İklim Değişikliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İklim Değişikliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ağustos 2023 Cumartesi

Kapitalizmin ve burjuva iktidarların ikiyüzlülüğü

 

Kapitalizmin ve burjuva iktidarların ikiyüzlülüğü

Mustafa Durmuş

26 Ağustos 2023

Petrol, doğal gaz ve LPG gibi fosil yakıtların kullanımının iklim değişikliğinin ve küresel ısınmanın en önemli nedenlerinden biri olduğu biliniyor.   

Nitekim uluslararası kuruluşlar ve burjuva hükümetler, bir yandan sözüm ona iklim değişikliği ile mücadele çağrıları yaparken ve taraflar COP İklim Zirvelerinde her yıl fosil yakıtların kullanımının ciddi biçimde azaltılması talebinde bulunurken, diğer yandan burjuvazinin kontrolündeki siyasal iktidarlar fosil yakıt sektörüne ve bu sektörün efendisi konumundaki küresel petrol şirketlerine devasa sübvansiyonlar vermeyi sürdürüyorlar.

Öyle ki IMF’ye göre geçen yıl bu rakam 7 trilyon dolara yükseldi (https://www.imf.org/fossil-fuel-subsidies-surged-to-record-7-trillion, 24 August 2023). Yani küresel petrol şirketlerine Türkiye’nin şu anki milli gelirinin 7 katından fazla sübvansiyon (mali destek) verildi.

Tek başına bu olgu bile kârı her şeyin üzerinde tutan, bu amaçla emeği sömüren ve doğayı talan eden kapitalizm altında iklim değişikliği ile gerçek anlamda mücadele edilemeyeceğini, aksine kapitalizmin bizzat başta iklim değişikliği ve küresel ısınma olmak üzere ekolojik çöküşe neden olduğunu gösteriyor.

Bir başka ifade ile doğayı, gezegeni,  insanlığı ve diğer canlıları yok oluştan korumak ancak kapitalizmi ve onun egemen sınıfı olan burjuvaziyi ortadan kaldırmakla ve yerine her türden sömürünün yok edildiği, doğa ile uyumlu, emek ve emekçi dostu, eşitlikçi ve sosyal adaletçi bir sistem kurmakla yani “sosyalizm” ile mümkün olabilir.

 


5 Eylül 2021 Pazar

En büyük kirleticiler: Savaş sanayi ve NATO

 

En büyük kirleticiler:  Savaş sanayi ve NATO

(İklim krizi militarizm ilişkisi-2)

Mustafa Durmuş

5 Eylül 2021




Askeri harcamalar; genelde ulus devletler ve orduları aracılığıyla, petrol, su, maden gibi doğal varlıklar ve yeni pazarlar için ya da mevcut pazarları yeniden paylaşmak için çıkartılan emperyalist savaşlar, sömürgeci işgaller, iç savaşlar, çatışmalar sırasında yapılan harcamalardır.

Öte yandan askeri harcamalar savaşlarla sınırlı değildir, barış zamanlarında dahi militarizmin yükselişi sırasında, bir askeri darbe sonrası kurulan askeri diktatörlükler ve faşist diktatörlüklerin inşası ve devamı sürecinde de başvurulan temel araçlardır.

Bu harcamalar aynı zamanda, düzenin egemenleri tarafından, düzen karşıtı tepkileri, eylemleri, isyanları, emek, demokrasi, özgürlük, barış,  ekoloji ve kadınların mücadelelerini bastırabilmek için de kullanılırlar. Kısaca askeri harcamalar ulus devletlerin sahip olduğu zor aygıtlarının en önemli araçlarıdır.

Savaşlar emperyalist-kapitalist sistemin ürünü!

Savaşlar ise kapitalizme içkin olgulardır. Yani kapitalizm ve savaşlar birbirinden ayrı düşünülemez. Kapitalizmde sınıf temelli çıkar çatışmaları esastır ve böyle çatışmalar ulusal çatışmaların, ırkçılığın, nefretlerin, korkuların, silahlanmanın, militarizmin, uluslararası gerginliklerin ve savaşların önünü açar.

Ulus devletlerin ve tekelci sermayenin birbirine giderek artan bağımlılığı, küresel rekabet çağında jeopolitik gerilimlerin ve çatışmaların da yoğunlaşmasına,  ulus devletlerin, kendi ulus ötesi şirketlerinin çıkarlarını korumak için, onların arkalarında devasa bir askeri güçle durma ihtiyacını hissetmelerine, bu da askeri harcamalarda bir patlamaya yol açan emperyalist savaşlara neden olur.

Kuşkusuz sınıf temelli çatışmaların yanı sıra, çözüme kavuşturulmamış bir ulusal sorunun varlığı, yani aynı coğrafya içinde ezen ve ezilen ulusların, ezen ve ezilen kimliklerin ve inançların varlığı da çatışmalara ya da iç savaşlara neden olan çok önemli olgulardır.

