Kemer sıkma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kemer sıkma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2026 Pazar

Mali disiplin

 

Kemer sıkma ekonomik değil, politik bir tercihtir!

Mustafa Durmuş

19 Temmuz 2026

Devlet bütçesi aylar sonra ilk kez bu yılın haziran ayında fazla verdi: Merkezi Yönetim Bütçesi dengesi (+) 114,2 milyar TL olarak gerçekleşti. Ancak 6 aylık kümülatif denge (Ocak-Haziran) 942,8 milyar TL açık olarak devam etti. Yani açık küçülse de sürüyor.

Diğer yandan, bütçe fazla verse de faiz ödemeleri füze hızıyla artmaya devam ediyor. Bu 6 ayda ödenen faizin 1,464,2 milyar TL olması, yani faiz ödemelerinin bütçe açığından 524,4 milyar TL daha fazla olması (1); başta vergiler olmak üzere kamu gelirlerinin, asıl olarak bankalara ödeme yapmak için kullanıldığını gösteriyor. Bu ödemelerin bütçe içindeki payı yüzde 17 gibi rekor bir orana fırlamış durumda.

Mali disiplin mi, kemer sıkma mı?

Siyasal iktidar, uzunca bir zamandır, “mali disiplini sağlama” gerekçesiyle, halka dönük harcamaları kısarken, vergilere yükleniyor yani kemer sıkma politikası uyguluyor. Örnek olarak, bu yılın ilk 6 ayında, net sosyal güvenlik harcamalarının bütçe içindeki payı (821 milyar TL) yüzde 9,4’te kalırken, faize yapılan ödeme bunun neredeyse iki katına çıktı. (2)

Sosyal güvenlik sorunu bir gelir dağılımı ve halk sağlığı sorunudur!

Oysa, gerçekte sosyal güvenlik alanında yaşanan sorun (başta emekli maaşlarının düşüklüğü olmak üzere), bir demografi sorunu olmaktan ziyade, gelir dağılımındaki adaletsizlikle ilgili bir sorundur.

Buna karşılık, konu, demografik bir sorunmuş gibi gösterilmeye çalışılıyor: “insan ömrü uzadı, emeklilik çağında uzun süre yaşayan çok fazla insan var. Emeklilere ödeme yapabilmek için her yıl daha fazla insandan prim almak zorunluluğu var”, gibi üzerinde fazla düşünmediğimizde ikna edici gelebilen bir iddia. 

Ancak, çalıştıkları sürece bu insanların ödedikleri primler dikkatli kullanılsaydı ve çalışırken bu insanların ücretleri yeterli olsaydı hem SGK primleri hem de gelir vergisi tahsilatları daha yüksek olabilirdi. Bu nedenle sosyal güvenlik sorunu demografiye ya da aktüeryal hesaplara indirgenmemeli, bunun yerine birincil gelir dağılımı emek gelirleri lehine iyileştirilmelidir. Bu sorunun aynı zamanda bir halk sağlığı sorunu olduğu da unutulmamalı ve bütçeden kaynaklar ona göre ayrılmalıdır.

Sosyal harcamalarda kısıntı yapılırken, vergi gelirlerinde yüzde 38,7’lik bir artış sağlandı.  Oysa bu ilk 6 aydaki resmi enflasyon toplam yüzde 17,8. Yani siyasal iktidar, vergi gelirlerini enflasyonun iki katından fazla artırarak, halktan gereğinden fazla vergi aldı.

Yeni torba yasa halka kemerleri daha da sıktıracak!

Meclis’te görüşülmekte olan yeni “torba yasa” ile öncelikle işçinin parasıyla oluşturulan İşsizlik Sigortası Fonu’ndan daha fazla para, imalatçı ve turizmci gibi daha fazla sermaye kesimine verilecek.

Faizciye, silah tüccarına, müteahhide, vakıf üniversitelerinin patronlarına yüzlerce milyar TL’lik kaynağın aktarımı ise sürdürülecek. Ayrıca bu yıl sermaye kesiminden alınması gereken vergilerin 3 trilyon TL’sinden, “muafiyet, istisna ve indirim” gibi adlar altında vazgeçildi. Bunlar, sermaye kesimine karşı son derece cömert davranan siyasal iktidarın, bu kıyağın bedelini halka, emekçilere kemer sıktırmasından başka bir şey değil.

Kemer sıkma ekonomik bir sorunluluk değil, siyasal bir tercih!

İktidar halka kemer sıktırırken ya yüksek enflasyonu bahane ediyor ya da Hazinede para olmadığını, kamu borçlarının arttığını, bütçe açıklarının kapatılması gerektiğini, kısaca harcamaların kısılarak vergilerin artırılması gerektiğini söylüyor.

Bunlar doğru iddialar değil. Para yetersizliği (!) gerçekte kemer sıkmanın gerekçesi olamaz. Yani siyasal iktidar, onu iktidar yapan ve 23 yıldır hemhal olduğu sermaye ve servet sahiplerine kaynak aktarmayı seçtiğinden dolayı bu iddiayı dillendiriyor.

Kaldı ki, bir an için bu iddiaların doğru olduğunu kabul etsek bile şu sorular yanıtsız kalıyor:

▪Neden sadece halka dönük harcamalar (sosyal güvenlik ve refah harcamaları gibi) kısılırken, örneğin faiz ve askeri harcamalar kısılmıyor?  Örneğin, kemerlerin sıkıldığı bir zamanda, neden NATO Zirvesi için 11,6 milyar TL harcama yapılıyor?  Dahası, Türkiye’nin NATO için yapacağı katkı neden 2,5 kat artırılarak yüzde 2’den yüzde 5’e yükseltiliyor? Neden S-400’ler projesinden vazgeçilerek yeni masraf kapısı açılıyor?

▪ “Irak petrolü” davasında ödemek durumunda kalacağımız 1 milyar 471 milyon dolarlık ceza (3), neden bu suçu işleyenler tarafından değil de biz vergi mükellefleri tarafından ödenmek zorunda?

▪Madem daha çok vergi alınarak kemerler sıkılacak, o halde neden sermaye kesiminin ödediği kurumlar vergisinin payı sadece yüzde 10’larda kalıyor? Ya da neden kurumlar vergisi oranı bazı sektörler için indirildi? (Yüzde 12,5).

▪Neden vergi gelirlerinin yüzde 70’ini KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerin oluşturduğu ve kalan dolaysız vergilerin üçte ikisinin de ücretli emekçilerce ödendiği, mevcut adaletsiz vergi sistemi değiştirilmiyor?

▪Büyük servetlerin kaynağını son zamanlarda süper rant gelirlerinin oluşturmasına rağmen, neden bir rant vergisi konulmuyor ya da süper zenginlerden alınmak üzere, bir servet vergisi uygulanmıyor?

Neden son çıkan “varlık affı” ile yapıldığı gibi, vergi kaçıran ve servetlerini yurt dışında tutanlara inanılmaz imkanlar sunularak, bunlardan vergi alınmayacağı taahhüt ediliyor?  Neden Türkiye'ye yerleşenler için 20 yıl boyunca gelir vergisi istisnası getiriliyor?

▪Neden İstanbul Finans Merkezi'nde (İFM) faaliyet gösteren kurumlara yönelik transit ticaret ve yurt dışı mal alım satımı teşvikleri daha da artırılıyor? Neden İFM içindeki kuruluşların- transit ticaret kazancında yüzde 50 olan vergi indirimi yüzde 100’e; İFM dışındaki kuruluşların- transit ticaret kazancında vergi indirimi yüzde 95’e yükseltiliyor? Ayrıca, neden transit ticaret ile nitelikli hizmet merkezi kazançları ve İFM kapsamındaki finansal hizmet ihracatı kazançları artık asgari kurumlar vergisi matrahından da indirilerek, kurumlar vergisi yükü sıfırlanıyor?

