teşvik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
teşvik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Haziran 2020 Pazar

SON IMF RAPORUNDAKİ TÜRKİYE GERÇEĞİ



SON IMF RAPORUNDAKİ TÜRKİYE GERÇEĞİ

Mustafa Durmuş

27 Haziran 2020

Siyasal iktidar Korona salgını ile birlikte iyice derinleşen ekonomik kriz, işsizlik ve hayat pahalılığı gibi sorunlara gerçekçi çözümler üretemiyor, üretemedikçe de seçmen tabanını kaybediyor.

Ayrıca böyle ekonomik sorunların yanı sıra, artan adaletsizlikler, hukuksuzluk gibi sosyal sorunları ortadan kaldırmak ya da en azda tutmak yerine, yeni düzenlemelerle bu sorunları daha da derinleştiriyor.

Örneğin işçilerin tutunabildikleri son bir dal olan kıdem tazminatı güvencesini ortadan kaldırmak gibi sadece patronları memnun edecek değişikliklere yöneliyor. Böyle olunca da toplumdaki mutsuzluk, huzursuzluk ve gerginlik daha da artıyor.

Başarı hikâyeleri: “Cambaza bak”

Patron yanlısı politikaları sürdürürken, tabanının önemli bir kısmını oluşturan yoksul kesimlerin de (başta kendi içinden çıkarak kurulan yeni siyasal partiler olmak üzere) diğer siyasal partilere kaymasının önüne geçmek istiyor.

Bunun için de bir yandan ekonomideki ve sosyal hayattaki tablonun tersine bir algı yaratmaya dönük “başarı hikâyeleri” anlatıyor, diğer yandan da milliyetçi seçmeni yanında tutabilmek için Suriye, Irak ve Libya’daki askeri operasyonlarına hız veriyor.
Başarı hikâyeleri ile ilgili olarak bir süredir siyasal gündemi de meşgul eden iki örnek yeterli olur:  AKP Grup Başkan Vekilinin kendilerinden önce bu ülkede “kadın kelimesinin adının dahi olmadığını” açıklaması ve Genel Başkanının Türkiye ekonomisinin dünyanın en büyük ilk 10 ekonomisi arasına girebilecek bir başarı grafiği çizmekte olduğu (1) yönündeki açıklaması.

İlk açıklama ile ilgili olarak bu ülkenin tarihinde kadına yönelik şiddetin ve kadın cinayetlerinin hiçbir zaman bu kadar artmadığını ve bir zamanlar adı Kadın Bakanlığı olan bir bakanlığın adından AKP hükümetleri tarafından “kadın” sözcüğünün çıkartılarak Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olarak değiştirildiğini söylemek yeterli olur.

IMF raporu “başarısızlık” hikâyesi anlatıyor

Ekonomik başarıya gelince, belki bizleri yönetenler böyle bir başarıya inanıyorlar ya da kendilerini inandırmak istiyorlar, yandaş medya da bunu sürekli olarak servis ediyor, ama uluslararası raporlar tam tersini söylüyor.

Bu raporların başında IMF’nin geçtiğimiz günlerde yayınladığı, daha doğrusu güncellediği bir rapor geliyor. Dünyanın Ekonomik Görünümü başlıklı Haziran tarihli rapor (2) birçok açıdan Türkiye ekonomisinin hiç de iyi durumda olmadığını, olma yolunda da olmadığını, bırakın aralarına girmek istediğimiz en gelişkin 10 ekonomiyi, aynın kulvarda yer aldığımız Yükselen Ekonomiler ve Azgelişmiş Ülkelerle kıyaslandığımızda göreli olarak kötü durumda olduğumuzu gösteriyor.

İlk olarak (ekonomik büyümeyi fetiş haline getiren bakış açısına yönelik eleştirilerimizi bir başka yazıya bırakarak),  ekonomik büyüme verilerine bakalım.

Herkesten daha fazla küçüleceğiz

IMF raporunda dünya ekonomisinin 2020 yılında ortalama yüzde - 4,9 küçüleceği (buna karşılık 2021 yılında adeta V tipi bir toparlanma ile yüzde 5,4 büyüyeceği) ileri sürülüyor.

Raporda gelişkin Merkez Ekonomilerin yüzde 8 dolayında, Yükselen ve Azgelişmiş Ekonomilerin ise yüzde 3 dolayında küçüleceği ileri sürülüyor (bu yıl dünyada sadece Çin’in yüzde 1 büyümesi bekleniyor ki bu da 1,5 milyara yakın nüfusu olan bir ülkede devede kulak bile değil).

Aynı rapor Türkiye’nin yüzde -5 küçüleceğini ( 2021 yılında eğer toparlanma olursa yüzde 5 büyüyeceği) ileri sürüyor.

Yani (siyasal iktidar tarafından ileri sürüldüğü gibi) Türkiye diğer ekonomilerden pozitif bir şekilde ayrışmıyor. Hatta dünya ortalamasından daha fazla, dahası aynı kulvardaki Yükselen ve Azgelişmiş ekonomilerden beşte iki oranında daha fazla küçülecek gibi gözüküyor.

Raporun bazı detayları oldukça önemli zira eğer 2021 yılı başlarında bir ikinci salgın yaşanırsa dünya ekonomisinin 2021 yılında yüzde- 5 küçüleceği ileri sürülüyor. Finansal kaynak temini açısından çok büyük ölçüde dışa bağımlı bir ülke olarak Türkiye ekonomisinin bu senaryo altında daha fazla küçülmesini beklemek ise hayal olmaz.
IMF ayrıca dünya çapında bu iki yıldaki kaybın 12,5 trilyon doları bulacağını ileri sürüyor. Bu da yıllık küresel ekonomik hasılanın yüzde 15’inin yok olacağı anlamına geliyor.

Ekonomiye verilen desteklerde hayal kırıklığı

İkinci olarak bu pandemi nedeniyle hükümetlerin ekonomilere verdikleri desteklere bakıldığında; ileri sürüldüğü gibi Türkiye ekonomisinin hem nicel, hem de nitel olarak yeterince desteklenmediği (bırakınız emekçilere, yoksullara ve işsizlere dönük programları) ortaya çıkıyor.