Askeri harcamalar ekolojik tahribata yol açıyor

Kaçınılmaz olarak savaşların, savaş hazırlıklarının ya da içerdeki veya dışardaki askeri operasyonların hava, su ve toprak kirliliğini de içeren çok ciddi ekolojik etkileri söz konusudur. Çünkü bu harcamalar; nükleer silahlar, askeri gemiler, askeri hava ve kara araçları, tanklar, panzerler, tomalar, kirpiler gibi araçlarla üretimleri sırasında aşırı bir biçimde doğal kaynak kullanırken, yoğunluklu olarak petrol yakıtı tüketirler.

Askeri üsleri, karakolları, kalekolları ve diğer askeri yerleşkeleri oluşturmak ve buralara orduyu ya da güvenlik güçlerini yerleştirmek gibi faaliyetler genel olarak enerji yoğun faaliyetlerdir. Silahlar ise sadece insan ölümleri ve yaralanmalara değil, aynı zamanda çevre üzerinde çok ciddi olumsuz etkiye neden olur.

Kuşkusuz bu etkilerin başında, bu yazının da konusu olan,  petrol gibi fosil yakıt kullanımı sırasında ortaya çıkan başta karbondioksit gazı gibi sera gazlarının (küresel ısınmaya neden olarak) iklim değişikliğini ve iklim krizini tetiklemesi gelir.

‘Askeri Postal Karbon İzi’

Militarizmin ekoloji üzerindeki etkilerini doğru biçimde öngörebilmek için, sadece orduya ve onun operasyonlarına değil, ayrıca silah ve diğer askeri malzeme üreten sanayilere de bakılması gerekiyor. Çünkü bu sanayiler çok çeşitli hammadde kullanıyor ve ekipmanları savaşta ya da çatışmalarda kullanıldığında ciddi olumsuz çevresel etkiler yaratıyor.

Bu yüzden de militarizmin çevre üzerindeki böyle etkilerine ‘askeri postal karbon izi’ adı veriliyor. Bu kavram ile askeri operasyonların tüm boyutlarıyla neden olduğu toplam emisyonlar kastediliyor. Dolayısıyla da, aşağıdaki tablodan da görülebileceği gibi (1),  militarizmin neden olduğu emisyonları tam olarak belirleyebilmek için askeri-sanayi sektörü, silah sanayi ve diğer askeri ekipman tedarikinin neden olduğu emisyonların bir bütün olarak ele alınması gerekiyor.


Askeri harcamaların önemli bir kısmını oluşturan silah ve diğer ekipman ve araçların hangi ölçüde sera gazı emisyonuna yol açtığına ilişkin bilimsel bulgulara geçmeden öncesorunu daha makro düzeyde ele alalım.

Bu arada yeri gelmişken, yakınlarda açıklanan IPCC raporunda askeri harcamaların etkilerinden neredeyse hiç söz edilmemesinin ne denli büyük bir ihmal ya da eksiklik olduğunun da altını çizelim. Türkiye’de Milli Savunma Bakanlığı da faaliyetleri nedeniyle yol açtığı karbon emisyonlarına ilişkin veri derlemiyor ya da bunları kamuoyu ile paylaşmıyor.

Yani askeri operasyonların neden olduğu ekolojik hasar konusu adeta bir tabu gibi. Hem Sağ hem de Sol siyasetçiler bu konuya girmekten kaçınıyor. Bu nedenle de,  bu açığı kapatabilmek için, kaçınılmaz olarak militarizm-iklim krizi ilişkisi konusunda yapılan özgün çalışmalara başvuruluyor.

Militarist emisyonların payı yüzde 6, ancak….

Dünya çapında silahlı kuvvetlerin operasyonlarının toplam dünya emisyonu (CO2 emisyonu) içindeki payı yüzde 6 civarında. Dünyada en fazla askeri harcama yapan ABD’nin, 2017 yılında, askeri harcamalarının neden olduğu emisyon bu ülkenin toplam emisyonunun yüzde 6’sını (340 milyon ton) oluştururken, bu oran Birleşik Krallık’ta yüzde 3 (13 milyon ton). (2)

2017 yılında ABD ordusunun dar anlamdaki toplam karbondioksit (CO2) emisyonları 59 milyon ton oldu. Askeri üsler ve diğer askeri kurulumlar bunun yüzde 40’ından, askeri operasyonlar sırasında kullanılan petrol yakıtı ise kalan yüzde 60’ından sorumlu (ABD’nin dünyada 800 civarında üssü ve benzeri askeri yerleşkesi var). Dolayısıyla Pentagon (ABD Savunma Bakanlığı) petrol ürünlerinin dünyadaki en büyük kurumsal tüketicisi konumunda. (3)

Pentagon’un emisyonu İsveç, Norveç ve Finlandiya’nın emisyon toplamından fazla

Bir başka anlatımla, eğer Pentagon bir ülke olsaydı, dünyada en fazla sera gazına neden olan 47’nci ülke olarak kabul edilirdi ve bu haliyle de İsveç, Norveç ve Finlandiya’nın saldığı seragazlarının toplamından daha fazlasını salmış olurdu. (4)

2017-2018 yıllarında Birleşik Krallık ordusunun neden olduğu emisyonlar 60 ülkenin toplam emisyonundan fazla. Bu aynı zamanda bu ülkedeki 3,5 milyon otomobilin mil başına neden olduğu toplam karbondioksit emisyonuna eşit. 2018 yılındaki bu ülkedeki Savunma Bakanlığına tedarik yapan 25 silah şirketinin (SIPRI 100’de yer alan) toplam emisyonu 1,23 milyon ton CO2 ve bunların içinde en büyük silah üreticisi olan BAE Systems bu emisyonların yüzde 30’undan sorumlu. (5)

Bir bomba, ağırlığının binlerce katı emisyona neden oluyor!