▪Neden vergi borçlarında taksit süresi ve limiti genişletiliyor ve azami taksit süresi 36 aydan 72 aya çıkarılıyor? Böylece dürüst vergi mükellefi cezalandırılmış olmuyor mu? (4)

Tarife adaletsizliği

Gelir vergisi uygulamasındaki en büyük adaletsizliklerden birinin, ücretlilerin bir yıl içinde birkaç kez üst vergi dilimine girmeleri olduğu biliniyor. Bu da vergi tarife dilimlerini işçilerin ücretlerini maaşlarını kemiren gizli bir vergi zammına dönüştürdü. Öyle ki 2000 yılında Gelir Vergisi tarifesinin brüt aylık asgari ücrete oranı 21 kat iken, 2026 yılında bu oran 5,8’e kadar düştü. (5) Özetle, gelir vergisinin ilk dilimi asgari ücretteki artış kadar arttırılmayınca, işçiler zam aldıktan birkaç ay sonra ikinci dilime girerek, yüzde 15 yerine yüzde 20’den, hatta yüzde 27’den başlayan oranlardan vergilendiriliyor.

▪O halde neden haksızlığı düzeltmek için bir yasal düzenleme yapılmıyor?

Türkiye’de ortalama ücretli bekar bir çalışanın toplam vergi yükü 2025 yılında yüzde 40,3 seviyesine yükseldi. OECD ortalaması ise yüzde 35,1 olarak gerçekleşti. Ayrıca, OECD ülkelerinin önemli kısmında çocuk sahibi ailelere vergi avantajları ve sosyal destekler sağlanırken, Türkiye’de iki çocuklu tek gelirli bir aile için vergi yükü yüzde 40,3 ile OECD’nin en yüksek seviyesinde bulunuyor. OECD genelinde çocuk sahibi olmak ortalama vergi yükünü yaklaşık 8,9 puan azaltırken, Türkiye’de çocuklu ve çocuksuz çalışanlar arasında anlamlı bir fark bulunmuyor. Son olarak, Türkiye’de ortalama ücretli bir çalışanın net ortalama vergi oranı yüzde 29,3 seviyesinde iken, OECD ortalaması yüzde 25,1’dir. (6)

Başka bir ifadeyle, OECD’nin diğer ülkelerindeki ücretli emekçiler brüt maaşlarının ortalama yüzde 75’ini net olarak elde ederken, Türkiye’de bu oran yüzde 71 seviyesinin altında kalıyor. Bu sonuçlar Türkiye’yi, ücret üzerindeki toplam yük bakımından OECD ülkeleri arasında üst sıralara taşıyor.

▪ O halde, neden ücretliler üzerindeki vergi yükünün azaltılması için gereken yapılmıyor da tüm destekler, asıl kemerleri sıkması gerekenler olan sermaye kesimine veriliyor?

▪Son olarak, yanlış politikalar yüzünden kamu borç stoku 15 trilyon TL’ye, bireysel borçlar ise 7 trilyon TL’ye dayandı. Bir yandan kamu, bir yandan gelirleri giderlerini karşılamaya yetmeyen on milyonlarca insanımız ağır bir faiz yükü altında eziliyor.

▪Bu yükleri hafifletmek yerine, neden yüksek faizle borçlanma, özellikle de şeffaf olmayan doğrudan satış yöntemiyle sürdürülüyor?

Sonuç olarak

Bütün bu örnekler, mali disiplin adı altında yürütülen kemer sıkma uygulamalarının sadece emekçiler için geçerli olduğunu ve bu amaçla yapılan işlerin iktisat biliminin bir gereği olmadığını gösteriyor.

Bunlar otoriter rejimin, halkın örgütsüzlüğünden yararlanarak kamusal kaynakları büyük sermaye çevrelerine aktarmak biçimindeki sınıfsal ve siyasal tercihinin sonucudur.

Bu yüzden de emekçilerin mücadelesi sadece ekonomik değil, aynı zamanda sınıfsal ve siyasal olmak zorundadır.

Dip notlar:

(1)  T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı, Haziran 2026 Merkezi Yönetim Bütçe Gerçekleşmeleri, Haziran 2026 (17 Temmuz 2026).

(2)  Agk.

(3)  https://www.sozcu.com.tr/pazar-gunune-1-4-milyar-dolar-borcla-uyandik-p335737 (12 Temmuz 2026).

(4)  4 Haziran 2026 tarihli ve 33270 sayılı Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 7582 Sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun.

(5)  https://x.com/ozanbingoll (25 Haziran 2026).

(6)  OECD, Taxing Wages 2026, The Progressivity of Labour Taxation in OECD Countries, 2026’dan aktaran Taxademy, OECD Ücret Vergileri Raporu (2026) | Türkiye İçin Alarm Veren Sonuçlar (3 Temmuz 2026).

 

 

 

 

 


16 Mayıs 2024 Perşembe

Kamuda tasarruf

 

Tasarruf paketinde olmayanlar

Mustafa Durmuş

17 Mayıs 2024

Bugünlerde gündem kamuda uygulanacak olan tasarruf tedbirleri. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, “Tasarruf ve Verimlilik” adlı paketin açıklanmasından önce yaptığı sunumda, tüm kamuyu kapsayan bir çalışma yapıldığını, TBMM hariç bütün kamu kurum ve kuruluşlarının tasarruf paketine uymasının zorunlu kılınacağını açıkladı. (1)

Yani açıklamaya göre, tasarruf paketi tüm kamu kurum ve kuruluşlarının yanı sıra KİT’leri, döner sermayeleri, fonları ve yerel yönetimleri de kapsıyor (bu durum istihdam yaratamama bağlamında, muhalefete geçen yerel yönetimler için ciddi bir sorun oluşturacaktır).

Etki analizine yer verilmeyen bir paket

Pakette, alınacak önlemlerin sayısal büyüklüğü, enflasyon, bütçe açığı ve ekonomik büyüme gibi makroekonomik değişkenler üzerindeki etkileri gibi önemli hususların yer almaması pakete yönelik eleştirilerin başında geliyor. Çünkü bu paketin, enflasyonla mücadele (dezenflasyon sürecine destek), verimli kaynak kullanımı ve sürdürülebilirlik gibi amaçlarla hazırlandığı ileri sürülüyor.

Saray’ın harcamaları?

Her ne kadar TBMM dışında tüm kamu kuruluşlarının tasarruf tedbirlerini uygulayacağı ileri sürülse de, Saray’ın harcamalarının bu tedbirlerin kapsamında olup olmayacağının muallakta olması da haklı bir diğer eleştiri konusu.

Ayrıca paketin asıl olarak harcamalardaki kesintilerle ilgili olması, örneğin vergisel tasarruf tedbirlerine (“kayıt dışılıkla mücadele” gibi yıllardır söylenenler dışında) yer verilmemesi de eleştiriliyor.

Gerçi bu paketin bir ilk olduğu ve bunun devamının geleceğinin açıklanması ilerde vergilerle ilgili düzenlemeleri de gündeme getirecektir. Buradaki sorulması gereken soru, “hangi sınıf ya da kesimlerin vergisinin artırılarak vergi geliri artışının sağlanacağı” sorusu olmalıdır.

Pakette öne çıkan tasarruf tedbirleri

Pakette sekiz başlık altında sıralanan tasarruflarla ilgili olarak emekçilerin gözüne çarpması gereken ilk tedbir (beklendiği gibi) “Personel Harcamaları”, yani kamu emekçileriyle ilgilidir. Zira pakete göre, kamuda yeni personel alımı üç yıl boyunca emekli olan kişi sayısıyla sınırlandırılacak.

