Seçim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Seçim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Haziran 2018 Salı

SEÇİM SONUÇLARINI ‘AŞAĞIDAN’ VE ‘YUKARIDAN’ OKUMAK


SEÇİM SONUÇLARINI ‘AŞAĞIDAN’ VE ‘YUKARIDAN’ OKUMAK

Mustafa Durmuş

26 Haziran 2018

Devletin resmi haber ajansından servis edilen verilerle TV’lerde seçim sonuçlarının değerlendirildiği gecenin birçoğumuz açısından şoklarla dolu bir gece olduğunu düşünüyorum.

HANİ EKONOMİ KÖTÜYDÜ?

Çünkü o güne kadar ekonomideki göstergeler hızla kötüleşmekteydi. Bu yüzden de iktidar bloku seçimi erkene almak zorunluluğu hissetmiş ve muhalefeti de hazırlıksız yakalamak istemişti. Enflasyon, hayat pahalılığı, döviz kuru, cari açık, işsizlik, gelir bölüşümü adaletsizliği ve yoksulluk gibi ekonomik göstergelerdeki kötüleşme 4 dönem tek başına iktidar olmuş bir partinin 16 yıllık döneminde zirveye çıkmıştı. Patates ve soğanın kilo fiyatı bile 6 lirayı bulmuştu.
Üstelik ülke OHAL ile yönetiliyordu ve buna paralel bir biçimde hak ve özgürlükler iyice kısıtlanmıştı. İnsanlar tepkiliydi, dolayısıyla da daha fazla demokrasi talep ediyorlardı.

MEYDANLARI DOLDURAN MİLYONLAR SANDIĞA NEDEN GELMEDİ?

Muhalefetin yürüttüğü seçim kampanyası ise son dönemlerin en coşkulu kampanyasıydı. İnce’nin mitinglerini milyonlar dolduruyordu. Aynı gözlemi iktidar blokunun kampanyası için söylemek mümkün değildi. MHP her hangi bir kampanya yürütmezken, AKP’nin kampanyasında, uzun süreli iktidarda kalmanın yıpranmışlığından olsa gerek, heyecan veren yeni bir söz ya da  yeni bir proje yoktu.
Buna rağmen resmi seçim sonuçlarına göre Cumhurbaşkanlığında iktidar bloku seçimi 2-2,5 puanlık bir farkla kazandı ve yeni rejimin inşasında belki de son dönemeç dönüldü.

Mecliste ise durum daha farklı oldu. HDP ve İYİ Parti barajı aştılar, AKP ise tek başına iktidar olamadı ama MHP ile birlikte Meclis çoğunluğunu sağladı. Ortasından yarılarak içinden İYİ Parti’yi çıkartmasına, neredeyse hiçbir seçim faaliyeti yürütmemesine ve ciddi bir düşüşte olmasına rağmen MHP’nin yüzde 11’in üstünde oy alarak Meclis’te kalması ise, nasıl olduğunu hiç kimsenin izah edemediği bir durum oldu. Bazılarına göre bu durum AKP iktidarına verdikleri kayıtsız şartsız desteğin bir mükâfatı olarak sistem tarafından kendilerine sunulmuştu.

Tüm bu analiz ve değerlendirmelere rağmen hala, 16 yıldır iktidardaki bir partinin koalisyonla da olsa, hükümet kurarak, üstelik gücü daha fazla konsolide eden yeni bir başkanlık rejimi altında yoluna devam edebilmesini açıklayabilmiş değiliz.
Komplo teorisyenlerinin değerlendirmelerine dün bütün gece boyunca tanık olduk. Dikkatli olmayı da seçerek, açıkçası bu teorilere dayanarak da sonuçları açıklamanın doğru olmadığını düşünenlerdenim.

AKP VE ERDOĞAN 16 YIL SONRA NASIL TEKRAR KAZANABİLDİ?

O halde ekonomik, politik, uluslararası ilişkiler gibi neredeyse tüm alanlarda koşullar iktidar açısından kötüye giderken, iktidar bloku her iki seçimi de nasıl tekrar kazanabildi?

Bu soru iki düzlemde yanıtlanmalı.

İlkinde, soruyu kapitalizmin işleyiş biçimi, parlamenter demokrasinin kapitalizmin ile yaşadığı gerilimler gibi büyük yapısal ilişkiler açısından ele aldığımızda,  tekrar Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan’ın yaptığı kısa seçim konuşmasında sarf ettiği şu sözler ne demek istediğimizi yeterince açıklar nitelikte: “ Artık bürokratik oligarşiyi tamamen etkisiz hale getiriyoruz. Bundan böyle işler çok daha hızlı yürüyecek”(mealen).

DAHA HIZLI BİR KARAR ALMA MEKANİZMASI DEVREYE GİRİYOR

Aslında bu söz büyük sermaye grupları açısından son derece anlamlı, önemli. Zira onlar da bürokrasiden şikâyetçiler. Şu soruyu soralım kendimize, milyarlarca dolarlık yatırım kararlarının ya da milyarlarca liralık vergi indirimlerinin ya da teşviklerin tek bir ağızdan ve hızlıca çıkmasını mı, yoksa parlamenter süreçlerden geçerek, tartışılarak (reddedilme riskini de taşıyarak) geçmesini mi seçerler? Elbette (karar verici ile iyi geçinerek)  ilkini seçerler.

Nitekim örneğin TÜSİAD seçim sonrasında yaptığı açıklamasında, siyasal reformların da yanı sıra, ekonomik  “yapısal reformların” ivedilikle hayata geçirilmesini talep etti. Yapısal reform denilen şeyin ne olduğu ve ne tür sınıfsal sonuçlar yaratacağı konusunda daha önce yazdığım bir makaleye göz atılmasını öneririm[1].

SERMAYE BİR SOSYAL İLİŞKİ, POLİTİK BİR GÜÇ

Ayrıca seçim döneminde başta TOBB ve TESK gibi işveren örgütleri ve devletin seçilmemiş organları da yeni rejimden yana desteklerini açıkça belirtip, aynı fotoğraf karesi içinde yer almışlardı. “Bunun ne önemi var” dememek gerekiyor.

Çünkü sermaye sadece bir üretim faktörü değil, aslında bir sosyal ilişki, bir güç-iktidar ilişkisi ve göstergesi. Bu bağlamda milyarlarca dolarlık inşaat yatırımı yapmakta olan ünlü inşaat firmalarının, bir bölgede ticari-sınai faaliyette bulunan işletmelerin, çalıştırdıkları işçilerinin, onların ailelerinin ve bölge esnafının siyasal tercihlerini belirlemediklerini ya da etkilemediklerini ileri sürmek mümkün değil. Aynı şekilde bu seçimler sırasında bazı yerlerde devletin yerel yöneticilerinin açıktan koydukları tavrın bölge insanının seçimlerini etkilemediği söylenemez.

