GSYH etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GSYH etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2021 Çarşamba

TÜİK “Kral Çıplak” dedi!

 

TÜİK “Kral Çıplak” dedi!

Mustafa Durmuş

27 Ocak 2021

TÜİK geçen yıla ilişkin il bazında GSYH gerçekleşmelerini (1) açıkladı.

“Milli Gelir” olarak da bilinen ve bir yılda bir ülkede üretilen mal ve hizmetlerin parasal (piyasa) değerlerinin toplamını gösteren GSYH bir ülkenin ekonomik refahının en önemli göstergesi olarak kabul ediliyor.

Bu hâsıla hızlı büyüdüğünde hükümetler kendilerini çok başarılı sayıyor. Diğer yandan bu hâsıla ya da gelirin nasıl bölüşüldüğü, büyümenin hızı kadar, hatta ondan çok daha önemli. TÜİK’in sözü edilen bülteninde bu bölüşüme ilişkin veriler mevcut. Buna göre:  

En yüksek payı (tahmin edilebileceği gibi) yüzde 30,7 ile İstanbul aldı (1 trilyon 327 milyar 452 milyon TL). İstanbul'u, yüzde 9,2 ile (395 milyar 731 milyon TL) Ankara ve yüzde 6,1 ile (263 milyar 38 milyon TL) İzmir izlerken; son üç sırada 4 milyar 134 milyon TL ile Tunceli, 3 milyar 399 milyon TL ile Ardahan ve 2 milyar 840 milyon TL ile Bayburt geliyor.  

Bu arada “en büyük beş ilin, toplam gelirin yüzde 53,7'sini aldığının” altını da çizelim. Yani ülke genelinde milli gelir ya da toplumsal refah belli merkezlerde toplanmış durumda. Bu çok önemli bir çarpıklık göstergesi.

Ağrı’nın geliri İstanbul’un gelirinin beşte birinden az

Ancak bunun kadar önemli bir başka sorun daha var. İllerde kişi başına düşen (ya da düşmeyen) hasılanın ya da gelirin dağılımı.  

Kişi başına GSYH’de İstanbul 86 bin 798 TL ile ilk sırada yer alırken, onu 81 bin 228 TL ile Kocaeli ve 71 bin 27 TL ile Ankara izledi. Son üç sırada ise; 18 bin 708 TL ile Van, 17 bin 465 TL ile Şanlıurfa ve 16 bin 727 TL ile Ağrı gibi iller yer alıyor.

Bir konuyu netleştirelim: Milli gelir, yurt çapında da, illerin kendi içinde de eşit dağılmıyor. Buna rağmen, sanki eşit dağılıyormuş gibi sunuluyor (dolayısıyla da bizi yanıltıyor). Bunun sonucunda böyle büyük boyuttaki gelir eşitsizlikleri gizlenmiş oluyor. 

Bu yanılsamaya rağmen (yani eşit dağıtılmış olarak kabul etsek dahi), bir gerçek yüzümüze çarpıyor:

Geçen yıl Ağrı'da yaşayan bir yurttaşımız İstanbul’da yaşayan bir yurttaşımızın elde ettiği gelirin beşte birinden az bir geliri elde edebildi (yüzde 19). Buna uygun olarak hayatını sürdürmeye çalıştı.

Bu noktada şöyle bir itiraz gelebilir: “Sözü edilen Doğu ve Güney Doğu’daki bu illerde yaşam İstanbul’a göre daha ucuzdur (örneğin ev kiraları ve gıda gibi). Bundan emin olamayız. Buna rağmen yaşamın bu bölgelerde daha ucuz olduğunu kabul etsek dahi eşitsizlikler azalmıyor.

Bunu da yine TÜİK’in 4 Kasım 2015 tarihinde yayımladığı bir bültende (2) yer alan ve bölgelere ve illere göre tüketim harcamalarının dağılımını içeren araştırmasından görebiliyoruz.

İstanbul Kuzey Doğu Anadolu Bölgesinin 13 katı daha fazla tüketiyor  

Buna göre; (2012-2014) yılları arasında yapılmış olan toplam hane halkı tüketim harcamalarının yaklaşık yüzde 25’i tek başına İstanbul’da, yüzde 14,6’sı Ege Bölgesi’nde, yüzde 12’si Akdeniz Bölgesi’nde; buna karşılık sadece yüzde 1,9’u Erzurum, Ağrı, Kars ve Iğdır’ın aralarında bulunduğu Kuzeydoğu Anadolu Bölgesinde gerçekleşti. Buna Ortadoğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri de katıldığında bu oran ancak yüzde 10,7’ ye çıkabiliyor.

Bu bölgelerde tüketim harcamalarının çok önemli bir kısmı konut (kira), gıda gibi kalemlere ayrıldığından eğitim, eğlence ve kültür gibi harcamalar için geriye para kalmıyor.

Eğitime ayrılan pay sadece yüzde 1

Örneğin, eğitim için Kuzeydoğu Anadolu’da ayrılan pay sadece binde 4.  Tüm Bölgedeki pay ise sadece yüzde 1,1. Eğlence ve kültüre ayrılan pay ise yine Kuzeydoğu Anadolu’da yüzde 2’nin altında (yüzde 1, 9). Tüm Bölge ortalaması ise sadece yüzde 2,3.

