NATO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
NATO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Eylül 2025 Perşembe

Dünya Barış Günü

 

Bu yılki “Dünya Barış Günü” diğer yıllardakinden neden daha önemli?

Mustafa Durmuş

4 Eylül 2025

1939 yılında 1 Eylül günü Alman orduları Polonya’ya karşı saldırıya geçerek işgali başlattıktan sonra Polonya’da tarihin en büyük katliamları yaşandı. Bunu hatırda tutarak savaşlara karşı çıkmak için 1 Eylül günü dünya çapında ‘Dünya Barış Günü’ olarak anılıyor. Birleşmiş Milletler ise 21 Eylül’ü (2002 yılından beri) “dünya barışına ve özellikle insani yardım erişimi için bir savaş bölgesinde geçici bir ateşkesin neden olabileceği gibi savaş ve şiddetin olmamasına adanmış bir gün” olarak kutluyor.

Bu yılki Dünya Barış Günü, dünyayı ve özgün bir biçimde Türkiye’yi ve Ortadoğu’yu yakından ilgilendiren bazı gelişmelerden dolayı önceki yıllardakinden çok daha önemli.

Bu yıl Dünya barışı için neden daha önemli?

İlk olarak, dünya hiç olmadığı kadar topyekûn bir üçüncü paylaşım savaşına doğru gidiyor. ABD Başkanı Trump’ın ikinci kez işbaşına gelmesinden bu yana, ticaret savaşlarının yanı sıra, ABD’nin izlemekte olduğu militarist-savaşçı politikalar ve İsrail’in ABD ve batılı diğer emperyalist devletlerin desteğini alarak Gazze’yi işgal etmesi ve yayılmacılığını Suriye içlerine kadar sürdürmesi bunun kanıtlarından bazıları.

Bir diğer kanıt askeri harcamalardaki devasa artışlar. ABD ve müttefiklerinin askeri söylemlerinin yanı sıra bu yöndeki harcamaları da hızla artmaya devam ediyor.

Askeri harcamalarda 1 trilyon dolarlık artış!

ABD'nin baskısı altında NATO ülkeleri askeri harcamalarını 2035 yılına kadar milli gelirlerinin yüzde 5'ine yükseltmeyi tartışmasız bir biçimde resmen kabul ettiler. Bu ülkeler toplamda şu anda savaş için yılda 2,7 trilyon dolar harcıyor. Yeni kararla birlikte bu rakam 3,8 trilyon dolara yükselecek ki bu da önceki yıllara kıyasla 1 trilyon dolar daha fazla demek. Bu gelişmenin zorunlu bir sonucu olarak (artan silah üretimi ve alımlarını karşılayabilmek için), sosyal harcamalar kısılacak, yani halka kemer sıktırılacak. Diğer bir deyişle, Avrupa ve ABD savaş ve kemer sıkma yolunu seçti. Bu, emperyalistlerin önümüzdeki dönem için dünyaya vaat ettikleri şeydir. (1)

Savaş bütçelerinin iki katına çıkartılması büyük ölçüde ABD'nin F-35 nükleer kapasiteli savaş uçakları gibi Amerikan silahlarını tedarik etmek için gerekli olacak. Avrupa'nın ayrıca ABD'nin Ukrayna'ya tedarik edeceği Patriot füzelerini de finanse etmesi bekleniyor.

Kısaca bu eylemler ABD için somut faydalar sağlıyor. 2024 yılında ülkenin silah ihracatı 318,7 milyar dolara ulaşırken, Ukrayna'daki çatışma 2015-2019 ve 2020-2024 yılları arasında Avrupa'ya yapılan satışlarda yüzde 233'lük bir artışa katkıda bulundu. SIPRI verilerine göre ABD şu anda küresel silah ihracatının yüzde 43'ünü gerçekleştiriyor. Ticaret cephesinde, yeni gümrük vergileri haziran ayında federal hükümete 100 milyar dolar kazandırarak tüm vergi gelirlerinin yüzde beşini oluşturdu ve ABD'nin ticaret açığını ortadan kaldırdı. (2)

Türkiye’de 2,5 katlık bir silahlanma artışı

Türkiye’ye gelince, bu karar ile Türkiye, mevcut yüzde 2,09’luk payı yüzde 5,0’a yükselteceğinden, yıllık 22,8 milyar dolar olan savunma harcamalarını 47 milyar dolar artırarak 70 milyar dolar seviyesine çıkaracak. (3)

NATO bünyesindeki böyle bir askeri yığınağın sadece Rusya ve Çin'e yönelik olduğu düşünülmemeli. Bu silahlar (gerektiğinde) her ülkedeki işçi sınıfını ve diğer ezilenleri de susturmak için kullanılacaktır. Dahası, askeri harcamalardaki bu artışların neden olduğu faturayı, bu savaşlardan kâr ve siyasal rant sağlayanlar değil, yoksul halklar ödeyecektir. Çünkü eğitim, sağlık, kalkınma ve yoksulluk yardımları gibi sosyal hizmetler ve işçi sınıfının yaşam standartları da bundan büyük zarar görecektir.

Dünya barışı tehlikede

Kısaca, bu askeri harcamalar ve artan militarizm ortada iken dünya halkları arasında barış ve devletler arasında diplomasi beklemek beyhude bir çaba. Bu nedenle de dünyanın ayağa kalkması ve barış ve kalkınma temelli alternatif bir yol çizmesi gerekiyor. Yani önümüzde iki seçenek var: kemer sıkma- savaş ve kalkınma- barış. Kaynaklarımızı ya savaşa ya da barışa ya savaş araçlarının üretimine ve satın alımına ya da kalkınmaya ve yoksulluğun azaltılmasına ayıracağız. Çünkü silahlarla barış olmadığı gibi füzelerle de kalkınma olmaz.

Bu bir siyasal tercihtir. Bu tercihteki sessizliğimiz silahlara, füzelere ve savaşa yol açar; sesimiz ise başkalarının sesleriyle birlikte yeterince yüksek çıkarsa, bizi barışa ve kalkınmaya, alacakaranlıkta korkusuzca oynayan çocukların kahkahalarına götürebilir. (4)

İklim değişikliği savaş ve faşizme yönelim sebebi olabilir!