Kaldı ki sermaye ve devlet arasındaki simbiyotik ilişkinin (devlet bütçesinin hem harcamalar, hem de vergiler yönünden asıl kaymağını yiyenlerin bu kesimler olduğundan hareketle) son iki yılda nasıl kuvvetlendiğine gün be gün tanık olduk.

POPÜLİZM, NEO LİBERAL POPÜLİZM, POST POPÜLİZM

Sorunun yanıtını aradığımız ikinci düzlem ise ekonominin ötesinde siyaset alanıyla, yönetme anlayışıyla ve ideoloji ile ilgili bir alan. Yani yukarıdan bir okumayı içeriyor. Bu alana bakmaksızın “yeni rejim ve bunun 16 yıllık liderinin, emekçi kitleleri, yoksulları kendisine yıllardır verdikleri desteği sürdürmeye nasıl ikna edebildiğini” anlayabilmemiz çok zor.

Bu noktada başvuracağımız kavram “popülizm”, “neo liberal popülizm” ya da “post-popülizm” olarak adlandırılan bir kavram. Yalnız bunun için bu alanda dünyadaki gelişmelere kısaca göz atmak gerekiyor.

1980’lerde siyaset bilimi araştırmalarından çıkartıp atılan “popülizm” terimi, müthiş bir geri dönüşle, 1990’larda dünyadaki değişik siyasal olguları karakterize etmeye başladı.

Bu Batı Avrupa’da “radikal sağ popülizm”, Doğu Avrupa’da “milliyetçi popülizm” ve Latin Amerika’nın bir özelliği olarak da bu coğrafyada, neo liberal proje ile bütünleşik, post popülizm olarak da adlandırılan bir “içermeci popülizm” ortaya çıktı.

Aynı zamanda dünya aşırı liberal ekonomi politikalarını popülizm ile birlikte yürüten ve ülkelere göre çeşitlilik arz eden partilere ve liderlere tanık oldu. Bu liderlerin kafa karıştırıcı en temel özelliği ise emek karşıtı neo liberal politikaları uygularken bu politikalardan en çok zarar gören bu emekçi kesimlerin desteğini alabilmeleriydi[2].

KÜRESELLEŞME, KRİZ POPÜLİST YÜKSELİŞİN NEDENİ OLDU

2008 küresel ekonomik krizinin ardından popülizmin tekrar yükselişinin nedenleri; küreselleşmenin yol açtığı dış ticaret şokları, bu şokların sonucunda ağırlıklı olarak ithalata dayalı bölgelerdeki işçiler başta olmak üzere halkın işlerini,  gelirlerini kaybetmeye başlaması, artan göçler, mülteci akımları, ücret düzeylerinin düşüklüğü, gelir ve servet bölüşümü adaletsizliğinin ve yoksulluğun artması ve ekonomik krizler gibi nedenlerdi.

Çünkü daha öncesinde sahip oldukları güvenlik – koruma ağından mahrum kalan emekçiler  (özellikle de düşük eğitimliler),  düzen partilerinin ve kurumlarının ekonomik çıkarlarını artık koruyamayacağına kanaat getirdiler.[3] Bu da burjuva demokrasilerinin, İtalya’da olduğu gibi teknokrat hükümetlerle yönetilen yarı Bonapartist rejimlere ya da diğer bazı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi  popülist, aşırı sağcı (örneğin Macaristan) yönetim biçimlerine dönüşmesi sürecini hızlandırdı.
Türkiye gibi ülkelerde ise rejim; savaş, göç, bölüşüm eşitsizlikleri ve ekonomik krizin yanı sıra Kürt sorunu ve giderek derinleşen politik kriz gibi ülkeye özgü faktörler; ülkenin hızlı bir biçimde önce bir askeri darbe denemesi, ardından da  “yeni rejim” adı altında popülizm ile destekli siyasal İslamcı otoriter bir rejime yönelmesiyle sonuçlandı.

İÇERMECİ-DIŞLAYICI POPÜLİZM

Dani Filc[4] isimli bir akademisyen ise, Arjantin’ de 1990’lardaki Menem ve günümüzde İsrail’ de Netenyahu uygulamalarından hareketle popülizmi yeniden tanımlıyor. Ona göre, popülizm olgusu bazı genel ideolojik önermelere ve politik bir biçime sahip bir politik proje ve bir olgular bütünü olarak ele alınmalı.

Bu bağlamda iki tür popülizm mevcut: “İçermeci” (inclusive) popülist hareketler ve “dışlayıcı” (exclusionary) popülizm[5]. Her iki tür de halk sınıflarının içerilmesi /dışlanması ile ilgili çatışmaların temel olduğu toplumlarda ortaya çıkıyor.

Ancak iki tür arasında ciddi farklılıklar da var. “İçermeci popülizm” dışlanmış kesimlerin politik özne olarak politik sistemle entegre olmasına, böylece de kısmen de olsa demokrasinin sınırlarının genişletilmesine izin verirken, “dışlayıcı popülizm” halk kavramını organik bir biçimde ele alıyor ve onu etnik- kültürel bir toplam olarak görüyor. Onu oluşturan kitlelerin öznelliklerini ve kimliklerini reddediyor. Bu bağlamda örneğin etnik azınlıklar ve göçmen işçiler gibi zayıf grupları dışlıyor[6].

Türkiye’de AKP dönemindeki popülizmin (özellikle de 2013 sonrası dönemi) böyle bir dışlayıcı popülist liderliğe örnek oluşturduğu ileri sürülebilir. 

POPÜLİST PARTİ VE HAREKETLERİN TEMEL ÖZELLİKLERİ

Pratikteki deneyimlere bakılarak popülist partilerin ve hareketlerin en az üç önemli ortak özelliğinin olduğu ileri sürülebilir:

-Seçkinlere karşı sıradan insanların, halkın çıkarlarını savunduklarını ileri sürerler.

-İnsanların korkularını ve duygularını manipüle ederler.

-İnsanlara kısa dönemli koruma önerirler ama bunun uzun vadede ülkeye ne tür maliyetler getireceğini dikkate almazlar. Bu bağlamda uzun vadeli maliyetleri gündeme getirenleri, insanların seçkinlere olan kızgınlığını kullanarak, onları seçkinci davranmakla, seçkinlerin çıkarlarını savunmakla suçlayarak, itibarsızlaştırırlar. 

HALK POPÜLİST LİDERLERE NEDEN DESTEK VERİYOR?

