İşsizlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İşsizlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ağustos 2020 Pazartesi

Dünya Bankası Türkiye Raporu: Elbette “ekonomi yüksek döviz kurlarından ibaret değil”

 

Elbette “ekonomi yüksek döviz kurlarından ibaret değil”

Mustafa Durmuş

17 Ağustos 2020

Yazının başlığı, özellikle de kurlardaki son yükseliş üzerinden iktidarın ekonomi politikalarını eleştirenlere karşı iktidar cephesince yapılan savunmayı özetliyor. 

Bu mealdeki sözler; bazen “buzdolabı sayısındaki artışın halkın refahındaki artış ile ilişkilendirilmesiyle”  dolaylı olarak söyleniyor, bazen de “bir merminin fiyatının ne kadar yüksek” ya da “terörle mücadelenin ne kadar pahalı” olduğu hatırlatılıyor. Böylece hem ekonomideki diğer göstergelerin iyi durumda olduğu, hem de ülkenin bekası açısından her türlü maliyete katlanılması gerektiği vurgulanıyor.

Kuşkusuz ekonomi sadece kurdaki değişikliklere indirgenemez. Nitekim bu durumun bilincinde olan Dünya Bankası da (DB) birkaç gün önce Türkiye ile ilgili bu yöndeki kapsamlı raporunu kamuoyu ile paylaştı.

Bu rapor Türkiye’deki son kur yükselişlerinden önce hazırlandığı için kurlarla ilgili son gelişme raporda yer almıyor. Ancak hemen her ekonomik göstergeye raporda yer verilmiş, mevcut duruma ilişkin ciddi bilimsel çözümlemeler yapılmış, geleceğe ilişkin öngörülerde bulunulmuş.

Raporu görme ama Biden’ı gündeme taşı

Bu anlamda rapor son yıllarda (bence) uluslararası kuruluşlar tarafından Türkiye ekonomisi üzerine hazırlanmış olan en kapsamlı raporlardan biri. Buna rağmen rapor (Bakan Albayrak’ın döviz kurundaki yükselişle ilgili çok tartışılan açıklamalarını yaptığı günlerde yayınlanmış olsa da), ana akım medyanın gündeminde gerektiği gibi yer almadı.

Havuz medyasında daha ziyade raporda yer alan  “Türkiye’nin Salgını daha hızlı kontrol altına aldığı” şeklindeki tespite yer verilmekle yetinildi. Raporun kendinin ülke ekonomisinin bugününe ve yarınına ait olduğu gerçeği göz ardı edildi.(1)  Bu yapılırken bugünlerde ABD Başkan adaylarından J. Biden’in bu yılın başında Türkiye ile ilgili söylediği iddia edilen bazı sözler aynı medya tarafından servis ediliyor.

Dünya Bankası Türkiye Ekonomik İzleme Raporu

Toplamda 120 sayfayı bulan ve çok sayıda banka ekonomistinin katkı verdiği bu rapor (2) Türkiye ekonomisinin ve insanımızın mevcut durumu ve yakın geleceği ile ilgili olarak çok önemli ipuçları veriyor, ciddi uyarılarda bulunuyor. Bu yazıda bunların hepsine yer verme şansımız olmadığı için, bazılarına odaklanmakla yetineceğiz.

Bu yıl ekonomi küçülecek, işsizlik ve yoksulluk artacak, 2021 ise belirsiz

İlk olarak, Dünya Bankası Türkiye ekonomisinin 2020 yılında yüzde -3,8 oranında küçüleceğini, buna bağlı olarak da, işsizliğin ve yoksulluğun daha da artacağını, ülkenin giderek daha fazla finansal bir kriz riski ile karşı karşıya bulunduğunu ileri sürüyor.

Son 3 yılda refahımız yüzde 25 azaldı

Rapordan (s.67); yurttaşlarımızın ortalama ekonomik refah düzeyinin (Korona Salgını yüzünden değil), aslında 2017 yılından bu yana düşmekte olduğu gerçeği ortaya çıkıyor.

Şöyle ki; 2017 yılında kişi başı milli gelir 10,616 dolar iken, bu sürekli olarak düşmüş ve 2018’de 9,693 dolara; 2019’da 9,127 dolara gerilemiş. İçinde bulunduğumuz yılda ise 7,924 dolara kadar düşmesi bekleniyor. Bu son 3 yılda ortalama gelirimiz yüzde 25 azaldı demek oluyor.

Diğer taraftan bu kişi başı gelir hesabının kendi de kusurlu. Zira sanki milli gelir eşit dağılıyormuş gibi, toplam milli gelir toplam nüfusa bölünerek bir ortalama bulunuyor. Oysa gerçekte yılda, bırakın başına binlerce dolar düşeni, bin dolar dahi düşmeyen milyonlarca yoksulumuz, buna karşılık az sayıda da olsa dolar milyarderlerimiz var. Yani rapor ana akım iktisadın ekonomik büyüme yanılsamasını da sürdürüyor.

2023’ te 2019’un gerisinde olacağız

Bu yanılsamaya rağmen, 2022 yılında kişi başı gelirin 8,502 dolar olarak gerçekleşebileceğinin öngörülmesi ise, bu süreçte bir ekonomik toparlanma olsa dahi, halkın durumunun iyileşmeyeceğini, hatta 2019 seviyesinin bile gerisinde kalacağını ortaya koyuyor.

Bu yüzden de 2023 yılında kendilerince yeni bir İslam Cumhuriyeti içinde yaşamak hayali kuranların, siyasal İslam sayesinde uğradıkları ekonomik refah kaybı üzerinden (yitirdikleri sosyal ve politik hakları bir yana)  bir kez daha düşünmelerinde fayda var.

Bu arada raporda diğer kurumların büyüme öngörülerine de yer veriliyor. Bu kurumlar Dünya Bankası kadar da iyimser değil. Örneğin IMF bu yıl Türkiye ekonomisinin yüzde - 5, OECD ise yüzde - 6’ya yakın küçüleceğini öngörüyor (s.65). Bu verilere rağmen, Bakan Albayrak’ın, iktisatçıların bu yıl ekonomide yüzde - 5 küçülme beklentisini hafife almasını ciddiye alabilmek mümkün değil.

Kısaca, Dünya Bankası bu yılı Türkiye için çok zor bir yıl olarak öngörüyor. 2021 yılında ise ekonomik büyümenin bir sıçrama yapabileceğini (yüzde 5) ileri sürse de, bunun ciddi olarak belirsizliklerle dolu olduğunun altını da kalın bir çizgi ile çiziyor. 

Tartışmalı varsayımlar

Ayrıca rapor büyümeye ilişkin tahminlerini şu varsayımlara dayandırıyor: “Salgın ile ilgili yeni sıkılaştırma tedbirleri (sokağa çıkma kısıtlamaları gibi) yapılmayacak, fiziksel mesafelenme uygulamaları bu yılın sonuna kadar (ya da aşı bulunana kadar) etkin biçimde sürdürülecek, yeni bir salgın dalgası olmayacak.”

Normalleşme, Kurban Bayramı ve turizm sezonunun açılması sırasında, Salgında günlük vakalarda bugün itibariyle Nisan ayından daha kötü sayılara ulaştığımız, grip mevsiminin yaklaştığı, bu nedenle de Salgınla mücadelede işimizin daha da zor olacağı çok açık.