İkinci olarak, “geri dönüşü olmayan bir iklim felaketinin eşiğindeyiz. İklim değişikliği küresel gıda güvenliğini ve tarımsal üretimi tehdit ediyor. Bu hiç şüphesiz küresel bir acil durumdur. Dünya üzerindeki yaşamın dokusunun büyük bir kısmı tehlike altında. İklim krizinin kritik ve öngörülemez yeni bir aşamasına adım atıyoruz. Uyarılara rağmen hala yanlış yönde ilerliyoruz; fosil yakıt emisyonları tüm zamanların en yüksek seviyesine çıktı, 2024 yılının temmuz ayında şimdiye kadarki en sıcak üç gün yaşandı ve mevcut politikalar bizi 2100 yılına kadar yaklaşık 2,7°C en yüksek ısınmaya doğru götürüyor. Trajik bir şekilde, ciddi etkilerden kaçınmakta başarısız oluyoruz ve artık yalnızca zararın boyutunu sınırlamayı umabiliriz. İklim etkileri arttıkça, dünyanın dört bir yanında eşi benzeri görülmemiş felaketlere ve insani ve insan dışı acılara yol açan tahminlerin acımasız gerçekliğine tanık oluyoruz. Kendimizi, insanlığın varoluş tarihinde daha önce hiç karşılaşılmamış vahim bir durum olan ani bir iklim değişikliğinin ortasında buluyoruz. Şu anda gezegeni, bizim ya da homo cinsi tarih öncesi akrabalarımızın hiç tanık olmadığı iklim koşullarına getirdik”.

Yukarıdaki tespitler, Bioscience Dergisinde yayınlanan ve 'insanlığı artan tehditlere karşı uyarmanın bizim ve kurumlarımızın ahlaki görevi' olduğunu düşünen 14 saygın iklim bilimcinin kaleme aldığı bir makalenin (5) açılış paragrafında yer alıyor.

Makale, gezegenin yaşamsal belirtilerindeki son eğilimleri analiz ediyor, iklimle ilgili son felaketleri gözden geçiriyor ve iklim sorunları yelpazesinin (örneğin insan nüfusunun büyüklüğü ve tüketimi, enerji, ormanlar, mercanların beyazlaması, sosyal adalet, geri besleme döngüleri ve devrilme noktaları ve toplumsal çöküş riski) kısa özetlerini sunuyor.

İklim krizi ve sosyal gerilim

Keza Global Sustainability Dergisinde yayınlanan bir araştırma (6) artan eşitsizlik ve çevresel zararın, hükümetlerin iklim değişikliği gibi varoluşsal tehditleri ele alma kabiliyetlerini zayıflatan tehlikeli bir geri besleme döngüsü yarattığını ortaya koyuyor. Araştırma, bu yüzyılın geri kalanı için birbirinden tamamen farklı iki senaryo ortaya koyuyor: "Çok Az Çok Geç" senaryosunda, mevcut ekonomik politikalar eşitsizliği artırmaya devam ederken, küresel sıcaklıklar 2°C'yi aşıyor ve araştırmacıların "giderek daha gri ve daha parçalanmış bir dünya" olarak tanımladığı durumu tetikliyor.

Araştırmada bir “sosyal gerilim endeksi” ve bir “refah endeksi” birbirine entegre biçimde kullanılarak, iklim senaryolarında sosyal dinamiklerin önemi ortaya koyuluyor.  Böylece, seçkinler daha da öne çıkarken, sıradan insanlar yaşam standartlarının durgunlaştığını hissettiklerinde, sosyal gerilimlerin dramatik bir şekilde yükseldiği görülüyor. Ortaya çıkan böyle bir güven erozyonu, 3°C'yi aşan sıcaklıklara, yaygın ekolojik çöküşe ve iç bölünmelere ve toplumların yönetilememesine neden oluyor. Araştırmacılar bu gidişatı "insanlık için birbiriyle bağlantılı bir dizi felaket" olarak tanımlıyor.

Özetle, bu araştırmanın zamanlaması, mevcut küresel politikaların 2100 yılına kadar 3,1°C ısınmaya işaret etmesi ve hemen olağanüstü önlemler alınmazsa dünyayı distopik bir yörüngeye oturtacak olması nedeniyle özellikle önemli.  Araştırma, eşitsizlikleri azaltmanın ve sosyal güveni yeniden inşa etmenin, iklim değişikliğini etkili bir şekilde ele almak için gereken siyasi uzlaşmanın ön koşulları olabileceğini öne sürüyor.

Oligarşi iklim krizi nedeniyle saldırılarını daha da artıracak

Dahası, iklim krizi oligarşilerin demokrasiye sırt çevirmesinin en büyük nedenlerinden birini oluşturuyor. Çünkü egemen sınıflar iklim felaketlerinin kitlesel göçü, gıda kıtlığını, ekonomik istikrarsızlığı ve kaynak savaşlarını tetikleyeceğini biliyor.  Krizi çözerek değil aksine özel güvenlik güçlerine, yeraltı sığınaklarına ve protestoları ve iklim mültecilerini bastıracak otoriterleşmeye yönelerek kitlesel huzursuzluklara hazırlanıyorlar. (7)

Barış Türkiye ve Ortadoğu coğrafyası için her zamankinden çok daha önemli

Bu yılki dünya barış gününün Türkiye ve Ortadoğu bölgesi açısından önemi çok daha büyük. Zira bir yandan 2015 yılında aniden ortadan kaldırılan “barış ya da çatışmasızlık süreci” bir süredir başka bir adla tekrar yürütülüyor. Bu amaçla silahlar yakıldı, örgüt feshedildi. TBMM’de bu konu ile ilgili bir komisyonun kurulması taraflarca büyük bir adım olarak nitelendiriliyor. Böylece yüz yılı aşan bir geçmişe sahip olan Kürt Sorununun demokratik yollarla çözüme kavuşturulması (en azından Kürtler tarafından) umut ediliyor.

Ancak süreç hala bıçak sırtında ilerliyor zira gerekli olan hukuksal düzenlemeler hala yapılmadığı gibi, kısa süre içinde yapılacağına dair işaret de mevcut değil. Devlet, ileriye dönük anayasal bir adım atmak yerine, bölgeyi ve çevresindeki alanları militarize etmeye öncelik vermeye ve militarist bir dil kullanmaya devam ediyor ve birçok bölgede çatışmalar sürüyor. Devletin Rojava’ya ve PYD-SDG’ye ilişkin olarak söyledikleri ve zaman zaman sürdürülen operasyonlar kalıcı bir barış umudunu giderek zayıflatıyor.

Hangi hükümetle barış yapacağınızı seçemezsiniz. Bu iktidar sağcı ya da solcu olabilir. Kolombiya'da barış sağcı bir hükümetle yapıldı. Ancak barış sürecinin ve bir halkın özgürlüğü meselesinin anayasal koruma altına alınması konusunda ısrarcı olabilirsiniz ve olmalısınız. Türkiye uzun zamandır darbelerin ya da sağcı ve aşırı sağcı partilerin egemenliği altında yönetiliyor. İster Kemalistler ister İslamcı muhafazakârlar ya da aşırı milliyetçiler olsun, bu aktörler her zaman gerçek gücü ellerinde tuttular.