Salgın sonrası verilen devlet destekleri raporda iki grupta toplanıyor: İlk grup kamu harcamaları ve vergi kolaylıklarından oluşuyor. İşsizlere ve yoksullara verilen destekler, vergi indirimleri, ertelemeler ve vazgeçmeler bu grupta yer alıyor. İkinci grupta ise asıl olarak bankacılık sektörü aracılığıyla verilen krediler, kamu garantileri ve diğer likidite kolaylığı biçimindeki parasal destekler yer alıyor.

O halde öncelikle (en yetkili ağızdan artık ilk 10’nda yer alabileceğimizin açıklandığı)  G20 ülkelerinin en zenginlerine bir bakalım.

G20 ülkelerinde (ortalama olarak) ilk grup devlet desteğinin payı bu ülkelerin milli hasılalarının ortalama yüzde 6,4’üne; ikinci grup desteklerse yüzde 5,8’ine denk düşüyor. Kısaca bu ülkelerde toplamda 10 trilyon doları bulan ve yüzde 12,2’lik bir orana denk düşen bir devlet desteği söz konusu.

G20’nin hepsi gelişkin ekonomi statüsünde değil. Bu statüdekilere bakıldığında bunlarda oranların ortalama olarak sırasıyla: Yüzde 8,9 ve yüzde 10,9 olmak üzere toplam yüzde 19,8’i bulduğu görülüyor. Bu noktada ilk 10’a girmek isteyen Türkiye’nin ekonomiye verilen destek anlamında kendini bu oranlarla kıyaslaması gerekiyor.

Türkiye milli hasılasının yarısından fazla bir destek

Biraz detaylandırırsak;  

ABD sırasıyla: 2,443 trilyon dolar (yüzde 12,3) + 520 milyar dolar (yüzde 2,6) olmak üzere toplam 2,953 trilyon dolar (yüzde 14,9) ile ekonomiye verilen desteğin büyüklüğü açısından ilk sırada yer alıyor (bu desteğin daha ziyade yüzde 1’lik en zengin gruba yönelik olduğu yönünde ciddi eleştiriler mevcut).

Japonya sırasıyla: 551 milyar dolar (yüzde 11,3) + 1,169 trilyon dolar (yüzde 24,0) ile ve toplamda 1, 720 trilyon dolar (yüzde 35,3) ile ikinci sıraya yerleşiyor.

Almanya sırasıyla: 332 milyar dolar (yüzde 9,4) + 1,115 trilyon dolar (yüzde 31,5) ve toplamda 1,447 trilyon dolar (yüzde 40,9) ile üçüncü sırada konumlanıyor.

İngiltere sırasıyla: 155 milyar dolar  (yüzde 6,2) + 423 milyar dolar (yüzde 16,9)  ve toplamda 578 milyar dolar ile (yüzde 23,1) dördüncü sırada kendine yer buluyor.

Kıta Avrupası’nda Almanya’dan sonra en büyük ekonomiye sahip olan Fransa ise sırasıyla: 12 milyar dolar (yüzde 3,7) + 380 milyar dolar (yüzde 16,2) ve toplamda 443 milyar dolar (yüzde18,2) ile beşinci sırada yer alıyor.

Yani Korona salgını sonrasında, bu 5 ülkenin (mali ve parasal devlet desteği niteliğinde olmak üzere) en cimrisi bile Türkiye milli hasılasının yarısından fazlasına denk düşen bir devlet desteği sunmayı kararlaştırmış durumda.

Türkiye ile benzer bir ekonomik gelişkinlik düzeyine ve otoriter bir rejime sahip bulunan Brezilya ise sırasıyla 86 milyar dolar + 71 milyar dolar olmak üzere toplamda 157 milyar doları gözden çıkartmış bulunuyor.

Türkiye: 63,3 milyar dolar( yüzde 9,3)

Türkiye’nin açıkladığı destek ise sırasıyla: İlk grup destek olarak 2 milyar dolar ve ikinci grup destek olarak 61,3 milyar dolar olmak üzere toplam 63,3 milyar doları (yüzde 9,3 ) ancak buluyor.

Yani ekonomiye verilen destek açısından da Türkiye sadece gelişkin G20 ekonomilerinin çok gerisinde değil, aynı zamanda bu grubun üyesi ve yükselen ekonomiler arasında sayılan Brezilya’nın da gerisinde kalıyor.

Desteğin üçte ikisi devlet garantili projelere

Üstelik Türkiye’nin verdiği 63,3 milyar dolarlık parasal desteğin yaklaşık yüzde 71’inin koşullu yükümlülükler ve garantiler biçiminde olduğunun altını çizelim. Yani Korona sonrasında da asıl desteğin; sosyal hareketliliğin bu salgın nedeniyle iyice azalmasından dolayı zararı iyice artan köprü, oto yol, hava limanları, enerji santralleri ve şehir hastaneleri gibi dış borçla yapılan projelere verildiği anlaşılıyor.

Üçüncü olarak verilen bu desteklerin sonucunda, dünya genelindeki borç stokları Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sırasındakinden çok daha yüksek bir orana çıkmış durumda. Kamu borç stoklarının ise sadece 1 yılda dünyada ortalama olarak yüzde 18,7 ve bütçe açıklarının ise yüzde 9 oranında artması bekleniyor.

Durumun ciddiyetini göstermek açısından bu verileri 2008-09 Büyük Resesyonu ile kıyaslamak gerekiyor. Çünkü bu resesyon sırasında kamu borçları sadece yüzde 10,5 ve bütçe açıkları ise yüzde 4,9 artış göstermişti.

Destekler patronlara, fatura halka

Kısaca Korona ile birlikte dünya bir bütün olarak daha fazla borçlu, kapitalist devletler daha fazla borçlu ve bütçeler artık daha fazla açık veriyor. Bunların “dengelenmesinin” halktan daha fazla vergi alınarak ve halka dönük kamusal harcamaların daha da kısılarak sağlanacağı ise çok açık. Yani destekler sermayeye verilirken, fatura yine emekçi halklara ödettirilecek.

Rapora göre, Türkiye’de (hükümetin öngörülerinin çok üstünde) bir bütçe açığı bizi bekliyor. Zira bu oranın yüzde 8,4’e çıkması öngörülüyor. Bu “mali disiplin” gibi hükümetin yıllardır savunduğu kavramların bir kenara bırakıldığını gösteriyor. Ayrıca bu durum, bu açığın yeni vergi ve halka dönük kamu harcaması kısıtlaması gibi kemer sıkma önlemleriyle kapatılacağının da işareti.