Böylece işsizliğin gerçek anlamda artmaya başladığı bir dönemde kamunun istihdam yaratma kapasitesi iyice daraltılıyor. Bu tedbirin faturasını en çok da üniversite mezunu olup da kamuda işe girmeyi bekleyen gençlerin (başta atama bekleyen öğretmenler olmak üzere), kadro bekleyen taşeron işçilerinin ödeyeceği çok açık.

İkinci tasarruf kalemi bütçede “Cari Harcamalar” olarak geçen piyasadan mal ve hizmet alımlarıyla ve “Yatırım Harcamaları” olarak bilinen kamu yatırımlarıyla ilgili. Buna göre, deprem için harcanacak olan ödenekler hariç, mal ve hizmet alımı ödeneklerinin yüzde 10’u ve yatırım ödeneklerinin yüzde 15’i kesiliyor.

Savunma, güvenlik hizmetleri ve KÖİ projeleri istisna tutuluyor

Böylece, savunma ve ambulans alımı gibi alanlar hariç, üç yıl süreyle yeni araç satın alma ve kiralama yapılamayacak. Savunma ve güvenlik hariç, toplu taşıma olan yerlerde servis sözleşmeleri sonlandırılacak. Ayrıca yeni kamu binası, lojman ve sosyal tesis alımı, yapımı, kiralanması süresiz olarak durduruluyor. Keza savunma ve güvenlik amacıyla kullanılanlar hariç, binalar “ekonomiye kazandırılmak” adı altında özel şirketlere ve şahıslara satılacak (bu satışların kimleri zengin edeceği ise merak konusu).

Bir hesaplamaya göre, mal ve hizmet alımlarından 68 milyar TL ve yatırımlardan 95 milyar TL olmak üzere toplamda 164 milyar TL’lik bir tasarruf sağlanacak. Bu miktar GSYH’nin yüzde 0,4’üne denk düşüyor. (2)

Pakette köprüler, oto yollar ve şehir hastaneleri gibi döviz cinsinden ya da kura endeksli gelir garantilerine ilişkin bir tasarruf tedbirine rastlanmazken, kamu emekçilerinin sayısının sınırlandırılması, servis araçlarının kaldırılması ya da lojman sayısının azaltılması, aslında bir kemer sıkma tedbiri olan söz konusu kamusal tasarrufların sınıfsal karakterini de ortaya koyuyor.

Özetle, şu ana kadar ki israf düzeninin, bütçe açığının ve İktidar Blokunun yanlışlarının bedelini yine emekçiler ödeyecek.

Kamu harcamalarındaki tasarruf miktarı ne olmalı?

Peki, kamuda yapılması gereken tasarruf ihtiyacı, pakette önerildiği gibi 200 milyar TL’nin altında mıdır? Yoksa bunun çok üstünde midir?

Eski Hazine Müsteşar Yardımcısı R. Hakan Özyıldız’ın hesaplamasına göre, önlem paketinin, enflasyonla mücadele programına destek verebilmesi için, büyüklük olarak en azından 1,5 trilyon lira (milli gelirin yüzde 3,5’i) civarında bir büyüklükte olması gerekiyor.

Aksi halde kamu bankalarından borçlanacak ve 1 trilyon TL’yi aşan böyle bir borçlanmanın tamamı baskılanmış faiz oranından kamu bankalarından karşılanamayacağı için, bu durum faiz oranlarının artmasıyla, bu da faiz harcamalarının ve bütçe açığının büyümesiyle sonuçlanacaktır.

Bir TEPAV çalışmasına göre ise, aslında 2024 için toplam 1 trilyon 45 milyar TL’lik tasarruf alanı ve ayrıca alınacak tedbirlerle 300 milyar 309 milyon TL’lik gelir artışı imkânı var. (3)

Faiz harcamaları?

Saray’ın harcamalarının dışında, iktidarın tasarruf yapamayacağı harcama kalemlerinin başında kuşkusuz faiz ödemeleri geliyor.

Bilindiği gibi, 2024 yılı Merkezi Yönetim Bütçesi’nde faiz ödemeleri için 1 trilyon 254 milyar TL’lik, 2025 için 1 trilyon 809 milyar TL’lik ve 2026 için 2 trilyon 295 milyar TL’lik bir kaynak ayrıldı. Yani 2024-2026 dönemini kapsayan üç yıllık süreçte faiz için bütçeden 5 trilyon 358 milyar TL ödeme yapılacak ve böylece faiz giderlerinin bütçedeki payı yüzde 10,5’ten yüzde 14,3’e çıkacak.

NAS gerekçe gösterilerek 2021 yılında başlatılan faiz indirimlerine rağmen kamunun üzerindeki faiz yükünün (deyim yerindeyse) patlaması ayrıca sorgulanmalı ve bunun siyasal sorumluları hesap vermelidir.

Faiz ödemeleri bütçe açığının yüzde 53’ü kadar

Üstelik faizle ilgili durum faiz oranlarının tekrar yükseltilmeye başlandığı M. Şimşek’in son döneminde de kötüleşerek sürüyor.

Öyle ki Merkezi Yönetim Bütçesi açığı bu Nisan ayında yüzde 34,2 artarak 177,8 milyar liraya yükselirken, ilk dört aydaki açık yüzde 81 artışla 691,3 milyar liraya ulaştı. Ancak bu dört aylık dönemde faiz harcamaları yüzde 170 oranında artış kaydetti. Böylece faiz harcamaları toplam bütçe açığının yüzde 53’ünü oluşturdu. (4)

Faiz ödemelerinin bütçe açığındaki bu yüksek payı düşürülemediği sürece, bütçe açığının da, enflasyonun da artmaya devam edeceğini, böylece açıklanan bu tasarruf tedbirlerinin sonuç vermeyeceğini öngörmek için “ekonomist” olmaya gerek yok sanırız.

Vergisel teşviklere dokunulmuyor

22 yıllık AKP iktidarlarınca sermaye kesimine doğrudan kamu harcaması yoluyla destekler veriliyor (yüksek fiyatlı kamu ihaleleri, garantiler, piyasadan mal ve hizmet alımları gibi yollarla).

Ayrıca ‘vergi harcamaları’ adı altında bu kesimden vergi alınmayarak da bu destek dolaylı olarak sürdürülüyor. Uygulamanın adı da (vergi harcaması) bu işlev konusunda her hangi bir fikir vermediğinden, sermaye sınıfına yapılan böyle bir destek kolayca toplumdan gizlenebiliyor.

Nitekim 2024 yılı Bütçe Kanunu’nda bu rakam 2 trilyon 210 milyar TL olarak belirlendi. Dahası 2024-2026 dönemini kapsayan üç yılda bu tutar 8 trilyon 211 milyar TL’yi bulacak.

Pakette, vergi indirimi, muafiyeti ve istisnalarını içeren ve yüzde 90’ından sermaye kesiminin faydalandığı bu alanda önerilen somut bir tasarruf tedbiri mevcut değil (sadece bu ay içinde mevduat faizi gelirlerindeki stopaj oranları bir miktar artırıldı).

KÖİ projeleri ve şehir hastanesi ödemeleri kapsam dışı

Sermayeye verilen destekler bunlarla da sınırlı değil. KÖİ projeleri ve Şehir Hastanelerinin bütçeye çok ciddi bir yükü olmasına rağmen, pakette bu alana ilişkin de her hangi bir tasarruf tedbiri mevcut değil. Aksine bu alanda kullanıcı ücretlerine yüzde 60’a varan zamlar yeni yapıldı.

Örneğin sadece bu yıl bu projeler için 163 milyar TL civarında bir ödeme yapılacak. Yani iktidarın yapacağı tasarruflardan elde etmeyi beklediği miktar kadar bir para bu tartışmalı projeler için harcanacak.

Savunma ve güvenlik harcamalarında tasarruf yok!

Son olarak, bu pakette kayırılan harcamaların başında gelen bir diğer harcama kaleminin “savunma ve güvenlik harcamaları” olduğunun altını çizelim. Gariptir ki sağcısı, solcusu, muhafazakârı ya da liberali hiçbir yorumcu bu konuya hiç girmiyor, yorumda bulunmuyor.