Yani hem ekonomik büyümenin temel sürükleyicisi olduğu, hem de refahın temel göstergesi olduğu kabul edilen tüketim harcamalarından ülkenin Doğu ve Güneydoğusu payını yeterince alamıyor.

Kısaca, sadece kişi başı gelirde beş katı aşan farklılık değil, tüketimde de buna yakın oranda ortaya çıkan farklılık ülkenin Batısından Doğusuna ne kadar büyük bir ekonomik düzey farklılaşması (ya da yoksulluk) içinde olduğunu gösteriyor. Bunlara, demokratik hak ve özgürlüklerin kullanımı konusundaki farklılıklar da dâhil edildiğinde, bu ayrışmanın daha da büyük olduğu ortaya çıkıyor.

“Bölgesel kalkınma farklılığı” konuyu açıklamaya yetmiyor

Gelir düzeyi farklılığını sadece “bölgesel kalkınma ve gelişme farklılıkları” ile açıklamak mümkün mü? Ya da bu noktada (farklılıkları azaltmak için) “bölgeye daha fazla yatırım yapmak” gibi öneriler yeterli mi?  

“Bölgesel kalkınma farklılığı” bazı çevreler tarafından çok başvurulan bir açıklama olsa da, sadece bir sonuç olabilir.  Bu sonuca yol açan daha derindeki, temel ekonomik, politik ve sosyal nedenlerin neler oldukları ortaya konulmalı ve bunlara uygun çözümler önerilmeli.

Dip notlar:

(1)  TÜİK, İl Bazında Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, 2019, https://www.tuik.gov.tr(27 Ocak 2021).

(2)  TÜİK, Hane halkı Tüketim Harcamalarının Bölgesel Dağılımı Araştırması, Kasım 2015.

 

 



9 Ekim 2019 Çarşamba

MUTSUZLUĞUMUZ SÜRPRİZ DEĞİL



MUTSUZLUĞUMUZ SÜRPRİZ DEĞİL

Mustafa Durmuş

9 Ekim 2019

Cato Enstitüsü’nden S. Hank, birkaç gün önce bu yılki “Sefalet Endeksi” ya da “Mutsuzluk Endeksi” olarak da dilimize çevrilebilecek olan “Misery Index”i yayımladı (1).
Endekste yer alan ülke sayısı 95 ve endeks toplam 4 ekonomik göstergeden oluşuyor: Enflasyon, banka faiz oranları, işsizlik ve ekonomik büyüme oranı.
Yani bir ülkede işsizlik, enflasyon ve faiz oranları arttıkça; bunun yanı sıra ekonomik büyüme hızı düştükçe o ülke insanlarının mutsuzluğu artıyor (ya da mutluluğu azalıyor).
Endeksin başında yer alan ülkeler dünyanın en mutsuz insanlarının yaşadığı, sonunda yer alan ülkelerse en az mutsuz (ya da göreli olarak mutlu) insanlarının yaşadığı ülkeler olarak nitelendiriliyor.

EN MUTLU ÜLKELER: TAYLAND, MACARİSTAN, JAPONYA
Böylece 2018 verilerini esas alan bu yılki endekse göre; dünyanın en az mutsuz (ya da göreli olarak mutlu) insanlarının yaşadığı ülkeler sırasıyla: Tayland (1,7 puan ile son, 95. sırada), Macaristan (2,6 puan ile 94. sırada), Japonya (3,3 puan ile 93. sırada), Avusturya (3,2 puan ile 92.sırada) ve Çin (4,2 ile 91.sırada) yer alıyor.
Endeks’e göre, Tayland ve Macaristan’da yaşayanların göreli olarak daha az mutsuz olmasının (ya da mutlu olmalarının) nedeni bu ülkelerdeki düşük işsizlik oranları. İlkinde işsizlik binde 4 ile yüzde 1 arasında; ikincisinde ise yüzde 4’ün altında seyrediyor.
Böylece istihdamın iyi ücretli, güvenceli- kalıcı ya sağlıklı olup olmadığına bakılmaksızın işsizliğin azaltılmasının insanları mutlu ettiği ileri sürülüyor.

ENFLASYON VE İŞSİZLİK: EN FAZLA MUTSUZLUK NEDENİ
Listenin başında (yani dünyanın en mutsuz ülkeleri olarak): Venezüella, (1,746,439 puan), Arjantin (75,7 puan), İran (75,7), Brezilya (53,6) ve Türkiye (53,3) geliyor.
Bu ülkelerin hepsi ciddi ekonomik sorunlarla uğraşıyor ama ilk üç ülkede mutsuzluğun asıl kaynağı enflasyon iken, bu Brezilya ve Türkiye’de yüksek işsizlik olarak ortaya çıkıyor (elektrik, doğal gaz ve ulaştırma alanında üst üste yapılan zamlara ve tartışmalı enflasyon verilerine bakarak Türkiye’nin gerçekte daha üst sıralarda olması gerektiği ileri sürülebilir).
Enflasyon, tüketim yapabilmek için kullanılan kredilerin faizlerinin yüksekliği ve her şeyden önemlisi işsizliğin yoksulluk ve açlıkla doğrudan ilişkili olduğu çok açık. Yoksul ve aç insanların mutsuz olmaları kadar doğal bir durum söz konusu olamaz. Aksini ileri sürmek yoksulları kandırmaya çalışmaktan öte bir şey olmaz.