CHP’ye yönelik operasyonlar arttı

Barış ve demokratikleşme sürecini sabote etmeye yönelik bir diğer saldırı ülkenin birinci partisi konumuna gelmiş bulunan CHP’nin seçimle kazandığı belediyelere yönelik olarak yapılan operasyonlar, muhalif belediye başkanları ve bürokratlarının tutuklanması, buralara atanan kayyımlar. Dahası iktidar bloku artık saldırılarını doğrudan CHP’nin örgütlülüğüne yöneltmiş durumda. Yargı eliyle İstanbul İl Başkanlığına atanan kayyım ve İstanbul İl Başkanı hakkında açılan dava bunun örneklerinden sadece biri.

Bu yüzden de eğer barış ve demokratik toplumun inşası gerçekten hedefleniyorsa artık devlet adım atmalıdır: Bölgeyi askerden arındırmalı, ardından iktidar tarafından atanan kayyum uygulamasına son vermeli ve siyasi tutukluları serbest bırakmalıdır. Devlet her anlamda askeri güç kullanımından vazgeçmelidir. Şiddetsiz bir ortamı garanti altına almak için acil adımlar atılmalıdır. Uluslararası delegasyonların, kurumların ve aktörlerin katılacağı uluslararası bir barış konferansının bu sürece büyük katkı sağlayabilir.

Devlet tarafından atanan kayyumların kaldırılması, koruculuk sisteminin lağvedilmesi ve 15 Temmuz darbe girişiminden sonra çıkarılan ve olağanüstü hali andıran yasaların kaldırılması da hayati önem taşıyor. En önemlisi, silahların susmasıyla başlayan çatışma sonrası dönemin anayasal güvence altına alınması, Türkiye tarihindeki en anlamlı demokratik tepkilerden biri olabilir. Bu noktadan sonra süreç kaçınılmaz olarak dil hakları, kimlik, eşit vatandaşlık ve ademi merkeziyetçi bir yerel yönetim modeli gibi daha geniş taleplere doğru evrilebilir. (8)

Oysa şu anda bunların hiçbirinden eser yok. Durum bu olunca ülkede barışın (demokratikleşme olmaksızın) nasıl inşa edileceği konusu haklı olarak son derece tartışmalı bir hale geliyor. Barış talebinin yeterince toplumsallaşmamasının nedenlerinden biri işte atılması gereken bu adımların atılmaması.

Devlet otoriter iktidarından vazgeçmeyi reddederse ne olur?

Diğer yandan, Kürtlere güvenerek demokratikleşme yolunda adım atmak ve barışın yükünü sadece Kürtlerin omuzlarına yüklemek sorunu saptırmak anlamına gelebilir. Asıl risk şu soruda yatıyor: Devlet otoriter iktidarından vazgeçmeyi reddederse ne olur? Yeniden savaş mı? Bu felaket olur ve geri dönüşü olmayan bir yola girilmiş olur.

Bunu önlemek için Kürt Sorununun Kürtleri aşıp Türk toplumu içinde zemin bulması gerekiyor. Kürt halkı zaten sürecin farkında ve kendi örgütlü gücüne dayanarak silahsızlanma aşamasını dikkatle izliyor. Bu nedenle iktidarın elinde bir şantaj aracına dönüşen barış meselesini onun elinden alıp toplumsal bir meseleye dönüştürmek gerekiyor. Aynı zamanda Türkiye kamuoyunun da bu sürece dahil edilmesi gerekiyor. Kürt meselesini "terör", “çatışma ve nefret” bağlamından çıkartıp yeni bir siyasi sürece oturtmak acil bir ihtiyaç alanı olarak görünüyor. Bugün Türk entelektüellerinin topluma barışı anlatmak ve barışın inşasına yardımcı olmak gibi riskli ama hayati bir sorumluluk taşıdığı açıktır. Bu sorunlar şimdi cesur bir ırkçılık karşıtı tavırla ele alınmazsa, ne zaman ele alınacaktır? Uzun süredir darbeler, şiddet ve ırkçılık gerçekliği içinde var olan Türk Solu, hiyerarşik üslubunu, başkalarına tepeden bakma alışkanlığını terk etmeli ve bu süreci güçlü ve anlaşılır bir şekilde açıklamaya başlamalıdır. (9)

Sonuç olarak

Kürt Sorununun çözümüne katkıda bulunmak ve toplumsal barışın inşasına yardımcı olmak, barışın toplumun her kesimine yayılmasına da ülkenin demokratikleşmesine ve kalkınmasına da yardımcı olacaktır. Çünkü bu süreç, bu savaş ekonomisi en çok işçileri ve yoksulları vuruyor. Gerçekte barış, aynı zamanda bir sınıf meselesidir. Kalıcı bir barış ve demokratikleşme ortak bir ekonomik demokrasinin yaratılmasına da katkıda bulunacaktır.

Dip notlar:

(1)     https://thetricontinental.org/newsletterissue/peace-development-nato-brics (17 July 2025).

(2)     https://www.socialeurope.eu/americas-systemic-chaos-strategy-europe-must-forge-a-new-path (16 July 2025).

(3)     https://www.sozcu.com.tr/erdogan-dan-trump-a-47-milyar-dolarlik-soz (24 Haziran 2025).

(4)     https://thetricontinental.org/newsletterissue/peace-development-nato-brics (17 July 2025).

(5)     Peter Sainsbury, https://johnmenadue.com/environment-the-future-of-humanity-hangs-in-the-balance (24 November 2024).

(6)     https://scienceblog.com/two-futures-face-humanity-social-collapse-or-global-leap (4 July 2025).

(7)     https://antiauthoritarianplaybook.substack.com/p/why-are-oligarchs-turning-to-authoritarianism (24 July 2025).

(8)     Engin Sustam, https://links.org.au/politically-conscious-kurdish-society-emerging (4 Haziran 2025).

 

 


5 Eylül 2021 Pazar

En büyük kirleticiler: Savaş sanayi ve NATO

 

En büyük kirleticiler:  Savaş sanayi ve NATO

(İklim krizi militarizm ilişkisi-2)

Mustafa Durmuş

5 Eylül 2021




Askeri harcamalar; genelde ulus devletler ve orduları aracılığıyla, petrol, su, maden gibi doğal varlıklar ve yeni pazarlar için ya da mevcut pazarları yeniden paylaşmak için çıkartılan emperyalist savaşlar, sömürgeci işgaller, iç savaşlar, çatışmalar sırasında yapılan harcamalardır.