Yönetenlerin Salgınla ilgili sorumluluğu yurttaşın kendine bırakırken, yurttaşın da umursamaz tavırları (3) dikkate alındığında, Dünya Bankası’nın raporunu dayandırdığı varsayımların pek de sağlam olmadığı ortaya çıkıyor. Yani Salgın bu Sonbaharda daha da kötüleşirse (ikinci bir dalgaya gerek kalmaksızın) ekonomik büyüme tahminleri tutmaz, ekonomik sonuçlar daha da kötü olabilir.

Talep yönlü büyüme sınırlarına ulaştı

Raporun detaylarında yer alan verilerse çok daha önemli. Zira bir süredir kredi genişlemesi ile (yani hormonlu olarak) talep yönlü büyütülmeye çalışılan ekonomide talebin artmayacağı, tersine ciddi olarak azalacağı öngörülüyor.

Bu bağlamda bu yılın bütününde özel tüketim harcamaları binde - 5; yatırım harcamaları (kredi büyümesine ve faizlerdeki keskin düşüşe rağmen) yüzde -10,5; ihracat yüzde -15 ve ithalat yüzde - 6,5 azalacak (s.15).

Bu yıl büyümesi beklenen tek harcama kalemi ise (tahmin edilebileceği gibi) kamunun tüketim harcamaları. Bu harcamaların yüzde 6,2 oranında artması bekleniyor. Ancak bu gelişme bütçe açığını uzunca bir süreden sonra ilk kez yüzde 5,6’ya kadar çıkartırken, geçen yıl fazla veren cari açığın da yüzde  -3,2’ye yükselmesiyle sonuçlanacak.

Bu durum raporda “ülkenin para politikası araçlarıyla ekonomiyi büyütme sınırına gelindiği” biçiminde yorumlanıyor. Çünkü Türkiye, diğer kırılgan 12 ülke arasında nominal faiz oranları enflasyon oranından en düşük olan ülke (reel faiz oranı  - 6 puan düşük) olarak sıralanıyor.

Bu da iktidara artık faiz oranlarını daha fazla indirme imkânı vermediği için (nitekim Ağustos’ta dolaylı biçimde faizler yükseltildi), ekonomiyi talep yönlü büyütmenin tek yolu olarak geriye kamu bütçesine (kamu harcamalarını artırarak) yüklenmek kalıyor. Nitekim rapor bunu “yönetimin bu alandaki cephaneyi kullandığı” şeklinde ifade ediyor (s.14).

Kuşkusuz bu gelişmeler kaçınılmaz olarak, krizle mücadelenin faturasının kamu sektörüne, dolayısıyla da vergi mükellefi emekçilere daha fazla ödettirilmesiyle sonuçlanacaktır.

 

İşsizlik arttı, çalışılan saatler ve ücretler azaldı

Raporda, Korona salgınının (özellikle Nisan ayından itibaren) istihdam ve işsizlik üzerinde ne kadar etkili olduğu ayrıntılı bir biçimde anlatılıyor:

“Bir bütün olarak istihdam ve işgücüne katılım sayıları 2’şer milyon civarında azaldı. Sektörel olarak en büyük kayıp; toplam istihdamın yüzde 55’ini sağlayan hizmetler sektöründe (istihdamının yüzde 10’unu, yani 1,5 milyon işçiyi kaybetti) yaşanırken, inşaat sektöründeki istihdam kaybı yüzde 28’i buldu. Alt sektörler itibariyle;  Salgın en çok gıda ve konaklama sektöründe etkili oldu, zira sektör Nisan ayında yüzde 62,5 oranında küçüldü.  Genel olarak turizm sektöründe, Nisan ayında gelen yabancı turist sayısı yüzde 99,3 oranında azaldı, otellerdeki doluluk oranı yüzde 3’e kadar düştü” (s.36).

Bir diğer önemli bulgu, raporun Türkiye’de DİSK-AR’ın da geniş işsizlik tanımında kullandığı iş saati kayıplarını da içeren bir ankete yer veriyor olması. Kurumun TOBB ile birlikte Haziran ayında yürüttüğü bir anket çalışması ülkede tüm sektörlerde hem çalışılan saatlerde, hem de işçilere ödenen ücretlerde ciddi oranlarda düşüş gerçekleştiğini gösteriyor.

Örneğin eğitim sektöründeki işletmelerin yüzde 41’i çalışma saatlerini, yüzde 27’si ücretleri; sağlık sektöründeki işletmelerin yüzde 40’ı çalışma saatlerini, yüzde 20’si ücretleri; gıda sektöründekilerin yüzde 33’ü çalışma saatlerini, yüzde 23’ü ise ücretleri düşürdü.  Bu indirimler ulaştırma ve depolama sektöründe sırasıyla yüzde 33 ve yüzde 20; konaklama sektöründe yüzde 31 ve yüzde 19; toptan ve perakende ticarette yüzde 29 ve yüzde 8; imalat sanayinde yüzde 28 ve yüzde 14 ve inşaat sektöründe yüzde 29 ve yüzde 11 dolayında oldu (s.43).

Yoksulluk arttı ama hesaplama yöntemi hala sorunlu

Rapor yoksulluk oranının yüzde 10,4’ten yüzde 14,4’e yükseleceğini ileri sürüyor. Bu 1,2 milyon daha yurttaşın yoksullar kervanına katılacağı anlamına geliyor.

Ancak yoksullukla ilgili olarak sunulan veriler çok çarpıcı olsa da, raporun önemli bir eksiği var. Raporda uluslararası yoksulluk eşiği olarak da kabul edilen, “günde 1,90 dolarlık harcama yapabilme imkânı” ölçütü benimseniyor (2011 yılı satın alma gücü paritesine göre). Yani günde 1,90 dolar geliri olmayanlar, dolayısıyla da böyle bir harcama yapamayanlar yoksul olarak kabul ediliyor.

Türkiye’de (doların kurundaki son yükseliş raporun yayınlandığı tarihten sonra gerçekleştiği için), hesaplamayı 1 dolar  = 6,85 lira üzerinden yapmak mümkün. Ancak kuru örneğin 1 dolar = 7,0 lira olarak kabul etsek dahi izahı zor bir durumla karşılaşıyoruz. Bu hesaba göre Türkiye’de günde 13,3 liranın üzerinde harcama yapan biri yoksul sayılmıyor.

Oysa günde 13, 3 liralık bir gelire ve harcama imkânına sahip birini (özellikle de böyle çok yüksek enflasyon ortamında) yoksul olarak değil, düpedüz aç olarak kabul etmek gerekir. Bu yüzden de yoksulların sayısının 1,2 milyondan çok daha fazla artacağını ileri sürmek daha gerçekçi olur.

Ayrıca rapor yoksulların yüzde 72’sinin sadece ilkokul mezunu olduğunu ileri sürerek, yoksulluğun asıl nedeninin eğitimsizlik olduğu biçiminde bir sonuca ulaşıyor ki bu tam olarak doğru değil. Çünkü bu ülkede hem çalışan, yani işi olan lise mezunlarının, hem işli- işsiz birçok üniversite mezunu gencin, hem eğitimli kadınların, hem de ülkede ayırımcılığa uğrayan farklı ulusal, etnik kimliklerin yoksulluğu daha ağır basıyor.