SINIFLI TOPLUMDA HERKES MUTLU YA DA MUTSUZ OLAMAZ
Ancak endeksin bazı zayıf noktaları var. İlk olarak, yabancılaşmanın had safhaya eriştiği, sınıflara bölünmüş, ırk-kimlik, inanç ve cinsiyete göre ayırımcılığın hâkim olduğu, çoğulculuk yerine tekçiliğin geçerli olduğu ülkelerde herkesin bir bütün olarak mutlu, ya da mutsuz olması beklenemez.
Yani toplumun büyük bir kısmının mutsuz olduğu bir ülkede, küçük bir azınlık son derece halinden memnun yaşıyor olabilir ki bu da kapitalist toplumların temel gerçekliğini yansıtır.

SADECE EKONOMİK NEDENLER Mİ?
Asıl zayıf nokta ise mutluluğun ya da mutsuzluğun sadece ekonomik nedenlerle ve göstergelerle sınırlı tutulması.
Böyle olunca da Macaristan ve Çin gibi otoriter, insan haklarına saygı gösterilmeyen, en küçük hak arama eylemi ya da gayretinin ağır bir devlet baskısıyla sonlandırıldığı, özgürlüklerin kısıtlandığı ülkeler sırf ekonomik göstergeleri iyi olduğu için, göreli olarak daha mutlu (ya da daha az mutsuz) ülkeler olarak nitelendiriliyor.
Bu bağlamda örneğin her iki ülke de İsviçre, ya da İsveç, Norveç, Finlandiya ve Danimarka gibi Kuzey’in sosyal refah olarak oldukça gelişmiş ülkelerinden daha iyi durumda gösterilebiliyor.

“DİLİM OLMAZSA EKMEĞİMİ ÇALANI NASIL TEŞHİR EDERİM?”
Oysa genel olarak özgürlüklerin varlığının ve güvence altında olmasının insanların mutluluğu anlamında önemi çok büyük. Bu nedenle de örneğin, ana dilini özgürce kullanamayan birine “işin var, ekmeğin var, kendi dilini kullanmayı ne yapacaksın” diye sorulduğunda şöyle bir yanıt alabilirsiniz: “Dilim olmazsa, ekmeğimi çalanı nasıl teşhir ederim?”
Ya da haksız yere işinden atılmış bir KHK’lı bu durumu özgürce teşhir edemiyor ve hakkını arayamıyorsa nasıl mutlu olabilir?
Ayrıca endeksin temel bileşeni konumundaki ekonomik büyüme oranı (ya da kişi başına düş(mey)en GSYH’nin (kabaca milli gelir) yüksekliği ölçütü toplumun mutluluğunu göstermekten çok uzak bir ölçüt.

GSYH ŞİDDET VE ZOR İÇERİYOR
Bu kavramın nasıl bir ortamda ortaya atıldığına bakıldığında mesele daha iyi anlaşılabilir. GSYH’nin keşfi çok eski değil. 1930’larda Kuznets ve Keynes tarafından, Büyük Depresyon’a karşı uygulanacak politikalarda kullanılmak üzere bir makroekonomik büyüklük bulma çabası içinde ortaya atıldı. Para ile ölçülebilen her türden mal ve hizmet bu kavrama dâhil edildi.
Bu konuda bu ikili arasında görüş farklılığı vardı. Örneğin Kuznets’e göre, toplumun iyi olma halinin bir göstergesi olacaksa, reklam harcamaları (ya da gelirleri) ve güvenlik harcamaları gibi harcamalar GSYH içine dâhil edilmemeliydi. Çünkü bu tür mal ya da hizmetlerin üretimleri arttığında hükümetler bunu bir ekonomik başarı ölçüsü olarak topluma sunabilirlerdi (2). (Bilindiği gibi bugün Türkiye’de devlet öncülüğündeki askeri-güvenlik sanayi yatırım harcamaları ekonomik büyüme içinde yer alıyor).
Kısaca GSYH ölçütü bir bunalım ve savaş dönemi ölçütü. Dolayısıyla da dönemin ekonomik ve politik koşullarını yansıtan ve savaş-militarizm gibi kavramları içeren bir ölçüt.

GSYH “HER TÜRLÜ ZARARLI FAALİYETİN ALTINA SÜPÜRÜLDÜĞÜ BİR HALI” GİBİ…
Bir faaliyetin faydalı olup olmadığına bakmaksızın parasal değerle ifade edilen (parasallaştırılan) her şeyi ölçmeyi amaçlıyor. Kaz Dağları örneğinde olduğu gibi, ağaçlar kesilip kereste olarak satıldığında, dağın altındaki madenler çıkartılıp satıldığında GSYH artıyor. Ama ağaçların yok edilmesinin neden olduğu iklimsel etkilerin ya da altın çıkartmada kullanılan siyanürün suya verdiği insani ve diğer canlı türleriyle ilgili zarar ya da tarımsal üretim kayıpları bu hesaba katılmıyor.
Ya da ülkede olduğu gibi haftada 50 saatin üstünde çalışıldığında ya da emeklilik yaşı uzatıldığında GSYH artıyor ama bu çok fazla çalışmanın neden olduğu sağlık tahribatları ve hastalıkların yol açtığı zararlar ölçüme dâhil edilmiyor.

