulusalcıların karşı propagandası ve bu yönde bazı aşırı sağcı partilerin sürece karşı ortak mitingler düzenlemeye başlamaları ise sürecin bıçak sırtında yürümesine neden oluyor.

Kuzey İrlanda iç savaşı deneyimi

Tüm bunlar haklı olarak kafa karıştırıyor. Diğer yandan barış umudu toplumun çoğunluğunda sürüyor. Bu gelişmeleri sağlıklı yorumlayabilmek için benzer sorunları benzer yöntemlerle başarılı bir biçimde çözmüş olan bazı ülkelerin deneyimlerine bakmak yararlı olacaktır. Bu deneyimlerin başında kuşkusuz Kuzey İrlanda geliyor.

Kuzey İrlanda, 1960'ların sonlarından 1998’e kadar, The Troubles (sorunlar) olarak adlandırılan ve İrlanda Cumhuriyeti ile yeniden birleşmek isteyen Cumhuriyetçiler (çoğunlukla Katolik) ile Birleşik Krallık'ın bir parçası olarak kalmak isteyen Birlikçiler (çoğunlukla Protestan) arasında, siyasi ve dini açıdan derin bir kutuplaşmaya yol açan bir iç savaş yaşadı. Bu savaşta, 3 bin beş yüzden fazla insan hayatını kaybederken, on binlerce sivil ve asker yaralandı ve tüm topluluklar derin bir bölünme yaşadı. Şiddet, Kuzey İrlanda'nın ötesine de yayıldı ve İngiltere ve İrlanda Cumhuriyeti'ne yönelik saldırılar gerçekleşti. (1)

Ancak, bu aşırı kutuplaşma ve mezhepçi şiddete rağmen, Kuzey İrlanda uçurumun kenarından geri dönmesini bildi. ‘İyi Cuma Anlaşması' olarak da bilinen ‘Belfast Anlaşması’ 1998 yılında imzalandı ve ardından karmaşık ama büyük ölçüde başarılı bir barış süreci başlatıldı. Bu yazıda başarılı barış görüşmelerinin nasıl sağlanabildiğini ait bazı saptamalar var. Ama öncelikle Kuzey İrlanda’daki iç savaşın bazı nedenlerine kısaca göz atmakta yarar var.

İç savaşın nedenleri?

Kuzey İrlanda'daki çatışmalar, yüzyıllardır süren siyasi ve dini bölünmelerden kaynaklanıyordu ancak bunlara; Katoliklere konut, istihdam ve siyasi temsil konusunda sistematik ayrımcılık yapılması, birçok Katolik'in oy kullanma hakkının olmaması gibi nedenler de eklenince, çatışmalar 1960’lar sonrasında hız kazandı. 1990'lara gelindiğinde kutuplaşma zirveye ulaştı. Katolikler ve Protestanlar ayrı mahallelerde yaşıyor, ayrı okullara gidiyor ve nadiren etkileşime giriyorlardı. (2)

Ancak 1990'lara gelindiğinde çatışan her iki taraf da şiddet ve askeri yöntemlerle bu savaşı kazanamayacağını anladı. İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) Birlikçilerin arkasındaki İngiltere devleti gibi güçlü  militarist bir devlete karşı askeri bir zafer elde edemezdi. İngiliz ordusu ve İngiltere’ye sadık milis güçler Cumhuriyetçileri tamamen bastıramazdı. Arada kalan halk ise şiddetten bıkmıştı.

Ayrıca savaş nedeniyle çökme noktasına gelmiş olan ekonomideki işsizlik, yoksulluk gibi sorunlar ancak barış altındaki bir ekonomide çözüme kavuşturulabilirdi. Nitekim Kuzey İrlanda'nın ekonomisi, barış anlaşmasının ardından önemli ölçüde iyileşti. Ekonomi büyüdü ve demokrasiyi güçlendirdi. İyileşen ekonomi ise siyasal ve mezhepsel bölünmeleri azalttı.

Türkiye’deki “savaş”

Diğer yandan Türkiye’deki durumun Kuzey İrlanda’dan biraz farklı olduğunun altını çizmek lazım. Öncelikle Türkiye’de çarpışan taraflar devlet ve PKK idi. Yani Hizbullah (ve kontrgerilla) gibi dönemsel olarak devlet tarafından kullanılan yapılar dışında sürekli bir milis güç mevcut değildi. Bu nedenle de Türkiye’de yaşananları Kuzey İrlanda’daki gibi bir “iç savaş” olarak nitelemek doğru olmayabilir.