Devasa işsizlik ve yoksulluk artışı

Son olarak krizin insana, topluma değdiği asıl yerler olan işsizlik ve yoksulluk gibi alanlara değinelim. Rapor bu konuda da son derece endişe verici bulgular sunuyor.
Raporda işsizliğin devasa boyutlara eriştiği Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) öngörülerine referans verilerek anlatılırken, bu durumdan en çok etkilenecek olanların sayıları 2 milyarı bulan kayıt dışı ve güvencesiz çalıştırılan işçiler ve kadın işçiler olduğunun da altı çiziliyor.

Yoksullukta ise 1990’lardan bu yana oranı yüzde 10’un altına düşürüldüğü ileri sürülen aşırı yoksulluğun (günde kişi başı 1,90 dolarlık gelir tüketilmesi ölçütüne göre) Covid-19 sonrasında tekrar yüzde 10’ların çok üzerine çıkacağı öngörüsünde bulunuluyor.

Kara tablo

Türkiye’de ise bu konuda bırakın pembe ya da gri tabloyu, kapkara bir tablo söz konusu. Öncelikle ülke olarak dünyadaki en yüksek resmi (dar anlamda) işsizlik oranına sahip ülkelerden biriyiz. Ayrıca DİSK-AR Haziran 2020 İşsizlik ve İstihdamın Görünümü Raporu’nda (3) ülkede geniş tanımlı işsiz sayısının 13 milyonu aştığını ve işsizlik oranının yüzde 39’u bulduğunu ileri sürülüyor.

Özcesi siyasal iktidar tarafından ileri sürüldüğü gibi ortada bir ekonomik başarı tablosu da, kısa ve orta vadede hızlı bir toparlanma umudu da yok. Başarılı bir ekonomi yönetimi algısı oluşturmaya dönük politik açıklamaların dışındaki tüm bilimsel araştırmaların, uluslararası örgütlerin raporlarının bulguları bu gerçeği her gün yüzümüze vuruyor.

Dip notlar:

(1)   Zengin: "AK Parti'den önce kadının adı yoktu!",  Show TV Ana Haber, https://www.youtube.com (26 Haziran 2020); https://www.ahaber.com.tr/ekonomi/2020/06/21/baskan-erdogandan-net-aciklama-en-guclu-10-ekonomiden-biri-olacagiz.
(2)   IMF, World Economic Outlook- Update (June 2020), A Crisis Like No Other, An Uncertain Recovery.




6 Mayıs 2018 Pazar

KESENİN AĞZI AÇILDI


KESENİN AĞZI AÇILDI
Mustafa Durmuş
5 Mayıs 2018
Bildik bir konudur. Seçim yaklaştıkça hükumetler oy hesabıyla kesenin ağzını açarlar. Bugünlerde bunu bir kez daha yaşıyoruz. Hele bu seçimler sadece milletvekilliği değil, rejimin karakterini de değiştiren Cumhurbaşkanlığı seçimi olunca ve durum bıçak sırtı olunca kesenin ağzı daha da açılıyor.
Halen Meclis Plan Bütçe Komisyonu’nda görüşülen “30.4.2018 tarihli vergi ve sigorta primi alacaklarının yeniden yapılandırılmasına ilişkin kanunla” son 15 yılda 6. kez vergi ve prim affı getirildiği gibi, emeklilere yılda iki kez dini bayramlar öncesi 1,000 lira ikramiye verilmesi de söz konusu olacak.

İLK İKRAMİYE VERİLMEDEN ERİDİ
Piyasalar bu ikramiyeleri şimdiden fiyatladı ve yaklaşan Ramazan ayının yaklaşmasının da etkisiyle özellikle de gıda fiyatlarında patlama yaşanıyor. Buna bir de 4,30’a kadar yaklaşan ve en azından seçime kadar daha da artacak olan dolar kurunu ekleyince aslında ilk 1,000 liralık ikramiye eridi gitti. Öyle ki böyle bir enflasyonist etki yaratacağını bilseydi emekli belki de, “bu ikramiyeleri vermeseydiniz daha iyi olurdu” diyecek bir noktaya gelecek.
Bu taslakta yer alan imar affı ise son derece tartışmalı. Zira yine oy hesabı ile yapıldığı, bu arada ciddi rant sağlayacak Hazine arazilerinin özel mülkiyete devrinin de meşru kılındığı bu düzenleme ile affedilen ve yasa dışı yapılan yapıların yasallaştırılmasının neden olduğu bir ahlaki erozyon söz konusu.
Ayrıca zengin yoksul, yapı cinsi vs ayrımı yapılmaksızın, bu affın karşılığında bedel olarak, emlak bedelinin tek bir oranında, yani % 3’ünün tahsil edilecek olması da çok sorunlu.

GECEKONDUDA YÜK DAHA AĞIR HİSSEDİLECEK
Zira dağın başında, bir yoksulun bin bir sıkıntı ile yaptığı bir gecekondudan alınacak % 3’ün gecekondu sahibine getireceği yük ile lüks bir villa sahibinin ödeyeceği % 3’ün onun bütçesine getirdiği yük aynı değil. Gecekondu sahibinin yükü çok daha ağır olacak. Ayrıca tapuda gösterilen emlak bedellerinin gerçeğin çok altında olduğunu ve belediyelerin uygulamasına göre de çok değiştiğini biliyoruz.
Bu vergi, prim affı nedeniyle ortaya çıkacak kamu geliri kaybının 28-30 milyar lira civarında olması bekleniyor. Hükumet ise imar affından 60 milyar lira civarında bir gelir beklendiğini açıkladı. Bu rakamları önceden kesinleştirmek imkânsız olsa da, sağlanacak bu gelirin seçim çalışmalarında rahatça kullanılabilmesinin önünde her hangi bir engel bulunmuyor (hele OHAL koşullarında).