BARIŞ FAYDALI DEĞİL Mİ?
Keza, barışın savunulması için sürdürülen çabalar, evde çocuk yetiştirilmesi, yaşlılara ve hastalara bakılması, ev işleri, kendi gıdasının üretimi gibi faydalı işler piyasaya çıkıp parasallaşmadığı için GSYH içine, dolayısıyla da mutluluk ya da iyi olma haline dâhil edilmiyor.
Kısaca ekonomiler küçüldükçe (işsizlik artıp -gelirler azalıp yoksulluk artacağı için) emekçilerin mutsuzluğunun artması kesin olsa da, tersi kesin değil. Yani daha yüksek büyüme beraberinde her zaman daha yüksek mutluluk getirmiyor.
Çünkü hem nitelikli istihdam yaratmıyor, hem ortaya çıkan nema eşit/adil dağılmıyor, hem de doğa ve emek daha çok tahrip ediliyor. Böylece insanlar daha fazla mutsuz olabiliyor.

MUTLULUK İÇİN İŞ – EKMEK - ÖZGÜRLÜK VE DEMOKRASİ GEREKLİ
O halde insanın gelişimini ve mutluluğunu son derece tartışmalı bir kavram olan GSYH büyümesine indirgememek gerekiyor.
Aksine bir toplumun “iyi olma halini”; güçlü demokratik hak ve özgürlüklerin (çoğulcu ve katılımcı demokrasi) varlığı, kendi kimliğine uygun özgürce yaşam, eşit yurttaşlık hakkı, toplumsal cinsiyet eşitliği, doğaya saygılı olma, nitelikli, herkesin ücretsiz erişimine açık kamusal eğitim, sağlık hizmetlerinin varlığı ve sağlıklı-uzun ömür gibi temel göstergelerle ilişkilendirmek daha doğru olur.
Örnek olarak, genelde Avrupa ülkeleri bu göstergeler açısından daha iyi durumda. Çünkü kişi başı GSYH’si ABD’den yüzde 40 düşük olsa da, gezegene bu ülkeden yüzde 60 daha az karbon dioksit gönderiyorlar. ABD’de mutluluk düzeyinin şu ana kadar görülmüş olan en yüksek olduğu yıllar olan 1950’li yıllarda kişi başı gelir sadece 15,000 dolardı (2010 fiyatlarıyla). Sonraki dönemlerde ise gelirin neredeyse 4 katına çıkmasına rağmen mutluluk düzeyi artmadı. Keza bugün gelişkin ekonomiye sahip ABD’de kişi başı gelir 53,000 dolar ve ortalama yaşam süresi 79 yıl. Buna karşılık azgelişmiş bir ekonomiye sahip Kosta Rika’da kişi başı gelir 10,000 dolar ama ortalama yaşam süresi ABD’den daha uzun (3).
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Kısaca, tek başına kişi başı gelirin yüksekliği insanları daha uzun yaşatmaya ya da mutlu etmeye yetmiyor.
Özcesi, mutluluğumuzu (ya da mutsuzluğumuzu) daha yüksek gelir, üretim ya da tüketim kadar (belki de ondan daha önemli olarak), adalet, eşitlik, özgürlük, barış, çoğulculuk ve güçlü kamusal-toplumsal güvenceler belirliyor.

DİP NOTLAR:
(1) https://www.visualcapitalist.com/the-most-miserable-countri… (4 October 2019).
(2) Jason Hickel, The Divide, A Brief Guide to Global Inequality and Its Solutions, Windmill Books, 2017, s. 282-286.
(3) Agk., s. 291-293.


Cato Enstitüsü’nden Steve Hank, birkaç gün önce bu yılki  “Sefalet Endeksi” ya da “Mutsuzluk Endeksi” olarak da dilimize çevrilebilecek olan “Misery Index”i yayımladı (1).

Endekste yer alan ülke sayısı 95 ve endeks toplam 4 ekonomik göstergeden oluşuyor: Enflasyon, banka faiz oranları, işsizlik ve ekonomik büyüme oranı.

Yani bir ülkede işsizlik, enflasyon ve faiz oranları arttıkça; bunun yanı sıra ekonomik büyüme hızı düştükçe o ülke insanlarının mutsuzluğu artıyor (ya da mutluluğu azalıyor).

Endeksin başında yer alan ülkeler dünyanın en mutsuz insanlarının yaşadığı, sonunda yer alan ülkelerse en az mutsuz (ya da göreli olarak mutlu)  insanlarının yaşadığı ülkeler olarak nitelendiriliyor.



EN MUTLU ÜLKELER: TAYLAND, MACARİSTAN, JAPONYA !….

Böylece 2018 verilerini esas alan bu yılki endekse göre; dünyanın en az mutsuz (ya da göreli olarak mutlu) insanlarının yaşadığı ülkeler sırasıyla: Tayland (1,7 puan ile son, 95.  sırada), Macaristan (2,6 puan ile 94. sırada), Japonya (3,3 puan ile 93. sırada), Avusturya (3,2 puan ile 92.sırada) ve Çin (4,2 ile 91.sırada) yer alıyor.