Öte yandan askeri harcamalar savaşlarla sınırlı değildir, barış zamanlarında dahi militarizmin yükselişi sırasında, bir askeri darbe sonrası kurulan askeri diktatörlükler ve faşist diktatörlüklerin inşası ve devamı sürecinde de başvurulan temel araçlardır.

Bu harcamalar aynı zamanda, düzenin egemenleri tarafından, düzen karşıtı tepkileri, eylemleri, isyanları, emek, demokrasi, özgürlük, barış,  ekoloji ve kadınların mücadelelerini bastırabilmek için de kullanılırlar. Kısaca askeri harcamalar ulus devletlerin sahip olduğu zor aygıtlarının en önemli araçlarıdır.

Savaşlar emperyalist-kapitalist sistemin ürünü!

Savaşlar ise kapitalizme içkin olgulardır. Yani kapitalizm ve savaşlar birbirinden ayrı düşünülemez. Kapitalizmde sınıf temelli çıkar çatışmaları esastır ve böyle çatışmalar ulusal çatışmaların, ırkçılığın, nefretlerin, korkuların, silahlanmanın, militarizmin, uluslararası gerginliklerin ve savaşların önünü açar.

Ulus devletlerin ve tekelci sermayenin birbirine giderek artan bağımlılığı, küresel rekabet çağında jeopolitik gerilimlerin ve çatışmaların da yoğunlaşmasına,  ulus devletlerin, kendi ulus ötesi şirketlerinin çıkarlarını korumak için, onların arkalarında devasa bir askeri güçle durma ihtiyacını hissetmelerine, bu da askeri harcamalarda bir patlamaya yol açan emperyalist savaşlara neden olur.

Kuşkusuz sınıf temelli çatışmaların yanı sıra, çözüme kavuşturulmamış bir ulusal sorunun varlığı, yani aynı coğrafya içinde ezen ve ezilen ulusların, ezen ve ezilen kimliklerin ve inançların varlığı da çatışmalara ya da iç savaşlara neden olan çok önemli olgulardır.

Askeri harcamalar ekolojik tahribata yol açıyor

Kaçınılmaz olarak savaşların, savaş hazırlıklarının ya da içerdeki veya dışardaki askeri operasyonların hava, su ve toprak kirliliğini de içeren çok ciddi ekolojik etkileri söz konusudur. Çünkü bu harcamalar; nükleer silahlar, askeri gemiler, askeri hava ve kara araçları, tanklar, panzerler, tomalar, kirpiler gibi araçlarla üretimleri sırasında aşırı bir biçimde doğal kaynak kullanırken, yoğunluklu olarak petrol yakıtı tüketirler.

Askeri üsleri, karakolları, kalekolları ve diğer askeri yerleşkeleri oluşturmak ve buralara orduyu ya da güvenlik güçlerini yerleştirmek gibi faaliyetler genel olarak enerji yoğun faaliyetlerdir. Silahlar ise sadece insan ölümleri ve yaralanmalara değil, aynı zamanda çevre üzerinde çok ciddi olumsuz etkiye neden olur.

Kuşkusuz bu etkilerin başında, bu yazının da konusu olan,  petrol gibi fosil yakıt kullanımı sırasında ortaya çıkan başta karbondioksit gazı gibi sera gazlarının (küresel ısınmaya neden olarak) iklim değişikliğini ve iklim krizini tetiklemesi gelir.

‘Askeri Postal Karbon İzi’

Militarizmin ekoloji üzerindeki etkilerini doğru biçimde öngörebilmek için, sadece orduya ve onun operasyonlarına değil, ayrıca silah ve diğer askeri malzeme üreten sanayilere de bakılması gerekiyor. Çünkü bu sanayiler çok çeşitli hammadde kullanıyor ve ekipmanları savaşta ya da çatışmalarda kullanıldığında ciddi olumsuz çevresel etkiler yaratıyor.

Bu yüzden de militarizmin çevre üzerindeki böyle etkilerine ‘askeri postal karbon izi’ adı veriliyor. Bu kavram ile askeri operasyonların tüm boyutlarıyla neden olduğu toplam emisyonlar kastediliyor. Dolayısıyla da, aşağıdaki tablodan da görülebileceği gibi (1),  militarizmin neden olduğu emisyonları tam olarak belirleyebilmek için askeri-sanayi sektörü, silah sanayi ve diğer askeri ekipman tedarikinin neden olduğu emisyonların bir bütün olarak ele alınması gerekiyor.


Askeri harcamaların önemli bir kısmını oluşturan silah ve diğer ekipman ve araçların hangi ölçüde sera gazı emisyonuna yol açtığına ilişkin bilimsel bulgulara geçmeden öncesorunu daha makro düzeyde ele alalım.

Bu arada yeri gelmişken, yakınlarda açıklanan IPCC raporunda askeri harcamaların etkilerinden neredeyse hiç söz edilmemesinin ne denli büyük bir ihmal ya da eksiklik olduğunun da altını çizelim. Türkiye’de Milli Savunma Bakanlığı da faaliyetleri nedeniyle yol açtığı karbon emisyonlarına ilişkin veri derlemiyor ya da bunları kamuoyu ile paylaşmıyor.

Yani askeri operasyonların neden olduğu ekolojik hasar konusu adeta bir tabu gibi. Hem Sağ hem de Sol siyasetçiler bu konuya girmekten kaçınıyor. Bu nedenle de,  bu açığı kapatabilmek için, kaçınılmaz olarak militarizm-iklim krizi ilişkisi konusunda yapılan özgün çalışmalara başvuruluyor.

Militarist emisyonların payı yüzde 6, ancak….