Bankacılık krizi riski artıyor

Türkiye ekonomisinin kırılganlığına ilişkin olarak da rapor; “dış borçlarla ilgili yükümlülüklerin yönetilebilir olsa da, cari açığın giderek artmakta olmasının, döviz rezervlerindeki sert düşüşün ve kurlardaki hızlı artışın neden olduğu kur riskinin ülke ekonomisinin dışsal kırılganlığını artırdığını” (kibarca finansal kriz riskinin varlığından söz ediyor) ileri sürüyor. Özellikle de imalat sanayi, ulaştırma ve inşaat-enerji sektörlerindeki şirketlerin yüksek düzeydeki borçlarının bankacılık sektörü için ciddi risk oluşturduğuna dikkat çekiyor.

Bu bağlamda raporda; sadece bu yılın ikinci çeyreğinde kamu bankalarının verdikleri kredilerin 250 milyar lira ve özel sektör bankalarının kredilerinin 126 milyar lira arttığına; bankaların kârlılığının hızla düştüğüne, kur riski, vade uyumsuzlukları, varlık kalitesindeki kötüleşmeler, toptan, perakende ticaret, ulaştırma ve depolama, inşaat sektörlerindeki batık kredilerin bankaların bilançolarını kötüleştirdiğine ve dolayısıyla da finansal istikrarsızlık riskinin arttığına dikkat çekiliyor (s. 10).

 

Kârlılık düştü, batık kredilerin miktarı arttı

Örneğin bankaların vergi öncesi kâr (zarar) / ortalama toplam varlıklar rasyosu şeklinde ifade edilen kâr oranı 2017 yılında yüzde 2 iken,  bu hızla düşerek 2018’de yüzde 1,8’e; 2019’da yüzde 1,4’e geriledi. Bunun 2020’de binde 7’ye düşmesi bekleniyor. Toplam nakit kredileri içindeki batık kredilerin oranı ise 2017 yılından bu yana 2 kata yakın arttı (s. 103).

Reel sektör açısından da benzer bir durum söz konusu. Her ne kadar Salgın bu gelişmenin nedeni olarak nitelendirilse de, bu tam olarak doğru değil. Zira ikinci en büyük 500 sanayi kuruluşunun 2017-2019 yılları arasındaki satışları ve kârlarına bakıldığında bu sektörde de satış ve kâr sorunlarının Korona öncesinde de mevcut olduğu görülüyor.

Nitekim Dünya Gazetesinde yer alan bir habere göre: “Türkiye'nin ikinci 500 sanayi kuruluşunun üretimden satışlardaki artış hızı yüzde 14,2 ile 3 yılın en düşük seviyesine geriledi. Satışlardaki yavaşlama eğilimi kârlılığı da olumsuz etkiledi. İSO İkinci 500'ün 2018'de 19 milyar lira olan faaliyet kârı, 2019'da 16,8 milyar liraya indi”.(4)

Ülkenin sorunları 2015 yılından bu yana derinleşti

Kısaca sistemik bir ekonomik kriz nedeni olan kâr oranlarındaki düşüş, ne bankalarla, ne de Korona Salgını ile sınırlı. Böyle bir krizi tetikleyecek, açığa çıkartacak gelişmeler siyasal iktidarların (özellikle de 2011 Suriye iç savaşı ve 2015 yılı Haziran genel seçimlerinden bu yana) izledikleri hem iç, hem de dış politikalarla mümkün kılındı.

Ülke 2011 yılında Yeni Osmanlıcı yayılmacı politikaları hayata geçirmek sevdasıyla Suriye’nin işgaline zemin hazırlayan iç savaşın bir parçası oldu. Ardından, 2015 yılından itibaren, Kürt sorununun çözümünde çatışmasızlık ya da barış yolundan vazgeçilerek tekrar savaş konseptine dönüldü. 2015’teki 7 Haziran seçimleri AKP’nin tek başına iktidar olmasını mümkün kılmayınca, ülke Orta Doğu ülkeleri ya da Afganistan’dakileri aratmayan bombalı saldırılarla sarsıldı ve seçimler yenilendi. Temmuz 2016’daki askeri darbe girişimi fırsat görülüp ilan edilen OHAL altında, yeni bir otoriter rejim tesis edilmeye başlandı, iktidar ortakları değişti.  

2017’deki Anayasa değişikliğinden itibaren bugün artık tüm sorunların başlıca nedenlerinden biri olduğu iyice ortaya çıkan Türk Tipi Başkanlık sistemi hayat geçirildi.

Ancak bunlar ne politikada, ne de ekonomide istikrarı sağlamaya yetmediği gibi kriz dinamiklerini iyice açığa çıkarttı. Ülke 2001 yılından sonra ilk kez olmak üzere, 2018 yılında ciddi bir döviz krizi yaşadı. Ekonomik durgunluk 2019 yılında devam ederken, ülke bu sefer küresel Korona Salgınına ve beraberinde gelen çok derin bir ekonomik krize daha yakalandı.

Dünya Bankası yaklaşımı: “Ekonomi ile siyaset iki ayrı alandır!”

Kuşkusuz bu raporda ne savaştan, ne de politik krizden söz ediliyor. Bir iki paragrafla sınırlı kalmak kaydıyla; ülkeyi yönetenlere; “kısa vadeli ekonomik kazanımlardansa uzun vadede dayanıklılığı artıran politikalara yönelmeleri, parasal disiplini korumaları yatırımcı güvenini tesis etmeleri” ve içerikleri açıklanmayan “yapısal reformlar yapmaları öneriliyor”. Bunlar yapılmazsa sermaye çıkışlarının daha da artacağı, rezervlerin iyice eriyeceği ve kurdaki yükselişlerin devam edeceği yönünde uyarılar yapılıyor (s. 11).

Bu normal çünkü Dünya Bankası’ndan  (tıpkı IMF, OECD ve DTÖ gibi) son tahlilde küresel egemenlerin, dev uluslararası şirketlerin, emperyalist devletlerin çıkarlarına aykırı bir rapor hazırlaması beklenemez.

Kaldı ki bu raporu hazırlayan ekonomistler tipik bir ana akım yaklaşımı altında ekonomi ile siyaset alanlarını birbirinden keskin çizgilerle ayırabiliyorlar. Onlara göre, örneğin bir ülkedeki ekonomik verimliliğin ve kârlılığın garantisi, demokrasiden ziyade siyasal istikrardır ki -diktatörlükler altında (Çin’de olduğu gibi) siyasal istikrar daha kolay sağlanabiliyor.

Bu nedenle de, 20 yılı aşkın bir süredir uzun vadede kârlı olabilmeyi sürdürebilmek anlamına gelen  “sürdürülebilir kalkınma” kavramını savunan Dünya Bankası’nın Nairobi’de,  Korona Salgının ortasında iyice çaresiz kalan ve su faturalarını ödeyemeyen gecekondularda yaşayanların sularının kesilmesini önermesi anlaşılabilir bir durum. (5)

Sonuç olarak

Dünya Bankası’nın son raporu Türkiye ekonomisinde sadece yüksek kurun değil, tepeden tırnağa her şeyin, her olgunun artık ciddi bir soruna dönüştüğünü ortaya koyuyor.