YENİ VERGİ İNDİRİM VE BİNDİRİMLERİ GELDİ
Bugün de Resmi Gazete’de yayımlanan Bakanlar Kurulu' nun 2018/11674 sayılı kararıyla yeni vergi indirimleri ve bindirimleri yapıldı.
Sırasıyla; son dönemlerin hemen her düzenlemesinden yararlanan inşaat- konut sektörüne ilişkin olarak tapu harçları binde 20’den binde 15’e düşürüldü. Bu düzenleme 31 Ekim 2018 tarihine kadar yürürlükte kalacak. Aynı tarihe kadar yürürlükte kalacak bir başka düzenleme ise inşa edilen konutların teslimi sırasında ödenen KDV’nin % 18’den % 8’e düşürülmesiydi.
Ciddi bir kriz içinde olduğu bilinen inşaat – konut sektörüne dönük bu düzenlemenin aslında müteahhitleri rahatlatmaya dönük bir düzenleme olduğu belli. Çünkü eğer amaç evsizlerin ev sahibi yapılması olsaydı, yani evsizlerin ihtiyacının karşılanması olsaydı, bunun yolu “barınmanın bir hak olduğu” kabul edilerek, bu kesimlere sosyal konut sunumun yapılması olabilirdi. Diğer taraftan bu düzenlemenin de bir vergi kaybı ile sonuçlanacağı açık.

MAKİNE VE TEÇHİZATA TEŞVİK
Ayrıca bu kararla imalat sanayide kullanılan yeni makine ve teçhizat da katma değer vergisinden istisna tutuldu. İlave olarak bu makine ve teçhizata iki kat hızlı amortisman uygulamasına imkan tanındı. Böylece, üretim teşviki adı altında yapılacak olsa da bu düzenlemenin de önemli bir gelir kaybına neden olacağı açık.

TEŞVİK: ÇOCUKLU ANNEYE Mİ, ÖZEL KREŞLERE Mİ?
Bir diğer düzenleme ise ilk bakışta kreşte çocukları olanları rahatlatabilecek izlenimi veren bir düzenleme. Buna göre kamuda çalışan kadınlara istihdama destek için verilen kreş desteğinde çocuk başına tutar fiilen 304 liradan 1,015 liraya çıkartıldı. Böylece kreşte çocuğu olan kamu emekçisi bir kadının vergi matrahından istisna edilen tutar yükseltilmiş oldu.
Buradaki önemli konu yine “nitelikli istihdamın bir hak olduğu”, dolayısıyla da devletin kamu-özel sektör ayırımı yapmaksızın çalışabilecek herkese istihdam sağlamakla yükümlü bulunduğu, bunun ise çocuklu kadınlar açısından iş yerlerinde ücretsiz kreş sunumunu gerektirdiği biçimindeki bir vatandaşlık hakkından uzaklaşılarak bu hizmetin özel sektörden satın alınması.
Yani çalışan kadın çocuğunu ya da çocuklarını özel kreşe verecek, ödediği kreş ücreti için de çocuk başına 1,015 liraya kadar ki kısmını ödeyeceği vergiye esas alınan matrahtan indirecek.
Ancak hatırlatalım, nitelikli kreş ücretleri artık 1,000 liranın çok üzerinde seyrediyor, ayrıca bu düzenleme aslında özel sektörü teşvik ediyor. Keza bu düzenleme de vergi geliri kaybına neden olacak.

İÇİCİLER ÖDESİNLER!
Hükumet bu vergi gelirlerinin bir kısmını ise şöyle telafi edecek: Rakı, cin, votka gibi alkollü içkilerden aldığı maktu vergileri artırıyor (bu artırımın bir diğer nedeni de AB’ye 2009 yılında verilmiş olan bir taahhüt). Örneğin rakıdan aldığı vergi eskiden 171,2 lira iken bundan böyle 184,3 lira oldu.
Muhafazakâr seçmenin en azından bir kısmının (bu düzenlemenin içki içenleri cezalandıracağı inancıyla) bu düzenlemeden mutlu olacağını söylemek mümkün. Diğer yandan aynı seçmen haram olduğu bu kesimce kabul edilen faizden neden asgari ücretliden alındığı kadar bile vergi alınmadığını, yine paradan para kazanmak biçiminde adeta bir kumar kazancı olarak da görülebilecek olan borsa gelirlerinin neden hiç vergi alınmadığını sorgulamıyor. Muhtemelen işin bu kısmından haberdar değil, Büyük medyanın yaydığı eksik ve yanlış haberlerle kendini yeterince bilgilendirilmiş varsayıyor.
Özcesi seçime giderken, siyasal iktidar kesenin ağzını açmaya devam edecek. Ya sonrası? Ne olabileceğini bir arkadaşımın paylaştığı bir fıkra ile tahmin etmeye çalışalım (fıkranın bir miktar cinsiyetçi olduğunun farkında olarak özür diliyorum ama durumu da tam olarak anlattığı için paylaşmadan edemedim).

"PARAMI GERİ ALINCAYA KADAR"
“Hemşerim Temel bir fahişe ile pazarlık yapmış ve bir geceliğine ne kadar ücret istediğini sormuş. Cevap 10 bin TL olmuş. Bizimki fiyatı iki katına çıkarmış, “Ama özel bir isteğim var.” demiş. Fahişe merak etmiş sormuş “Nedir?”. Temel ”Gecenin sonunda seni döverim” demiş. Paranın cazibesine katılan kadın endişeli de olsa teklifi kabul etmiş. Ama eve gidene kadar devamlı “Ne kadar döveceksin?” diye sorup durmuş. İşi bitinceye kadar cevap vermeyen Temel sorunun tekrar sorulması üzerine cevap vermiş. “Paramı geri alana kadar.” (R. Hakan Özyıldız, http://www.hakanozyildiz.com/…/derinlesen-ekonomik-sorunlar…).
İyi bir hafta sonu geçirmeniz dileğimle…


3 Mayıs 2018 Perşembe

YENİ PAKET GÖRÜŞÜLÜRKEN UNUTULANLAR


YENİ PAKET GÖRÜŞÜLÜRKEN UNUTULANLAR
Mustafa Durmuş
3 Mayıs 2018
Bugün Meclis Bütçe Plan Komisyonu’nda yeni bir vergi, prim ve imar af paketi görüşülüyor.
Ancak güne artan enflasyon ve tarihsel zirve yapan döviz kuru haberleri ile başladık. Bu iki göstergenin birbiri ile neden-sonuç ilişkisi var. Yani enflasyon arttıkça altın ve döviz gibi sağlam araçlara yönelim de artıyor. Bu da doları ve avroyu fırlatıp, lirayı daha da zayıflatıyor. Cebimizde zaten birkaç gün kalabilen maaşlar, ücretler de böylece eriyip gidiyor.
Dolardaki artışın asıl nedeni artık ekonominin yönetilemez bir noktaya geliyor olması. Bu da ifadesini örneğin S&P’nin Türkiye’nin notunu daha da düşürmesinde buluyor. Allah’tan bu ay Fed faiz artırımına gitmedi, gitseydi durum daha da kötü olabilirdi. Bunun farkında olan AKP (seçimleri kazanması halinde) ekonomi yönetiminin tek elde toplanmasını planlıyor.