Ayrıca IRA Güney İrlanda ile birlikte ulusal birliğini kurmak istiyor, buna karşılık Birlikçiler ve İngiltere buna karşı çıkıyordu. Türkiye’de ise Kürtler açısından, Türkiye sınırlarının dışında Irak’ta Saddam’ın devrilmesinin ardından kurulan ‘Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin dışında ilhak edilebilecek bir devlet yoktu. Rojava’da kurulan ise ulus devleti reddeden, bildik devlet yapılanmasından farklı bir yapılanmaydı. Zaten 1999’dan sonra Kürt Ulusal Hareketi ulus devleti aşan bir demokratik konfederal yapılanmayı savunmaya başlamıştı. En önemlisi ise hukuk devleti olma anlamında, Türkiye’deki İktidar Blokunu dönemin İngiliz devletiyle, kıyaslamak doğru olmaz. İngiltere burjuva demokrasisinin ana özelliklerine sahipken, Türkiye’de bugün açık bir otoriter rejim hüküm sürüyor.

Buna rağmen her iki ülkedeki silah bırakma ve barış süreçlerinin ilerleyişleri arasında önemli bir benzeşim söz konusu. 

‘İyi Cuma Anlaşması’

Kuzey İrlanda’da 10 Nisan 1998’de taraflar arasında tarihi bir barış anlaşması (İyi Cuma Anlaşması) imzalandı. Buna göre hükümetin oluşumu çatışan taraflarca birlikte gerçekleştirilecek, böylece birlikte yönetim ilkesi hayata geçirilecekti. Bu durum Birlikçiler ve Cumhuriyetçilerin iş birliği içinde çalışmak zorunda olduğu yeni bir Kuzey İrlanda Meclisinin kurulmasını gerektiriyordu. Ancak Kuzey İrlanda Meclisi, Birlikçiler ve Cumhuriyetçiler arasındaki derin bölünmelerin kolay kolay ortadan kaldırılamaması nedeniyle birçok kez çöktü.  Yine de siyasi krizlerin ortasında bile, büyük çaplı şiddet olayları tekrarlanmadı.

Buna karşılık anlaşmanın hayata geçirilmesi hiç de kolay olmadı. Öyle ki üzerinden 25 yıl geçmiş olmasına rağmen, İngiliz devleti hala İyi Cuma Anlaşmasını feshetmeye çalışıyor.

Biraz geriye gidersek, 2014 yılında İngiliz ve İrlanda hükümetleri ile Kuzey İrlanda’daki beş ana siyasi partiden dördü Stormont House Anlaşması'nı imzalamıştı. Anlaşma, Troubles sırasında meydana gelen ölümlerle ilgili çözülmemiş davaları incelemek üzere bağımsız bir tarihsel soruşturma birimi ve insanların akrabalarının Troubles ile ilgili ölümleri hakkında bilgi arayabilmelerini ve bu bilgileri (aracılar aracılığıyla) özel olarak alabilmelerini sağlayacak bir bilgi oluşturma birimi kurulmasını önerdi. Bu birime sağlanan bilgiler, yasal işlemlerde delil olarak kabul edilmeyecekti. Ayrıca, büyük bir sözlü tarih arşivi ve daha geniş uzlaşma çabalarına öncülük edecek bir uygulama grubu kurulması da öngörülüyordu.

Keskin dönüş!

Yıllar süren gecikmelerin ardından, İngiltere devleti nihayet 2020 yılında Stormont House Anlaşması'nın miras mekanizmaları için yasama sürecini başlatmayı taahhüt etti. Ancak birkaç hafta sonra devlet keskin bir U dönüşü yaparak, dönemin başbakanı Boris Johnson Kuzey İrlanda sekreterini görevden aldı ve Stormont House Anlaşması'nı iptal ederek, bunun yerine Troubles ile ilgili suçlara genel af getirilmesini istedi. Bu karar, Kuzey İrlanda'da görev yapmış İngiliz ordusu gazilerine karşı bir “cadı avı” yürütüldüğü yönündeki yanıltıcı söylemlerle desteklendi (1998’den bu yana sadece bir gazi başarıyla yargılandı) (3).