Endeks’e göre, Tayland ve Macaristan’da yaşayanların göreli olarak daha az mutsuz olmasının (ya da mutlu olmalarının) nedeni bu ülkelerdeki düşük işsizlik oranları. İlkinde işsizlik binde 4 ile yüzde 1 arasında; ikincisinde ise yüzde 4’ün altında seyrediyor.

Böylece istihdamın iyi ücretli, güvenceli- kalıcı ya sağlıklı olup olmadığına bakılmaksızın işsizliğin azaltılmasının insanları mutlu ettiği ileri sürülüyor.

ENFLASYON VE İŞSİZLİK: EN FAZLA MUTSUZLUK NEDENİ

Listenin başında (yani dünyanın en mutsuz ülkeleri olarak): Venezüella,  (1,746,439 puan), Arjantin (75,7 puan), İran (75,7), Brezilya (53,6) ve Türkiye (53,3) geliyor.

Bu ülkelerin hepsi ciddi ekonomik sorunlarla uğraşıyor ama ilk üç ülkede mutsuzluğun asıl kaynağı enflasyon iken, bu Brezilya ve Türkiye’de yüksek işsizlik olarak ortaya çıkıyor (elektrik, doğal gaz ve ulaştırma alanında üst üste yapılan zamlara ve tartışmalı enflasyon verilerine bakarak Türkiye’nin gerçekte daha üst sıralarda olması gerektiği ileri sürülebilir).

Enflasyon,  tüketim yapabilmek için kullanılan kredilerin faizlerinin yüksekliği ve her şeyden önemlisi işsizliğin yoksulluk ve açlıkla doğrudan ilişkili olduğu çok açık. Yoksul ve aç insanların mutsuz olmaları kadar doğal bir durum söz konusu olamaz. Aksini ileri sürmek yoksulları kandırmaya çalışmaktan öte bir şey olmaz.

SINIFLI TOPLUMDA HERKES MUTLU YA DA MUTSUZ OLAMAZ

Ancak endeksin bazı zayıf noktaları var. İlk olarak, yabancılaşmanın had safhaya eriştiği, sınıflara bölünmüş, ırk-kimlik, inanç ve cinsiyete göre ayırımcılığın hâkim olduğu, çoğulculuk yerine tekçiliğin geçerli olduğu ülkelerde herkesin bir bütün olarak mutlu, ya da mutsuz olması beklenemez.

Yani toplumun büyük bir kısmının mutsuz olduğu bir ülkede, küçük bir azınlık son derece halinden memnun yaşıyor olabilir ki bu da kapitalist toplumların temel gerçekliğini yansıtır.

SADECE EKONOMİK NEDENLER Mİ?

Asıl zayıf nokta ise mutluluğun ya da mutsuzluğun sadece ekonomik nedenlerle ve göstergelerle sınırlı tutulması.

Böyle olunca da Macaristan ve Çin gibi otoriter, insan haklarına saygı gösterilmeyen, en küçük hak arama eylemi ya da gayretinin ağır bir devlet baskısıyla sonlandırıldığı, özgürlüklerin kısıtlandığı ülkeler sırf ekonomik göstergeleri iyi olduğu için, göreli olarak daha mutlu (ya da daha az mutsuz) ülkeler olarak nitelendiriliyor.

Bu bağlamda örneğin her iki ülke de İsviçre, ya da İsveç, Norveç, Finlandiya ve Danimarka gibi Kuzey’in sosyal refah olarak oldukça gelişmiş ülkelerinden daha iyi durumda gösterilebiliyor.

“DİLİM OLMAZSA EKMEĞİMİ ÇALANI NASIL TEŞHİR EDERİM?”

Oysa genel olarak özgürlüklerin varlığının ve güvence altında olmasının insanların mutluluğu anlamında önemi çok büyük. Bu nedenle de örneğin, ana dilini özgürce kullanamayan birine “işin var, ekmeğin var, kendi dilini kullanmayı ne yapacaksın” diye sorulduğunda şöyle bir yanıt alabilirsiniz: “Dilim olmazsa, ekmeğimi çalanı nasıl teşhir ederim?”

Ya da haksız yere işinden atılmış bir KHK’lı bu durumu özgürce teşhir edemiyor ve hakkını arayamıyorsa nasıl mutlu olabilir?

Ayrıca endeksin temel bileşeni konumundaki ekonomik büyüme oranı (ya da kişi başına düş(mey)en GSYH’nin (kabaca milli gelir) yüksekliği ölçütü toplumun mutluluğunu göstermekten çok uzak bir ölçüt.

GSYH ŞİDDET VE ZOR İÇERİYOR

Bu kavramın nasıl bir ortamda ortaya atıldığına bakıldığında mesele daha iyi anlaşılabilir. GSYH’nin keşfi çok eski değil. 1930’larda Kuznets ve Keynes tarafından, Büyük Depresyon’a karşı uygulanacak politikalarda kullanılmak üzere bir makroekonomik büyüklük bulma çabası içinde ortaya atıldı.  Para ile ölçülebilen her türden mal ve hizmet bu kavrama dâhil edildi.