YOĞUN BAKIMDA BİR EKONOMİ
Aslında, kur, enflasyon, faiz gibi göstergeler bir hastanenin yoğun bakım servisinde yatan bir hastanın giderek kötüleşen göstergeleri gibi. Bir de, vücutta yüzeyde oluşan yaraların dışında, sağlıklı büyüyememe, işsizlik, yoksulluk gibi derinde yatan asıl dertler var.
Ekonomi ancak yapay bir biçimde KGF kredileri ve teşviklerle büyütülebiliyor ve bu büyümenin toplumun büyük bir kesimine her hangi bir faydası olmadığı gibi, artan enflasyon, kur ve faiz oranları nedeniyle, faturayı bu kesim ödüyor.
Ülkede resmi olarak 3,5 milyon civarında işsiz var ama her 3 gençten birisi ne istihdamda ne de işsiz rakamlarında gözüküyor. Yani bu gençler bir saatli bomba gibi ortalıkta dolaşıyor.

ENFLASYON: TÜKETİCİ DE ÜRETİCİ DE YOKSULLAŞIYOR
Bugün açıklanan enflasyon verilerine göre, tüketici enflasyonu yıllıkta % 11’i, üretici enflasyonu ise % 16'yı buldu. İlkinde tüketicinin yoksullaştığı, ikincisinde ise maliyet artışının tamamını fiyatlara yansıtamayan üreticinin yoksullaştığı görülüyor.

BARIŞ DEĞİL, BİR KEZ DAHA AF
Bugün görüşülecek tasarı ile (seçim yatırımı olduğu anlaşılan emeklilere 1000+1000 liralık yılda iki ikramiye sözü dışında) toplanamayan vergilerin bir kez daha af edilmesi öngörülüyor.
İktidar her zamanki gibi buna “af” değil, “barış” diyor. İktidar barış sözcüğünü kullanmayı sadece vergileri, kaçak yapıları ya da yurt dışındaki varlıkları af ederken tercih ediyor. Bunun dışında bu sözcükten çok hazzettiğini ileri sürmek zor.
Vergi gecikme faizlerinin % 90' a kadar af edilmesi gündemde. Bunun yanı sıra yine toplanamayan SGK primleri de af ediliyor. Ücretli ve maaşlı durumdaki emekçiler açısından değişen bir şey yok zira onların vergileri kaynağından kesilerek alındığından kaçıramıyorlar.
Kısaca gündemdeki konu her seçim öncesinde önemsenen esnaf ve küçük çaptaki iş alemi ile ilgili bir konu. Son 15 yılda 6 ve 2011’den bu yana 5 kez bu kesimlerin vergi ve prim borçları affediliyor. Büyüklere gelince onlar uzlaşma yoluyla af ediliyorlar zaten.

KÜÇÜK ESNAFIN SORUNLARI SADECE ERTELENİYOR
Aslında esnafın da sorunları kalıcı olarak çözülmüyor, sadece erteleniyor. İşleri açılmadığı, bunu sağlayacak ekonomide bir iyileşme görülmediği sürece bu borçları gelecekte ya ödeyecekler ya da iflas bayrağını çekecekler. Bu aflar aynı zamanda vergisini dürüstçe ödeyen esnaf ve ücretlileri de “keriz” yerine koyuyor.

İMAR AFFINDA SUS PAYI
Bu arada çok önemli bir konuya da af getiriliyor. İmar affı ile yıllardır kanunsuz bir biçimde kıyılardaki, ormanlardaki Hazine arazileri üzerine yapılmış olan villalar, malikâneler ve her türlü kaçak yapı af ediliyor. Bu yapılırken de Hazine arazileri üzerindeki işgaliye ile yapılmış gecekondular da af edilerek diğerlerinin affı meşru gösteriliyor.
Diğer yandan bu pakette birikmiş, hatta kangren olmuş tüketici, öğrenci ve çiftçi borçlarının hafifletilmesine ilişkin her hangi bir düzenleme yok. Oysa asıl sıkıntı orada.

KREDİ BORÇLARINDA PATLAMA YAŞANIYOR
Milyonlarca tüketici bankaların tefeci faizlerine varan faiz oranları yüzünden borçlarını ödeyemiyor, yaşam standartlarını düşürmek zorunda kalıyor. Kredi ile aldıkları evleri, arabaları risk altında.
Hiçbir değer üretmeden, yaratılmış değeri paylaşmak için sofraya oturan bankalar ise yüksek faizleri ile milyonlarca insanın yoksullaşmasına neden oluyor. Kendi kârlarını ise katlıyorlar. Örneğin bugün Yapı Kredi yılın ilk çeyreğini 1.24 milyar liralık net kâr ile tamamladığını açıkladı (1).
Tüketicilerin kullandıkları kredilere ilişkin veriler bankaların kârlarının kaynağının ne olduğunu da ortaya çıkartıyor.
Merkez Bankası verilerine göre, 2002 yılında kullanılan ihtiyaç kredisi tutarı 3,3 milyar liradan, 2013 yılında 182 milyar liraya, 2017 (Haziran) yılında ise 367 milyar liraya çıkarken, kredi kartı borçları 105 milyar liraya ulaşmış.
Tüketici kredisi ve konut kredisi kullanan toplam kişi sayısı 19 milyon 614 bin kişiye yükselmiş.
Temmuz-Eylül 2017 dönemi itibariyle takipteki tüketici kredileri ve konut kredilerinin tutarı yaklaşık 11 milyar 42 bin lira olmuş. Bu kredilerin faizi ortalama yıllık % 19 civarında seyrediyor.
Bireysel kredi veya bireysel kredi kartı yüzünden bankalarla ihtilaflı durumda olan 3 milyon 248 bin kişi var.
Eylül 2013 - Mart 2017 arasında hanelerin bankalara olan borçlarındaki artış % 141 olmuş. TÜİK’ e göre hanelerin % 68’i ya taksit ödüyor ya da bankalara kredi borcu ödüyor.
Kısaca dağa taşa borçlu, aynı zamanda da bu borcu çevirmekte zorlanan milyonlarca tüketiciden söz ediyoruz. Pakette toplumun bu sayıca en kalabalık ve tüketime dayalı bu ekonomiyi ayakta tutan en önemli unsuru olan tüketicilerin kredi faizi borçlarının silinmesini ya da azaltılmasını öngören bir düzenleme yok.
Buna, "bu alanın devletin müdahale alanının dışında olduğu" biçiminde yapılabilecek bir itirazın ise hiçbir karşılığı yok. Çünkü OHAL koşullarında her türlü düzenlemenin yapıldığına tanık oluyoruz. Böyle bir düzenleme de istenirse yapılabilir. Yapılmadığında iktidarın faiz karşıtlığının gerçek olup olmadığı bir kez daha sorgulanacaktır.

