Terör etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Terör etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2016 Salı

CENAZEDE GÜLÜŞMEK



CENAZEDE GÜLÜŞMEK

Mustafa Durmuş

3 Temmuz 2016

Atatürk Havalimanı’ndaki patlamanın ve çok sayıda cenaze töreninin ve Hükümet’in eş zamanlı, bol balonlu Osmangazi Köprüsü (İzmit-Körfez) açılış töreninin ardından basına yansıyan fotoğraflar bana eski bir İngilizce deyimi anımsattı: “Giggle at funeral”. Yani “cenazede insanlar üzüntü içindeyken, bazılarının uygunsuz bir biçimde gülüşmesi” anlamında bir deyim.

Tecrübelerimizden biliriz, özellikle ölüm gerçeği ve ölene çok yakın olmayan bazı insanlar farkında olarak ya da olmayarak cenazelerde gülüşebiliyorlar, hatta yüksek sesle kahkaha dahi atabiliyorlar. Bir başka yabancılaşma durumu kısacası.

Alçakça, haince bir saldırı ile, çok iyi korunduğu ileri sürülen Türkiye’nin en büyük hava limanında, terör örgütü IŞİD masum insanlara yönelik bir saldırı düzenliyor ve bu saldırıda şu ana kadar 44 kişi ölürken, 300’e yakın insan da yaralanıyor.

Saldırının failleri, yetkililerce, tüm işaretler ortada olmasına rağmen, ancak iki gün sonra, o da keşke yapmasalardı modunda bir yaklaşımla açıklanırken, aynı gün Osmangazi Köprüsü’nün açılışı yapılıyor. Ama ne açılış! Sanki iki gün önce böyle bir katliam yaşanmamış gibi, devlet en tepeden, halkımıza kadar büyük bir coşku ile açılışı kutluyor, balonlar uçuruluyor, demeçler veriliyor, ilgili bakanlarımız selfiler çektiriyor. Yani resmi bir ağızdan da ifade edildiği gibi, adeta “bir bayram” kutlanıyor.

Tüm bunlar bir özensizlikten mi kaynaklanıyor, yoksa siyasal iktidar artık Suriyelileşmiş bir ülke ve hücrelerimize kadar sinmiş bir IŞİD gerçeğini unutturabilmek için mi böyle bir atak yapıyor? Bir başka deyimle, büyük bir alt yapı yatırımı ile ölümler, yaralanmalar, korku, panik ve terörün üstü örtülüp, her şey kontrol altında havası verilmeye mi çalışılıyor?

Bunun birçok açıklaması olabilir. Ama bunlardan biri ön plana çıkıyor. Artık siyasal iktidar ve onun ardındaki egemen ideoloji halkın çıkarlarından hızlıca kopan bir noktaya gelmiştir. Yani son 14 yıllık iktidar dönemindeki kapitalizm-neo liberalizm ve Siyasal İslam ittifakı altında İslamcı kadroların düzene ne denli uyun sağladığını ortaya koyan bir gerçekten bahsediyoruz. Ya da bu örtüşme zaten başından bu yana vardı, ancak biz somut bazı olaylarla bunu yeni fark etmeye başladık.

Siyasal İslam ideolojisinin bu noktaya nasıl geldiğinin bir açıklaması olmalı. Belki bu konuda Marx ve Engels’in 1848’te yazdıkları Komünist Manifesto’da altını çizdikleri bir gerçek bize yardımcı olabilir: “Katı olan her şey buharlaşıyor, kutsal olan her şey ayaklar altına alınıyor”.

Kısaca, yeni bir toplumsal yapının kuruluşu eski yapının, eskiye ait katı olan ne varsa erimesiyle mümkün olabiliyor. İktisadi yapının dönüşümüne bağlı olarak mevcut yapıda ne varsa tamamen ters yüz oluyor. Sadece iktisadi alan değil, politik alan, kültürel alan, toplumsal değerler, aile, eğitim, din-inanç da bu dönüşümden köklü bir biçimde etkileniyor ve çözülmeye, erimeye başlıyor.

Tıpkı Zaman gazetesi eski yazarı M. Türköne’nin son yazısında (http://t24.com.tr/…/mumtazer-turkone-herkes-bildigi-erdogan…), “artık eskisinden çok farklı bir Erdoğan figürü ile karşı karşıya olduklarının” itirafını yapması gibi, son İsrail-Türkiye anlaşması ile Siyasal İslam’ın tabutuna son çivinin de çakılması gibi, eski söylemler, davranışlar giderek ortadan kalkacaktır.