Bir askeri operasyon sırasında Humvee tipi bir zırhlı kamyon 260 kg CO2, F-35 savaş uçağı 27,800 kg CO2 ve B-2 nükleer silaha sahip uçak 251,400 kg CO2 emisyonuna neden oluyor. (6)Tipik bir bombanın ağırlığı 230 kg ama neden olduğu emisyon gazı miktarı bombanın ağırlığının binlerce katı kadar. Birleşik Krallık, 2017 yılında Irak ve Suriye’ye 1,000’den fazla bomba ve füze attı. IŞİD ile süren beş yıllık savaş süresince atılan bomba sayısı ise 4,200’ün üzerinde. (7) Bu verilerden yola çıkılarak, savaş uçakları ve onların attığı bombaların atmosfere ne kadar ciddi düzeyde sera gazı gönderdiğini tahmin edebilmek zor değil.

ABD ordusunun emisyonu 140 diğer ulusal ordununkinden fazla

Örnek olarak, ABD ordusunun neden olduğu karbon emisyonu 140 diğer devlet ordusunun toplamının neden olduğu emisyondan daha fazla. Çünkü ABD savaş uçaklarının bomba ve hidrokarbon yakıtları gibi operasyon sırasında kullandıkları her türden malzemeyi taşıttığı büyük askeri kargo gemileri, kamyonları ve tırları var.  Uçaklarla birlikte bunlar da çok ciddi bir karbon emisyonuna neden oluyor.

Ayrıca askeri tesislerin bulunduğu yerlerde toprak ve içme suyu kaynakları tehlikeli kimyasallarla (arsenik, kurşun, asbest gibi) zehirleniyor. Bunlar insanlar için olduğu kadar, doğadaki diğer canlılar için de çok büyük riskler oluşturuyor.

Savaşlar ve sıcak çatışmalar sırasında iklim dayanıklılığı ve insan sağlığının sürdürülebilmesi için gereken hassas ekosistem tahrip ediliyor. Bombalar, tanklar, zırhlı araçlar arazi ve alt yapıyı yok ediyor. Savaşlarda ormanlar, atık su/drenaj tesisleri ve enerji istasyonları hedef alınıyor, bu da içme suyuna maden tuzu ve lağım suyunun karışmasına neden oluyor. Bu durum kolera salgınına yol açtığı gibi işgaller sırasında kullanılan silah içeriklerine bağlı olarak (uranyum gibi) kanser, omurga bozuklukları, kalp hastalıkları, felçler oluşuyor (2003’te Irak’ın ABD tarafından işgalinde olduğu gibi). (8)

İklim değişikliği hali hazırdaki tehlikeli politik ortam için çoğaltan etkisi yaratıyor. Örneğin kuraklık, köylülerin, çiftçilerin şehirlere göçmesine, iç savaşa ve dış göçlere yol açıyor. Bundan böyle küresel ısınma arttıkça göç ve savaş dalgası da artacak, iç çatışmalar yoğunlaşacaktır. Nitekim son IPCC raporunda bu gelişmelerin 143 milyon insanın göçüyle sonuçlanabileceğinin altı çiziliyor.

‘Terörle mücadele’ adına atmosfere 1,2 milyar metrik ton sera gazı emisyonu

2001 yılından günümüze kadar ‘terörle mücadele’ adı altında yükseltilen militarizm ile ABD ordusu 1,2 milyar metrik ton sera gazı emisyonu yaptı. Bunun 400 milyonu doğrudan savaş bağlantılı yakıt tüketimiyle ilgili. Bu 257 milyon otomobilin yılda neden olduğu emisyona eşit (ABD’deki otomobil sayısının iki katından fazla) ya da 5,4 milyon kg kömürün neden olduğu karbon emisyonuna denk düşüyor. (9)


Kısaca dünyanın her yerinde olduğu gibi, ordu bir kurum olarak,  sera gazlarının önemli bir kısmını oluşturan petrolü en çok kullanan kesimlerin başında geliyor. Öyle ki 2017 yılında ABD ordusunun günde 269 binden fazla varil petrol kullanarak 25 bin tondan fazla karbondioksit emisyonuna neden olduğu ileri sürülüyor. (10) Bu emisyonlar silah ve askeri ekipmanların enerji ihtiyacının karşılanması, ısınma, aydınlatma, soğutma sırasında gerçekleşiyor.

Ordu ve petrol sektörü arasındaki çıkar birliği

Bir başka anlatımla, fosil yakıt (petrol) sektörü ile askeri sektör arasında bir çıkar birliği var. Bu yüzden ABD ordusu 1997 tarihli Kyoto Protokolü bağlamında gerekli görülen, orduya ait emisyonları raporlamak sorumluluğundan kaçınıyor. Ayrıca 2020 yılında Paris İklim Anlaşması’ndan da çekildi (İklim Anlaşmasını onaylamayan bir diğer ülke Türkiye).