ÖĞRENCİLER BORÇLA MEZUN OLUYORLAR
Üniversite mezunu bir öğrencinin kredi borcu ortalama 20 ila 30 bin lira arasında seyrediyor. Mezun olduklarında hem iş yok, hem de borçlu mezun oluyorlar. Pakette öğrencilerin öğrenciliklerinin devamı ile ilgili bir düzenleme yapılırken, kredi borçlarının silinmesi ya da azaltılması yönünde bir düzenleme söz konusu değil.

ÇİFTÇİLER ZOR DURUMDA
Bu pakette çiftçilerin kullandıkları mazottan ya da gübreden alınan vergilerden bir indirim söz konusu değil. Oysa maliyet yönünden artık bitme noktasına gelen küçük ve orta halli çiftçi, üretici bir de borçları yüzünden eziliyor.
Çiftçilerin kullandıkları tarım kredileri asıl olarak iki kurum tarafından sağlanıyor: Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatifleri. Bu kurumlar tarafından 2016 yılında toplam 34 milyar lira, 2017 yılının ilk 9 aylık döneminde ise 26,3 milyar lira kredi kullandırılmış.
Çiftçinin krediye erişimi hem kolay değil, hem de maliyetli. Yakınlarda yapılan bir operasyon ile Doğan Medya’nın satışında Demirören Grubuna çok iyi koşullarla 675 milyon dolarlık krediyi kullandıran Ziraat Bankası’nın çiftçi söz konusu olduğunda bu kadar cömert olmadığı açık.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nun (BDDK) verilerine göre, çiftçilerin 2008'den beri bankalardan kullandığı kredi 2015 yılının Kasım ayı itibarıyla % 336 oranında artış göstermiş. Ancak aynı dönemde çiftçilerin borç alıp da ödeyemediği takipteki kredi miktarı da % 228'lik artışla 411 milyon 835 bin liradan 1 milyar 352 milyon liraya çıkmış.

ÇİFTÇİLERİN GELİRLERİ BORÇ ÖDEMEYE YETMİYOR
Researchgate adlı kurumca yapılan bir araştırma kapsamında yürütülen ankete göre (2); tarım sektöründe işveren olarak çalışanların yıllık ortalama geliri 13 bin 399 lira, yevmiyeli olarak çalışanlarınki ise 4 bin 772 lira. Ankete katılan çiftçilerin % 45’i tarım dışı gelirlerinin olmadığını ifade ediyor.
“5 yıl öncesine göre hanenizin ekonomik durumu nasıl?” sorusuna % 31’i iyi ve çok iyi cevabını verirken, % 24’ü aynı % 43’ü kötü ve daha kötü cevabını veriyor.
Gelirlerinin yetersiz olduğunu söyleyenlerin oranı ise % 97. Katılımcıların % 95’i “ürün fiyatlarının düşüklüğünü gelir yetersizliğinin sebebi olarak görüyor.
Çiftçilerin % 63’ü teşviklerden çok az ya da hiç yararlanmadığını belirtirken, % 27’si teşviklerden yararlandığını ifade ediyor.
Yaklaşık 2 milyon çiftçinin toprağını terk ettiği son 15 yıllık bu süreçte tarım sektörünün milli gelire katkısı % 10,3’ten yüzde 7,1’e düşerken, istihdama katkısı da % 34,9’dan % 20,4’e kadar geriledi.
Sosyal Güvenlik Kurumu verilerine göre, 2008 yılında 1 milyon 127 bin 744 olan 4/b sigortalı çiftçi sayısı 2015 Kasım ayı itibarıyla 802 bin 893'e kadar düştü.
Tarım sektöründe çiftçilerin bu haline rağmen bu pakette bu kesimin en azından bankalara olan kredi borçlarının faizlerinde bir indirim yapılması biçiminde, sorunlarını hafifletmeye dönük her hangi bir düzenleme yok.
Özcesi pakette öngörülen düzenlemeler tipik bir seçim paketi görüntüsü veriyor. Ne emeklinin, ne esnafın temel sorunlarını çözecek bir paket olmadığı gibi, bu sorunları biriktirerek yakın geleceğe erteleyen bir paket. işçi sınıfı ve diğer emekçilerin yükünün hafifletilmesine dönük her hangi bir düzenleme söz konusu değil. Pakette unutulanlar ise başka tüketiciler, çiftçiler ve üniversite öğrencileri olmak üzere bu toplumun sayıca en kalabalık kesimleri.
…..
(1) 
http://www.paraanaliz.com/…/bankalardan-guclu-finansallar-g….
(2) Tarımsal İşgücünün Demografik ve Yapısal Dönüşümü Projesi Ön Raporu, Ocak 2017, 
https://www.researchgate.net.