Dünya çapında silahlı kuvvetlerin operasyonlarının toplam dünya emisyonu (CO2 emisyonu) içindeki payı yüzde 6 civarında. Dünyada en fazla askeri harcama yapan ABD’nin, 2017 yılında, askeri harcamalarının neden olduğu emisyon bu ülkenin toplam emisyonunun yüzde 6’sını (340 milyon ton) oluştururken, bu oran Birleşik Krallık’ta yüzde 3 (13 milyon ton). (2)

2017 yılında ABD ordusunun dar anlamdaki toplam karbondioksit (CO2) emisyonları 59 milyon ton oldu. Askeri üsler ve diğer askeri kurulumlar bunun yüzde 40’ından, askeri operasyonlar sırasında kullanılan petrol yakıtı ise kalan yüzde 60’ından sorumlu (ABD’nin dünyada 800 civarında üssü ve benzeri askeri yerleşkesi var). Dolayısıyla Pentagon (ABD Savunma Bakanlığı) petrol ürünlerinin dünyadaki en büyük kurumsal tüketicisi konumunda. (3)

Pentagon’un emisyonu İsveç, Norveç ve Finlandiya’nın emisyon toplamından fazla

Bir başka anlatımla, eğer Pentagon bir ülke olsaydı, dünyada en fazla sera gazına neden olan 47’nci ülke olarak kabul edilirdi ve bu haliyle de İsveç, Norveç ve Finlandiya’nın saldığı seragazlarının toplamından daha fazlasını salmış olurdu. (4)

2017-2018 yıllarında Birleşik Krallık ordusunun neden olduğu emisyonlar 60 ülkenin toplam emisyonundan fazla. Bu aynı zamanda bu ülkedeki 3,5 milyon otomobilin mil başına neden olduğu toplam karbondioksit emisyonuna eşit. 2018 yılındaki bu ülkedeki Savunma Bakanlığına tedarik yapan 25 silah şirketinin (SIPRI 100’de yer alan) toplam emisyonu 1,23 milyon ton CO2 ve bunların içinde en büyük silah üreticisi olan BAE Systems bu emisyonların yüzde 30’undan sorumlu. (5)

Bir bomba, ağırlığının binlerce katı emisyona neden oluyor!

Bir askeri operasyon sırasında Humvee tipi bir zırhlı kamyon 260 kg CO2, F-35 savaş uçağı 27,800 kg CO2 ve B-2 nükleer silaha sahip uçak 251,400 kg CO2 emisyonuna neden oluyor. (6)Tipik bir bombanın ağırlığı 230 kg ama neden olduğu emisyon gazı miktarı bombanın ağırlığının binlerce katı kadar. Birleşik Krallık, 2017 yılında Irak ve Suriye’ye 1,000’den fazla bomba ve füze attı. IŞİD ile süren beş yıllık savaş süresince atılan bomba sayısı ise 4,200’ün üzerinde. (7) Bu verilerden yola çıkılarak, savaş uçakları ve onların attığı bombaların atmosfere ne kadar ciddi düzeyde sera gazı gönderdiğini tahmin edebilmek zor değil.

ABD ordusunun emisyonu 140 diğer ulusal ordununkinden fazla

Örnek olarak, ABD ordusunun neden olduğu karbon emisyonu 140 diğer devlet ordusunun toplamının neden olduğu emisyondan daha fazla. Çünkü ABD savaş uçaklarının bomba ve hidrokarbon yakıtları gibi operasyon sırasında kullandıkları her türden malzemeyi taşıttığı büyük askeri kargo gemileri, kamyonları ve tırları var.  Uçaklarla birlikte bunlar da çok ciddi bir karbon emisyonuna neden oluyor.

Ayrıca askeri tesislerin bulunduğu yerlerde toprak ve içme suyu kaynakları tehlikeli kimyasallarla (arsenik, kurşun, asbest gibi) zehirleniyor. Bunlar insanlar için olduğu kadar, doğadaki diğer canlılar için de çok büyük riskler oluşturuyor.

Savaşlar ve sıcak çatışmalar sırasında iklim dayanıklılığı ve insan sağlığının sürdürülebilmesi için gereken hassas ekosistem tahrip ediliyor. Bombalar, tanklar, zırhlı araçlar arazi ve alt yapıyı yok ediyor. Savaşlarda ormanlar, atık su/drenaj tesisleri ve enerji istasyonları hedef alınıyor, bu da içme suyuna maden tuzu ve lağım suyunun karışmasına neden oluyor. Bu durum kolera salgınına yol açtığı gibi işgaller sırasında kullanılan silah içeriklerine bağlı olarak (uranyum gibi) kanser, omurga bozuklukları, kalp hastalıkları, felçler oluşuyor (2003’te Irak’ın ABD tarafından işgalinde olduğu gibi). (8)

İklim değişikliği hali hazırdaki tehlikeli politik ortam için çoğaltan etkisi yaratıyor. Örneğin kuraklık, köylülerin, çiftçilerin şehirlere göçmesine, iç savaşa ve dış göçlere yol açıyor. Bundan böyle küresel ısınma arttıkça göç ve savaş dalgası da artacak, iç çatışmalar yoğunlaşacaktır. Nitekim son IPCC raporunda bu gelişmelerin 143 milyon insanın göçüyle sonuçlanabileceğinin altı çiziliyor.

‘Terörle mücadele’ adına atmosfere 1,2 milyar metrik ton sera gazı emisyonu

2001 yılından günümüze kadar ‘terörle mücadele’ adı altında yükseltilen militarizm ile ABD ordusu 1,2 milyar metrik ton sera gazı emisyonu yaptı. Bunun 400 milyonu doğrudan savaş bağlantılı yakıt tüketimiyle ilgili. Bu 257 milyon otomobilin yılda neden olduğu emisyona eşit (ABD’deki otomobil sayısının iki katından fazla) ya da 5,4 milyon kg kömürün neden olduğu karbon emisyonuna denk düşüyor. (9)


Kısaca dünyanın her yerinde olduğu gibi, ordu bir kurum olarak,  sera gazlarının önemli bir kısmını oluşturan petrolü en çok kullanan kesimlerin başında geliyor. Öyle ki 2017 yılında ABD ordusunun günde 269 binden fazla varil petrol kullanarak 25 bin tondan fazla karbondioksit emisyonuna neden olduğu ileri sürülüyor. (10) Bu emisyonlar silah ve askeri ekipmanların enerji ihtiyacının karşılanması, ısınma, aydınlatma, soğutma sırasında gerçekleşiyor.

Ordu ve petrol sektörü arasındaki çıkar birliği

Bir başka anlatımla, fosil yakıt (petrol) sektörü ile askeri sektör arasında bir çıkar birliği var. Bu yüzden ABD ordusu 1997 tarihli Kyoto Protokolü bağlamında gerekli görülen, orduya ait emisyonları raporlamak sorumluluğundan kaçınıyor. Ayrıca 2020 yılında Paris İklim Anlaşması’ndan da çekildi (İklim Anlaşmasını onaylamayan bir diğer ülke Türkiye).

Böyle bir çıkar birliği yüzünden olsa gerek, dünyanın birçok yerinde toprağını, suyunu, ormanını korumaya çalışan toplulukların, köylülerin karşı çıkışları  askerler tarafından zorla bastırılıyor, hatta dünyanın birçok yerinde çevreciler öldürülüyor. 2018 yılında 164 çevrecinin öldürüldüğü resmi olarak kayıtlara geçti. Türkiye’de de Karadeniz’de suyunu, toprağını, ormanını korumaya çalışan köylülerle jandarmanın karşı karşıya geldiği fotoğraflar hala hafızamızda duruyor.