Bu raporda anlatılanlardan farklı düşündüğümüz temel hususu şöyle özetleyebiliriz: Türkiye kapitalizminin ekonomisinin de, siyasetinin de yapısal-sistemik sorunları ile karşı karşıyayız. Neo-liberalizmin daha da derinleştirilmesi anlamına gelen ekonomi politikalarıyla, Keynesyen soslu para ve maliye politikalarıyla, politik-demokratik bağlamından kopartılmış sözde yapısal reformlarla veya daha önceki ekonomi politikalarını tekrardan hayata geçirmeye ve uluslararası sermaye ile köprüleri tekrar kurmaya çalışan politikacılarla ya da bundan ötesini yapmaya niyetli olmayan siyasal partilerle bu sorunların üstesinden gelebilmek mümkün değil.

Diğer yandan umutsuz da olmamamız gerekiyor. 18 yıllık ekonomik, politik, ideolojik hegemonya çöküyor. Sorunlar çözümler için, çözümler de sorunlar için vardır. Sorunlar derinleştikçe çözümler de olgunlaşır. Bu çözümler köklü, radikal ve sistemi değiştirmeye dönük çözümlerdir. Acil ihtiyacımız bu çözümleri kitlelerle buluşturabilecek ve onları harekete geçirebilecek olan politik öznelerin örgütlenmesidir.

Dip notlar:

(1)     https://www.hurriyet.com.tr/dunya/dunya-bankasindan-turkiye-raporu-daha-hizli-kontrol-altina-aldi (11 Ağustos 2020).

(2)     World Bank Group, Turkey Economic Monitor August 2020: Adjusting the Sails, www.worldbank.org.

(3)       En son bir düğünde, ortak kullanılan makyaj malzemesi nedeniyle 30-35 vaka birden görüldü: https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/ayni-makyaj-malzemesini-kullanan-35-kisi-corona-oldu (15 Ağustos 2020).

(4)       “İSO İkinci 500'ün satış hızında sert yavaşlama”, https://www.dunya.com/ekonomi/iso-ikinci-500un-satis-hizinda-sert-yavaslama (14 Ağustos 2020).

(5)       “In the middle of a pandemic, the World Bank wants slum dwellers to lose their water supply”, https://norberthaering.de/en (9 August 2020).

 

 

 

20 Temmuz 2020 Pazartesi

TARİHİN EN BÜYÜK İSTİHDAM KAYBI YAŞANIRKEN MELEKLERİN CİNSİYETİ TARTIŞILIYOR


TARİHİN EN BÜYÜK İSTİHDAM KAYBI YAŞANIRKEN MELEKLERİN CİNSİYETİ TARTIŞILIYOR

Mustafa Durmuş

20 Temmuz 2020

TÜİK’in geçen hafta açıkladığı istihdam ve işsizlik verilerine göre; bu yılın Nisan ayında dar tanımlı işsiz sayısı 3 milyon 775 bin kişi oldu. İşsizlik oranı geçen yılın aynı ayına göre 0,2 puanlık azalış ile yüzde 12,8 seviyesinde gerçekleşti. Diğer yandan işgücü 3 milyon 13 bin kişi (5,7 puan) ve istihdam 2 milyon 585 bin azaldı (yüzde 4,9).
Haklı olarak bu veriler çok tartışıldı. TÜİK’in işsizlik hesaplama yönteminin yanlış olduğu,  işsizlik oranını düşük gösterebilmek için verilere müdahale ettiği, çarpıttığı gibi ciddi iddialar ileri sürüldü.

İşsizliğin sistemik ve siyasal iktidarlarla ilgili nedenlerine daha önceki yazılarımda sıklıkla yer verdim. Bu nedenle konunun bu yönü üzerinde durmayacağım ve sadece bu konuda çalışan, araştırma yapan TÜİK dışındaki kurum ve iktisatçılardan bazılarının son işsizlik ve istihdam verileri konusundaki değerlendirmelerine kısaca değinecek ve asıl olarak işgücü kavramı üzerinde yoğunlaşacağım.

10 yıl geriye giden istihdam

Bunlardan biri Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi (BETAM). Bu merkez, işgücüne katılım oranının yüzde 47,2’ye ve istihdam oranının yüzde 41,1’e gerilemesinden hareketle; işgücü ve istihdamda ilkinde 8 yıl, ikincisinde ise 10 yıl öncesine geri gidildiğini açıkladı. (1)

Bir işçi sendikası  araştırma merkezi olan DİSK-AR ise, TÜİK’in dar tanımlı (resmi) işsizlik oranı ve sayısının  gerçeği yansıtmadığını; Kovid-19  etkisiyle revize edilmiş geniş tanımlı işsiz ve iş kaybı sayısının  17,7 milyonu aştığını;  Kovid-19’un en az 10,7 milyon istihdam kaybına ve işsize neden olduğunu; işbaşında olanların sayısının 7,1 milyon kişi  azaldığını ve sonuçta Türkiye tarihinin en büyük iş ve istihdam kaybının yaşandığını ve geniş anlamda işsizlik oranının yüzde 52 olduğunu açıkladı. (2)

Kısa çalışma ödeneği alanlar, zorunlu ücretsiz izinde olanlar işsiz sayılmıyor

İstihdam ve işsizlikle ilgili çalışmalarıyla bilinen Z. Yükseler ise TÜİK’in hesaplamalarındaki eksikliklere dikkat çekiyor. Yükseler’e göre; (3) Kovid-19 salgınının işgücü piyasalarına etkilerini takip etmek için, mevcut işsizlik oranının yanı sıra alternatif göstergelerin de izlenmesi gerekiyor. Bu bağlamda kısa çalışma ödeneğinden yararlananlar ile ücretsiz izne ayrılanların istihdam kapsamında yer almaması, işsiz sayılması gerektiğinin altını çiziyor.

Nitekim Mayıs ayında kısa çalışma ödeneği alan kişi sayısının 3 milyonu aştığını ve nakdi ücret desteği alan ücretsiz izne ayrılan kişi sayısının ise 1,4 milyona yaklaştığını işleri sürüyor.

Ayrıca “potansiyel işgücü”, “atıl işgücü” ve iş başında olanlar” gibi kavramları kullanarak gerçek işsiz sayısı ve istihdam kaybının çok daha yüksek olması gerektiğinin altını çiziyor.

İşçiler haftada 4,6 saat daha az çalıştırıldılar

Örnek olarak salgın yüzünden pek çok işyerinde haftalık çalışma saatlerinin düşürülmüş olması gerçek işsizlik sayısının daha yüksek olmasını gerektiriyor. Nitekim 2020 Ocak döneminde 44,1 saat olan ortalama haftalık çalışma saati, Kovid-19 etkisiyle Nisan döneminde 39,5 saate geriledi. Bu nedenle, işbaşında olanların Ocak dönemine göre fiilen çalıştıkları toplam saat yüzde 30,1 oranında azalış gösterdi. (4)

4,1 milyon insan nereye gitti?