Böyle bir çıkar birliği yüzünden olsa gerek, dünyanın birçok yerinde toprağını, suyunu, ormanını korumaya çalışan toplulukların, köylülerin karşı çıkışları  askerler tarafından zorla bastırılıyor, hatta dünyanın birçok yerinde çevreciler öldürülüyor. 2018 yılında 164 çevrecinin öldürüldüğü resmi olarak kayıtlara geçti. Türkiye’de de Karadeniz’de suyunu, toprağını, ormanını korumaya çalışan köylülerle jandarmanın karşı karşıya geldiği fotoğraflar hala hafızamızda duruyor.



Savaş örgütü NATO en büyük kirletici

Militarizmin neden olduğu sera gazı emisyonu konusunda ABD’ye, NATO’ya ve özellikle de dünyanın en önemli silahlı gücü olan bu orduların kullandığı kitlesel ölüm makinaları savaş uçaklarına ayrı bir sayfa açmakta yarar var.

Öyle ki bir Tornado savaş jetinin bir saatlik uçuşu sırasında atmosfere gönderdiği CO2 miktarı 13 ton. Bu arada ABD B61 Nükleer bombalarını yeni B61-12 ile, Almanya Tornado savaş uçakları filosunu daha sofistike savaş uçakları ile donatmaya hazırlanıyor. Yani bir yandan bunlar için milyarlarca dolar masraf edilecek, diğer yandan da atmosfere çok daha fazla karbon emisyonu gönderilecek, bu da küresel ısınmayı hızlandıracak. (11)

Bir B-52 Sratofortress’in (Boeing’in uzun menzilli bombardıman uçağı) bir saatte tükettiği yakıtı ise ortalama bir otomobil sürücüsü 7 yılda ancak tüketebiliyor. (12)


Bir B2 Bombardıman uçağı 251 metrik ton emisyona neden olurken, bir F35 düştüğünde 1,2 ton jet yakıtı yanıyor(13)

Türkiye- ABD ilişkilerindeki sorun noktalarından biri de olan F35 savaş uçakları hem konvansiyonel, hem de nükleer silahları taşıyabiliyor. Bu jetlerin her birinin fiyatı 100 milyon dolar. Bunlar inanılmaz büyüklükte sera gazı emisyonuna neden oluyor (karbon monoksitten, azot oksit ve sülfür dioksite) ve 4,5 ton  ağırlığındaki bir F-35 düştüğünde 1, 225 ton civarında jet yakıtı yanıyor. (14)

Ayrıca nükleer silahların varlığı da gezegen için varoluşsal bir tehdit oluşturuyor. Dünyadaki nükleer silahların yalnızca binde 5’inden azının kullanılmış olsa dahi korkunç bir iklim yıkımı ve küresel açlığın ortaya çıkabileceği ileri sürülüyor (2 milyar insan açlık riski altında). (15)

Sonuç olarak

Belkemiğini ABD ordusunun oluşturduğu (Türk ordusu NATO’nun ikinci büyük ordusu) emperyalizmin silahlı zor örgütü NATO küresel ısınma ve iklim değişikliğinin başta gelen nedenlerinden biri. Bu nedenle de,  NATO dağıtılmadığı, silahsızlanma başlatılmadığı ve savaşlara son verilmediği sürece bu gezegende ne insanlık için bir umut, ne de iklim krizine ilişkin bir çözüm söz konusu olamaz.

Ekolojik tahribata neden olan militarist yükseliş ise; savaştan, öfkeden, ötekileştirme politikalarından, saldırganlıktan, korkudan, nefret dilinden ve ırkçılıktan besleniyor. Bu gidişata son verebilmek için acilen savaşlara karşı çıkmalı, bu savaşlara gerekçe gösterilen sinsi yalanları reddetmeli, ötekileştirmeye ve kin beslemeye son vermeliyiz. Ancak kendi içimizde ve tüm diğer halklarla adil ve kalıcı bir barışa ulaşmak militarist yükselişi sona erdirebilir.

Kuşkusuz, yazının girişinde de vurgulandığı gibi, militarizm ve savaşlar kapitalizmin olmazsa olmazı olgulardır. Yani bunlarsız bir kapitalizm düşünülemez. Bu bağlamda da son zamanlarda sıklıkla dillendirilen “Yeşil Kapitalizm” ya da “Yeşil Uzlaşma” gibi yaklaşımlar bizi iklim felaketinden kurtaramaz çünkü kapitalizmin egemen sınıfı olan burjuvazi sadece sömürmeyi (hem doğayı, hem de emeği)  bilir.

Kapitalizm ise doğası gereği anti-ekolojiktir, kâr için rekabet ve sonsuz sermaye/servet birikimi onun varoluşsal yasasıdır. Doğal dünyanın tahrip edilmesi de kapitalist üretimin mantığından kaynaklanır. Bu sistemde ne kadar kutsal veya nadir olursa olsun, piyasada her şeyin bir fiyatı vardır. Böyle bir toplumda doğa, zorunlu olarak, yağmalanacak ve sömürülecek bir kaynak olarak görülür.