Oysa yukarıda da belirtildiği gibi, diğer alanlardaki kamu personelinin servisleri ve lojmanları azaltılıp, genel olarak deprem ve zorunlu harcamalar hariç cari harcamalar düşürülürken, savunma ve güvenlik amaçlı olarak ayrılan ödeneklere dokunulmayacak. Yani mevcut rejime damgasını vuran güvenlikçi politikalar açıklanan tasarruf tedbirlerinde de kendini gösteriyor zira bu alan tedbirlerin dışında bırakılıyor.

Öte yandan, yine hatırlatalım önümüzdeki üç yılda savunma ve kamu düzeni/güvenlik harcamalarına bütçeden ayrılan pay yüzde 11,2’den yüzde 11,8’e yükselecek (faiz ödemeleri dışarıda tutulduğunda bu pay yüzde 12,6’dan yüzde 13,7’ye çıkacak).

Böylece 2024-2026 yıllarını kapsayan üç yılda bu harcamalar için bütçeden toplam 4 trilyon 869 milyar TL ödenek ayrıldı. Üstelik bu harcamalara Savunma Sanayi Destekleme Fonu’nun (SSDF) kaynakları dâhil değil.

Bazı kıyaslamalar

Türkiye’deki askeri harcamaların durumunu görebilmek için bazı kıyaslamalar yapmak yararlı olabilir.

Örneğin, NATO ülkeleri arasında en fazla askeri personele sahip ülkeler sıralamasında Türkiye, ABD’den sonra ikinci sırada yer alıyor. Ayrıca NATO üyesi ülkelerde askeri harcamaların kişi başı milli gelire oranı ile ilgili yapılan sıralamada Türkiye 7’nci sırada bulunuyor (bu oran Türkiye için 2023 yılında yüzde 0,016). Askeri harcamaların GSYH içindeki payı itibarıyla ise yüzde 1, 22 ile 9’uncu ülke konumunda. (5)

Son olarak,  Türkiye 11,702 adet tank ile dünyada en fazla tanka sahip bulunan 4’üncü ülke. İlk sırada 60,937 tank ile ABD, ikinci sırada 23,928 tank ile Rusya ve 3’üncü sırada 20,254 tank ile Çin gelirken; dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip ülkesi olan Hindistan’ın 8,309 ve nüfusu 90 milyona yaklaşan İran’ın sadece 2,878 tankı bulunuyor. (6)

Sonuç olarak

Açıklanan “kamuda tasarruf ve verimlilik paketi” süslü cümlelerle kamuoyuna sunulan ama öz itibarıyla tasarrufu sağlamaktan uzak ve eklektik bir paket olduğu gibi, sınıfsal karakteri itibarıyla faturayı emekçi halklara ödettirecek olan bir pakettir. Bu paketin adil bir vergilemeye dayalı bir kamu gelir ayağı ise mevcut değildir.

Bu paketi başka tasarruf paketlerinin izleyeceğinin açıklanması ise İktidar Blokunun örtülü bir IMF Kemer Sıkma Politikasını hayata geçirmeye başladığının bir itirafı niteliğindedir.

Devletlerin sosyal sınıflar karşısında tarafsız olmadığı bir gerçektir. Bu nedenle de devleti yönetenlerin hayata geçirdikleri bu tür tedbirler de tarafsız olamaz. Nitekim açıklanan paket sermayeyi, faiz lobilerini, yüksek kâra dayalı büyük alt yapı projelerini hayata geçiren yerli ve yabancı yatırımcıları koruyan, diğer yandan emekçileri zarara uğratan, işsiz ve yoksul bırakan bir pakettir.

Son olarak, bu paket devleti yönetenlerin militarist, güvenlikçi, otoriter karakterlerini de ortaya koymaktadır. Zira hemen her türden sosyal harcama kısılırken, savunma ve güvenlik harcamaları bu tasarruf tedbirlerinin dışında bırakılmaktadır. Bu durum emek, demokrasi ve barış mücadelesinin bir arada yürütülmesi gibi bir zorunlu görevi önümüze koymaktadır.

Dip notlar:

(1)    https://www.youtube.com/watch?v=UWpKu_FPuqU (15 Mayıs 2024).

(2)    https://www.ekonomim.com/ekonomi/kamuda-tasarrufa-uymayana-ceza-surprizi-haberi (14 Mayıs 2024).

(3)    Nasıl bir tasarımda yapısal ve mali nitelikli tedbir önerileri düşünülebilir? (Değerlendirme Notu / H. Hakan Yılmaz), https://www.tepav.org.tr (10 Mayıs 2024).

(4)    https://www.hmb.gov.tr/2024-nisan-ayi-butce-gerceklesme-sonuclari (16 Mayıs 2024).

(5)    https://www.statista.com/chart/14636/defense-expenditures-of-nato-countries (21 July 2022).

(6)    https://www.visualcapitalist.com/visualized-top-15-global-tank-fleets (15 March 2024).

 

 

28 Haziran 2021 Pazartesi

Demokrasiyi ve barışı savunmak, kamusal hizmetleri ve KESK’i savunmaktır!

 

Demokrasiyi ve barışı savunmak, kamusal hizmetleri ve KESK’i savunmaktır!

Mustafa Durmuş

28 Haziran 2021

23 Haziran tarihi çok önemli iki konferans ve kongrenin gerçekleştiği bir gün oldu. Bunlardan ilki Demokrasi İçin Birlik (DİB) tarafından düzenlenmiş olan “Demokrasi Konferansı- Ekmek, Özgürlük, Adalet” ve diğeri Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu’nun (KESK) 10. Olağan Genel Kuruluydu.

KESK genel kurul delegesi sıfatıyla kongrede olduğumdan dolayı DİB’in konferansına katılamadım ama sonuç bildirgesinde de yer alan “Ekonominin Demokratikleştirilmesi” ya da “Demokratik Ekonomi” alanındaki metnin hazırlanmasında katkım oldu.

Demokrasi Konferansı 21 alt başlıkta alternatif politika üretti

Demokrasi Konferansı ülkedeki nekrokapitalist-narko devlet yapılanmasının iyice açığa, bu bağlamda demokrasi mücadelesinin ön plana çıktığı, buna karşılık ana muhalefetin bu mücadeleyi seçimleri beklemeye indirgediği bir dönemde gerçekleşti.

Konferansın açılış ve sonuç bildirgelerine aşağıdaki  linkten (1) ulaşabilmek mümkün. Bu yüzden burada sadece “katılımcı demokrasi” vurgusundan söz etmekle yetineceğim.

‘Güçlendirilmiş parlamenter rejimi’ aşan bir yeni demokrasi ufku

Öncelikle “yeni bir toplum, yeni bir demokrasi ve yeni bir ekonomi” şiarıyla yola çıkılan bu süreçte, yeni demokrasinin ana akım muhalefet partilerince savunulan “güçlendirilmiş parlamenter sistemin kurulmasına indirgenmemesi gerekliliği” vurgusunu çok önemli buluyorum.

Bir başka anlatımla, özellikle de Covid-19 salgınının deneyimlerinden hareketle,  eskiye dönülmeyecek ve yeni bir toplum yaratılacaksa, bu elbette daha demokratik bir toplum olmalı. Ancak bu sadece parlamentonun güçlendirilmesiyle sınırlandırılmış bir temsili demokrasi ile mümkün olamaz. Kaldı ki bugünkü otoriter rejimin böyle kusurlu bir parlamenter  burjuva demokrasisinin içinden doğduğu göz ardı edilmemeli. Kısaca, demokrasi anlayışında bir reformasyona değil, radikal bir değişikliğe ihtiyaç var.