Dünya Gazetesi yazarı A. Aktaş ise bu yılın Nisan itibarıyla, son bir yılda çalışma çağına giren 15 yaş üstü kurumsal olmayan nüfusun 1.1 milyon kişi arttığını; işgücünün de (bir kısmı iş bulup istihdama, diğerleri işsizler ordusuna katılarak) bu  1.1 milyon artışla uyumlu bir artış göstermesi gerektiğini; buna karşılık TÜİK’in açıkladığı verilere göre  işgücünde her hangi bir artış olmadığı gibi, bu  son bir yılda tam 3 milyon kişi de azaldığını ileri sürüyor ve haklı olarak “birileri şu 4,1 milyonu izah etsin” çağrısında bulunuyor.(5)

Resmi verilerin güvenirliliğini yitirmesi olgusunun sadece Türkiye’ye özgü olmadığının altını çizelim. Kovid-19 ile birlikte şiddetlenen işsizlik gibi sorunlarına çözüm üretemeyen özellikle de sağcı popülist otoriter yönetimlerin iş başında olduğu ülkelerde, sorunu olduğundan hafif gösterme çabası resmi bir hüviyet kazanmaya başladı. Bu nedenle de başta ABD ve Britanya olmak üzere resmi işsizlik verilerinin gerçeği yansıtmadığı ve hiçbir biçimde güvenilir olmadığı eleştirileri yapılıyor. (6)

Bu noktada TÜİK’in yayınladığı istihdam verilerinden sadece birine odaklanacağım.

Bir yılda 3,13 milyon işçi işgücünden çıktı

TÜİK’in resmi verilerine göre; (7) Türkiye’de işgücüne katılma oranı geçen yılın aynı ayına göre 5,7 puanlık azalışla yüzde 47,2 olarak gerçekleşti. Böylece 1 yılda işgücü 3 milyon 13 bin kişi azalarak 29 milyon 388 bin kişiye geriledi.

İşgücündeki gerileme kadınlarda çok belirgin, zira kadınlarda işgücüne katılım oranı sadece yüzde 29,2 (erkeklerde bu oran yüzde 65,5). Kadınlardaki düşüş 1 yılda 5,3 puan oldu.

TÜİK ‘işgücü’nü istihdam edilenler ile işsizlerin oluşturduğu nüfus ve ‘işgücüne katılma oranı’nı, işgücünün, kurumsal olmayan çalışma çağındaki nüfus içindeki oranı olarak tanımlıyor. ‘Kurumsal olmayan nüfus’ ise üniversite yurtları, yetiştirme yurtları (yetimhane), huzurevi, özel nitelikteki hastane, hapishane, kışla vb. yerlerde ikamet edenler dışında kalan nüfus olarak belirleniyor.

Bu tanımlamalar altında, doğal olarak sayıları milyonları bulan üniversite öğrencileri, askerler, mahkûmlar işsiz sayılmıyor (bu arada mahkûmların önemli bir kısmı çok düşük ücretlerle cezaevlerine ait işletmelerde çalıştırılıyor)
Resmi veriler (bu tanımdan hareketle) çalışabilecek durumda olanların sadece yüzde 47’sinin işgücü piyasasına çıktığını (kadınlarda bu oran sadece yüzde 29) ortaya koyuyor.

Bu oranlar çalışma çağı aralığını daralttığımızda değişiyor. Örneğin 25-54 yaş aralığında bu oran erkeklerde yüzde 71,6. Geçen yıla göre bu yaş grubunda katılım yüzde 6,2 düşüş gösteriyor. Kadınlarda bu yaş grubunda işgücüne katılım oranı ise yüzde 33,1. Geçen yıla göre yüzde 5,7 puan düşüş gösteriyor. (8)

Gelişkin ekonomilerin 20 puan altında bir oran

Genel olarak çalışabilecek yaştaki nüfusun yarısından azının (kadınlarda üçte birinden azının) , 25-54 yaş grubunda ise yaklaşık üçte birinin çalışmak için neden işgücünde yer almadığı başlı başına sorgulanması gereken bir durum. Bunun ekonomik olduğu gibi, sosyal, siyasal ve kültürel nedenleri var.

Ancak ne durumda olduğumuzu görebilmek için bu veriyi başka ülkelerdekilerle kıyaslamak gerekir. Bu çerçevede bazı gelişkin ekonomilere bakabiliriz. Buna göre,  ABD, Japonya, Fransa, Birleşik Krallık, İspanya ve İtalya’da; erkek 25-54 yaş grubunda gelişkin ekonomilerin hepsinde işgücüne katılım oranı yüzde 90’a yakın seyrediyor. (9)

Yani en yetkili ağızdan yakında aralarında yer alacağımızın söylendiği bu ülkelerle (demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve özgürlükler konusundaki büyük açığı bir kenara bırakırsak) aramızda (işgücüne katılım anlamında) ortalama 20 puanlık bir fark var.

İşsizlik en büyük sorun

Türkiye tarihinin en büyük iş ve istihdam kaybı ile sonuçlanan bir salgın ve bunun neden olduğu çok derin bir ekonomik kriz yaşıyoruz. Bu krizin artık sosyal bir krize dönüştüğü de açık.

Öyle ki işsizlik; işçilerin ağır biçimde borçlanmasına, yoksullaşmasına, sağlıklarının bozulmasına, hatta kredi borçlarını ödeyemedikleri için evlerinin kaybetmeleriyle (10),  dahası bu sorunların ömür boyu devam etmesiyle sonuçlanıyor.

İşsizlikten en çok etkilenenler de gençler oluyor, zira en çok onlar işsiz kalıyorlar. TÜİK’e göre  bile genç işsizlerin oranı ortalama işsizlik oranının  2 katına yakın (yüzde 24,4 ) ve istihdam oranı ortalama istihdam oranının ancak yarısı kadar (yüzde 26,1). (11)

Genç işsizliği sosyal bir soruna dönüştü

Genç işsizliği sorunu sadece en yoksul kesimlerin ya da en düşük becerili, eğitimsiz işçilerin değil, neredeyse tüm gençlerin (iktidara yakın bazı çevrelerin şanslı çocukları hariç) ortak sorunu. Nitekim üniversite mezunlarının işsizliği çok yüksek.

Yani eğitimli ve göreli olarak becerili olan gençlerimizin deyim yerindeyse dirsek çürütmesi de, okullara girebilmek için sarf ettiği emek de, çaba da, para da,  beceri de çöpe atılıyor.

Kamu Garantili İstihdam Programları

Batı ülkelerinde özellikle de Korona pandemisi sonrasında, yoksullukla ve işsizlikle mücadele yönünde ciddi çalışmalar yürütülüyor. Yoksullukla mücadele konusunda İspanya’da herkese temel gelir verilmesi kararlaştırılırken (12), Britanya’da işçi sendikaları özellikle genç işsizler için kamu garantili istihdam programlarını gündeme getiriyor. Böylece 2022 yılına kadar 1,2 milyondan fazla yeni istihdam yaratılabileceği ileri sürülüyor. (13)

Kuşkusuz bu programlar önerilirken bunların finansmanının nasıl yapılacağı da önemli. Bu yönde olmak üzere ciddi bir servet vergisi uygulaması çalışmaları birçok ülkede yürütülüyor.