Sonuç olarak, para kazanmak, servet biriktirmek ve kâr için yapılan üretim ve tüketim bugün zehirli kimyasallar üreten kapitalist işletmelerin havayı, suyu, toprağı kirletmesi kadar; yükselen militarizm, ordular, savaşlar ve kimlere karşı kullanılacağı dahi bilinmeyen devasa silah üretimi de ekolojik yıkıma, küresel ısınmaya, iklim değişikliğine neden oluyor.

Bu yüzden de, iklim krizi başta olmak üzere tüm ekolojik krizlerin burjuva ideolojileri ya da stratejileri çerçevesinde, sistemin egemenleri tarafından ortadan kaldırılabileceği düşüncesi tam bir yanılsamadır. Böyle içi boş bir beklenti insanları sadece oyalar, ekolojik felaketleri hızlandırır.

İnsanlığın, doğanın ve bir bütün olarak gezegenin gerçek anlamda kurtuluşu ve toplumların özgürleşebilmeleri, son tahlilde, kâr motifinin ortadan kaldırılması, yani kapitalizme son verilmesi ve sonsuz bir barışın tesis edilmesiyle mümkündür.

 Sonraki yazı: “Emperyalist savaşlar ve sömürgecilik ekosistemi yok ediyor, bazı örnekler (İklim krizi militarizm ilişkisi-3).

Dip Notlar:

(1) Stuart Parkinson (a), A Movement for the abolition of war in June 2019, Responsible Science, no.2, (Winter 2020).

(2) Agr.

(3) Agr.

(4) https://fpif.org/10-ways-that-the-climate-crisis-and-militarism-are-intertwined (27 September 2019).

(5) Stuart Parkinson (b), “The Environmental Impacts of the UK Military Sector”, Scientists for Global Responsibility (SGR), , https://www.declassifieduk.org (May 2020).

(6) Parkinson (a), agr.

(7) Parkinson (b), agr.

(8) https://fpif.org/10-ways-that-the-climate-crisis-and-militarism-are-intertwined (27 September 2019).

(9) https://watson.brown.edu/costsofwar (30 August 2021).

(10)               http:// theconversation.com/us-military-is-a-bigger-polluter-than-as-many-as-140-countries-shrinking-this-war-machine-is-a-must (24 June 2019).

(11)                https://www.counterpunch.org/resisting-nuclear-weapons-in-a-climate-crisis (4 August 2021).

(12)                https://www.nationalpriorities.org/analysis/2020/no-warming-no-war/graphics/.

(13)                Neta  C.      Crawford, “Pentagon Fuel     Use,          Climate       Change, and the Costs  of War”, Boston University, Updated and Revised (13 November2019).

(14)                 https://www.commondreams.org/pentagon-killing-us-and-planet (5 August 2021).

(15)                 https://fpif.org/10-ways-that-the-climate-crisis-and-militarism-are-intertwined (27 September 2019).

 

 


10 Şubat 2020 Pazartesi

ZENGİNLER KULÜBÜNÜN İTİRAFI: KAPİTALİZM İFLAS EDİYOR!


ZENGİNLER KULÜBÜNÜN İTİRAFI: KAPİTALİZM İFLAS EDİYOR!

Mustafa Durmuş

10 Şubat 2020

2020 yılına hem dünya, hem de Türkiye giderek derinleşen sosyal, ekonomik ve ekolojik sorunlarla birlikte girdi. Küresel çapta gelir ve servet eşitsizliği ve yoksulluk arttı, iklim değişikliği iklim krizine evrilmeye başladı,  demokrasi karşıtı otoriter rejimler işbaşında kalmayı sürdürüyor. Bu konular Zenginler Kulübü Dünya Ekonomik Forumu’nun Ocak başında Davos’taki geleneksel toplantısında da ele alındı.

Avustralya’yı sarsan yangınlar, Korono virüsü, Libya iç savaşı, Suriye’de yoğunlaşan savaş yüzünden hayatlarını kaybeden gençlerimiz, Türkiye’deki depremler ve çığ felaketinde yitirdiğimiz onlarca insanımız, donarak ölen mülteciler, işsizlik intiharları,  açlık nedeniyle kendini yakan vatandaş, basına yansıyan gelişmelerden sadece bir kaçı.

KAPİTALİZMİN YARATTIĞI HAYAL KIRIKLIĞI

Geçen yılın sonunda yayınlanan 2019 İnsani Gelişme Raporu şöyle bir tespitte bulunuyor (1):

“Dünyadaki protesto dalgaları, içinde yaşadığımız düzende bir şeylerin yanlış gittiğini gösteriyor. İnsanlar farklı nedenlerle iktidarları protesto etmek için sokağa çıkıyorlar. Bunlar yüksek tren bileti biletleri ya da benzin fiyatları olabildiği gibi, bağımsızlık ve özgürlük talepleri de olabiliyor. Hepsini birbirine bağlayan şey ise eşitsizlikler ve bunların neden olduğu müthiş hayal kırıklığı”.