Yani başarılı demokratik geçişler bile kolay olmuyor, kırılgan olabiliyor zira kalıcı bir zafer elde etmek çok zor. Bu mücadele sürgit bir mücadele. Bu yüzden de demokratik ittifaklar sürekli olarak güçlendirilmeli ve demokratik mücadele kesintisiz sürdürülmelidir. Uzlaşma ve kapsayıcılık barış için gereklidir. Demokrasi, tam zaferle ilgili olmaktan ziyade, şiddet olmadan derin anlaşmazlıkları yönetmekle ilgilidir. Kapsayıcılık, gelecekteki radikalleşmeyi önler; marjinal gruplara yönetimde söz hakkı verilmelidir. (4)

Bir başka anlatımla, çoğunluk yönetimi tek başına derin bölünmeleri çözemez. Sadece gerçek anlamda çoğulcu bir demokratik toplumda, azınlıklar seslerini duyurabilirler ve şikayetlerini dile getirebilirler. Ülke yönetimini bütün tarafları kapsayacak şekilde yapılandırmak, gelecekte radikalleşmeyi önleyebilir. Bunun için de marjinalleşmiş sesleri gerçek anlamda dahil etmek için ülkedeki barış çabalarına paralel bir biçimde demokratikleşme girişimleri hızlandırılmalıdır.

Silahların teslimi

IRA ve İngiltere’ye bağlı Birlikçi milisler, siyasi katılım karşılığında silahlarını teslim etmeyi kabul ettiler. Buna karşılık tarihsel olarak Birlikçi milislerin hakimiyetindeki polis teşkilatı yeni bir toplum polisliği sistemi ile değiştirilecekti. İki yıl hapis yatmış ve barış sürecini kabul etmiş tüm paramiliter tutuklular serbest bırakıldı. Vatandaşlar, “İngiliz”, “İrlandalı” veya her ikisi olmayı seçebilirdi. Kuzey İrlanda, gelecekte yapılacak bir referandumda, aksi kararlaştırılmadıkça, Birleşik Krallık'ın bir parçası olarak kalacaktı.

“Kuzey İrlanda uçurumun kenarından nasıl döndü?”

Asıl yanıtlanması gereken soru budur. İlk olarak, her iki taraf da askeri yöntemlerin bir çözüm olmadığını kavradı. Silahlı mücadeleden uzaklaşmak, silah bırakmak ve demokratik çözüm yöntemlerine odaklanmak, İyi Cuma Anlaşması’nın imzalanmasının ilk koşulu oldu.

İkinci olarak, anlaşmanın çok öncesinde gizli görüşmeler ve arka kapı diplomasisi yürütüldü. Birçok önemli çalışmanın bu görüşmelerde yapıldığı ortaya çıktı. 1990'ların başında, İngiliz ve İrlanda hükümetleri IRA ve Birlikçilerle gizli müzakereler başlattı. Bu, siyasi açıdan riskli bir adımdı çünkü birçok kişi bunu “teröristlerle konuşmak” olarak görüyordu. Ancak bu görüşmeler, her iki tarafın da kamuoyu baskısı olmadan olası çözümleri denemelerine olanak tanıyarak barışın temellerini attı. Son olarak, AB ve ABD yönetimi, bu barış anlaşmasının sağlanmasında çok önemli rol oynadılar. Bu süreçte İrlanda diasporası bu devletleri harekete geçirdi.

Özetle, tıpkı Türkiye’de devletin İmralı ile yaptığı gizli görüşmelerde olduğu gibi, bu görüşmeler çatışmaların sona erdirilmesinde ve kalıcı bir barışın inşa edilmesinde başvurulan bir yöntem olarak yaygın biçimde kullanılıyor.

İyi Cuma Anlaşması deneyiminden çıkartılacak dersler

İlki, Kuzey İrlanda gibi coğrafi olarak da bölünmüş bir toplum şiddetten uzaklaşabiliyorsa, kutuplaşmayı azaltabiliyorsa, çatışmalara son verip barış yapabiliyorsa, benzer sorunları yaşayan bir başka ülke de bunu başarabilir. Ülkeler daha derin bir bölünmeye ve iç savaşa sürüklenmek zorunda değildir.