Halkın, kendi çıkarlarına aykırı da olsa, neo liberal politikalar uygulayan popülist partilere ve post-popülist /otoriter politikacılara neden destek verdikleri gerçeği popülizm çalışmalarında kabaca beş sav ile açıklanıyor:

- Popülizm kitlelerin manipüle edilmesinin bir biçimidir.  Karizmatik bir popülist lider örgütsüz ve yeterince temsil edilmeyen kesimleri onların çıkarları aleyhine manipüle edebilir.

-Popülizm, neo liberalizm ve otoriterlik birlikteliği geniş halk yığınlarının irrasyonelliğinin ve eğitimsizliğinin bir sonucudur. Kitleler popülist liderleri mantıki olmayan, duygusal güdülerle desteklerler.

-Popülist liderler neo liberal politikaları toplumun en yoksul kesiminin ihtiyaçlarından hareketle bazı cazip sunumlarla bezeyerek kabul ettirirler. Böylece ekonominin neo liberal dönüşümü için yeterli desteği sağlarlar.

-Popülist neo liberal politikalar, toplumun en dışlanan kesimlerini tanımaya, onların sorunlarını ve varlıklarını kabullenmeye ve bu kesimleri kısmen de olsa içermeye dönük sembolik projeler sayesinde hayata geçirilir. Böylece de neo liberal politikalar onların çıkarlarına karşı olsalar da, tanınma ve kabul edilme karşılığında daha ağır bir bedel ödemeye razı olurlar.

- “Habitus”.  Filc post popülizme olan yoksul halk desteğini bu kavramla açıklar. Aslında Bourdieu’ya ait bir kavram olan habitus, “temsiliyet” ve “şeyleri yapma biçimleri”nden oluşan bir settir. Esnek olduğundan zamana göre biçim alabilir ama yok olmaz, dirençlidir. Gelecek kuşaklara aktarılabilir bir olgudur. 

POPÜLİST HABİTUS

Filc’e göre[7], bu kavramın temelinde “içermeci popülist” deneyimler yatar. Yani daha önce politik yaşamdan dışlanan, hatta toplumda görünür olmayan, sorunlarına ilgi duyulmayan toplumsal kesimlerin içerilmesi “Popülist Habitus”un oluşumunu sağlar.

Böyle bir habitus, popülist parti ve hareketlere verilen kalıcı desteğin nedenidir. Böylece de, böyle bir parti ya da hareket geleneğinden gelen ya da onun içinde doğan post popülist liderler ezilen halk sınıflarını neo liberal politikalara destek vermeye ikna ederler. Bu olgu içermeci popülizm geçmişine sahip ülkelerde gözükür. 

POST POPÜLİZM: YENİDEN BÖLÜŞTÜRÜCÜ AMAÇTAN UZAKLAŞMAK

Diğer yandan geleneksel yeniden bölüştürücü politikalara ters düştüğünden bu popülizmden bir kopuş anlamına da gelir. Bu yüzden Filc, bu olguyu “post-popülizm” olarak tanımlar ve bunun iki temel örneğinin Arjantin’de C. Menem (1990’lar) ve İsrail’de B. Netanyahu (2000’ler) olduğunu söyler. Erdoğan’ın da post popülist bir lider olduğu bu bağlamda ileri sürülebilir.

Post popülist liderler ve hareketler, neo liberal politikalarına halk yığınlarının desteğini sağlayabilmek için kendilerini bu “habitus” üzerine inşa ederler. Bu liderler popülist gelenekle olan devamlılıkları ve aynı zamanda da kırılmaları ya da kopmalarıyla vücut bulurlar. Kırılma ya da kopuşun nedeni neo liberal politikaların çalışan halk sınıflarını dışlamaları ya da marjinalize etme şeklindeki dışlayıcı karakteridir. 

MEDYA GÜCÜ

Devamlılığı sağlayan şey ise popülist söylem ve tarzın sürekli ve yaygın bir biçimde kullanılmasıdır. Ulusal ve yerel neredeyse tüm medya kurumlarının ele geçirilmesiyle tek merkezden aktarılan bu söylemler, kendilerini politik bir özne olarak oluşturan düşük gelirli, ezilen sınıfların kalıcı bir biçimde bağımlılığını ve itaatlerini sağlayabilmek için kullanılır.

Bu bağlamda popülist söylemini sürdürürken, aynı zamanda da neo liberal ekonomi ve sosyal politikalar uygulayan siyasal liderlere ezilen sınıfların verdiği desteğin nedeni bu kesimlerin akılsızlığı, ilkesizlikleri, etikten haberdar olmamaları ya da yozlaşmışlıkları nedeniyle kolayca benzer özelliklere sahip liderler tarafından manipüle edilmesinden ziyade, bu kesimlerin bir habitus olarak geçmişte uygulanmış olan ve kısmi içermeye dayanan popülizmin etkilerini hala hissetmeleri, buna karşılık muhalefet partilerinin ya da liderlerinin gerçek içermeci alternatifleri onlara sunmada yetersiz kalmalarıdır.

Türkiye’de yoksullar başta olmak üzere geniş halk kesimlerine yapılan ve özellikle de seçim dönemlerinde çok artan yardımların ve artık bir rutine dönüşen muhtarlarla bir araya gelişlerin, iktidarı sürdürebilmek anlamında ne kadar önemli olduğunu yukarıdaki tespitin çok iyi anlattığına şüphe yok.

Diğer yandan popülizmin ne 1970’lerdeki ne de günümüzdeki otoriterlikle güçlendirilmiş neo liberal popülist ya da post popülist biçiminin, kapitalizmin artık tamir edilemez düzeye gelen defolarını gidermeye yetmeyeceğini son 40 yıllık deneyimlerimizden biliyoruz.  

Popülizm doğası gereği sınıfsal çıkar çatışmasını hızlandırıyor. Nitekim BIS’in küresel toparlanma için yapısal reformların başlatılması çağrısı[8] ve bunun seçimden hemen sonra Türkiye’de sermaye örgütlerince yüksek sesten dillendirilmesi[9] bunu ortaya koyuyor.

Türkiye ise seçimle beraber, seçim öncesi ekonomik ve politik sorunlarını ortadan kaldırmadı, sadece zamana yaydı. Seçim sonrasında sağlandığı düşünülen siyasal istikrarın dahi yeterli olmadığı dolar kurunun tekrar yükselişiyle kendini gösterdi. Enflasyon, işsizlik, yoksulluk, cari açık, dış borç sorunu gibi her biri birer yapısal soruna işaret eden sorunlar çok daha net bir biçimde kendini dayatacaklar.
Bunun karşısında neo liberal popülizmin yeniden bölüştürücü politikalarından giderek daha çok vazgeçileceği, manipülatif ya da ikna etmeye dönük çabasından ziyade, otoriterlik yanının giderek daha fazla ön plana çıkacağı ve ekonomik hasarın faturasının her zaman olduğu gibi emekçiler tarafından karşılanacağı daha açık görülüyor.

