Yani kapitalizmin miadı dolmak üzere ve önlenemez bir çöküş evresine girmiş gibi görünüyor. Ortaya çıkan bunca ekonomik, sosyal ve siyasal problem, yükselen militarizm ve savaşlar bu çöküşün göstergeleri. Ancak kapitalizmin karşısında ona meydan okuyan emekten yana bir seçenek (teoride mevcut olsa da) henüz ete kemiğe bürünebilmiş değil. Böyle bir meydan okuma olmadığı  sürece bu iflas ve çöküş barbarlık dönemiyle sonuçlanacaktır.

ULUSLARARASI RAPORLARIN İNKÂR EDEMEDİĞİ GERÇEKLER

Büyük resimden başlayalım ve olabildiğince uluslararası raporlara dayanarak bu yılın nasıl bir yıl olduğunu ve bundan sonrasının nasıl olabileceğini anlamaya çalışalım.
Öncelikle ekonomi. Kapitalizmin 21. Yüzyıldaki ilk büyük krizi olan 2008 Büyük Resesyonundan çıkışın ana kolaylaştırıcıları olan Çin ve Hindistan ekonomileri bu yıldan itibaren yavaşlayacaklar.

Öyle ki IMF, Avrupa Kalkınma Bankası ve OECD gibi örgütler 2020 yılında Hindistan’daki büyüme oranı tahminlerini yüzde 6’ye düşürdüler (bu son 10 yılın en düşüğü anlamına geliyor).

Başka yorumcularsa bu tahmini iyimser buluyorlar.  Hindistan’daki Modi Hükümetinin baş ekonomi danışmanı A. Subramanian’a göre bu yıl bu ülkedeki büyüme hızı yüzde 3,5’e kadar düşebilir. Çin’de ise 2007 yılında yüzde 14,2 olan büyüme hızı 2018 yılında yüzde 6,6’ye geriledi. IMF, 2024 yılına kadar bunun yüzde 5,5’e düşeceğini öngörüyor. Oysa her iki ülkede de hızlı büyüme yoksulluğu azaltıyordu. Büyüme yavaşladığında yoksulluk da artmaya başlayacak. (2)

KORONA VİRÜSÜ RESESYONA NEDEN OLABİLİR

Bu öngörüler Korono virüsü patlak vermeden önce yapılmış öngörüler. Oysa (eğer bu virüsün yayılması önlenemezse), virüs küresel bir ekonomik daralmaya (resesyon) neden olabilir. Çünkü virüsün ortaya çıktığı Çin’de perakende satışlar, eğlence sektörüne yönelik harcamalar, turizm ve seyahat harcamaları sert biçimde düştü. Şehirler kapatıldı, insanlar evlerinde mahsur kaldılar.

Çin’in bu yıl dünya hasılasındaki payının giderek daha da artacağı (payı yüzde 18 civarında olacak) göz önüne alındığında, virüsten kaynaklı bir Çin ekonomik daralmasının dünyanın geri kalan ekonomilerinde yaratacağı etkiyi tahmin etmek güç olmaz.

Nitekim Financial Times bu gerekçe ile 2020 yılında dünya ekonomisindeki büyümenin tahmin edildiği gibi yüzde 3 olamayacağı, yüzde 2,5’in altına düşebileceği uyarısında bulunuyor. Bu düzey ise IMF tarafından küresel resesyon düzeyi olarak niteleniyor.(3)

IMF BAŞKANI KRİZ UYARISINDA BULUNUYOR AMA LİKİDİTE GENİŞLEMESİ SÜRÜYOR

Geçen ay Peterson Dünya Ekonomisi Enstitüsü’nde konuşan Uluslararası Para Fonu Başkanı (IMF) K. Georgieva bir adım daha ileri gitti ve artan finansal istikrarsızlıkların ve eşitsizliklerin 1929’da başlayan Büyük Buhran benzeri bir krize yol açabileceğini öne sürdü. (4)

Diğer yandan hem resesyonu önlemek, hem de para ve finans piyasaları aracılığıyla daha fazla kâr elde edebilmek için küresel kapitalizm düşük faize dayalı para politikalarını ve miktarsal kolaylaştırma politikalarını hala sürdürüyor.

Öyle ki BIS verilerine göre (5); 2019 yılında küresel likidite birinci çeyrekte yüzde 3,3; ikinci çeyrekte yüzde 4,9 ve üçüncü çeyrekte yüzde 7,7 oranında artış gösterdi. Böylece toplam likidite dünya hasılasının yüzde 41,2’sine yükseldi.  Bu oran (bankacılık/finans dışı sektörlere giden likidite bağlamında) dünya hasılasının yüzde 106,1’ine denk düşüyor. ABD dışındaki (Eylül 2019 sonu itibariyle) dolar cinsinden krediler yüzde 5’lik artışla 12,1 trilyon dolara; avro cinsinden olanlar (avro bölgesi dışında) yüzde 9 artışla 3,5 trilyon avroya çıktı.