Bu konuda bu ikili arasında görüş farklılığı vardı. Örneğin Kuznets’e göre, toplumun iyi olma halinin bir göstergesi olacaksa, reklam harcamaları (ya da gelirleri) ve güvenlik harcamaları gibi harcamalar GSYH içine dâhil edilmemeliydi.  Çünkü bu tür mal ya da hizmetlerin üretimleri arttığında hükümetler bunu bir ekonomik başarı ölçüsü olarak topluma sunabilirlerdi (2). (Bilindiği gibi bugün Türkiye’de devlet öncülüğündeki askeri-güvenlik sanayi yatırım harcamaları ekonomik büyüme içinde yer alıyor).

Kısaca GSYH ölçütü bir bunalım ve savaş dönemi ölçütü. Dolayısıyla da dönemin ekonomik ve politik koşullarını yansıtan ve savaş-militarizm gibi kavramları içeren bir ölçüt.

GSYH “HER TÜRLÜ ZARARLI FAALİYET ALTINA SÜPÜRÜLDÜĞÜ BİR HALI” GİBİ…

Bir faaliyetin faydalı olup olmadığına bakmaksızın parasal değerle ifade edilen (parasallaştırılan) her şeyi ölçmeyi amaçlıyor.  Kaz Dağları örneğinde olduğu gibi, ağaçlar kesilip kereste olarak satıldığında, dağın altındaki madenler çıkartılıp satıldığında GSYH artıyor. Ama ağaçların yok edilmesinin neden olduğu iklimsel etkilerin ya da altın çıkartmada kullanılan siyanürün suya verdiği insani ve diğer canlı türleriyle ilgili zarar ya da tarımsal üretim kayıpları bu hesaba katılmıyor.

Ya da ülkede olduğu gibi haftada 50 saatin üstünde çalışıldığında ya da emeklilik yaşı uzatıldığında GSYH artıyor ama bu çok fazla çalışmanın neden olduğu sağlık tahribatları ve hastalıkların yol açtığı zararlar ölçüme dâhil edilmiyor. 

BARIŞ FAYDALI DEĞİL Mİ?

Keza, barışın savunulması için sürdürülen çabalar,  evde çocuk yetiştirilmesi,  yaşlılara ve hastalara bakılması, ev işleri, kendi gıdasının üretimi gibi faydalı işler piyasaya çıkıp parasallaşmadığı için GSYH içine, dolayısıyla da mutluluk ya da iyi olma haline dâhil edilmiyor.

Kısaca ekonomiler küçüldükçe (işsizlik artıp -gelirler azalıp yoksulluk artacağı için) emekçilerin mutsuzluğunun artması kesin olsa da,  tersi kesin değil. Yani daha yüksek büyüme beraberinde her zaman daha yüksek mutluluk getirmiyor.

Çünkü hem nitelikli istihdam yaratmıyor, hem ortaya çıkan nema eşit/adil dağılmıyor, hem de doğa ve emek daha çok tahrip ediliyor.  Böylece insanlar daha fazla mutsuz olabiliyor.

MUTLULUK İÇİN İŞ – EKMEK - ÖZGÜRLÜK VE  DEMOKRASİ GEREKLİ

O halde insanın gelişimini ve mutluluğunu son derece tartışmalı bir kavram olan GSYH büyümesine indirgememek gerekiyor. 
Aksine bir toplumun “iyi olma halini”;  güçlü demokratik hak ve özgürlüklerin (çoğulcu ve katılımcı demokrasi) varlığı, kendi kimliğine uygun özgürce yaşam,  eşit yurttaşlık hakkı, toplumsal cinsiyet eşitliği, doğaya saygılı olma, nitelikli, herkesin ücretsiz erişimine açık kamusal eğitim, sağlık hizmetlerinin varlığı ve sağlıklı-uzun ömür gibi temel göstergelerle ilişkilendirmek daha doğru olur.
Örnek olarak, genelde Avrupa ülkeleri bu göstergeler açısından daha iyi durumda. Çünkü kişi başı GSYH’si ABD’den yüzde 40 düşük olsa da, gezegene bu ülkeden yüzde 60 daha az karbon dioksit gönderiyorlar.  ABD’de mutluluk düzeyinin şu ana kadar görülmüş olan en yüksek olduğu yıllar olan 1950’li yıllarda kişi başı gelir sadece 15,000 dolardı (2010 fiyatlarıyla).  Sonraki dönemlerde ise gelirin neredeyse 4 katına çıkmasına rağmen mutluluk düzeyi artmadı. Keza bugün gelişkin ekonomiye sahip ABD’de kişi başı gelir 53,000 dolar ve ortalama yaşam süresi 79 yıl. Buna karşılık azgelişmiş bir ekonomiye sahip Kosta Rika’da kişi başı gelir 10,000 dolar ama ortalama yaşam süresi ABD’den daha uzun (3).
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Kısaca, tek başına kişi başı gelirin yüksekliği insanları daha uzun yaşatmaya ya da mutlu etmeye yetmiyor.
Yani mutluluğumuzu (ya da mutsuzluğumuzu) daha yüksek gelir, üretim ya da tüketim kadar (belki de ondan daha önemli olarak), adalet, eşitlik, özgürlük, barış, çoğulculuk ve  güçlü kamusal-toplumsal güvenceler belirliyor

DİP NOTLAR:
(1)  https://www.visualcapitalist.com/the-most-miserable-countries-in-the-world (4 October 2019).
(2)  Jason Hickel, The Divide, A Brief Guide to Global Inequality and Its Solutions, Windmill Books, 2017, s. 282-286.
(3)  Agk., s. 291-293.