Dünyada Servet Vergisi gündemde

Örnek olarak, The Guardian gazetesinde çıkan bir habere göre, Britanya’da Hazine, bir kamu kuruluşu olan Institute for Fiscal Studies bünyesinde çalışan Prof. Arun Advani’den ekonomiyi ayağa kaldırmak için kapsamlı bir servet vergisi çalışması yapmasını istedi. Buna göre, yüzde 10 oranında ve bir kerelik bir servet vergisinin 1 trilyon poundluk bir gelir sağlaması bekleniyor. Servet vergisi artık bir zorunluluk haline gelen vergi reformunun önemli bir parçası olarak görülüyor. (14)

Aynı ülkede yapılan bir başka çalışmaya göre ise; Gelir Vergisi gibi artan oranlı olarak düzenlenecek bir servet vergisi ile yılda 174 milyar poundluk bir gelir elde edilebiliyor ve bu gelir de Kovid-19 nedeniyle işleri tehlikeye giren işçileri istihdamda tutmaya yeterli oluyor. (15)

Meleklerin cinsiyeti tartışması: Erkek mi, kadın mı?

Ülkemizde ise bizleri yönetenler gerçek sorunlarla uğraşmıyorlar. Kitlesel işsizliğe ve yoksulluğa, muhtemelen beraberinde gelecek olan açlığa karşı hakiki her hangi bir çözüm üretmiyorlar.

Tersine işçilerin ücretsiz izne çıkartılması süresinin 1 yıla kadar uzatılması gibi işsizliği kalıcı hale getirecek düzenlemeler yapılıyor. Ekonomik sorunlara, işsizliğe ve yoksulluğa çözüm üretemeyen, uluslararası ilişkilerde yalnız kalan siyasal iktidar çözümü baroların bölünmesine yol açacak yeni düzenlemelerde ve Libya’daki giderek artan askeri gerilimde arıyor.

Bu da yetmiyormuş gibi, sanki ülkenin başka bir sorunu kalmamış gibi, iktidarıyla, (buna destek veren muhalefetiyle) ülkede Ayasofya’nın siyasete açılması alkışlanıyor.
Bir rivayete göre, Fatih’in Konstantiniye’nin (İstanbul) surlarına dayandığı sıralarda Bizans’ı yöneten seçkinler, din adamları buna karşı ne önlemler alacaklarını tartışmak yerine “meleklerin erkek mi, yoksa kadın mı olduklarını” tartışıyorlarmış. (16)

Özcesi, 567 yıl öncekinde bu topraklarda yapıldığı gibi, meleklerin cinsiyetini tartışmaktan ne zaman vaz geçip, gerçek sorunlarımızı tartışacak, emekten, halktan, ezilenden yana çözümler üretmeye başlayacağız?


Dip notlar:

(1)     Seyfettin Gürsel, Mehmet Cem Şahin,  “İşgücü Piyasası Görünümü -Temmuz 2020”, BETAM (10 Temmuz 2020).
(2)       DİSK-AR, İşsizlik ve İstihdamın Görünümü Raporu (11 Temmuz 2020).
(3)       Zafer Yükseler, İşgücü göstergeleri ve Covid-19 etkisi (iş başında olanlar-çalışılan saat), https://www.academia.edu (10 Temmuz 2020).
(4)       Agm.
(5)       Alaattin Aktaş, “Birileri şu 4 milyon artışı izah etsin!”, https://www.dunya.com (16 Temmuz 2020).
(6)       Richard Murphy, “Don’t believe the unemployment statistics”, https://www.taxresearch.org.uk (16 July 2020).
(7)       TÜİK, İşgücü İstatistikleri, Nisan 2020,  http://www.tuik.gov.tr (10 Temmuz 2020).
(8)       Agb.
(9)       Martin Wolf: ‘Democracy will fail if we don’t think as citizens’, https://www.ft.com (6 July 2020).
(10)     https://www.dunya.com/ekonomi/konut-pazarina-20-bin-arz-da-bankalardan-haberi (17 Temmuz 2020).
(11)     TÜİK, agb.
(12)     Nick Slater, “ Spain’s UBI Is A Wake-Up Call For Americans”, https://www.currentaffairs.org/2020/04/spains-ubi-is-a-wake-up-call-for-americans (7 June 2020).
(13)     https://www.tuc.org.uk/research-analysis/reports/rebuilding-after-recession-plan-jobs (24 June 2020).
(14)     Polly Toynbee, “To save the arts and all else we hold dear, a wealth tax now seems the only answer”, https://www.theguardian.com (6 July 2020).
(15)     Richard Murphy, “Wealth taxes: a Chancellor saying no is not enough to end a debate”, https://www.taxresearch.org.uk ( 9 July 2020).
(16)   “ Weapons of mass distraction”, https://www.washingtontimes.com (15 June 2003).



2 Mayıs 2020 Cumartesi

1 MAYIS: BİZ DURURSAK HAYAT DURUR



BİZ DURURSAK HAYAT DURUR

Mustafa Durmuş

1 Mayıs 2020

Dünya işçilerinin “dayanışma ve mücadele günü” olarak tarihe geçen 1 Mayıs, bu yıl Koronavirüs salgını nedeniyle sokaklarda, yığınsal katılımlarla, mitinglerle kutlanamıyor. Ancak bu durum 1 Mayıs’ın işçiler ve emekçiler için en önemli günlerden biri olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Bu sefer evlerimizin balkonlarında, pencerelerimizde saat 21.00’de hep birlikte alkışlarla, 1 Mayıs marşını söyleyerek kutlayacak ve belki de şu ana kadar gerçekleşen en büyük katılımlı sanal mitingi yapacağız.

1 Mayıs’ı kutladığımız günde dâhil, yaşamakta olduğumuz Korona salgını şu ana kadar milyonlarca insanın hastalanmasına, yüz binlercesinin ölümüne, evlerde mahsur kalmasına, on milyonlarca işçinin işsiz ve gelirsiz kalmasına, kısaca çok sayıda sosyal ve ekonomik soruna neden oldu, olmaya devam ediyor.

DAYANIŞMA: 1 MAYIS’IN DA KORONA SALGINI İLE MÜCADELENİN DE ORTAK NOKTASI

Diğer yandan bu salgın, sosyal dayanışma, halkların kendi aralarındaki dayanışma gibi bazı insani ve toplumsal görevlerimizi ve işçi sınıfına ait bir önemli gerçeği de bizlere bir kez daha hatırlattı:

İşçi sınıfı olmadan yaşam da olmuyor, dünya dönmüyor. Bu gerçeği salgın sırasında, özellikle de tüm sağlık emekçileri,  gıda üreten işçiler, hijyen-temizlik işçileri, süpermarket çalışanları, fırın işçileri, tarım işçileri, kamyon ve otobüs şoförleri, eczane çalışanları, evlerimize fedakarca gıda vs getiren kuryeler ve dağıtım işçileri bizlere gösterdiler.