[1] Mustafa Durmuş, “24 Haziran sonrası: IMF’li ya da IMF’siz kemer sıkmaya hazır olun!”, http://sendika62.org/2018/06/24.
[2] Dani Filc, “Post-populism: Explaining neo-liberal populismt hrough the habitus”, Journal of Political Ideologies (2011), s. 223-224.
[3] Dalia Marin, “Germany’s Populism Amid Prosperity”, https://www.project-syndicate.org/onpoint/germany-s-populism-amid-prosperity-by-dalia-marin ( 1June 2018).
[4]Filc,  agm.
[5]Hanz Betz, “Exclusionary populism in Austria, Italy and Switzerland”, International Journal, 56 (2001),s. 393–420.
[6] Filc, agm.
[7] Filc, agm.
[8] Seize the day to secure sustained growth, BIS says, https://www.bis.org/press/p180624.htm.

3 Mayıs 2018 Perşembe

ALTERNATİF SUNAMAYAN İKİ BLOK VE ORTADA DURAN ALTERNATİF İHTİYACI


ALTERNATİF SUNAMAYAN İKİ BLOK VE ORTADA DURAN ALTERNATİF İHTİYACI
Mustafa Durmuş
2 Mayıs 2018
Tarihte, köleciliğin temel üretim ilişkisi olduğu bir toplumda kölelerin çıkarının köle sahiplerine isyan etmek ve özgürleşmek yerine, köle sahiplerini mutlu etmekten geçtiğini ileri sürenler oldu.
Bu bakışa göre, kölelerin alternatif bir özgür sistem kurma inançları ve güçleri yoktu, bu nedenle de sahiplerini kızdırmadıklarında, onları mutlu ettiklerinde daha az kırbaçlanacaklar ya da daha az işkence göreceklerdi.
Benzer bakış açıları kapitalist toplumda da mevcut. Yani kapitalistleri mutlu etmenin işçiler, emekçiler, yoksulların lehine olduğunu ileri sürenler, savunanlar var.
Buna göre, mutlu kapitalist daha büyük bir coşku ile yeni yatırımlar yaparak daha fazla kazanırken, aynı zamanda da işsizlik azalacak, yeni istihdam yaratılacak, sonuçta yoksulluk azalacak ve halk nispeten rahat edecek.
Bu bağlamda bazı istisnalar dışında kapitalist sistemin iktidarından, muhalefetine tüm partileri kapitalistleri mutlu edebilmek için tüm kamusal kaynakların onlara aktarılmasına, onlardan çok daha az vergi alınmasına, her türlü ekonomi politikası ile bu sınıfın desteklenmesine karşı çıkmıyorlar, hatta hararetle destekliyorlar. Son dönem verilen büyük çaptaki sermaye teşviklerine ve yapılan özelleştirmelere “yandaşlara verilmesin” itirazı dışında ana muhalefetten de itiraz gelmemesi bu savı destekliyor.

Sistemin egemenlerini yenmek imkânsız (!)
İki örnek üzerinden özetlemeye çalıştığımız bu bakış açısı, sistemin dışına çıkmanın, sistemi yenmenin imkânsız olduğu biçimindeki bir perspektifi yansıtıyor. Yani yeni ve başka bir dünya kurma fikrine artık inanmıyorsanız, bir tür “yetmez ama evet” diyorsanız, bu fikri benimsiyor ve ona göre stratejiler, argümanlar, politikalar üretiyorsunuz demektir.
Bu fikrin yaygın bir biçimde benimsenmesinin nedenleri arasında ise sermayenin egemenliğindeki medyanın bu fikri yayması, resmi eğitimin bu fikir üzerine kurgulanmış olması gibi faktörler var.

Yeni özgür, adaletli bir dünya kurmak mümkün!
Oysa bu perspektifin karşısında bir başka perspektif var, hep vardı ve hep de var olacak. Bu, sistemi ve onun egemenlerini karşısına alarak, onları aşan bir yerden alternatif bir sunabilen bir perspektif.
Yani bu perspektif ezilenlerin çıkarının, kaderlerine razı olarak egemeni mutlu etmeye, onu rahatsız etmemeye, onun gönlünü hoş tutmaya çalışmak değil, cesaretle alternatifini sunarak ezilenleri ve tüm toplumu bu alternatife davet ederek, “başka bir sistem ya da dünya mümkün” diyebilen bir perspektif.

İki blok ve karşılanmayan bir ihtiyaç
Bu perspektiften son gelişmeleri ele aldığımızda şöyle bir tablo karşımıza çıkıyor:
İki blok oluşmuş durumda. İlki AKP+MHP ve BBP’ den ve devletin seçilmemiş organları ve bu bloğu destekleyen bazı sermaye gruplarından oluşuyor.
Diğer blok ise muhalefette yer alan CHP+İYİ PARTİ + SP ve DP’den oluşuyor. Bu ikinci blokta 6 milyon civarında seçmeni olan HDP’ ye yer verilmemiş.
Her iki blokun ortak bir özelliği var: Sistemin koyduğu kısıtlar içinde hareket etmek ve sistem egemenlerini karşılarına almamak, onları kızdırmamak.
İlki çok daha sert, otoriter ve totaliter rejim altında, diğeri ise sistemin daha yumuşak versiyonu olan parlamenter demokratik bir rejim altında siyaset yapmak üzerinde anlaşmış durumda.
Kuşkusuz, bu ortak noktasına rağmen, yaratabileceği sonuçlar itibariyle iki bloğun birbirinden önemli farklılıkları var. Bu nedenle 24 Haziran tarihinde demokrasiden yana olan güçler bu farklılıkların bilincinde hareket edecektir.
Bu ittifakların dışında kalan ya da bırakılan sırasıyla Meclis’te temsil edilen HDP, küçük sol, sosyalist partiler ve toplumsal hareketler var.
Sistemin kısıtlarını reddederek, egemenleri mutlu ederek bazı kazanımları edinmek yanılsamasından kurtularak, böylece emekçileri, halkı, toplumun bütününü mutlu edecek yeni bir alternatifi sunmak görevi kendiliğinden bu dışarıda bırakılan kesime verilmiş gibi gözüküyor.