Tabandan, katılımcı demokrasi

DİB’in demokrasi tanımı ise “yerelden-tabandan, doğrudan, katılımcı” bir demokrasi tanımı. Yukarıdan aşağıya doğru (hiyerarşik/dikey) değil, aşağıdan yukarıya doğru ve daha ziyade yatay olarak işleyen bir demokrasi. Bu yönüyle hem 2017 öncesinde ülkedeki yaşanan siyasal rejimden, hem de muhalefet partilerinin öngördüğü güçlendirilmiş parlamenter rejimden daha ileri bir demokrasi tanımını içeriyor. 

Böyle bir demokrasi tanımının, özellikle de Covid-19 salgını ile birlikte iyice belirginleşen, maddi gerekçelerini ise iyi açıklamak gerekiyor.  Çünkü bu Salgın en az beş temel iktisadi ve sosyal soruna neden oldu ya da var olan bu sorunları daha da derinleştirdi:

1. Kapanmalara ve ciddi bir küresel ekonomik krize yol açtı.

2. Kadını erkekten, becerisiz veya düşük becerili emeği yüksek beceriye sahip emekten daha fazla etkiledi, işsiz ve gelirsiz bıraktı.

3. Kapitalizmin mevcut yapısal eşitsizliklerini daha da derinleştirmesine, yoksulluğu ve açlığı artırmasına rağmen, verilen devlet desteklerinin çoğu halktan ziyade, sermaye kesimine ve finansal sektöre gitti.

4. Ciddi bütçe açıklarına, dolayısıyla da devlet borç stoklarının artmasına neden oldu.

5. Kamusal hizmetlerin ve bunlara yönelik olarak elde edilmiş kazanımların  ne denli önemli olduğunu gösterdiği gibi, bunların yeterince sunulmadığı ülkelerde halkların kendi içindeki gönüllü dayanışma ağlarının geliştirilmesinin de ne denli acil ve önemli bir mesele olduğunu ortaya koydu.

Demokrasi eşit yurttaşlık bilincine dayanır

Böylece acilen yapılması gereken şey, tabandan örgütlenen katılımcı bir demokrasiyi kurabilmek için böyle bir demokrasinin temelini oluşturan yurttaşlık bilincini harekete geçirmek.

Çünkü içinde yaşadığımız toplumda insanı sadece “emekçi- işçi”, “üretici”, “tüketici”, “iş sahibi”, “tasarrufçu” ya da “yatırımcı” olarak tanımlamak yeterli değil. Toplumu bu tür sınıfsal farklılaşmanın ötesinde ortak bir çaba etrafında bir arada tutan çok önemli bir olgu daha var: Yurttaşlık. Kuşkusuz Türkiye gibi onlarca yıldır ciddi bir ulusal sorunun yaşandığı ülkelerde bu yurttaşlık “eşit yurttaşlık” olarak anlaşılmalı.

Yurttaşlık olgusunun temelinde ise yurttaş olma ve yurttaş gibi davranma bilinci yatıyor. Bu ana akım muhalefetin dahi kullanmakta sakınca görmediği “kul” gibi kavramları kullanmaktan kaçınıp, eşit yurttaş kavramına vurgu yapmaktan geçiyor.

Yani demokratik toplumlarda insanlar kul ya da tebaa değil, özgür yurttaşlardır ve anayasalarla ve evrensel insan hakları beyannamesi ile koruma altına alınmış olan hakları vardır. Demokratik devletlerin öncelikli görevi ise  tüm yurttaşlarının sağlığını, ekonomik ve sosyal refahını korumak, onlara ekonomik ve siyasal olarak güvenceli bir yaşam sunmaktır.

Siyasal alandaki demokrasi ekonomik alandaki demokrasi ile mümkün olabilir

Böyle bir bilincin ekonomi alanında hayata geçirilmesi ise ancak demokratik bir ekonominin kurulmasıyla mümkün olabilir. Bir kısmı DİB’in sonuç bildirgesinde de yer aldığı gibi, böyle bir ekonominin kurulabilmesi için aşağıdaki gibi bazı somut adımların atılması gerekiyor:

•Salgın, derin bir ekonomik kriz ve politik ve toplumsal çürümenin yaşanmakta olduğu bir ortamda, kamu yeniden tanımlanarak, tüm ulusal kaynakların kâr sağlamak için değil, toplum için kullanılması sağlanmalıdır. Böyle bir “sosyal ya da sosyalleştirilmiş ekonomi” aynı zamanda “demokratikleşmiş bir ekonomi” anlamına gelir.

•Böyle bir ekonomide her yurttaşın nitelikli eğitim, sağlık, iletişim, ulaştırma hizmetine ücretsiz erişimi garanti edilir. Yurttaşlar toplumda,  işyerinde her türlü ayrımcılığa, fiziki ve duygusal taciz ve sömürüye karşı korunur. Yurttaşların kolektif haklarını koruyabilmek için işyerlerinde özgürce, diğer işçilerle birlikte hareket edebilmesi, örgütlenebilmesi güvencesi sağlanır.

•Çalışmak isteyen herkes için ‘istihdam yaratıcı son merci’ olarak kamunun; işsiz milyonları yeni işlere yerleştirmek için, özellikle de ekoloji ile uyumsuzluk oluşturmayan ulusal ve bölgesel düzeyde olmak üzere büyük çaplı kamusal yatırım projelerini hayat geçirmesi gerekir.

•Bankalar başta olmak üzere, temel finansal kuruluşlar kamusallaştırılmalı, bunların hizmetleri kamusal hizmete dönüştürülmelidir. Ayrıca enerji, gıda, imalat ve iletişim sektörlerindeki stratejik öneme sahip şirketler kamusal kontrol altına alınmalıdır.

•Uzun vadede ise, çok daha büyük felaketlere yol açacak olan kâr amaçlı bir büyüme fetişizminden vazgeçilerek,  çevre ile uyumlu,  sosyal ihtiyaçları karşılayabilecek kamusal plan ve programlar başlatılmalıdır.

Demokratik özyönetimsel planlama

Demokratik ekonominin piyasalar aracılığıyla gerçekleştirilen kaynak tahsisini reddederek demokratik bir planlamayı esas alması gerekir. Ancak bu planlama geçmişte reel sosyalizm dönemindeki gibi ya da 1960’larda Türkiye’deki gibi sermaye birikimini hızlandırmayı amaçlayan kapitalist hiyerarşik bir planlama olmamalıdır. Daha ziyade, üretim ve dağıtım alanlarındaki temel kararların (neyin, ne şekilde, nasıl yapılacağına ilişkin), yerelde, tabanda, bölgelerde alındığı, tepenin bunu sadece koordine ettiği demokratik- özyönetimci bir planlama olmalıdır.

İşyerinde demokrasi

Böyle bir demokratik ekonominin oluşumu sadece makro değil, asıl olarak da mikro yani işletme ya da üretim birimi düzeyindeki demokratikleşme ile sağlanabilir. Yani işyerleri demokratikleştirilmeden ekonominin ve siyasetin demokratikleşmesi mümkün olmaz. Bu ise kuşkusuz mülkiyet biçiminden bağımsız olarak ele alınamaz.

Yani son tahlilde kapitalist mülkiyete son verilmeden, işyerindeki kapitalist iş bölümü ortadan kaldırılmadan işyerlerini demokratikleştirmek söz konusu olamaz. Bu nedenle de demokratik bir ekonomi büyük çaplı-stratejik öneme sahip sektörlerde demokratik bir kontrole tabi devlet mülkiyetini olduğu gibi, her türden kolektif mülkiyeti (kooperatif ya da komünal) ve küçük çaplı özel mülkiyeti de içermek durumundadır.