Savaş örgütü NATO en büyük kirletici

Militarizmin neden olduğu sera gazı emisyonu konusunda ABD’ye, NATO’ya ve özellikle de dünyanın en önemli silahlı gücü olan bu orduların kullandığı kitlesel ölüm makinaları savaş uçaklarına ayrı bir sayfa açmakta yarar var.

Öyle ki bir Tornado savaş jetinin bir saatlik uçuşu sırasında atmosfere gönderdiği CO2 miktarı 13 ton. Bu arada ABD B61 Nükleer bombalarını yeni B61-12 ile, Almanya Tornado savaş uçakları filosunu daha sofistike savaş uçakları ile donatmaya hazırlanıyor. Yani bir yandan bunlar için milyarlarca dolar masraf edilecek, diğer yandan da atmosfere çok daha fazla karbon emisyonu gönderilecek, bu da küresel ısınmayı hızlandıracak. (11)

Bir B-52 Sratofortress’in (Boeing’in uzun menzilli bombardıman uçağı) bir saatte tükettiği yakıtı ise ortalama bir otomobil sürücüsü 7 yılda ancak tüketebiliyor. (12)


Bir B2 Bombardıman uçağı 251 metrik ton emisyona neden olurken, bir F35 düştüğünde 1,2 ton jet yakıtı yanıyor(13)

Türkiye- ABD ilişkilerindeki sorun noktalarından biri de olan F35 savaş uçakları hem konvansiyonel, hem de nükleer silahları taşıyabiliyor. Bu jetlerin her birinin fiyatı 100 milyon dolar. Bunlar inanılmaz büyüklükte sera gazı emisyonuna neden oluyor (karbon monoksitten, azot oksit ve sülfür dioksite) ve 4,5 ton  ağırlığındaki bir F-35 düştüğünde 1, 225 ton civarında jet yakıtı yanıyor. (14)

Ayrıca nükleer silahların varlığı da gezegen için varoluşsal bir tehdit oluşturuyor. Dünyadaki nükleer silahların yalnızca binde 5’inden azının kullanılmış olsa dahi korkunç bir iklim yıkımı ve küresel açlığın ortaya çıkabileceği ileri sürülüyor (2 milyar insan açlık riski altında). (15)

Sonuç olarak

Belkemiğini ABD ordusunun oluşturduğu (Türk ordusu NATO’nun ikinci büyük ordusu) emperyalizmin silahlı zor örgütü NATO küresel ısınma ve iklim değişikliğinin başta gelen nedenlerinden biri. Bu nedenle de,  NATO dağıtılmadığı, silahsızlanma başlatılmadığı ve savaşlara son verilmediği sürece bu gezegende ne insanlık için bir umut, ne de iklim krizine ilişkin bir çözüm söz konusu olamaz.

Ekolojik tahribata neden olan militarist yükseliş ise; savaştan, öfkeden, ötekileştirme politikalarından, saldırganlıktan, korkudan, nefret dilinden ve ırkçılıktan besleniyor. Bu gidişata son verebilmek için acilen savaşlara karşı çıkmalı, bu savaşlara gerekçe gösterilen sinsi yalanları reddetmeli, ötekileştirmeye ve kin beslemeye son vermeliyiz. Ancak kendi içimizde ve tüm diğer halklarla adil ve kalıcı bir barışa ulaşmak militarist yükselişi sona erdirebilir.

Kuşkusuz, yazının girişinde de vurgulandığı gibi, militarizm ve savaşlar kapitalizmin olmazsa olmazı olgulardır. Yani bunlarsız bir kapitalizm düşünülemez. Bu bağlamda da son zamanlarda sıklıkla dillendirilen “Yeşil Kapitalizm” ya da “Yeşil Uzlaşma” gibi yaklaşımlar bizi iklim felaketinden kurtaramaz çünkü kapitalizmin egemen sınıfı olan burjuvazi sadece sömürmeyi (hem doğayı, hem de emeği)  bilir.

Kapitalizm ise doğası gereği anti-ekolojiktir, kâr için rekabet ve sonsuz sermaye/servet birikimi onun varoluşsal yasasıdır. Doğal dünyanın tahrip edilmesi de kapitalist üretimin mantığından kaynaklanır. Bu sistemde ne kadar kutsal veya nadir olursa olsun, piyasada her şeyin bir fiyatı vardır. Böyle bir toplumda doğa, zorunlu olarak, yağmalanacak ve sömürülecek bir kaynak olarak görülür.

Sonuç olarak, para kazanmak, servet biriktirmek ve kâr için yapılan üretim ve tüketim bugün zehirli kimyasallar üreten kapitalist işletmelerin havayı, suyu, toprağı kirletmesi kadar; yükselen militarizm, ordular, savaşlar ve kimlere karşı kullanılacağı dahi bilinmeyen devasa silah üretimi de ekolojik yıkıma, küresel ısınmaya, iklim değişikliğine neden oluyor.

Bu yüzden de, iklim krizi başta olmak üzere tüm ekolojik krizlerin burjuva ideolojileri ya da stratejileri çerçevesinde, sistemin egemenleri tarafından ortadan kaldırılabileceği düşüncesi tam bir yanılsamadır. Böyle içi boş bir beklenti insanları sadece oyalar, ekolojik felaketleri hızlandırır.

İnsanlığın, doğanın ve bir bütün olarak gezegenin gerçek anlamda kurtuluşu ve toplumların özgürleşebilmeleri, son tahlilde, kâr motifinin ortadan kaldırılması, yani kapitalizme son verilmesi ve sonsuz bir barışın tesis edilmesiyle mümkündür.

 Sonraki yazı: “Emperyalist savaşlar ve sömürgecilik ekosistemi yok ediyor, bazı örnekler (İklim krizi militarizm ilişkisi-3).

Dip Notlar:

(1) Stuart Parkinson (a), A Movement for the abolition of war in June 2019, Responsible Science, no.2, (Winter 2020).

(2) Agr.

(3) Agr.

(4) https://fpif.org/10-ways-that-the-climate-crisis-and-militarism-are-intertwined (27 September 2019).

(5) Stuart Parkinson (b), “The Environmental Impacts of the UK Military Sector”, Scientists for Global Responsibility (SGR), , https://www.declassifieduk.org (May 2020).

(6) Parkinson (a), agr.

(7) Parkinson (b), agr.

(8) https://fpif.org/10-ways-that-the-climate-crisis-and-militarism-are-intertwined (27 September 2019).

(9) https://watson.brown.edu/costsofwar (30 August 2021).