Yani kutuplaşma geri döndürülemez bir olgu değildir, ancak kutuplaşmanın ortadan kaldırılması sadece kınamalarla değil, öncelikle sağlıklı diyalog yollarının açılmasıyla ve tarafların hiçbir kısıt altında kalmadan, herhangi bir tecrit söz konusu olmadan fikirlerini söyleyebilmeleriyle mümkündür.

İkincisi, tarafların korkularını anlamak ve kabul etmek çözümü kolaylaştırabilir. Nitekim Kuzey İrlanda’daki barış süreci, her iki tarafın korkularını da cesurca ele aldığı için işe yaradı. Üçüncüsü, uzlaşma ve adaletin sağlanması dengeli bir biçimde yürütülmelidir. Nitekim Kuzey İrlanda toplu yargılamalardan kaçındı, buna karşılık yeni bir toplum polisliği, hakikat komisyonları ve uzlaşma programları gibi yeni yapılar inşa etti. Böyle kurulan bir denge daha fazla şiddetin önlenmesine de yardımcı oldu. Çünkü tarihsel adaletsizlikleri görmezden gelmek, eski yaraların depreşmesine neden olur.

Sonuç olarak

Kuzey İrlanda'nın geçirdiği dönüşüm, kutuplaştırılmış toplumların bile çatışma yerine çatışmasızlığı, savaş yerine barışı sağlayabileceğini kanıtlıyor. Bu aynı zamanda Türkiye açısından olası bir iç savaşı da önleyebilecek bir çözüm olarak görülmelidir. Ancak Türkiye’de acilen başka şeylerin de hayata geçirilmesi lazım:

▪Barış süreci hukuksal güvence altına alınmalı ve Komisyon bu yönde yetkilendirilmeli ve görevlendirilmelidir.

▪Sayıları on binleri bulan siyasi tutsaklar (başta hasta ve yaşlılar ve kadınlar olmak üzere) özgürlüklerine kavuşturulmalıdır.

▪Barış görüşmelerine paralel biçimde ülkeyi demokratikleştirecek adımlar gecikmeden atılmalı, kayyımlara ve ülkede başta CHP olmak üzere diğer toplumsal muhalefet üzerindeki baskılara son verilmelidir.

▪Ülkedeki tüm topluluklarla, ötekileştirilmiş olan, baskı altındaki farklı kültür ve kimliklerle sağlıklı diyaloglar kurulmalıdır. Bu yönde tarihsel adaletsizliklerle hesaplaşılmalıdır.  

▪Çatışmalara son verilmesi ve ölümlerin durdurulması için Barış Bildirgesini imzalayan ancak ardından işlerine son verilen Barış Akademisyenleri işlerine daha fazla bekletilmeden geri döndürülmelidir.

▪Son olarak, barış ve demokrasiyi kalıcı kılabilmek için ekonomide demokrasiyi sağlayacak adımlar atılmalı, ekonomik eşitsizlikler asgariye indirilmelidir. Bu yönde üretim ve bölüşüm ilişkilerinde emekten yana değişikliklere gidilmeli ve ekonomi ve sosyal politikalarını bu amaçla kullanılmalıdır.

Dip notlar:

(1(1) https://theconversation.com/good-friday-agreement-25-years-on-the-british-government-is-seeking-to-undo-key-terms-of-the-peace-deal (6 April 2023).

(2(2) https://antiauthoritarianplaybook.substack.com/p/case-study-northern-irelands-good (4 August 2025).

(3(3) https://theconversation.com/good-friday-agreement-25-years-on-the-british-government-is-seeking-to-undo-key-terms-of-the-peace-deal (6 April 2023).

(4(4) https://antiauthoritarianplaybook.substack.com/p/case-study-northern-irelands-good (4 August 2025).

10 Ağustos 2025 Pazar

Grev

 

ODTÜ Grevinin Düşündürdükleri

Mustafa Durmuş

10 Ağustos 2025

“Gelin canlar bir olalım

Zalime karşı çıkalım

Yoksulun hakkını alalım

Tevekkeltü taalallah.”