Likiditedeki bu artış kuşkusuz küresel borç stoklarının daha da büyümesine, bu da finansal kriz riskinin atmasına neden oluyor. IIF’ye göre; küresel borç stoku tüm zamanların en yükseğine çıkarak 257 trilyon dolara (dünya hasılasının yüzde 320’sine) ulaştı. Bu, 7,7 milyar nüfuslu dünyada (eğer eşit dağıtılsaydı) herkesin 32,500 dolar borcu var demek. (6)

TÜRKİYE: ULUSLARARASI KREDİLERDEN EN FAZLA PAY ALAN ÜÇÜNCÜ ÜLKE

Artan küresel likiditeden en fazla payı alan ülkeler sıralamasında (bankacılık sektörü dışındaki sektörlere gelen kredilerin stok anlamında) Türkiye’nin üçüncü ülke olduğu görülüyor.

En fazla kredi 500 milyar doların üstünde bir rakamla (yüzde 90’ı dolar cinsinden) Çin’de bulunurken; ikinci konumda 350 milyar doların üstünde bir stokla Meksika (yüzde 80’i dolar cinsinden) ve üçüncü konumda 300 milyar doların üstünde bir rakamla ( yüzde 60’ı dolar cinsinden)  Türkiye oldu. (7)

Bu durum Türkiye’nin son 17 yıldır sürdürdüğü sermaye birikim rejimi olan dış borçlanmaya dayalı birikim ve büyüme rejimini bir müddet daha sürdürebilmesinin de önünü açıyor. Bu da bu yılın üçüncü çeyreğindeki binde 9’luk ve henüz resmi olarak açıklanmamış olan son çeyreğindeki yüzde 2-3 civarındaki büyümenin kaynağını izah ediyor. Bu durum aynı zamanda ülkedeki dış borçlar nedeniyle bankacılık krizi riskinin sürdüğünü de gösteriyor.

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ KÜRESEL RİSKLERİN BAŞINDA GELİYOR

Dünya Ekonomik Forumunca yayınlanan 2020 yılı Küresel Risk Raporu (8)  dünyanın karşı karşıya kaldığı en yüksek riskleri açıkladı. Gerçekleşme olasılığı açısından en yüksek 5 risk şöyle sıralanıyor: 1. Çok kötü hava koşulları, 2. İklim değişikliğine karşı alınan önlemlerin başarısız kalması, 3. Doğal felaketler, 4.Biyoçeşitlilik kayıpları, 5. İnsan yapımı doğa felaketleri.

Rapora göre, sadece Avustralya yangınında 1 milyar civarında hayvan yok oldu. Ekolojik felaketlerin neden olduğu ekonomik zarar ise (2018 yılında) 165 milyar dolar. Bu önceki 10 yıllık ortalama olan 71 milyar doların 2 katından fazla bir zarar anlamına geliyor. Tek başına Avustralya’da ortaya çıkan yangının neden olduğu zararın 68 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor.

Bu arada küresel sigorta şirketleri en büyük riskin iklim değişikliğinden geleceğine inanıyorlar. Bu, siber ataklar, finansal istikrarsızlıklar ve terörizm gibi risklerin neden olacağı zararların önüne geçen bir risk ve zarar olarak değerlendiriliyor. 2017 yılında sigortalanmış hasarın küresel değeri 140 milyar doları buluyor. (9)

YEŞİL KUĞU RİSKİ

Küresel finans piyasalarından kaynaklı yeni bir potansiyel risk grubunun varlığından söz ediliyor.  “Yeşil Kuğu / Green Swan”  adı verilen bu riskin yakın gelecekte ortaya çıkabilecek finansal krizi de tetikleyebilecek bir risk olduğunun altı çiziliyor (10)

Diğer yandan finansal kurumlar açısından iklim ile ilgili riskleri finansal raporlara entegre etmek ciddi bir sorun.  Zira fiziksel, sosyal ve ekonomik durumlarla ilgili radikal belirsizlikler söz konusu ve bu belirsizlikler düzenli değişim içindeler. Aynı zamanda karmaşık dinamikleri ve zincirleme tepkileri içeriyorlar.  Geleneksel- arkaik risk değerlendirme ve mevcut iklim-ekonomi modelleri ise iklimle ilgili riskleri tam olarak tahmin edebilen modeller olmaktan çok uzaklar. 


KADINLAR VE KIZ ÇOCUKLARI İLK KURBANLAR

Ekolojik şoklar doğal kaynakları tehdit ettiğinde bunun ilk hedefi ve mağduru kadınlar oluyor.  Özellikle de az gelişmiş ülkelerde kadınlara yönelik şiddet ve taciz olaylarında ciddi bir artış yaşandığı gözlemleniyor.