(10)               http:// theconversation.com/us-military-is-a-bigger-polluter-than-as-many-as-140-countries-shrinking-this-war-machine-is-a-must (24 June 2019).

(11)                https://www.counterpunch.org/resisting-nuclear-weapons-in-a-climate-crisis (4 August 2021).

(12)                https://www.nationalpriorities.org/analysis/2020/no-warming-no-war/graphics/.

(13)                Neta  C.      Crawford, “Pentagon Fuel     Use,          Climate       Change, and the Costs  of War”, Boston University, Updated and Revised (13 November2019).

(14)                 https://www.commondreams.org/pentagon-killing-us-and-planet (5 August 2021).

(15)                 https://fpif.org/10-ways-that-the-climate-crisis-and-militarism-are-intertwined (27 September 2019).

 

 


13 Temmuz 2018 Cuma

NATO ZİRVESİ TOPLANIRKEN…


NATO ZİRVESİ TOPLANIRKEN…

Mustafa Durmuş

12 Temmuz 2018

15 Temmuz’daki darbe girişiminden bu yana Türkiye’nin NATO’nun kurucu patronu olan ABD ile ilişkilerinin gerildiği biliniyor. Sadece darbe üzerinden değil, aynı zamanda Türkiye’nin Suriye’deki operasyonları ve bu sırada Rusya ile yakınlaşması, S-400 füze alımı anlaşması üzerinden de kavga zaman zaman büyüdü.

Diğer yandan bu gelişmeler Türkiye’nin birkaç gündür Brüksel’de yapılmakta olan NATO zirvesine katılmasına engel olmadı. Cumhurbaşkanı ve eşi bu toplantıya katılıp diğer liderlerle ve eşleriyle aynı fotoğraf karelerinde yer aldılar.
Kısaca hatırlatırsak, Kuzey Atlantik Paktı veya Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü olarak bilinen ve kısa ismi NATO olan bu örgüt, ABD’nin önderliğinde 12 ülkenin 1949 yılında kurdukları bir örgüt. Şu an üye sayısı 29 olan bu örgüte Türkiye, emperyalizmle eklenme sürecinin birinci aşaması olan Demokrat Parti iktidarı (Menderes) döneminde (1952 yılında) katıldı.

SAVAŞ ÖRGÜTÜ
Dünyada yaygın bir biçimde uluslararası bir “savaş örgütü” olarak anılan bu örgüt 2. Dünya Savaşı sonrasında iki kutba ayrılmış dünyada, sadece sanıldığı gibi kapitalist dünyanın patronluğuna yükselen ABD’nin önderliğinde sosyalist bloka karşı değil, aynı zamanda üye ülkelerin kendi içlerinde işçi sınıfından gelebilecek tehditlere karşı da kapitalizmi savunmak için oluşturulmuş bir örgüt.

1 TRİLYON DOLARI AŞAN HARCAMA
Bu örgütün üyeleri aracılığıyla gerçekleştirdiği savunma harcamaları ise bu yıl itibariyle 1 trilyon doları (yılda) geçiyor. Yani dünyadaki toplam 1,7 trilyon dolarlık savunma harcaması ya da askeri harcamanın yüzde 59’unu bu örgütün üyeleri yapıyor. Kalanı ise, Çin, Rusya ve Hindistan gibi ülkeler tarafından gerçekleştiriliyor.

Yılda trilyon dolarlık bir fonun on biri kadar bir fon ile insanlığın; yoksulluk, salgın hastalıklarla mücadele, işsizlik, sağlıklı suya erişme ve nitelikli eğitim gibi çok temel sorunlarının önemli ölçüde çözülebileceği gerçekliğine karşın, böyle büyük kaynakların askeri harcamalara harcanmasını kapitalizmin ve onun bir sonucu olan emperyalizmin doğası ile açıklamak mümkün olabilir ancak.

SORUNLARI DERİNLEŞTİREN HARCAMA
Türkiye’de ekonomik büyüme, işsizlik, enflasyon, cari açık, bütçe açığı ve dolar kuru gibi sadece ekonominin kendini değil, işletmelerin geleceğini ve çok daha önemlisi insanlarımızın yaşam standardını etkileyen birçok faktörden biri de  (belki de ulusalcı hassasiyetler nedeniyle yeterince konuşulmayan) adına askeri harcama ya da savaş harcaması da denilen ve bugünlerde zirvede konuşulan “savunma harcamaları” oluşturuyor.

Bu harcamalar sadece ülke içindeki çatışmacı dinamiklerin, bölge ülkeleriyle yaşanan gerginliklerin ya da ihtiyaçların neden olduğu harcamalar değil, bir o kadar da 60 yılı aşkın bir süredir emperyalizmin ileri karakolu konumunda olmanın bir sonucu. Yani dışsal bir etken olarak gözüken, ama 1952 yılından bu yana içimizde olan bir etkenin, NATO’ya üyeliğin bir sonucu.

Çünkü bu örgüte üye olmanın yerine getirilmesi gereken sorumlulukları var. Bu da ülkenin savunma bütçesini belirlerken, diğer sosyal ve ekonomik ihtiyaçlara ayrılabilecek kaynakların azalmasıyla sonuçlanıyor.

EMPERYALİZM DIŞSAL DEĞİL İÇSEL BİR OLGU
NATO’ ye üyelik hem emperyalist- kapitalist sistemin üretim ve bölüşüm ilişkilerinin bir parçası olmayı,  hem de bunu korumak anlamında askeri ittifakların da bir parçası olmayı zorunlu kılıyor. Bu da emperyalizmi içsel bir olgu haline getiriyor. Yani emperyalizmi kovabilmek, onun örgütünden çıkabilmek, ancak küresel kapitalist sistemi karşınıza almakla mümkün.

Örgütün aşağıda son zirvesine ilişkin hazırladığı basın ile paylaşılan bülteninden özetleyip tablolaştırdığım (1) savunma harcamasının büyüklüğü,  yapısı ve üyelerin konumu başta Türkiye olmak üzere üye ülkelerin kendi halklarının ihtiyacı için kullanabilecekleri kaynağı savunma bütçesi olarak ayırarak, onların ekonomik ve sosyal refahını gerilettiğini ve yoksullaştırdığını ve aynı zamanda da bütçe hakkının nasıl bizzat bu örgüt üyeliği nedeniyle ortadan kaldırıldığını gösteriyor.
Bültende yer alan veriler üye ülkelerin Savunma Bakanlığı’nın sunduğu veriler, OECD verileri ve Avrupa Komisyonu verilerinden oluşuyor. Ekipman harcamaları temel ekipman ve arge harcamalarından oluşurken, ve personel harcamalarına emekli askerlere yapılan maaş vs ödemeleri dahil edilmiş.