YENİ PAKET GÖRÜŞÜLÜRKEN UNUTULANLAR


YENİ PAKET GÖRÜŞÜLÜRKEN UNUTULANLAR
Mustafa Durmuş
3 Mayıs 2018
Bugün Meclis Bütçe Plan Komisyonu’nda yeni bir vergi, prim ve imar af paketi görüşülüyor.
Ancak güne artan enflasyon ve tarihsel zirve yapan döviz kuru haberleri ile başladık. Bu iki göstergenin birbiri ile neden-sonuç ilişkisi var. Yani enflasyon arttıkça altın ve döviz gibi sağlam araçlara yönelim de artıyor. Bu da doları ve avroyu fırlatıp, lirayı daha da zayıflatıyor. Cebimizde zaten birkaç gün kalabilen maaşlar, ücretler de böylece eriyip gidiyor.
Dolardaki artışın asıl nedeni artık ekonominin yönetilemez bir noktaya geliyor olması. Bu da ifadesini örneğin S&P’nin Türkiye’nin notunu daha da düşürmesinde buluyor. Allah’tan bu ay Fed faiz artırımına gitmedi, gitseydi durum daha da kötü olabilirdi. Bunun farkında olan AKP (seçimleri kazanması halinde) ekonomi yönetiminin tek elde toplanmasını planlıyor.

YOĞUN BAKIMDA BİR EKONOMİ
Aslında, kur, enflasyon, faiz gibi göstergeler bir hastanenin yoğun bakım servisinde yatan bir hastanın giderek kötüleşen göstergeleri gibi. Bir de, vücutta yüzeyde oluşan yaraların dışında, sağlıklı büyüyememe, işsizlik, yoksulluk gibi derinde yatan asıl dertler var.
Ekonomi ancak yapay bir biçimde KGF kredileri ve teşviklerle büyütülebiliyor ve bu büyümenin toplumun büyük bir kesimine her hangi bir faydası olmadığı gibi, artan enflasyon, kur ve faiz oranları nedeniyle, faturayı bu kesim ödüyor.
Ülkede resmi olarak 3,5 milyon civarında işsiz var ama her 3 gençten birisi ne istihdamda ne de işsiz rakamlarında gözüküyor. Yani bu gençler bir saatli bomba gibi ortalıkta dolaşıyor.

ENFLASYON: TÜKETİCİ DE ÜRETİCİ DE YOKSULLAŞIYOR
Bugün açıklanan enflasyon verilerine göre, tüketici enflasyonu yıllıkta % 11’i, üretici enflasyonu ise % 16'yı buldu. İlkinde tüketicinin yoksullaştığı, ikincisinde ise maliyet artışının tamamını fiyatlara yansıtamayan üreticinin yoksullaştığı görülüyor.

BARIŞ DEĞİL, BİR KEZ DAHA AF
Bugün görüşülecek tasarı ile (seçim yatırımı olduğu anlaşılan emeklilere 1000+1000 liralık yılda iki ikramiye sözü dışında) toplanamayan vergilerin bir kez daha af edilmesi öngörülüyor.
İktidar her zamanki gibi buna “af” değil, “barış” diyor. İktidar barış sözcüğünü kullanmayı sadece vergileri, kaçak yapıları ya da yurt dışındaki varlıkları af ederken tercih ediyor. Bunun dışında bu sözcükten çok hazzettiğini ileri sürmek zor.
Vergi gecikme faizlerinin % 90' a kadar af edilmesi gündemde. Bunun yanı sıra yine toplanamayan SGK primleri de af ediliyor. Ücretli ve maaşlı durumdaki emekçiler açısından değişen bir şey yok zira onların vergileri kaynağından kesilerek alındığından kaçıramıyorlar.
Kısaca gündemdeki konu her seçim öncesinde önemsenen esnaf ve küçük çaptaki iş alemi ile ilgili bir konu. Son 15 yılda 6 ve 2011’den bu yana 5 kez bu kesimlerin vergi ve prim borçları affediliyor. Büyüklere gelince onlar uzlaşma yoluyla af ediliyorlar zaten.

KÜÇÜK ESNAFIN SORUNLARI SADECE ERTELENİYOR
Aslında esnafın da sorunları kalıcı olarak çözülmüyor, sadece erteleniyor. İşleri açılmadığı, bunu sağlayacak ekonomide bir iyileşme görülmediği sürece bu borçları gelecekte ya ödeyecekler ya da iflas bayrağını çekecekler. Bu aflar aynı zamanda vergisini dürüstçe ödeyen esnaf ve ücretlileri de “keriz” yerine koyuyor.

İMAR AFFINDA SUS PAYI
Bu arada çok önemli bir konuya da af getiriliyor. İmar affı ile yıllardır kanunsuz bir biçimde kıyılardaki, ormanlardaki Hazine arazileri üzerine yapılmış olan villalar, malikâneler ve her türlü kaçak yapı af ediliyor. Bu yapılırken de Hazine arazileri üzerindeki işgaliye ile yapılmış gecekondular da af edilerek diğerlerinin affı meşru gösteriliyor.
Diğer yandan bu pakette birikmiş, hatta kangren olmuş tüketici, öğrenci ve çiftçi borçlarının hafifletilmesine ilişkin her hangi bir düzenleme yok. Oysa asıl sıkıntı orada.

KREDİ BORÇLARINDA PATLAMA YAŞANIYOR
Milyonlarca tüketici bankaların tefeci faizlerine varan faiz oranları yüzünden borçlarını ödeyemiyor, yaşam standartlarını düşürmek zorunda kalıyor. Kredi ile aldıkları evleri, arabaları risk altında.
Hiçbir değer üretmeden, yaratılmış değeri paylaşmak için sofraya oturan bankalar ise yüksek faizleri ile milyonlarca insanın yoksullaşmasına neden oluyor. Kendi kârlarını ise katlıyorlar. Örneğin bugün Yapı Kredi yılın ilk çeyreğini 1.24 milyar liralık net kâr ile tamamladığını açıkladı (1).
Tüketicilerin kullandıkları kredilere ilişkin veriler bankaların kârlarının kaynağının ne olduğunu da ortaya çıkartıyor.
Merkez Bankası verilerine göre, 2002 yılında kullanılan ihtiyaç kredisi tutarı 3,3 milyar liradan, 2013 yılında 182 milyar liraya, 2017 (Haziran) yılında ise 367 milyar liraya çıkarken, kredi kartı borçları 105 milyar liraya ulaşmış.
Tüketici kredisi ve konut kredisi kullanan toplam kişi sayısı 19 milyon 614 bin kişiye yükselmiş.
Temmuz-Eylül 2017 dönemi itibariyle takipteki tüketici kredileri ve konut kredilerinin tutarı yaklaşık 11 milyar 42 bin lira olmuş. Bu kredilerin faizi ortalama yıllık % 19 civarında seyrediyor.
Bireysel kredi veya bireysel kredi kartı yüzünden bankalarla ihtilaflı durumda olan 3 milyon 248 bin kişi var.
Eylül 2013 - Mart 2017 arasında hanelerin bankalara olan borçlarındaki artış % 141 olmuş. TÜİK’ e göre hanelerin % 68’i ya taksit ödüyor ya da bankalara kredi borcu ödüyor.
Kısaca dağa taşa borçlu, aynı zamanda da bu borcu çevirmekte zorlanan milyonlarca tüketiciden söz ediyoruz. Pakette toplumun bu sayıca en kalabalık ve tüketime dayalı bu ekonomiyi ayakta tutan en önemli unsuru olan tüketicilerin kredi faizi borçlarının silinmesini ya da azaltılmasını öngören bir düzenleme yok.
Buna, "bu alanın devletin müdahale alanının dışında olduğu" biçiminde yapılabilecek bir itirazın ise hiçbir karşılığı yok. Çünkü OHAL koşullarında her türlü düzenlemenin yapıldığına tanık oluyoruz. Böyle bir düzenleme de istenirse yapılabilir. Yapılmadığında iktidarın faiz karşıtlığının gerçek olup olmadığı bir kez daha sorgulanacaktır.