Emek örgütleri demokratikleştirilmeli

Kuşkusuz işyerindeki demokratikleşme sadece mülkiyet biçiminin değişmesiyle de sağlanamaz. Ayrıca işçilerin öz örgütleri olan işçi sendikalarının korunması ve güçlendirilmesi de şarttır. Ancak işçilerin örgütlenme biçimlerinin sendikalarla sınırlı tutulmaması, aynı zamanda meclisler, birlikler, kooperatifler, komünler gibi diğer yatay örgütlenmelerin de kullanılması gereklidir.

Son olarak, işyerindeki demokratikleşme, işçi sendikalarında da demokratikleşmeyi gerektirir. Temsil siyasetinden ziyade doğrudan ve demokratik bir biçimde karar alma süreçlerine işçilerin her birinin aktif bir biçimde katılımını sağlayacak, koruyacak mekanizmaların kurulması da gereklidir (bu bağlamda KESK’in yeni yönetiminin bu meseleyi ciddi bir biçimde ele almasında büyük yarar var).

‘Uluslararası Kamu Hizmetleri Günü’

23 Haziran tarihinin bir diğer önemli yanı daha var. Bu tarih Birleşmiş Milletler Örgütü tarafından ‘uluslararası kamu hizmetleri günü, kamu emekçilerinin topluma verdikleri katkıları bilince çıkartmak amacıyla benimsenmiş bir gün olarak tanıtılıp kutlanıyor.(2)

Avrupa’daki bazı kamu emekçisi sendikaları ise bu günü nitelikli ücretsiz kamusal hizmetlere daha fazla kamusal yatırım yapılması ve emekçilerin çalışma koşullarının  iyileştirilmesi amacıyla  kemer sıkma politikalarına, ticarileştirmeye ve özelleştirmelere  karşı mücadele günü olarak kutluyorlar.(3)

Bu örgütler aynı zamanda hazırladıkları raporlarla, kamusal hizmetlerin giderek özelleştirme ve benzeri  uygulamalarla miktarsal olarak azaldığını ve bu hizmetleri sunan kamu emekçilerinin istihdam edilme biçimlerinin de kamudaki dijitalleşme, uzaktan çalışma, yapay zeka kullanımdaki artışlar yüzünden kötüleştiğini ortaya koyuyorlar.

Kısaca, ‘uluslararası kamusal hizmetler günü’ gelecekte daha iyi bir yaşamın inşasında nitelikli, ücretsiz kamusal hizmetlerin  ve bu hizmetleri sunan kamu emekçilerinin ne denli önemli olduğunun hatırlanması için belirlenmiş bir gün. Çünkü eğitimden sağlığa ve bankacılık hizmetlerine, sosyal bakım hizmetlerinden (yaşlı, çocuk ve engelli bakımı) iletişim ve ulaştırma gibi alt yapı hizmetlerine kadar böyle hizmetler hayatın ve toplumsal üretimin yeniden üretimi için zaruri olan hizmetler. Bu hizmetler ve onları üreten emekçiler olmaksızın hayat dönmüyor. Bunun en önemli kanıtlarından biri Covid-19 sırasında başta sağlık ve dağıtım olmak üzere böyle hizmetlerin kesintisiz olarak sürdürülmesiydi.

Kamusal hizmetlere değer vermek bu hizmetleri üreten kamu emekçilerine değer vermekten geçiyor. Bu nedenle de  kamu emekçilerinin sağladıkları toplumsal katkıyı gözeten bir maddi (adil ücretlendirme ve sosyal haklar)  ve maddi olmayan değerlendirme (itibar vb) hakkaniyetli bir biçimde yapılmalı.

Demokratikleştirilmiş bir kamu hizmeti programı nasıl olmalı?

Bu çerçevede başta kamu- özel işbirliği projeleri ve  taşeronlaştırma olmak üzere tüm özelleştirmelere karşı çıkılmalı ve daha önce özelleştirilmiş olanlar (yeni bir kamusallık tanımı altında) tekrar kamusallaştırılmalı ya da toplumsallaştırılmalıdır.

Bu bağlamda bu hizmetlerin sadece merkezi yönetimlere bağlı kamu iktisadi kuruluşları ya da diğer merkezi yönetim birimlerince sunumu kadar, bunların yerel birimler tarafından da yani belediyeler, yerel meclisler, komünler ve demokratik kooperatifler tarafından sunumu da çok önemli.

Kamusal hizmetler aynı zamanda müştereklerimiz

Bir başka anlatımla kamusal hizmetler artık sadece “sosyal devlet” olmanın bir gereği olarak değil, aynı zamanda bu hizmetlerin her birinin müştereğimiz olduğu  bilinciyle, piyasa/sermaye  ve devletten özerk aktörlerce ve ücretsiz olarak sunulması savunulmalıdır. Bu da her türden demokratik yerel sunum biçiminin artık denenmesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Son olarak, Covid-19 Salgını nedeniyle ortaya çıkan büyük çaptaki bütçe açıkları ve devlet borçlarındaki artışlar,  özellikle de otoriter yönetimler tarafından öncelikle halka dönük kamusal hizmetlere ayrılan bütçe ödeneklerinin azaltılmasıyla (kemer sıkma) telafi edilmeye çalışılıyor. Yani Covid-19 salgını ve beraberinde derinleşen ekonomik krizin faturası kamusal hizmetlerin daha da kısılması biçiminde emekçi halklara çıkartılıyor. Oysa bu açıklar zenginlerden alınabilecek vergilerle kapatılabilir.

Örneğin Türkiye’de Salgın döneminde 26 dolar milyarderinin toplam servetlerinin 15 milyar dolar daha arttığı biliniyor. Bunlara dönük bir servet vergisiyle bu açıklar giderilebilirdi. Bu yapılmadığı gibi, yakınlarda  açıklanan Kamu Maliyesi Raporunda (4) yer alan verilere göre, bu bütçe açıkları KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerdeki artışlarla ve kamusal hizmetlere ayrılan kaynakların azaltılmasıyla kapatılıyor.

Umutsuz TİS görüşmeleri

Bu bağlamda, kamu emekçilerinin kısa bir süre sonra siyasal iktidar ile başlatacakları toplu iş sözleşmesi (tis) görüşmelerinden gerçek enflasyonun yoksullaştırıcı etkisini ortadan kaldırabilecek bir reel ücret zammının çıkmayacağı çok açık.

Çünkü grev hakkı ile desteklenmeyen toplu görüşmelerden emekçilerin elde edebilecekleri şeyler çok sınırlı. Ayrıca kamu emekçilerini temsilen masaya oturan sendikalar gerçek bir emekçi sendikası olmaktan çok uzak, siyasal iktidarın kontrolü altındaki sendikalar. Keza ekonomik kriz dönemlerinde siyasal iktidarlar bu krizin bedelini tüm işçi sınıfına ve emekçi halklara ödetmek istediklerinden çok daha sert, otoriter, anti-demokratik tutum sergilerler. Bugün  yaşanmakta olan da budur.

Bu yüzden de öncelikle kamu emekçilerinin ve onların sendikalarının Türkiye işçi sınıfının bir parçası olduğu ve mücadelenin kamusal alan dışındaki işçi sınıfı ile birlikte birlikte yürütülmesi gerektiğinin bilincinde olması gerekiyor.

Emek, demokrasi ve barış mücadelesi

Ayrıca ücret iyileştirmeleri de dahil olmak üzere, ekonomik haklar için verilen emek mücadelesi demokrasi ve barış için verilen mücadelenin bir parçası olmak durumunda. Çünkü hem otoriter rejimler, hem de bunların yöneldiği savaş ortamı  işçilerin, emekçilerin ekonomik taleplerinin reddedilmesini kolaylaştıran faktörler.

İşte, KESK diğer sendikalardan farklı bir biçimde,  bu üç ayaklı mücadeleyi yıllardır yürütmekte olan bir emek örgütüdür. Bu yüzden de KESK’i güçlendirmek  demokrasiyi ve barışı güçlendirmek, demokrasiyi ve barışı savunmak KESK’i savunmaktır.