2015’TEN BU YANA HARCAMALAR ARTIYOR
NATO üyelerinin (29 üye) yapmış olduğu toplam savunma harcamaları 2011-2014 yılları arasında düzenli olarak azalırken, 2015 yılından itibaren tırmanışa geçmiş. 2017 yılındaki artış yüzde 5,2 ile zirve yapmış.

Yani 2011 yılında 1,0 trilyon dolar olan toplam harcamaların 2018 yılında tekrar bu düzeyi yakalayacağı, hatta geçeceği tahmin ediliyor (1,137 trilyon dolar). Bunun yüzde 62’sinin tek başına ABD tarafından yapılıyor olması, Trump’ın zirvede krize neden olan  “diğer üyelerin ellerine cebine atıp paylarını artırmalarını” istemesini açıklıyor.

ÜYELER ULUSAL GELİRLERİNİN YÜZDE YARIM İLE YÜZDE 3,5’İNİ ASKERİ HARCAMAYA AYIRIYOR
NATO üyesi ülkelerin yüzde 51’i (medyan) ulusal gelirlerinin yüzde 1,36’sını askeri harcamalar için kullanıyor. NATO yönergesinde bu oran yüzde 2. Bu nedenle de Trump zirvede bu payın yüzde 2’ye çıkartılmasını istedi.

Ayrılan payların ortaya çıkardığı bazı ilginç durumlar söz konusu. Örneğin beklendiği gibi ABD en büyük payı yani gelirinin yüzde 3,5’ini ödüyor. Ekonomik kriz ile boğuşan Yunanistan yüzde 2,3 ile listenin tepelerinde yer alıyor. Pek çok araştırmacı bu ülkenin krize girmesinin nedenini bu yüksek askeri harcamalarına bağlıyor. Türkiye’nin payı ise yüzde 1,68.  Bu açıdan NATO’’da ulusal kaynaklarını askeri harcamalara en fazla ayıran 10. ülke oluyor.

TÜRKİYE’NİN PAYI ARTIYOR
Ancak Türkiye’nin payının 2014 yılındaki yüzde 1,49’dan bu seviyeye gelmesi önemli. Zira aynı dönemde tüm NATO üyelerinin payları düşüyor, ABD örneğin payını yüzde 5,3’ten neredeyse yüzde 40 azaltarak bugünkü durumuna getiriyor.

SİLAH ÜRETİMİNDE DIŞA BAĞIMLILIK AZALMADI
Türkiye açısından ikinci önemli durum Türkiye’nin yaptığı harcamalar içinde ekipman gibi kendi üretmediği, daha ziyade ithal ettiği malzemeler için yapılanların yüksekliği.
Çünkü üyelerin yüzde 51’inin böyle harcamalarının toplam askeri harcamalar içindeki payı yüzde 21, yönergede istenen yüzde 20, ABD’nin ki yüzde 26 iken Türkiye’nin ki yüzde 32’ye yakın. Oysa bu pay 2014 yılında yüzde 24 idi.

Bu da son yıllarda ulusal savunma sanayi yatırımlarının önemli ölçüde ithalata olan bağımlılığı azalttığı iddiasını boşa çıkartıyor. Yani askeri amaçla yapılan her bir doların 33 centi ithal ekipmana yatırılıyor. Bu açıdan Türkiye, Lüksemburg ve Romanya’nın ardından 3.sırada yer alıyor. Türkiye kalan parasının yüzde 45,3’ünü askeri personel ve yüzde 2,4’ünü alt yapı ve yüzde 20,8’ini diğer amaçlar için kullanıyor.

HER 10 NATO ASKERİNDEN 1,2’Sİ TÜRK
NATO bünyesindeki askeri personelin sayısı 3,2 milyona yakın. Bunun yüzde 40’ını 1,3 milyon ABD askeri oluşturuyor. Bu açıdan yüzde 12 ile ikinci sırada Türkiye geliyor (385 bin).

Böylece Her 10 NATO askerinin 4’ü Amerikalı, 1,2’si Türk askerinden oluşuyor. Bu da örgütün merkezinde yer alan ABD ile ileri karakolunda görev yapan Türkiye’nin uluslararası sermaye akımları, bankacılık, doğrudan yatırımlar gibi ekonomik faktörlerin dışında askeri amaçlarla da nasıl kopması çok zor bağlarla bağlı olduğunu gösteriyor.
Bunun dışında Türkiye’nin 2018 itibariyle yaklaşık 61 milyar TL’lik bir askeri harcama yapması bekleniyor.  Yani bu yılki devlet bütçesindeki her 100 liranın 8 lirası askeri harcamalar için ayrılacak.

BU YIL YÜZDE 15,7 ARTIŞ
Askeri harcamalardaki reel artış ise ürkütücü düzeyde. Çünkü tablodan da görüleceği gibi 2015 yılında yüzde 1,30 oranında olan artış, 2017’de yüzde 11,73 oldu ve 2018’de yüzde 15,7 olması bekleniyor.

Ülkede bunca ekonomik ve sosyal sorun için bütçeden yeterince kaynak ayrılmazken, askeri harcamalara ayrılan kaynağın hem büyüklüğü hem de yıllık reel olarak artışının yüksekliği yeni rejimin askeri yönelimleri ile açıklanabilir.

Bu gelişme ile kişi başına askeri harcama 15,500 dolara yükseliyor. Yani ülkede kişi başına yılda 15 bin doların üzerinde askeri harcama yapılıyor. Kişi başı gelirin 9,000 dolara kadar gerilediği, kişi başı kamusal sağlık harcamasının sadece 624 dolar olduğu (2), kişi başı eğitim harcamasının ise toplamda 4,000 dolar olduğu (3)bir durumda askeri harcamanın bunları katlaması  ancak  yeni rejimin yönelimleri ile açıklanabilir.
……..
(1)  NATO, Public Diplomacy Division, Press Release (10 July 2018) :Defence Expenditure of NATO Countries (2011-2018).
(2)  Focus on spending on health latest trends, 2018, s. 3.
(3)  OECD Education at a glance 2017.



2011
2015
2017(t)
2018(t)
Cari fiyatlar  (Milyar TL)
22,8
35,2
47,0
60,9
Sabit fiyatlar  (2010, Milyar TL)
21,0
22,6
27,5
31,8
ABD doları (Milyar $)
13,6
12,0
13,0
15,2
Yıllık reel
değişiklik (%)
-1,16
1,30
11,73
15,69
Kişi başı
harcama ($)
11,500
13,900
14,900
15,500
Askeri personel
495,000
385,00
416,000
385,000