(Pir Sultan Abdal)

1980 öncesinde bir mülkiye öğrencisi olarak, sadece devrimci ODTÜ öğrencilerinin protesto eylemlerine destek olmak için gittiğim ODTÜ’ye bu sefer, devrimci bir sınıfın, işçi sınıfının bir parçası ODTÜ işçilerinin haklı ve tamamen yasal grevlerini desteklemek için gittim.

Okul tatil olsa da temsili sayıda öğrenci de grevci abilerini ve ablalarını desteklemek için oradaydı. Grevi örgütleyen yetkili sendika TÜRK-İŞ’e bağlı TEZ-KOOP-İŞ Sendikası, başta Gn. Başkan Haydar Özdemiroğlu ve diğer merkez yöneticileri ve Ankara şubelerinin yöneticileri olmak üzere tam kadro oradaydı. Onurlu basının temsilcileri ve bazı muhalefet partilerinin sözcüleri de destek için grev alanına geldiler. Coşkulu halaylarla, türkülerle, sloganlarla grev devam etti.

İşçiler arasındaki rekabet zararlıdır

Bilindiği gibi, işçi sendikalarının tarihsel olarak ortaya çıkışları iki ihtiyacı karşılamak için gerçekleşmiştir: Emek sömürüsünü azaltmak, ücret ve diğer sosyal haklarını genişletmek ve (en az onlar kadar önemli) patronların işçileri bölmelerine ve birbirlerine karşı kullanmalarına engel olmak.

Bu ikinci husus son derece önemli çünkü günümüzde siyasal iktidarın bürokratları, tıpkı GSB ve diğer başka kamu işyerlerinde yaptıkları gibi, işçileri bölüp-parçalayıp-yönetme siyasetini sürdürüyor. Nitekim her türden destekle büyütülen ve TEZ-KOOP-İŞ’i zayıflatmak ve işçiyi işveren karşısında güçsüz bırakmak için aynı konfederasyona üye bir sendikanın bindirilmiş kıtaları, bir süredir kamu işyerlerinde yaptığı saldırıları sürdürüyor. Bunu da bu siyasal iktidar ayakta kaldığı sürece sürdürecekler gibi görünüyor.

Oysa sendikalar sadece emek sömürüsünü azaltmak ve işçilerin yaşam koşullarını iyileştirmek için değil, aynı zamanda işçileri bir arada tutmak için de kurulan örgütlerdir. Bu onların tarihsel misyonlarıdır. Grevler ise bu rekabeti kırmaya ve ortak bir düşmana karşı ortak bir kimlik oluşturmaya yardımcı olan eylemlerdir. Bu yüzden de her iki sendikaya üye işçilerin vereceği tepki, “işçilerin birliğini savunmak” hedefli olmalıdır.

KÇP imzalandı, bu grev de neyin nesi?

İkinci önemli konu işçilerin KÇP imzalanmış olmasına rağmen neden greve gittikleri konusu. Bu önemli çünkü kamuoyunda özellikle de sendikalar aleyhine yayılan dezenformasyon sonucunda işçilerin aslında çok kazandıkları ama gözleri bir türlü doymadığı için greve gittikleri yönünde.

Peşinen söylemekte fayda var: İşçiler greve gitmeyi genelde istemezler. Çünkü grev belirsizliklerle doludur, başarı kesin değildir, başarılı olunsa bile sonrasında işten atılma ve sürgün edilme ve tacize uğrama riski yüksektir.

O halde sabah 8.30’da Ankara’da 30 derecelik sıcakta grevi başlatmanın nedeni nedir? Çünkü işçilerin başka çaresi kalmadı. Son silah olarak grev silahını çektiler. Nasıl mı, şöyle:

27 Şubat’ta başlayan müzakere süreci büyük bir ciddiyetsizlikle sürdürüldü ve Kamu Çerçeve Protokolü süreci 2 Ağustos 2025 Cumartesi günü tamamlanabildi. İmzalanan protokol ise başlangıçta Konfederasyonlar tarafından sunulan teklifin oldukça aşağısında kaldı.

Görünürde yüzde 24, gerçekte yüzde 6 zam!

Kısaca, Aralık 2024’te 100 birim ücret alan bir işçinin ilk altı aylık dönem için aldığı yüzde 24’lük zam, enflasyon karşısında neredeyse tamamen eridi. 124 birimlik ücretin Haziran 2025’teki gerçek değeri 106,28 birim oldu. Bir başka deyişle, işçinin aldığı yüzde 24’lük zam, gerçekte yüzde 6,28’lik reel artışla sınırlı kaldı.