ÖĞRENCİLER BORÇLA MEZUN OLUYORLAR
Üniversite mezunu bir öğrencinin kredi borcu ortalama 20 ila 30 bin lira arasında seyrediyor. Mezun olduklarında hem iş yok, hem de borçlu mezun oluyorlar. Pakette öğrencilerin öğrenciliklerinin devamı ile ilgili bir düzenleme yapılırken, kredi borçlarının silinmesi ya da azaltılması yönünde bir düzenleme söz konusu değil.

ÇİFTÇİLER ZOR DURUMDA
Bu pakette çiftçilerin kullandıkları mazottan ya da gübreden alınan vergilerden bir indirim söz konusu değil. Oysa maliyet yönünden artık bitme noktasına gelen küçük ve orta halli çiftçi, üretici bir de borçları yüzünden eziliyor.
Çiftçilerin kullandıkları tarım kredileri asıl olarak iki kurum tarafından sağlanıyor: Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatifleri. Bu kurumlar tarafından 2016 yılında toplam 34 milyar lira, 2017 yılının ilk 9 aylık döneminde ise 26,3 milyar lira kredi kullandırılmış.
Çiftçinin krediye erişimi hem kolay değil, hem de maliyetli. Yakınlarda yapılan bir operasyon ile Doğan Medya’nın satışında Demirören Grubuna çok iyi koşullarla 675 milyon dolarlık krediyi kullandıran Ziraat Bankası’nın çiftçi söz konusu olduğunda bu kadar cömert olmadığı açık.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nun (BDDK) verilerine göre, çiftçilerin 2008'den beri bankalardan kullandığı kredi 2015 yılının Kasım ayı itibarıyla % 336 oranında artış göstermiş. Ancak aynı dönemde çiftçilerin borç alıp da ödeyemediği takipteki kredi miktarı da % 228'lik artışla 411 milyon 835 bin liradan 1 milyar 352 milyon liraya çıkmış.

ÇİFTÇİLERİN GELİRLERİ BORÇ ÖDEMEYE YETMİYOR
Researchgate adlı kurumca yapılan bir araştırma kapsamında yürütülen ankete göre (2); tarım sektöründe işveren olarak çalışanların yıllık ortalama geliri 13 bin 399 lira, yevmiyeli olarak çalışanlarınki ise 4 bin 772 lira. Ankete katılan çiftçilerin % 45’i tarım dışı gelirlerinin olmadığını ifade ediyor.
“5 yıl öncesine göre hanenizin ekonomik durumu nasıl?” sorusuna % 31’i iyi ve çok iyi cevabını verirken, % 24’ü aynı % 43’ü kötü ve daha kötü cevabını veriyor.
Gelirlerinin yetersiz olduğunu söyleyenlerin oranı ise % 97. Katılımcıların % 95’i “ürün fiyatlarının düşüklüğünü gelir yetersizliğinin sebebi olarak görüyor.
Çiftçilerin % 63’ü teşviklerden çok az ya da hiç yararlanmadığını belirtirken, % 27’si teşviklerden yararlandığını ifade ediyor.
Yaklaşık 2 milyon çiftçinin toprağını terk ettiği son 15 yıllık bu süreçte tarım sektörünün milli gelire katkısı % 10,3’ten yüzde 7,1’e düşerken, istihdama katkısı da % 34,9’dan % 20,4’e kadar geriledi.
Sosyal Güvenlik Kurumu verilerine göre, 2008 yılında 1 milyon 127 bin 744 olan 4/b sigortalı çiftçi sayısı 2015 Kasım ayı itibarıyla 802 bin 893'e kadar düştü.
Tarım sektöründe çiftçilerin bu haline rağmen bu pakette bu kesimin en azından bankalara olan kredi borçlarının faizlerinde bir indirim yapılması biçiminde, sorunlarını hafifletmeye dönük her hangi bir düzenleme yok.
Özcesi pakette öngörülen düzenlemeler tipik bir seçim paketi görüntüsü veriyor. Ne emeklinin, ne esnafın temel sorunlarını çözecek bir paket olmadığı gibi, bu sorunları biriktirerek yakın geleceğe erteleyen bir paket. işçi sınıfı ve diğer emekçilerin yükünün hafifletilmesine dönük her hangi bir düzenleme söz konusu değil. Pakette unutulanlar ise başka tüketiciler, çiftçiler ve üniversite öğrencileri olmak üzere bu toplumun sayıca en kalabalık kesimleri.
…..
(1) 
http://www.paraanaliz.com/…/bankalardan-guclu-finansallar-g….
(2) Tarımsal İşgücünün Demografik ve Yapısal Dönüşümü Projesi Ön Raporu, Ocak 2017, 
https://www.researchgate.net.


16 Mayıs 2015 Cumartesi

Seçimlere giderken Türkiye ve dünya ekonomisinden kısa haber/yorumlar



Seçimlere giderken Türkiye ve dünya ekonomisinden kısa haber/yorumlar…
Mustafa Durmuş

Türkiye’den…

Bu hafta Türkiye’de emek ve ekonomi ile ilgili bazı çarpıcı gelişmeler oldu.  Önce 15 Mayıs’ta Bursa’da OYAK Renault fabrikasında çalışan beş bine yakın işçi, ücretlerinde yapılmasını istedikleri iyileştirmelerin bir aydır yapılmaması üzerine, direnişe geçti ve üretimi durdurdu.  Aynı kentteki TOFAŞ işçileri de dayanışma eylemine giderek iş bıraktı.  

Aynı gün TÜİK’in rutin olarak yaptırdığı işsizlik araştırmasının sonuçları yayımlandı. Buna göre, geçen yılın aynı dönemi ile kıyaslandığında resmi işsizlik oranı  % 1 puanlık bir artış ile % 11,2 seviyesinde gerçekleşti ve Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 401 bin kişi artarak 3 milyon 226 bin kişi oldu.  Aynı dönemde; tarım dışı işsizlik oranının ise 1,1 puanlık artış ile % 13,2 olduğu tahmin ediliyor. Genç işsizlik oranı 3 puanlık artış ile % 20’ye fırladı  (TÜİK: İşgücü İstatistikleri, Şubat 2015, http://www.tuik.gov.tr.). DİSK-AR’a göre ise gerçek işsizlik oranı % 17-18 ve işsiz miktarı 7 milyona yakın.