14 Temmuz 2017 Cuma

OHAL' DE BANKALAR

OHAL' DE BANKALAR
Mustafa Durmuş
14 Temmuz 2017

Dünkü yazımda bir Danıştay kararı ve BDDK düzenlemesi üzerinden sırasıyla inşaat sektörüne ve artık onun mütemmim cüzü haline gelen bankacılık sektörüne verilen yeni teşvikleri yorumlamış ve finans kapitale sunulan desteğin aslında OHAL’de grev yasaklarının sağladığı korumanın çok daha üstünde olduğunu vurgulamıştım.
Bugün OHAL altında bankacılık sektörünün durumunu biraz anlatacağım. Malum bankalar hem geçen yıl, hem de bu yılın ilk çeyreğinde kârlarını ciddi oranda artırdılar.
Buradan hareketle bugün şu sorulara kısa yanıtlar arayacağız: Bu yüksek kârlılık nasıl gerçekleşti? Bunun OHAL uygulamaları ile her hangi bir ilişkisi var mı? Bu durumun banka emekçileri başta olmak üzere topluma maliyeti ne oldu? Bu kârlılık ve canlılık durumu sürdürülebilecek mi? Bankalar devletten yeni hangi tür teşvikler talep ediyorlar? Tüm bu gelişmeler ekonomi ve siyaseti nasıl etkileyebilir?
Bu soruların yanıtlarını ararken asıl olarak sektörü detaylı bir şekilde anlatan bir raporun bulgularına değineceğiz. Bu rapor sektörün içindekilerce hazırlanmış olan bir rapor: Forbes Türkiye’nin 1 Temmuz 2017 tarihinde yayımlanmış olan ”2017 Banka Raporu”.
2016- 2017 Yılları: Finans kapital açısından altın yıllar:
Öncelikle, bankalar bu yılın ilk çeyreğinde kârlarını (geçen yılın aynı dönemine göre) yüzde 65 oranında artırarak 13,5 milyar liralık kâr elde etmişler.
2016 yılındaki toplam net kârı (vergi sonrası) ise 36,4 milyar lira olmuş. Aktif büyüklüğü 15- 100 milyar lira arasında olan orta ölçekli bankalar 2015 yılındaki kötü durumlarından kurtulmuşlar, 2016 yılında hem TÜFE endeksli devlet tahvillerinin yüksek getirilerinden, hem de KGF kredilerinden aldıkları komisyonlardan ciddi kârlar sağlamışlar.
Devlet bankaları ve büyük sermaye gruplarının bankaları zirvede:
Ancak asıl kârı, aktifleri 100 milyar lirayı aşan büyük bankalar sağlamışlar. Bunlar arasında en fazla kârı, 6.6 milyar lira ile, T. Varlık Fonu’na devredilmiş olan Ziraat Bankası yapmış. Bu bankanın 2015’ten 2016’ya kârlılığı yüzde 27’nin üzerinde artmış.
Bunu iktidara yakın gruplardan birinin bankası olan Garanti Bankası izlemiş: 5 milyar liranın üzerinde bir kâr ve yüzde 49 kârlılık artışı.
Üçüncü sırada Sabancı’ların bankası olan Akbank var: 4,5 milyar liranın üzerinde bir kâr ve yüzde 51’i aşan bir kârlılık artışı.
Bir başka büyük sermaye grubu olan Koç’ların bankası olan Yapı Kredi’nin performansı ise hepsinin üzerinde: Geçen yılki kârı 3 milyar liraya yakın (diğerlerine nazaran düşük) ama kârlılık artışı diğerlerinin üzerinde olmuş: yüzde 58’e yakın (s. 57).
Raporda öz kaynak kârlılığı en fazla yüzde 17 (Ziraat Bankası) artarken, mali kârlılığın yüzde 50’nin üzerinde olması asıl olarak, uluslararası sermaye akımlarının bu yılın başından itibaren tekrar yükselen ekonomilere (bu arada Türkiye’ye de) dönmesi, bankaların Merkez Bankası nezdinde tuttukları karşılık oranlarının düşürülmesi, 50 bin liralık KOSGEB kredilerinin devreye sokulması ve devletçe garantilenmiş Kredi Garanti Fonu (KGF) kredilerinin yaygın kullanımına bağlanıyor.
Örneğin bu yıl için 250 milyar liralık sınırı olan KGF kredilerinin 180 milyar liralık kısmı daha yılın ortasında kullanılmış durumda. Yani ‘piyasanın görünmez eli’ değil, ‘devletin görünür eli’ bu kârlılık artışının ardındaki temel faktör.
OHAL ile birlikte plasman miktarı bir anda onlarca kat artırılan KGF’nin devreye sokulmasıyla bankaların piyasaya kullandırdıkları kredilerin miktarında bir patlama gerçekleşmiş.
Krediler ortalama yüzde 20 oranında artmış. Bu kredileri en fazla özel bankalar kullandırmış, sonra yavaş yavaş Ziraat, Halk Bank gibi kamu bankaları devreye girmeye başlamış. Kredi artışı olunca batık kredi rasyosu da küçülmüş, yani bir bilanço makyajı da gerçekleşmiş.
Bankaların kârı artınca ne olur? Örneğin borsa yükselir, ekonomide sanal büyüme gerçekleşir. Nitekim öyle oldu ve bankacılık borsa endeksi bu yılın başından bu yana yüzde 30 artarken, BİST 100 de 100,000 üzerine çıktı. Bu arada ilk çeyrekte ekonomi yüzde 4 büyüdü. Yani amaç hasıl oldu.
Kaybeden taraf banka emekçileri oldu:
Bankaların yaşamakta oldukları bu saadet devri onların çalışanlarına yansımış mı? Ya da artan kârlar damlayarak da olsa banka emekçilerinin durumunu iyileştirmiş mi, gelirleri artmış mı, genç üniversite mezunları buralarda daha fazla işe girebilmişler mi?
Raporun bulgularına göre bu patlayan krediler, zirve yapan kârlar, üst düzey yöneticiler dışında, banka emekçilerine yaramamış. Yöneticilerin primleri katlanmış ama banka çalışanlarının gelirlerinde (maaşlarında) gözle görülür bir artış olmamış, daha kötüsü toplam 34 bankanın neredeyse tamamında çalışan personel sayısı azaltılmış, şubeler kapatılmış.
Personel sayısındaki azalma büyük bankalarda yüzde 3’e kadar, orta ölçeklilerde yüzde 36’ya kadar (örneğin HSBC) ve küçüklerde yüzde 15’e kadar gerçekleşmiş (s. 26).