Dip notlar:

(1)    https://demokrasikonferansi.org (26 Haziran 2021).

(2)    https://publicadministration.un.org/en/UNPSA2021 (23 June 2021).

(3)    https://socialeurope.eu/international-public-service-day-a-day-of-celebration-action-and-resistance (23 June 2021).

(4)    T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı, Kamu Maliyesi Raporu 2021-1/ Mayıs 2021, https://www.hmb.gov.tr (26 Haziran 2021).

 

 

24 Ağustos 2018 Cuma

AVRUPA BİZİ NEDEN KAYBETMEK İSTEMEZ? (2)


AVRUPA BİZİ NEDEN KAYBETMEK İSTEMEZ? (2)
(Tasarımı dışarıda, imalatı içeride yapılmış, sonucu belli bir kriz yaşıyoruz)

Mustafa Durmuş

24 Ağustos 2018

devam ediyor…

TEKRAR IMF KAPISI MI?
Geriye Türkiye’nin tarihte 19 kez çaldığı IMF kapısına gitmek kalıyor. Ama genel olarak Batı ve özel olarak da ABD ile iyice gerilen ilişkiler bu kapının açılmasının zor, verilebilecek desteğin de hem ağır koşullu, hem de yetersiz olabileceğine işaret ediyor.
Son dönem ABD ile ilişkilerin kötüleşmesi seçim süreçlerinde olan hem Erdoğan’ın hem de Trump’ın işine yaramış görünüyor. Belki de bu yüzden her iki taraf da gerilimi azaltmaya yanaşmıyor, hatta yeni hamlelerle daha da yükseltiyor.
Örneğin Erdoğan, Trump’ı ve ABD’yi düşman ilan ederek, ekonomik krizden onu sorumlu tutuyor ve halkın siyasal iktidarı suçlamasını önlüyor, parti tabanını konsolide ederken, bir kısım ulusalcıyı dahi arkasına alabiliyor. Ana muhalefet partisi de bu konuda ona destek veriyor. Böylece ülkedeki iktidar bloku politik gücünü koruyor.
Diğer yandan bu konsolidasyon ekonomide işe yaramıyor ve ekonomi finans kapitale olan ağır bağımlılığından ötürü döviz ve borç krizlerine her gün daha da eğilimli hale geliyor (1).
Ayrıca her ne kadar Türkiye borsası küresel borsaların ancak binde 1’i, milli hâsıla dünya hasılasının yüzde 1’i büyüklüğünde olsa da, Türkiye NATO askeri personelinin yüzde 12’sini karşılıyor (İngiliz ve Fransız askerlerinin tamamından fazla) (2).
Bu nedenle de, AB kadar ABD de gerçekte Türkiye’yi gözden çıkartmak istemez. Her ne kadar Türkiye’deki finansal kriz 1997’deki Asya krizine çok benzese de, ondan öte etkilere, NATO’nun temellerini sarsacak bir özelliğe sahip (3).
Kısaca Türkiye finans kapitalinin ve ülkeyi yöneten iktidar blokunun ekonomik ve politik krizini aşabilmesi için IMF’ye ve Batının desteğine olan ihtiyacı kadar Batının da Türkiye’yi sistem içinde tutma ihtiyacı var.
Bu da, mevcut statüko devam ettiği sürece “70 yılı aşkın bir süredir bağımlı bulunduğumuz Emperyalist batıdan kolay kolay kurtulabilmemizin, uluslararası finans kapitalin, yerli ortaklarının ve ülkedeki sermaye ve müesses nizamın buna izin vermesinin mümkün olmadığını gösteriyor.

YENİ BİR PARADİGMA, YENİ BİR SİYASAL İRADE GEREKİYOR
Emperyalist-kapitalist sistem ve onun prangalarından gerçek anlamda kurtulabilmek için bunu isteyen ve zorlayan bir sınıf - emek hareketi ve toplumsal muhalefete ve onun alternatif ekonomik ve siyasal paradigmalarına ihtiyaç var. Böyle bir dinamik henüz ortada yok, bu nedenle de bir süre sonra yeni bir IMF programı ile 2001’de bıraktığımız yerden yola devam edilecek gibi görünüyor.
Yani başvurulacak yer muhtemelen yine IMF olacaktır. Ancak böyle olduğunda ülke yine ABD ve AB’nin kapısına gelecek ama hiçbir şey eskisi gibi de olmayacaktır (4).
Kayırmacı bir IMF programını ise mevcut ilişkiler çerçevesinde hiç beklememek gerekiyor. IMF acı reçeteyi sunmadan yardım etmeyecek, bu da siyasal iktidarı giderek zayıflatacaktır.

YANGINDA İLK KURTARILACAKLAR
Diğer yandan böyle bir IMF programı ile kurtarılacak olan Türkiye ekonomisi olmayacağı gibi, işsizlik ve yoksulluk azalmayacaktır.
Tersine kurtarmanın ağır bedelini alınacak kemer sıkma önlemleri nedeniyle emekçiler ödeyecektir (5). İlk kurtarılacak olanlar ise bu Avrupalı bankalar olacak, verilecek desteğin önemli bir kısmı bu bankaların alacaklarının ödenmesinde kullanılacaktır.
Bunun nasıl bilebiliyoruz? Çok uzak değil, en son Yunanistan kurtarma programından biliyoruz.
2010 yılında Yunanistan’ın temerrüde düşmesini önlemek için başlatılan sözde kurtarma programı 20 Ağustos 2018 itibariyle tamamlandı. IMF yardımı ağırlıklı (Avrupa Komisyonu ve Avrupa Merkez Bankası da destek verdi) ve 336 milyar avroluk bu mali desteğin (şu ana kadar 300 milyar avrosu kullanıldı) yüzde 90’ı, ekonomiyi düze çıkartabilecek yatırımlar için değil, Yunanistan’ın başta Avrupalı bankalara ödenecekler olmak üzere, dış borçlarının geri ödenmesinde kullanıldı (6).
Yani paketten halkın ve ekonominin gerçek ihtiyaçlarının karşılanması için her hangi bir şey çıkmadı. Üstelik ücretler düşürüldü, vergiler artırıldı, kamu emekçilerinin ikramiyelerine son verildi, işten çıkartmalar arttı, emeklilik yaşı uzatıldı.
Bu yüzden Türkiye’de de, uluslararası finans kapital alacaklarını kurtarmak için son kertede IMF programını ve kredilerini devreye sokacak ve bu yönde zaten ihtiyaç içinde olan iktidarı IMF programına razı etmek zor olmayacaktır. Bu olası gelişme, meseleye Batı-Doğu ekseninden bakan bazı liberalleri sevindirse de bu gerçekte sevinilecek bir durum değildir.
Böylece onlar bir kez daha bizi kurtarmış olurken, büyük medyamızın propagandası aracılığıyla biz de IMF’yi bize destek vermeye razı etmiş, ülkeyi krizden çıkartmış, yani bir kez daha başarılı bir işe imza atmış olacağız.