İşsizlerin sayısı giderek artıp, her dört gençten biri işsiz dolaşırken ve işi olanların ücretleri ve çalışma koşullarından duyduğu rahatsızlık giderek artarken, işçilerin ücretlerinde iyileştirme talepleri kabul edilmiyor.  Artık giderek toplumun çok büyük bir kesiminin haklı bulduğu, komik düzeydeki asgari ücretin yükseltilmesi talebi bile siyasal iktidar tarafından sorumsuzluk olarak nitelendiriliyor.
Emek cephesinde bunlar olurken, sermaye cephesinde Türkiye’nin en büyük iki holdingi ciddi kârlar açıkladılar. Buna göre, Koç Holding bu yılın ilk çeyreğinde konsolide bazda yaklaşık 14 milyar lira gelir, 459 milyon lira net kâr elde ettiğini açıkladı. Sabancı Holding ise aynı çeyrekte 6,7 milyar gelir ve 648milyon lira net kâr açıkladı. Sabancı Holding, kârının geçen yıla göre % 54 oranında arttığını da bildirdi (Hürriyet gazetesi, 12 Mayıs 2015).

Son olarak, Borsa İstanbul BIST 100 Endeksi 87,700 seviyesine kadar yükseldi. Bu arada doların kuru 2,7’lerden 2,6’ların altına ve avronun kuru 3,0’ın altına kadar geriledi. Dövizin kurundaki düşüşte,  son iki hafta içinde gümrük mevzuatında yapılan bir değişiklikle ülkeye nakit giriş yapan dövizin miktarı üzerindeki kısıtların kaldırılması etkili olduğu kadar, doların uluslar arası döviz  piyasalarındaki değer kaybı da etkili oldu. 

Bu verileri yorumlamak gerekirse; Türkiye’de işçiler giderek işlerini kaybetmeye devam ediyorlar, işi olanlar kötü koşullarda çalışmaya devam etmek durumunda kalıyorlar, buna karşılık en haklı talepleri dahi kabul edilmiyor ya da sorumsuzluk olarak görülüyor. 

Bu da emek ve sermaye arasındaki çelişkileri derinleştiriyor. Sanayi işçileri direnişe geçiyor. Diğer taraftan bu veriler büyük tekellerin, bankaların ve genel olarak finans sermayenin kârlarını artırdığını da ortaya koyuyor. Ekonomik büyümenin yavaşladığı, işsizliğin daha da arttığı, ücretlerin baskılandığı bir dönemde tekel kârlarının daha da artması emek sömürüsünün daha da yoğunlaştığını ve finansal kârlardaki artış ise sermayenin asalak yüzünün de aynı oranda belirginleştiğini gözler önüne seriyor.

Dünyadan…

Türkiye’de bunlar olurken dünya ekonomisine damgasını, doların değerindeki düşüşün vurduğu söylenebilir.

Dolar, bu Perşembe, Mayıs 2014-Mart 2015 döneminde  % 26 değer kazandığı diğer paralar karşısında, yılbaşından bu yana en düşük değerine geriledi ve dolar endeksinin değeri 93.133 oldu. Avro/ dolar paritesi ise binde 35 oranında artarak 1,14450’ye yükseldi(Leonhard Foeger | Reuters, Dollar drifts lower after US data undermines Q2 growth hopes, Euro banknotes, http://www.cnbc.com).

Dolardaki bu gerilemenin nedenlerinden biri,  ABD ekonomisindeki daralma zira bu ilk iki çeyrekte % 1’i buldu. Perakende satışlar bu yılın ilk beş ayının dördünde ya geriledi ya da sabit kaldı. Keza son on aydır ithalat fiyatlarında da bir düşüş var.  Üretici fiyatlarındaki düşüşün nedeni de bu. Böylece üretici fiyat endeksi geçen ay binde 4 düştü. Bu endeks bu yıl üçüncü kez düştü (Marc Chandler, The Dollar Bull Argument is weakening, http://www.economywatch.com,  May 14, 2015). Böylece ilk çeyrekte cılız ilerleyen ABD ekonomik büyümesi ikinci çeyrekte de aynen devam edecek gibi gözüküyor.

Diğer taraftan avro bölgesinde canlanma belirtileri var. Avro Şubat 2015 ortalarından bu yana dolar karşısında en iyi pariteyi yakalayarak 1,11400’ı oldu. 

Kuşkusuz bu gelişmenin en önemli etkisi Fed’in faiz artırımını ertelemesi şeklinde olabilir (bu konuda daha önceki bir yazımıza bkz: http://siyasihaber.org , fed faiz artırımı yılan hikâyesine mi dönüyor).

Bankalara kesilen cezalar

Dünya finans piyasalarında en çok konuşulan bir diğer konu, önümüzdeki hafta beş büyük bankanın (Citigroup, JP Morgan Chase, Royal Bank of Scotland Group, Barclays ve UBS) döviz manipülasyonları yapmaktan dolayı suçlu bulunmalarının beklenmesi. 

Bu manipülasyonlardan emekliler başta olmak üzere, üniversite çevreleri ve belediyeler büyük zarar gördüler. Manipülasyonlara verilecek cezalar milyarlarca doları bulacak gibi gözüküyor. Daha önce, 2012 yılında, başta UBS ve Barclays olmak üzere büyük bankaların sistematik olarak LIBOR manipülasyonu yaptıkları biliniyor. Aynı yılın Haziran ayında Barclays 360 milyon dolar, UBS 1,5 milyar dolar ve Deutche Bank 2,5 milyar dolar cezaya çarptırılmışlardı. UBS günlük 5,3 trilyon dolarlık döviz işlemlerinde manipülasyon yapmaktan suçlu bulunmuştu (Andre Damon, Five major banks to plead guilty to rigging currency markets, http://www.wsws.or, 15 May 2015). 

2014’ün sonunda ise JP Morgan Chase, Citigroup, Bank of America, UBS, Royal Bank of Scotland ve HSBC olmak üzere toplam altı banka 4,3 milyar dolarlık bir ceza ödeme konusunda anlaşma imzalamışlardı (bu konuda daha önceki bir yazımıza bkz: http://siyasihaber.org, merkez bankası bağımsızlığı).