JUCN adlı grubun bir raporuna göre; çevre şokları ve krizleriyle ilgili çatışmalara bağlı olarak çocuk evliliklerinde ciddi bir artış söz konusu. Ek olarak zorunlu evlilikler, fahişeliğe zorlama, cinsel şiddet ve insan kaçakçılığı vakaları arttı. İnsanlar temel gereksinimlerini karşılayamadıklarında, kız çocuklarını evlendirerek finansal zorlukları, geçim sıkıntısını aşmaya çalışıyorlar. Öyle ki (The Guardian) çok kötü hava koşullarına bağlı olarak geçim zorlaştığından 12 milyondan fazla genç kız çocuğu evlenmek durumunda kaldı. Benzer nedenlerle insan ticaretinde yüzde 20’lik bir artış yaşanıyor. (11)

2,153 YETİŞKİN 4,6 MİLYAR İNSANDAN FAZLA SERVETE SAHİP

Bu yılın başlarında yayınlanan Oxfam Raporu’na göre (12); dünyadaki 2,153 dolar milyarderinin servetlerinin toplamı dünya nüfusunun yüzde 60’ının, yani 4,6 milyar insanın servetlerinin toplamından fazla. Bu arada toplamda 4,3 milyar civarında insan yoksulluk sınırında yaşıyor. FAO verilerine göre dünyada en az 1,5- 2,5 milyar insan açlık çekiyor. (13)

Rapora göre, dünyanın en zengin 22 kişisinin toplam serveti Afrika kıtasındaki kadınların toplam servetinden daha fazla. Kadınlar ve kız çocukları her gün 12,5 milyar saat tutarında karşılığı ödenmemiş ev işi ve bakım gibi işler yapıyorlar.
Bu yılda dünya ekonomisine 10,8 trilyon dolarlık bir katkı demek. Yani kadınlar küresel teknoloji endüstrisinin 3 katı kadar değer yaratıyorlar ama karşılığında her hangi bir ücret almıyorlar. Dünya çapında çalışma yaşındaki kadınların yüzde 42’si (erkeklerin ise sadece yüzde 6’sı) bu işler yüzünden ev dışında çalışamıyorlar.

Öte yandan en zenginin servetinden 10 yıl boyunca sadece binde yarım oranında servet vergisi alınsa; engelli, yaşlı ve çocuk bakımı, eğitim ve sağlık gibi alanlarda 117 milyon yeni istihdam yaratılabiliyor.

Bu gerçeğe rağmen böyle vergiler alınamadığı gibi, verginin asıl yükü halkın sırtına yıkılıyor. Sermayedar seçkinler, muktedirler ödemedikleri vergileri bağış adı altında iktidar ve güç odaklarına aktarabiliyorlar. Üstelik bunu yüzleri kızarmadan normal bir şeymiş gibi savunabiliyorlar.


KİBİRLİ MUKTEDİRLER

Muktedirlerin gözlerini kibir, servet ve güç hırsı bürümüş. Kendilerine her şeyi hak görme ruh hallerinden dolayı, en zararsız reformları, en haklı talepleri veya en hafif bir eleştiriyi dahi kendilerine hakaret olarak algılıyorlar. Kendi, küçük seçkinci çevrelerindekilerin haricindeki insanların başına gelenlerle ilgili en küçük bir empati, merhamet veya suçluluk duymuyorlar. Öyle ki çocuklarını doyuramadığı için kendini yakan bir babayı ucuz siyasi manevra” yapmakla” (14) suçlayacak kadar vicdanlarını yitirebiliyorlar.

Ayrıcalıklı olma hali insanlara garip ve hoş olmayan şeyler yaptırır, sözler söylettirir. Ayrıcalıklı yaşamak, daha az şansa sahip insanlara karşı vurdumduymazlığı, hatta zalimliği yaratırken, sonu olmayan bir açgözlülüğü de besler. Bir toplum böyle seçkinlerin kıskacına girdiğinde ise sonuç her zaman felaket olur. (15)

Gelecek yazı: “Yeni bir yaşam” hikayesi gerekiyor!

DİP NOTLAR:

(2)  Esther Duflo , Abhıjıt Banerjee, “The Other Side of Growth”, https://www.project-syndicate.org (26 December 2019 ).
(3)  Chris Giles, “Coronavirus outbreak weighs heavily on global economy”, https://www.ft.com (7 February 2020).
(4)  https://www.theguardian.com/business/2020/jan/17/head-of-imf-says-global-economy-risks-return-of-great-depression (17 January 2020).
(5)  BIS, Statistical release: BIS global liquidity indicators at end-September 2019 (27 January 2020) and BIS, Global liquidity: banks' claims  By type of claim and residence of borrower,Table 1 (27 January 2020).
(6)  Nick Beams, “Growing fears of global debt crisis”, https://www.wsws.org (22 January 2020).
(7)  BIS, agr.
(8)  World Economic Forum (WEF), The Global Risks Report 2020, https://www.weforum.org/reports (15 January 2020).
(9)  Agr.
(10)               Podcast: Luiz Pereira da Silva speaks about "green swan" risks, https://www.bis.org/publ/othp31.htm (20 January 2020).
(11)               Julia Conley, “New Study Details Overlooked Link Between Climate Breakdown and Violence Against Women”, https://www.commondreams.org/news ( 29 Januaery 2020).
(12)               Time to care, https://www.oxfam.org/en/press-releases/worlds-billionaires-have-more-wealth-46-billion-people, 2020).
(13)               Jason Hickel, The Divide- A Brief Guide to Global Inequality and its Solutions, Windmill Books, 2017, s. 2.
(14)               https://www.kamupersoneli.net/gundem/akpli-gokcen-hatay-valiligi-onunde-kendini-yakan-baba-icin-skandal (8 Şubat 2020).
(15)               Chris Hedges, “Death by oligarchy”, https://www.truthdig.com (11 November 2019)