Bu durum, 600 bini aşkın kamu işçisinin yedi ay boyunca gerçekte yüzde 6’lık bir ücret artış oranı için bekletildiğini; ayrıca imzalanan KÇP’ nin, işçi tarafının mali olmayan pek çok talebine sırt çevirdiğini gösteriyor.

TEZ-KOOP--İŞ ne istiyor?

Sendika ile ODTÜ işvereni arasında yapılan sözleşmenin süresi 31 Mart'ta sona eriyor. Sözleşmenin yürürlük süresi 1 Ocak’a çekilmek isteniyor. Sözleşmede 6 ay süreli ücretsiz refakat izni var ama ücretli refakat izni yok. 10 güne kadar ücretli refakat izni talep ediliyor. Tutuklu ve hükümlü işçilerin, bu durumlarının devam etmesi halinde, ihbar sürelerinin sonunda iş akitlerine son veriliyor. Bu sürenin 6 aya kadar uzatılması talep ediliyor.

Yukarıdaki talepler ODTÜ işvereni tarafından kabul edildi ancak aşağıdakiler konusunda işveren hala ayak diretiyor:

İlki, birinci yıl ikinci altı ay ücret zammı hükümetin söz verdiği şekilde yüzde 16 olarak uygulansın.

İkincisi, protokolde imza altına alınan yüzde 3 ve yüzde 7 oranındaki primlerin kime ve nasıl verileceği net değil. Sendika ise tüm işçilere yüzde 7 oranında risk priminin sözleşmelerdeki mevcut oranlara ilave olarak verilmesini istiyor.

Üçüncüsü, işyerinde esnek çalışma uygulamasına son verilsin. Cumartesi akdi, pazar günü ise resmî tatil günü olarak sözleşmeye yazılsın.

Son olarak, kimlik kartı yenilenmeyen güvenlik görevlilerinin iş akdi feshedilmesin. Bu işçiler işyerinde başka işlerde değerlendirilsinler.

Sonuç olarak

Sıralanan bu gerekçelerden dolayı ODTÜ grevi sadece yasal değil, aynı zamanda haklı bir grevdir ve talep edilen dört düzenleme kabul edilene kadar sürdürülmelidir.

Ayrıca ODTÜ grevi herhangi bir grev değildir. Ülkedeki otoriter korporatist yapılanmaya bir tepkidir. Dolayısıyla da bu grevin özünde özgürce toplu iş sözleşmesi yapma hakkı talebi vardır.  Ayrıca bu grevin mali ya da diğer sözleşmeye bağlı konular dışında çok önemli boyutları söz konusudur:

-Grevler, işçi sınıfının dünyayı değiştirme gücüne sahip olduğunu anlaması için önemli bir ilk adımdır. İşçilere kapitalizmin doğası ve kendi kolektif güçleri hakkında bir şeyler gösterirler.

-Grevler işçilerin günlük sömürü rutinini kırmalarını sağlar. Eğer işçiler basitçe konumlarını kabul eder ve asla karşı koymazlarsa, sefalet düzeyine çekilirler. Oysa grev süreci işçilere kolektif güçlerini hissettirir.

Grev işçilerin kendilerine olan güvenlerini artırır. Birçok grevci aynı zamanda kime güvenecekleri, nasıl bir etki yaratacakları, sendika liderlerinin rolü, tabanı örgütleme ihtiyacı, devletin rolü gibi daha geniş sorularla karşı karşıya kaldıklarını fark eder.

Düşünceler en çok sıcak mücadele içinde değişir. İnsanlar kendi koşullarını değiştirmeye çalıştıkça, deneyimleri toplumdaki egemen fikirlerin çoğuna meydan okuyabilir. Bu yüzden de grevler ırkçılık, cinsiyetçilik, mezhepçilik ve homofobi gibi aşırı sağcı düşüncelerin yumuşamasına katkıda bulunabilir.

Son olarak grevler aynı zamanda daha geniş mücadelelere dönüşme yeteneğine de sahiptir. Çünkü işçiler grevlerden her grevin içinde politik bir mücadele olduğunu öğrenirler.