1 katrilyon dolarlık türev araç riski

Aynı günlerde Global Research’ten Bill Holter’in türev piyasalardaki risk durumu ile ilgili yazısı (Bill Holter, Credit Markets have Melted Overnight. Derivatives are a $1 Quadrillion “Ticking Time Bomb”, Global Research, May 13, 2015, http://www.globalresearch.ca) IMF ve BIS gibi kuruluşların bir süredir dikkat çektikleri bir tehlikenin ne denli yakın olduğunu da ortaya koyuyor.

Holter’e göre, küresel kredi piyasaları bir gecede eridi. 1 katrilyon dolarlık türev piyasası adeta bir saatli bombaya dönüştü.  Devlet borçlanma tahvillerinin fiyatları düştü (dolayısıyla da getirileri yükseldi). Bu finansal araçların getirilerindeki dalgalanma pek çok metanınkinden çok daha yüksek seyrediyor.

Diğer yandan bu borçlanma senetleri finansal sistemin temelini oluşturuyor. Finans kapital için bu araçlar güvenli bir liman, adeta öksüzlerin sığındığı yuva gibiler. Bunlar şimdiye kadar küresel çapta emeklilik fonlarının yöneldikleri en önemli finansal araçlar oldular. Sistemin güvenliği açısından her şey çökse de bu araçlar çökmemeli.

Oysa geçen hafta bu araçları deyim yerindeyse tanımak mümkün değildi. Bazılarının ileri sürdüğü gibi bunların fiyatlarındaki düşüş (dolayısıyla da faiz getirilerindeki yükselme), örneğin Avrupa ekonomilerindeki canlanmanın bir belirtisi değil. Tam tersine bu kâğıtlar finansal sistem başta olmak üzere tüm ekonomide ana teminat araçları olarak kabul görülüyorlar (Holter,age). 

Özellikle çağımızda kapitalist sistemde kredi tüm sistemin belkemiğini oluşturuyor,  servetin temelinde yer alıyor ve aynı zamanda da reel ekonominin işleyebilmesi için yağlayıcı olarak işlev görüyor. Bu nedenle de krediler battığında her şey çöküşe geçiyor.  Borçlular kredi borçlarını ödeyebildikleri sürece kredinin kendi, veren için bir servet unsuru olabilir. Örneğin Yunanistan kredi borçlarını ödeyemezse bu krediler üzerinden çıkartılmış olan ve özellikle Avrupa’da yaygın dolaşımda olan türev araçların değeri de (toplamda 1 katrilyon dolar olduğu tahmin ediliyor) eriyecektir (bu konuda daha önceki bir yazımıza bkz: http://siyasihaber.org, düşen petrol fiyatları küresel durgunluğu derinleştiriyor, kapitalist rekabeti kızıştırıyor).

Merkez bankaları bu gidişi durdurabilmek için şu ana kadar devredeydi, trilyonlarca dolar nakit akıtarak finansal sistemdeki bu kâğıtları kitlesel olarak satın aldı. Ancak bir gün gelecek ki merkez bankalarının bu politikaları da işe yaramayacak. Zira bu oyun artık çok uzadı ve kontrol edilemez bir çılgınlığa dönüştü. Fiyatlar ancak, kredi borçları kontrol edilebildiğinde kontrol edilebilir. Borç freni patladığında merkez bankalarının her şeyin fiyatını kontrol edebilme gücü de ortadan kalkacaktır. Holter’e göre son dört günde iki kez bu noktaya gelindi.

Küresel servet eşitsizliği zirvede

Bu veriler bir yandan küresel kapitalist sistemin krizlere dönük olarak ne kadar kırılgan bir hal aldığını gösterirken, aynı zamanda da sistemin giderek asalaklaştığını da ortaya koyuyor. Nitekim Forbes Dergisi’nin Mart ayında yayımlanan bir araştırması küresel servet yoğunlaşmasındaki gidişatı gözler önüne seriyor.

Bu araştırmaya göre, Şubat 2015 itibariyle küresel servet yoğunlaşması hızla devam ediyor. 2009 yılında 793 olan dolar milyarderi sayısı 2015 ‘de 1,645’e yükseldi.  Bu zenginlerin toplam servetlerinin değeri 6,4 trilyon doları buluyor. Ekim 2014 tarihi itibariyle 10,000 doların altında serveti bulunan 3,3 milyar yetişkinin servetinin değeri ise 7,6 milyar dolardı (Marjorie E. Wood, Forbes World Billionaires, inequality@ips-dc.org, 15 May 2015).


Uluslar arası anlaşmalar: TTIP ve TPP

Küresel ekonomi ile ilgili son gelişme ise ABD’de ortaya çıktı. 12 Mayıs 2015’de ABD Senatosu, Obama Yönetimince hazırlanan TTIP gibi anlaşmaların fast-track, yani üzerinde tartışma olmaksızın oylanması anlamına gelen bir biçimde görüşülmesi teklifini geri çevirdi. Oysa TTIP, ABD ile Avrupa arasında; TPP ise ABD ile Pasifik Ötesi bazı ülkeler arasında çok önemli ticari ve dev şirketlere önemli haklar tanıyan siyasi anlaşmalar. Bu geri çevirme yüzünden anlaşmalar en az 18 ay gecikme ile (seçim sonrasına kalacak) görüşülebilecek. Avrupa tarafında da aynı süreç yürüyor. 10 Haziran’da Avrupa Parlamentosu TTIP konusundaki son kararı verecek (Nick Dearden, Are the Wheels Starting to Fall Off TTIP?, http://www.commondreams.org/views/2015/05/13).

Bu anlaşmalar hem işçi haklarını, hem de genel olarak istihdam düzeyini olumsuz yönde etkileyebilecek bir içeriğe sahipler. Büyük çok uluslu tekellerin (özellikle de çok uluslu ilaç ve film/medya şirketlerinin) ulus devletleri, maliyetlerini artırarak kârlarını azalttığı gerekçesiyle özel bir biçimde oluşturulmuş uluslar arası mahkemelere verebilme imkânı ve devletlerin bu durumda ağır cezalara çarptırılmaları anlaşmalara tepkinin en temel nedenlerini oluşturuyor.
Küresel durgunluğun artık kalıcı bir hal aldığı, yeni finansal krizlerin kapıda beklediği,  sistemin giderek daha da asalaklaştığı,  yoksulluğun artık gelişmiş ülkelerin de temel bir sorunu olduğu ve gelir bölüşümü adaletsizliğinin hiç olmadık düzeylere sıçradığı bir zamanda, iktisadi ve sosyal krizlerin sözü edilen uluslar arası yeni anlaşmalarla da aşılamaması durumunda, yükselen emek ve toplumsal mücadelelerle baş etmek ve dünyayı yeniden paylaşmak için uluslar arası sermaye ve onlarla iç içe geçmiş emperyalist devletler tıpkı ilk iki dünya savaşında olduğu gibi yeni bir paylaşım savaşına hazırlık yönelmekte gecikmeyeceklerdir.