SONUÇ: HARÇ BİTTİ YAPI PAYDOS!
Dünya ölçeğinde 2008-2017 dönemi “yükselen ekonomiler” olarak tabir edilen az gelişmiş ekonomiler için bol ve göreli olarak ucuz kaynak-para dönemi. Bu dönem aynı zamanda ABD, Avrupa ve Japonya için devasa para basımının yapıldığı ve faiz oranlarının suni bir biçimde düşük tutulduğu ve piyasalara likiditenin akıtıldığı bir dönem. Yani iki olguyu bir arada değerlendirdiğimizde bu dönem ucuz kredi dönemi.
Bir başka anlatımla bu dönemde, merkez ülkelerde getirisi giderek azalan uluslararası sermaye yatırımları, FED ’in de ucuz fonlama imkânlarından da yararlanarak aralarında Türkiye’nin de bulunduğu azgelişmiş bazı ülkelere akın ettiler.
Örneğin ülkeye AKP döneminde birikimli olarak 600 milyar dolara yakın para girdi (7).
Bu fonlar ağırlıklı olarak getirinin göreli olarak en yüksek olduğu para piyasalarına (bankalardaki yüksek faizli mevduata), yüksek faiz sunan Hazine kâğıtlarına (DİBS) ve getiri oranı yüksek borsalara yöneldiler.
Bu fonları alan ülkeler ise (Türkiye’de olduğu gibi), yabancı sermayenin elde ettiği gelirden ya hiç vergi almayarak ya da en fazla bir asgari ücretli üzerinden aldıkları oranda vergi alarak bu akınları teşvik ettiler.
En önemlisi de gelen bu paralar rantın ve kârın en yüksek olduğu inşaat-emlak gibi sektörlerdeki yatırımlara yöneldi. Böylece ekonomide finansal balonlar oluşurken, artan spekülasyonla birlikte ekonomi yabancı sermaye akımlarına karşı daha duyarlı ve daha kırılgan hale geldi.

YÜKSEK BÜYÜME YANILSAMASI
Bu çapta bir dış kaynak kullanımı Türkiye’de bir büyüme yanılsamasına da neden oldu, milli gelir hormonlu bir biçimde rekor düzeylerde büyüdü (yüzde 7,4 gibi). Ülkenin çehresi değişti. Alt yapı ve üst yapı inşaatlarıyla aldatıcı bir refah görüntüsü ortaya çıkarken, tüm bunlar toplamda 466 milyar dolarlık bir dış borç stokunu (180 milyar dolara yakını kısa vadeli olmak üzere), finansal krize giren bir ekonomiyi ve yüzde 6,5 gibi bir oranda dünyanın en yüksek cari açığını, en yüksek enflasyonunu ve faiz oranlarını kucağımıza bıraktı.
Yüzlerce milyar dolarlık dış kaynağın asıl olarak belli sektörlere yoğunlaşmış, özellikle de iktidarın etrafında kümelenmiş sermaye gruplarını, onların kâr ve servetlerini büyütmek için kullanıldığı, ortaya dökülen bölüşüm ilişkilerinden ve artan yoksulluktan görülebiliyor. Çünkü ülke bunca sanal büyüme sırasında OECD ülkeleri içinde gelir ve servet bölüşümünün en adaletsiz ve eşitsiz olduğu, yoksulluğun hızla arttığı bir ülke haline geldi.

PARTİ SONA ERDİ, ŞİMDİ FATURAYI ÖDEME ZAMANI
Tıpkı 1997 Asya krizi sırasında diğer ülkelerde görüldüğü gibi, liranın çöküşü ülkenin mevcut sorunlarını daha da artırdı. Trump ile yaşanan gerilimler sonucunda ABD tarafından konulan tarifeler, artan FED faizleri, artan petrol fiyatları borç çevirme maliyetlerini hızla artırdı. Dış finansman ihtiyacı milli gelirin yüzde 30’una kadar yükseldi.
Buna karşılık ülkenin toplam rezervleri milli gelirin yüzde 12’si (döviz yüzde 10) civarında kaldı. Kısa vadeli borçların ağırlığı ise bu rezervlerini hızla eritti. Böylece döviz rezervleri kısa vadeli borç geri ödemesinin çok gerisinde bir düzeyde kaldı. Cari açık belli dönemlerde üçte bire yakın bir oranda kaynağı belirsiz döviz girişleriyle (Net Hata ve Noksan Kalemi) kapatılabildi.
Dövizli borçlar, borçlu şirketler için giderek ağır bir yük oluşturdu. Bu da bir döngüye neden oldu: Borcun servisi zorlaştıkça temerrüt (borcu geri ödeyememe nedeniyle iflas hali) riski arttı ve yabancı yatırımcılar ülkeden giderek daha da uzaklaşmaya, sermaye çıkışları artmaya başladı.
Bu da bir süre sonra borç servisini imkânsız hale getirerek, temerrüt olasılığını daha da artırdı. Ödemeler dengesi krizi (döviz krizi), borç krizi giderek bankacılık krizine dönüşmeye başladı.

TASARIMI DIŞARIDA, İMALATI İÇERİDE YAPILMIŞ BİR KRİZ
Yani tasarımı dışarıda, imalatı içeride gerçekleştirilen bir yerli ve milli krizle baş başa kaldık. Bu bir gecede olmadı. Lale devri sona erdi.
Bir yazarın deyimiyle “Türkiye’deki içe patlama hem yavaş yavaş, hem de aniden ortaya çıktı”. Ya da Hemingway’in dediği gibi: “İki biçimde batarsınız: Yavaş yavaş ve aniden!” (8).
Sonuç olarak, 16 yıl boyunca Türkiye ekonomisinde yaşananlar klasik sağ popülist paradigmanın neo liberal ve neo muhafazakâr giysilere bezenerek ve çok büyük ölçüde uluslararası finans kapitalin desteğiyle sergilenen gerçeklerdir.
Bu dönem, bizi sürdürülmesi zor, el parasına bağlı, sanal bir refah artışı görüntüsü altında yaşam biçimlerimizi, içinde yaşadığımız kentlerin görüntüsünü, daha da önemlisi düşüncelerimizi değiştirerek bir yere kadar getiren bir dönemin adıdır.
Ama artık tüm bunların bedeli, ödenecek faturalar, önümüze yeni yeni gelmeye başladı. Faturalar geldikçe de eski sağ popülizm hızla aşırılaştı, sertleşti, otoriterleşti ve daha da baskıcı hale geldi.
Özcesi, IMF’li ya da IMF’siz bir uluslararası mali destek, sadece ciddi bir yol kazasına uğrayan böyle bir servet ve sermaye biriktirme stratejisi ve bunu korumaya dönük siyasal paradigmanın tekrar ayağa kalkmasına yardımcı olabilir.
Bu programlarla insanımızın, toplumun bütününün nefes almasını sağlayacak, etkin ve adaletli bir ekonomiyi kurabilecek yeni bir Türkiye yaratılamaz. Aksini düşünenler birkaç gün önce IMF programı sona eren Yunanistan’ın geldiği duruma bakabilir.
Her 10-15 yılda IMF kapısına ya da başka kapılara gittiğimiz böyle bir kısır döngüden kurtulabilmek, ancak antikapitalist ve antiemperyalist bir paradigmaya geçişle ve bunu mümkün kılabilecek bir siyasal iradenin inşasıyla mümkün olabilir.
………………..

(1) Emre Tarım, “Turkey’s lira crisis: ‘economic war’ sees Erdoğan look east fornew allies”, 
https://theconversation.com (13 August 2018 ).
(2) NATO, Public Diplomacy Division, Press Release (10 July 2018) :Defence Expenditure of NATO Countries (2011-2018).
(3) Lambert Strether, “How Turkey’s Crisis Might Fracture NATO”,
https://www.nakedcapitalism.com (19 August 2018).
(4) Peter S. Goodman, “The West Hoped for Democracy in Turkey. Erdogan Had Other Ideas”, 
https://www.nytimes.com (18 August 2018).
(5) IMF programı altında uygulanacak kemer sıkma politikaları için daha önce bu konuda yazdığım yazıya bakınız: “24 Haziran sonrası: IMF’li ya da IMF’siz kemer sıkmaya hazır olun!”, 
http://sendika62.org (24 Haziran 2018).
(6) Dimitrios Syrrakos, “ Greece exits its third bailout – but eurozone still has much to learn from the crisis”, 
https://theconversation.com (20 August 2018).
(7) 
https://www.gazeteduvar.com.tr/…/kriz-soylesileri-1-komplo-….
(8) Strether, agm.