1 Nisan 2017 Cumartesi

ÜÇ AYDA KÜÇÜLMEDEN MUCİZEVİ BİR BÜYÜMEYE

ÜÇ AYDA KÜÇÜLMEDEN MUCİZEVİ BİR BÜYÜMEYE
Mustafa Durmuş

31 Mart 2017
TÜİK, 2016 yılının bütününe ait büyüme verilerini açıkladı. Bu verilere göre Türkiye ekonomisi (Ekim-Kasım-Aralık) aylarını kapsayan 4.çeyrekte beklenenin üzerinde, yüzde 3,5 ve böylece de 2016 yılının bütününde de yüzde 2,9 oranında büyümüş.
Ana akım medyada bu durum “Türkiye ekonomisi büyümeye devam ediyor” sözcükleriyle müjdelendi ama hatırlatalım, ekonomi bu yeni hesaplama yöntemine göre 2015 yılında yüzde 6,1 büyütülmüştü. Yani son bir yılda ekonomik büyüme hızı yarı yarıya düşmüş. Kuşkusuz bu düşüşte ekonomik kriz kadar politik krizin de etkisi büyük.
Ekonomideki işsizlik, cari açık, borç stokları, bütçe açığı, gelir bölüşümü gibi bir çok gösterge aleyhte iken ve üstelik de 15 Temmuz sonrasındaki OHAL uygulamaları ve dışarısı ile yaşanan bunca gerilime rağmen ekonominin yüzde 3’ e yakın büyümüş olması nasıl açıklanabilir ?

Yeni hesaplama yöntemi : Sihirli bir dokunuş!
Birkaç ay geriye gitmek gerekiyor. Bilindiği gibi 2016 yılı sonlarından itibaren TÜİK büyüme verilerini yeni bir yöntem ile belirliyor. Bunu yaparken de son derece tartışmalı bir yılı, 2009 yılını baz yılı olarak seçti. Tartışmalıydı, zira bu yılda ekonomi son yılların en kötü performansını sergilemiş ve yüzde - 4,7 oranında küçülmüştü. Böylece bundan sonraki her yıldaki büyüme bu yıldan çok daha yüksek çıkıyor.
Ayrıca TÜİK daha önce inşaat-emlak harcamalarını yatırımlar içinde ve mortgage ödemelerini tasarruflar içinde saymazken, bu yeni hesaplama yöntemiyle bunlar da işin içine dahil edilince, yani bir sihirli dokunuş ile, bir anda ekonomik göstergeler iyileşti. Örneğin tasarruf ve yatırımlar yüzde 10’ar puan artırıldı, dış açık, bütçe açığı, borç rasyoları düşürüldü ve beraberinde ekonomik büyüme hızı, özellikle de 2011 yılından itibaren yüzde 30 ila yüzde 50 arasında yükseldi ve kişi başına düş(mey)en milli gelir de 9,000 dolardan 11,000 dolara çıktı (bu konuyu daha önce de yazmıştım. Ayrıca M. Eğilmez de bir yazısında eski ve yeni seriye göre büyüme verilerini hem tablolaştırmış, hem de grafikle sunmuştu (bak: http://www.mahfiegilmez.com/…/…/kedi-buysa-ciger-nerede.html).