SOSYAL YENİDEN ÜRETİM İŞÇİLERİNİN AÇIĞA ÇIKAN ÖNEMİ

Çok büyük bir kısmı kapitalist iş bölümüne uygun olarak toplumsal hiyerarşinin en altlarında kendilerine yer bulabilen, düşük ücretlerle, sağlıksız ortamlarda, güvencesiz çalıştırıldıkları gibi, aşağılanan, fiziki ve sözlü saldırılara uğrayan bu emekçiler salgın günlerinde canları pahasına halkın sağlığını korumak ve evlerinde mahsur kalanların ihtiyaçlarını karşılayabilmek için büyük bir özveriyle çalıştılar.

Böyle işlerde çalıştırılanların çok büyük bir kısmının kadın işçilerden oluşması ise feminizmin sosyal yeniden üretimle ilgili tezlerini de doğruluyor.(1)
Bizatihi artı değer yaratan sanayi proletaryasının önemli bir kısmı da salgın yüzünden işlerinden çıkartıldı, ücretsiz izine tabi tutuldu, kısaca mevcut işsizler ordusuna katıldı.

AÇLIK ÜCRETİNİN YARISINA MAHKÛM EDİLEN İŞÇİ SINIFI

Türkiye’de işçilerden aylık 1,177 lira gibi asgari ücretin yarısı kadar bir ücretle bu zor dönemi geçirmeleri istendi. Çalıştırılmaya devam edenlerse, kalabalık iş yerlerinde, yeterince maske ya da dezenfektan imkânı olmadan üretim yapmaya zorlandılar.

Kapitalizmin en gelişkin olduğu ABD’de bile sadece son 6 hafta içinde 30,3 milyon işçi işsiz kalırken (bazı eyaletlerde resmi işsizlik oranı yüzde 20’yi aştı), (2) bunların çoğunluğu işsizlik yardımlarını içeren çeklerini hala alamadılar. Bu nedenle de kredi kartlarına yüklenerek ihtiyaçlarını karşılamak yani daha da borçlanmak zorunda kaldılar.

Türkiye’de Korona öncesinde resmi işsizlik oranı yüzde 14’e yaklaşmış ve işsiz sayısı 4,5 milyonu bulmuştu.  Geniş tanımlı işsiz sayısının ise 7,5 milyon civarında olduğu biliniyordu.

TÜRKİYE’DE 6,5 MİLYON, DÜNYADA 305 MİLYON KORONA İŞSİZİ

Bir çalışmaya göre, Koronavirüs salgının ardından tarım-dışı iş gücü talebinin yüzde 19 - 29 oranında azalması bekleniyor. İş gücü talebindeki azalmanın (beklendiği gibi)  istihdam kaybına yol açması durumunda, işsizler ordusuna 4,2 - 6,5 milyon kişinin daha katılması hayli muhtemel.(3) Böylece 10 milyon civarındaki resmi işsiz ile işsizlikte gerçek anlamda bir patlama yaşanmış olacak.

Uluslar arası Çalışma Örgütü’nün  (ILO) son raporu ise işsizlik felaketinin boyutlarını gözler önüne seriyor. (4) Korona salgını nedeniyle küresel olarak ekonomilerin kapanmalarından ötürü, bu yılın ilk 3 ayındaki iş kaybı toplam çalışılan saat miktarının yüzde 10,5’ine yükseldi. Bu oran 305 milyon tam zamanlı işçiye denk düşüyor (bu veriler örgütün bir önceki raporunda yüzde 6,7 ve 195 milyon olarak tahmin ediliyordu). Kabaca, Korona salgını küresel çapta 305 milyon işçiyi işsiz bıraktı.

Rapora göre, Koronavirüs yüzünden her 5 işçiden 3’ü kısmi ya da tam kapanmadan etkilendi. En çok etkilenen sektörler imalat, konaklama, gıda, perakende, idari faaliyetler olurken, bu sektörlerde küresel çapta toplamda 1,3 milyar işçi çalışıyor.
Bunlar toplu işçi çıkarımına maruz kaldılar, ücretleri fiilen düşürüldü, çalışma saatleri azaltıldı. Sayıları küresel çapta 1,6 milyarı bulan kayıt dışı çalışan işçilerse bu durumdan çok daha ağır bir şekilde etkilendiler.

GÖÇMEN İŞÇİLERİN AİLELERİ ZORDA

Korona ayrıca son 40 yıllık neo-liberal dönemde oluşturulan küresel tedarik zincirini de tahrip etti. Bu zincirin halkalarının çok büyük bir kısmını Güney ülkelerinin proletaryası oluşturuyor. Böylece bu kriz Kuzey’in gelişkin kapitalist ekonomilerinin kârlarını azaltırken, Güney’in yoksul ülkelerinde devasa işsizliğe ve Kuzeyde çalışan göçmen işçilerin de geride bıraktığı ailelerine para gönderememelerine neden oldu. Bu gelirlerle yaşamlarını sürdüren Bangladeş, Hindistan, Sri Lanka gibi ülkelerin yoksul halkları bu kez açlık tehlikesiyle karşı karşıya kaldılar.

Göçmen işçilerin ülkelerine gönderdiği paraların; 1 milyardan fazla insanın hayatta kalmasını sağlayan, yoksul ve korunmasız haneler için adeta bir sığınak işlevi gördüğü ileri sürülüyor.

Öyle ki 2019 yılında, 200 milyon göçmen işçi evlerine tahminen 715 milyar dolar gönderdi. Korona salgını sonrasında bu işçilerin önemli bir kısmı işsiz kaldıklarından ve devlet yardımlarından da yararlanamadıklarından dolayı, hem kendileri sıkıntıya girdi, hem de evlerine gönderdikleri bu paralar ciddi ölçüde azalmaya başladı. Bunun sonucunda, göçmen işçilerin daha düşük ücretli işlerde, kötü çalışma koşullarında ve virüs kapma riski altında çalışmaya devam etmekten ya da evlerine dönmekten başka çareleri yok gibi görünüyor. (5)

AÇLIK KAPIDA

Yani artık salgın, hastalık ve ölüm endişesinin yanı sıra, giderek artan bir biçimde işsiz ve aç kalma endişesi hâkim olmaya başladı. 

Nitekim Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı’nca yayınlanan bir rapor; (6) eğer acil olarak önlem alınmaz ve yeterli finansman bulunmazsa Korona salgınının günde 300,000 insanın açlıktan ölümüne neden olacağını ve birkaç ay içinde 130 milyon insanın daha açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya kalacağını açıkladı.

İŞE GERİ DÖNÜŞLER YENİ ÖLÜMLERE DAVETİYE ÇIKARTIYOR

Salgın dünyada can almaya devam ediyor. Bilim insanlarının raporlarında işe geri dönüşlerin, ikinci bir salgın dalgasına neden olabileceğini vurgulayarak, çok riskli olacağını belirtmelerine rağmen (7), başta ABD ve diğer Merkez ekonomiler üzere neredeyse tüm hükümetler Mayıs ayının ortalarından itibaren işçileri işlerine geri döndürerek, kapitalist sınıfın bu dönemde kaybettiği kârı yeniden yaratmaya çalışıyorlar.