Bu bağlamda bir katliam sonrası açılış şovunun halk üzerinde yaratabileceği kızgınlık, duygu incinmesi gibi hassasiyetler de artık olmayacaktır. Suret öze dönmekte ve katı olan her şey eriyip buharlaşmakta ve muğlâklaşmaktadır artık. Bu nedenle de cenazede gülüşme durumları ile halkımız daha sık karşılaşabilir bundan böyle.

Bu durumun somut bir çıkarımı da olacaktır: Yıllardır başta Siyasal İslamcı görüşler olmak üzere Türkiye sağı, solu ve emekten yana bir tutum içinde olanları maddeci-materyalist olmakla suçladılar. Bugün bu suçlamaları yapanların geldikleri nokta maddeciliğin zirve noktasıdır.

Ahbap-Çavuş Kapitalizmi

Osmangazi Köprüsü’nün detayları ortaya çıktıkça, cenazede gülüşmenin yaratacağı incinmeden çok daha büyük ve daha somut toplumsal zararların da doğacağını görüyoruz. Basında yer alan ve daha öncesinde eski bir Hazine bürokratı olan R. Hakan Özyıldız’ın bloğunda paylaştığı bilgiler deyim yerindeyse şok edici türden (http://www.hakanozyildiz.com/…/hazine-garanti-verdikce-bank…):
“Karayolları Genel Müdürlüğü (TCK), Körfez Geçişi için, üstlenici firmaya günlük 40 bin araç ve 35 dolar ücret ve yıllık 511 milyon dolar gelir garantisi verdi. Bu köprüden, enflasyon farkını da hesaba katınca, 39 $+KDV, yani bugünkü kurdan yaklaşık 140 TL geçiş ücreti ödemeyen geçemeyecek. Bu kadar parayı kimse ödemez, o kadar araç geçmez demeyin. Garantisi var, garanti edilen gelirden eksik kalan kısmı TCK ödeyecek. Parası yetmezse, bütçeye ödenek konacak Karayollarının açığı kapatılacak. Maliye buna mecbur. Aksi halde şirketler aldıkları dış borçları ödeyemezler. Böylesi bir durumda da Hazine borçları üstlenmek zorunda kalır”.

Köprü açılışını gerçekleştiren devlet erkânı ve siyasi parti temsilcilerinin ve bu işten milyarlarca dolar kolay para kazanacak olan yerli ve yabancı sermaye ile oluşturulan Konsorsiyum temsilcilerinin bunu bir bayram havasında kutlamaları anlaşılabilir bir şey.

Ya çiftetelli oynayarak, slogan atarak bu başarıyı kutlayan halkımıza ne demeli? Böyle bir geçiş ücretini ödeyemeyeceği ortada iken, bu sevince ortak olması, ya bayramlarda, varsa otomobiliyle bu köprüden ücretsiz geçmesi ile ilgilidir ya da “ülkeye yapılan her yatırım benim de yararımadır” biçiminde yaratılmış olan yaygın algının bir sonucudur.

Dolayısıyla fotoğraflar bize sadece yakışıksız bir kutlamayı değil, Türkiye kapitalizminin özellikle son 14 yıldır giderek bir ahbap-çavuş kapitalizmi haline dönüştüğünü de hatırlatmalıdır.
“Ahbap-Çavuş- Dost Kapitalizm (crony)” nitelemesi, büyük sermayenin kapitalizmi, devlet ve hükümetle özel ilişki kurarak nasıl rakipleri karşısında avantaj elde edebilmek amacıyla yozlaştırdığını, böylece de saptırdıklarını anlatmak için üretilmiş, aslında aldatıcı (pejoratif) bir niteleme gibi değerlendirilebilirse de, kapitalizmin normal işleyişinin bir sonucu olarak bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor.

Yine Özyıldız, bloğunda bunun sayısız örneklerini veriyor ve bu durumu “kamu eliyle zengin yaratmak” olarak tanımlıyor ve yandaşlara; ihale, imtiyaz, acele kamulaştırma, imar ve izin değişiklikleri ve dış kredi-borçlanma kolaylıkları başta olmak üzere, Türkiye’de özelikle de son dönemlerde siyasal iktidarın etrafında kümelenmiş olan sermaye gruplarının nasıl daha da zenginleştirildiğinin yöntemlerinden çarpıcı örnekler veriyor (http://www.hakanozyildiz.com/…/kamu-eliyle-zengin-yaratma-y…).