İşte bugün açıklanan büyüme verileri 2016 yılındaki yeni hesaplama yöntemi ile oluşturulmuş büyüme verileri. Bu nedenle de öncelikle bu verileri Türkiye’nin en derin politik krizlerinden birinin yaşandığı geçen yıl sonlarında uygulamaya sokulan bu yöntemin sağlıklılığına ilişkin kısıtlar çerçevesinde ele almak gerekiyor.
Diğer taraftan kullanılan bu yöntem nesnel bir yöntem olarak kabul edilse dahi, TÜİK’in son verilerinde hala bir çok önemli nokta var. Örneğin bu yeni yönteme göre daha önce sunulan veride 3. çeyrek (Temmuz-Ağustos-Eylül) büyümesi yüzde -2,9 olarak açıklanmıştı. Bugünkü açıklamada bu veri revize edilmiş ve yüzde -1,3’e düşürülmüş. Böylece 4. çeyrek de yüzde 3,5 olarak hesaplanınca yılın bütününde ekonomi yüzde 2,9 büyümüş.
Bültene göre (Ekim –Kasım-Aralık) aylarını kapsayan 4.çeyrekte neredeyse tüm büyüme göstergelerinde belirgin bir iyileşme var. Öyle ki özel tüketim harcamaları yüzde 5,7, kamu tüketim harcamaları yüzde 0,8, özel yatırım harcamaları yüzde 2, ihracat yüzde 2,3 ve ithalat yüzde 3,3 artmış.
Yani bu verilere göre ülke ekonomisi darbe girişiminin ardından geçen 3 ay içerisinde kendini toparlamaya başlamış, haneler ekonomiye artan güvenlerinden dolayı tüketim harcamalarını artırmış (oysa parasal genişlemenin etkileri ancak 2017’den itibaren görülebilecektir), devlet harcamalarını ciddi olarak azaltmış (!), çok daha önemlisi, iyileşen yatırım ortamından ötürü olsa gerek, özel yatırımlar ve ihracat belirgin olarak artmış.
Bu gelişmelerin yaşanan bu kadar önemli bir krize ve ardından yaşananlara rağmen sadece 3-5 ay içinde olumluya çevrilmesi normal koşullarda mümkün mü, bilinmez. Hele üç büyük derecelendirme kuruluşunun ard arda ülke notunu yatırım yapılamaz düzeye indirdiği, turizm sektörünün deyim yerindeyse dibe vurduğu, liranın dolar ve avro karşısında çok ciddi değer kaybettiği bir dönemde bunlar gerçekleştiyse bunun bilim dışı bir açıklaması olmalı.
Bülteni incelemeye devam edelim. Yıllık bazda ele alındığında, ekonomideki yüzde 2,9 büyümeye en fazla katkıyı yüzde 7,3 ile devlet (yaptığı harcamalar ile) vermiş (2015 yılında bu yüzde 4,1 idi). İkinci sıradaki katkı özel yatırımcılardan geliyor: Yüzde 3. Ama hatırlatalım, yeni hesaplamada inşaat ve konut harcamaları yatırım sayılıyor. Hanelerin katkısı ise sadece yüzde 2,3 olmuş (2015’te yüzde 5,5 idi). Yani sokaktaki insanın satın alma gücü ve dolayısıyla da tüketimi yarı yarıya azalmış. Diğer taraftan ihracatın katkısı negatif olmuş: Yüzde -2 (2015’te yüzde 4,2). İthalatın katkısı ise artmış : Yüzde 3,9 (2015’te yüzde 1,7 idi).
Asıl sürükleyici kamu sektörü!
Yani yeni hesaplama yöntemine göre bile büyümenin ardındaki asıl sürükleyici güç devlet olmuş. Bunun daha ne kadar sürdürülebilir olduğu konusu bir yana, bütçe açıklarını ve dolayısıyla da borçlanma ihtiyacını artıracağı kesin. İhracatın azalırken, ithalatın artması ise cari açığın artmasının, dolayısıyla da dış finansman ihtiyacının artacağının ve artık dış finansmanın daha zor, daha kısa vadeli ve bir o kadar da, artan ülke riskleri nedeniyle, daha pahalı bir hale geleceğinin habercisi.
TÜİK’in büyüme verilerini başka reel göstergelerle çapraz sorgulatarak değerlendirmek daha doğru olur. Yani diğer reel göstergelerin böyle bir büyümeyi destekliyor olması gerekiyor. İşsizliği ya da gelir bölüşümünü kastetmiyorum. Zira son dönem kapitalist büyüme bunlarda bir iyileşme yapmadan da sağlanabiliyor.
Kastım, sanayi üretimi verileri, elektrik üretimi, birincil enerji tüketimi, karbon dioksit emisyonu, taşınan yolcu ve yük , kargo miktarı, enflasyondan arındırılmış toplam kredi miktarı ve yapı ruhsat ve kullanma izinleri (daha önceki bir yazımızda inşaat yapı ruhsatı ve kullanma izinlerindeki 2016 yılındaki ciddi düşüşü anlatmıştık).
E. Meyerson adlı İsveçli bir bilim insanı, akademisyenin, Türkiye’deki eski ve yeni büyüme hesaplama yöntemlerini ele alarak büyüme analizi yaptığı iki çalışması var. Bunlardan ilkinde yazar yeni seriye göre hesaplamanın nasıl 2010 yılından itibaren büyüme hızını belirgin bir biçimde artırdığını ortaya koyuyor. Yazar bunun kurgusal-sanal bir büyüme olduğunu, gerçek olmadığını, makyajlamadan kaynaklandığını ileri sürüyor (https://erikmeyersson.com/…/constructing-growth-in-new-turk…).

 Meyerson’un ikinci çalışmasında vardığı sonuçlar ise daha çarpıcı (https://erikmeyersson.com/…/will-the-real-real-gdp-in-turk…/):
“Resmi büyüme oranları ile benim hesaplamalarım sonucunda çıkan büyüme oranları arasında ciddi fark var. Öyle ki 3 farklı model altında incelediğimde büyüme oranları resmi büyüme oranlarının yüzde 4.1 puan ile yüzde 7.5 puan altında çıkıyor. Özellikle de üçüncü modele göre, 2010 – 2015 arasında Türkiye ekonomisi durağan kalmış, ortalama sıfır büyümüş".

Son olarak, yeni milli gelir hesaplama yönteminin manipülatif boyutları ve bunun bugün açıklanan büyüme oranları üzerindeki etkileri konusunda Korkut Boratav Hoca’nın bugünkü yazısının okunmasında büyük yarar var. Bu çalışmasında da Korkut Hoca, yeni hesaplama yöntemiyle 2008- 2015 dönemindeki ortalama yıllık büyüme oranının nasıl yüzde 1,77 puan yükseltilerek yüzde 3,83’ten yüzde 5,60’a çıkartıldığını ortaya koyuyor(http://ilerihaber.org/yazar/milli-gelir-revizyonu-arizalidir).