Gerek kapitalist sınıf, gerekse de devletler bu davranışlarıyla,  kapitalizmin işçi sınıfı ve onun emeğinin sömürüsünden elde edilen artı değer olmadan ayakta kalamayacağı gerçeğini (farkında olmadan) gözler önüne sergiliyorlar.  Aksi halde işçileri fabrikalara işyerlerine geri çağırmaya gerek kalmaz, verdikleri asgari ücretlerle aşağıladıkları, önemsizleştirdikleri, açlığa mahkûm ettikleri işçilerinin yerine kendileri işbaşı yapabilir ya da çok övündükleri robotları işe çağırabilirlerdi.

MARX BİR KEZ DAHA HAKLI ÇIKTI

Ayrıca salgının henüz ortasında iken (günlük vaka sayısı hala 76,000 civarında ve günlük ölen sayısı 6,400 civarındayken) işçileri işe geri döndürmek için bu kadar acele etmeleri, başta Emek-Değer Yasası ve Sermaye Birikimi Yasası olmak üzere Marksist Ekonomi Politik Yasalarının (bir kısım Marksist sol içinde dahi artık modası geçtiği iddiasıyla reddedilen) hala geçerli olduğunun da bir kanıtı.

Bu yasalar, kapitalist sistemde üretimin, doğrudan insan ihtiyaçlarını karşılamak yerine, (asıl olarak) sermaye birikimi ve kâr yaratılması için yapıldığını, sermaye birikiminin kaynağında ise kârın olduğunu ve onun da kaynağında artı değer sömürüsünün olduğunu ileri sürüyor.

Böylece ortaya çıkan değer, onun için harcanan toplumsal emek tarafından belirlenir. Bu yüzden de bu emeğin sahibi olan işçi sınıfı bu toplumun en temel unsuru ve dönüştürücü öznesidir.

Kısaca bu salgın (reddedilemez bir biçimde) değerli olan her üretimde insan emeğinin merkezi öneme sahip olduğunu gösterdi. Federici’nin dediği gibi:”İnsan bedeni ve onun sahip olduğu emek gücü kapitalizm tarafından şu ana kadar yaratılmış en önemli makinedir”.(8)

KÂRIN KAYNAĞI: ARTI DEĞER SÖMÜRÜSÜ

Kâr-artı değer ilişkisi ve ekonomik kriz olgusunu anlayabilmek için  “sermaye çevrimlerine” yakından bakmak gerekiyor. Bu çevrimler şöyle gerçekleşiyor:

(Para-----Meta)-------(Üretim)------(Daha fazla Meta-----Daha fazla Para).

Böylece para, sermayeye (önemli bir kısmı da sabit sermaye biçiminde yatırımlara) dönüşüyor. Ancak para, üretim sürecinde kullanılmazsa, yani ücretli emek sömürüsü gerçekleşmezse, sermayeye (ve servete) dönüşmüyor.  Yani tek başına para sahibi olmak yeni değer yaratmak için yeterli değil. Böylece dolaşıma sokulan ilk paranın değerindeki artış artık değer sömürüsü’ ile gerçekleşmiş oluyor.

Kapitalizmin yaşadığı ekonomik krizlerde ise; bu döngüde sistemin iç çatışmalarından doğan bir tıkanma görülürken, Koronavirüs salgını ile birlikte farklı bir şey gerçekleşti ve salgının yayılmasını önlemek için alınan tedbirler nedeniyle fabrikalar kapatıldı, istihdam azaltıldı, kısaca üretim ve ticaret durduruldu.

Bir başka anlatımla salgınla birlikte, Çin’den başlayarak dünyaya yayılan karantinalar ve tam ve kısmi kapanmalar sonucunda üretim fiilen durma noktasına geldi. Öyle ki dünya işçi sınıfının yüzde 81’inin bu kapanmalardan etkilendiği tahmin ediliyor.


EMEK SÖMÜRÜLEMEDİĞİNDE NE OLUR?

Böylece hem üretim yapılamadığı, hem de emek sömürüsü gerçekleştirilemediği için yeterince artı değer sömürüsü yapılamaz, kâr çıkartılamaz oldu. İşte kapitalizmin işleyişi açısından sürdürülemez bir durum olan bu duruma bir son verebilmek için salgın nedeniyle evlerine gönderilen işçilerin en azından bir kısmı (çalışmaya devam edenlerin yanı sıra) tekrar geri çağrılmaya başlandı. İşe dönüş ile ilgili olarak yapılan tüm hazırlıkların arkasındaki düşünce tam da bu.

Marx 152 yıl önce bu durumu şu sözlerle ifade etmişti:

Bırakın bir yılı, birkaç hafta süresince çalışmayan bir ulusun yok olacağını   çocuklar dahi   bilirler. Yine her çocuk farklı ihtiyaçları karşılamak üzere üretilmiş bulunan ürünlerin farklı miktarda toplumsal emeği gerektirdiğini bilir.
Bilim ise değer yasasının tam olarak geçerliliğini sergiler”.(9)

Sonuç olarak, bu salgın ücretli, ücretsiz, kayıtlı, kayıt dışı, hastanelerde, alt yapı işlerinde, evlerde, AVM’lerde, bankalarda, tarımda ya da muhtelif sanayi üretiminde,  fabrikalarda, kısaca hayatın her alanında çalışan işçilerin ne denli önemli olduğunu bir kez daha gösterdi.

Böyle bir dayanışma ve mücadele gününde, dünya işçi sınıfının, sahip olduğu bu sosyal gücü kapitalizm sonrası sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum ve dünya yaratma mücadelesinde kullanması gerektiğinin bilincinde olması gerekir. Çünkü o durduğunda dünya durur. Ya da o yürüdüğünde, hayat da yürür.
Bu bilinç ve örgütlülükle dünyayı doğa ile uyumlu olarak sürdürülebilir ve herkes için huzur ve barış içinde yaşanabilir bir hale ancak o getirebilir.

Yaşasın 1 Mayıs!

DİP NOTLAR:

(1) Milyonlarca Kadın Nasıl En Temel İşleri Yapan İşçiler Haline Geldi”, (How Millions of Women Became the Most Essential Workers in America, Campbell Robertson & Robert Gebeloff, NYT, Çeviri: Gülnur Elçik), http://disk.org.tr (23 Nisan 2020).

(3) Erol Taymaz, “Covid-19’la istihdam kaybı görülmemiş düzeye çıktı”, https://yetkinreport.com/2020/04/30/turkiyede-covid-19-ve-istihdam-kayiplari (30 Nisan 2020).

(4) ILO: “As job losses escalate, nearly half of global workforce at risk of losing livelihoods”, https://www.ilo.org/global/about-the-ilo/newsroom/news/WCMS_743036/lang--en/index.htm (29 April 2020)
(5) Vincent Guermond, Kavita Datta, “Coronavirus pandemic could hit the billions migrant workers send home in cash”, https://theconversation.com/coronavirus-pandemic-could-hit-the-billions-migrant-workers-send-home-in-cash (18 April 2020).

(6) World Food Programme warns: COVID-19 pandemic will cause “famines of biblical proportions”, https://www.wsws.org (23 April 2020).

(8) “A crisis like no other: social reproduction and the regeneration of capitalist life during the COVID19 pandemic”, https://mronline.org (23 April 2020).

(9) Marx-Engels Correspondence 1868, “Marx To Ludwig Kugelmann In Hanover” (London, 11July1868, https://marxists.architexturez.net/archive/marx/works (30 Nisan 2020).