Bunlar içinde iki örnek çok çarpıcı. Geçen yıl kârını en fazla artıran Yapı Kredi Bankası şubelerinin yüzde 6,4’ünü kapatırken, personel sayısını da yüzde 1 civarında azaltmış. Akbank ise mevcut şubelerinin yüzde 7’sini kapatırken, mevcut personelinin yaklaşık yüzde 2’sinin işine son vermiş (bu denli destek verilen bankacılık sektöründe toplamda koca sektörde çalışan sayısı hala 200,000’i bulmuyor).
Bunun tek bir açıklaması olabilir: Bankalar OHAL fırsatçılığı yapıp personel çıkartmışlar, eldeki personeli daha verimli kullanmaya başlamışlar ve bu arada dijital işlem kanallarına yüklenmişler.
Nitekim Bankalar Birliği’nin verilerine göre, bu yıl aktif dijital bankacılık müşteri sayısı 29 milyon kişi olmuş. En fazla şube kapatan ve işçi çıkartan Akbank’ta işlemlerin yüzde 95’i artık dijital kanallardan yapılıyor.
Bu sektörün ödediği vergilerin düşüklüğü ise ayrı bir sorun. Normalde kurumlar vergisi mükellefi olarak yüzde 20 vergi ödemesi gereken bankaların hiç biri efektif olarak bu oranda vergi ödememiş. En fazla ödeyen yüzde 11’i aşmamış. Bunun nedeni bu kuruluşların çok sayıda muafiyet, istisna, indirim, teşvik gibi imkândan yararlanmaları. Bu da resmi vergi oranı olan yüzde 20’nin efektif olarak yarısının altına düşmesine neden oluyor. Yani devletin eli burada da işin içinde.
Madalyonun diğer yüzü: Bu kredi ve kâr büyümesi sürdürülemez!
Rapor, özellikle de bu yılın son çeyreğinden itibaren, bankaların fonlama maliyetlerinin artacağına dikkat çekiyor. Yani kredi / mevduat rasyosunun yüzde 140’ları bulması, yeterince mevduat temin edilememesi, Fed’in önümüzdeki aylarda faiz oranlarını yükseltme ihtimalinin yüksek olması, KGF uygulamasına 2018’de son verilecek olması gibi nedenlerle kâr marjlarının düşeceğine, bunun da bankalar arasında çok ciddi bir mevduat rekabetine neden olacağına dikkat çekiliyor.
Kredilerin yüzde 20 arttığı bir dönemde mevduatların neredeyse hiç artmaması (geçen yıl sadece yüzde 17, bu yıl Mayıs ayında sadece yüzde 2’lik bir artış olması) mevduat yarışına neden oldu.
Gelir dağılımının son derece bozuk ve insanlarının önemli bir kısmının yoksulluk sınırının altında, borçla ve yoksulluk yardımlarıyla yaşadıkları bir toplumda, döviz kurunun ve enflasyonun sürekli yükseldiği bir ekonomide yerli para cinsinden mevduatların belli bir düzeyin üzerine çıkmaması son derece normal.
Fonlama sorunları artacak:
Böyle bir mevduat eksikliği mevduat faizlerinin yüzde 14,5’in üzerine kadar çıkmasıyla sonuçlanınca, mevduata ödenen faiz ile kredi üzerinden alınan faiz arasındaki makas daralmaya başladı, bu da bankalar açısından fonlama sorununa neden oldu.
Bir başka anlatımla kredi miktarına göre yüzde 40 yetersiz düzeydeki mevduatların ağırlıklı olarak kısa vadeli, buna karşılık kredilerin uzun vadeli olması sorunun derinleşmesine neden oluyor.
Yani kısa vadede mevduat faizindeki artış, kredi faizlerindeki uzun vadede yapılan artışlarla dengelenemiyor. Bankaların yurt dışından buldukları sendikasyon kredileri de döviz cinsinden olduğu (ve kural gereği içerde lira cinsinden kullandırtıldığı için) ortaya çıkan kur riski nedeniyle çözüm olamıyor.
Yeni teşvikler, verimlilik artışı ve dijitalleşme:
Sektör yöneticileri aynı sözcüklerle ifade etmeseler de sektörün sanal büyümesinin duvara toslamak üzerine olduğunu biliyorlar. Bu yüzden de çözüm olarak devletten proje finansmanı ve yatırım kredileri konusunda yeni teşvikler beklediklerini ifade ediyorlar. Ayrıca verimlilik artışına gideceklerini ve dijitalleşmeye hız vereceklerini ifade ediyorlar.
Bir başka deyimle finans kapital devletin bütün gövdesiyle kendi yanında olmasını istiyor. OHAL rejimi altında bunun daha kolay yapılabileceğinin farkında.
Diğer yandan bu gelişmelerin faturası yine banka emekçilerine çıkacak gibi görünüyor. Tarihte de hep böyle olmuştur. Sermayenin kendi arasındaki rekabet hep firmaların maliyet düşürücü önlemleri almasıyla sonuçlanmış, tekellerce yutulmayan firmalar böyle ayakta kalabilmiştir.
Yani firmalar işçi çıkartmışlar, mevcut işçileri daha yoğun ve daha fazla çalıştırmışlar, ücret artışı yapmamışlar, hatta kriz dönemlerinde işçilerin nominal ücretlerini bile düşürmüşler. Bankalar da kapitalizmin bu temel işleyiş kuralına tabiler.
Bu raporda sunulan verilere bakarak şu sonuçları çıkartmak mümkün:
Devlet destekli bu kârlılık düzeyi artık sürdürülemez boyutlardadır, ciddi bir finansal kriz ya da bankacılık krizi riski mevcuttur, sektörde tekelleşme giderek artmaktadır (öyle ki kredi, mevduat, kârlılık ve aktifler açısından sektörün yüzde 86’sı 10 bankanın tekelinde), grevlerle yasal hak arama yollarının kapalı olduğu OHAL koşullarında bankalar arasında yoğunlaşan kredi-mevduat rekabeti, giderek küçüklerin batmasıyla, en iyi ihtimalle, ayakta kalanların daha fazla işçi çıkartmasıyla, banka emekçilerinin daha zor koşullarda ve daha düşük reel ücretlerle çalışmaya zorlanmasıyla, işçilerin yerini giderek dijital kanalların almasıyla sonuçlanacaktır.
Formun Üstü
Formun Altı