Örneğin, toptan elektriği özel dağıtım şirketlerine satan bir KİT konumunda olan TETAŞ’ın elektriğin toptan satış fiyatını 2012 yılından bu yana, 20,80 kuruştan, 16,35 kuruşa kadar düşürmesine rağmen, bu dağıtım şirketleri bu indirimleri tüketicilere, bizlere yansıtmadılar.Bu bilinmesine rağmen, basında yer alan haberlere göre, yerli kömürle özel sektörün üreteceği elektriğe, kamu alım garantisi verilmesi düşünülüyor.

Bu bağlamda “Hazine garantili borçlar”, “koşullu yükümlülükler” son derece önem kazanıyor. Zira bu yöntemle Hazine, kamu kurumlarının ve kalkınma ve kamu bankalarının aldıkları dış borçlara, geri ödeme sırasında sorun çıkarsa, onların yerine borcu üstlenerek ödeme taahhüdü veriyor.
Bu alandaki verilerin gelişimi ise son derece çarpıcı. 2015’in Eylül ayında Türkiye’nin aslında kamunun yapabileceği ama özel sektöre bıraktığı büyük projelerle ilgili olarak verdiği Hazine garantilerinin tutarı 11 milyar doları aşmış ve son yirmi yılın zirvesine çıkmış durumda. Bu garantiler özellikle de 2010 yılından itibaren artmaya başlamış.

Hazine, garantilerin büyük çoğunluğunu (% 80 civarında) Ziraat Bankası, HalkBank, Vakıfbank, T. Kalkınma Bankası ve T. Sınaî Kalkınma Bankası’nın aldığı dış borçlar için veriyor. Bu bankalar da büyük alt yapı projelerinde üstlenicilere kredi veriyorlar. Böylece arkasında Hazine olan kamu bankaları dışarıdan daha rahat borçlanıyor. Ancak bir kriz vs söz konusu olup da bu projeler hayata geçirilemezse ve bu krediler geri ödenemezse, tahmin edileceği gibi, bu zarar Hazine’ye, dolayısıyla da halkın sırtına kalıveriyor.

Bu noktada son dönem kazan-kazan olarak da topluma sunulan (ana muhalefet partisinin de benimsediği) Kamu Özel Ortaklıkları (KÖO) çerçevesinde yapılacak olan 400’e yakın projeye ait 345 milyar doları bulan “koşullu yükümlülükler” çok önem kazanıyor. Bu kapsamda bazı büyük projelerin tutarları ise şöyle öngörülmüş: Üçüncü Havaalanı: 14 milyar dolar, Gebze-İzmir Otoyolu: 7,6 milyar dolar, Kuzey Marmara Otoyolu ve Üçüncü Köprü: 2,4 milyar dolar ve Sağlık Kampusları: 9,9 milyar dolar (http://www.hakanozyildiz.com/…/kamu-ozel-isbirligi-345-mily…).

Bu da aslında özel sektörün, olası zararını nasıl son tahlilde kamunun sırtına yıkabileceğinin en korkunç örneğini ve dost, ahbap-çavuş kapitalizminin boyutlarını ortaya koyuyor. Zira şartlar zorlaşınca, yatırım sırasında özel sektörün aldığı dış borçlar (krediler) Hazine tarafından üstlenilecek. Böylece, maliyet ve finansman risklerinin büyük çoğunluğu kamunun üstüne kalacak.
Son olarak, bu yazılanlara,“yapılan bunca alt yapı ve üst yapı hizmetinin görmezden gelindiği” yönünde eleştiriler yapılabilir ve yapılmaktadır da.

Nitekim halkımızın bir kısmı hala dev AVM binalarının, plazaların, çok büyük, çoklu minareli camilerin, TOKİ binalarının, otoyolların, duble yolların ve büyük köprülerin, sokakta sayısı hızla artan lüks otomobillerin varlığının da etkisi altında ülkenin hızla kalkındığı, geliştiği, ilerlediği yönünde bir algıya sahip. Böyle bir algı bilinçli bir şekilde pompalanıyor ve örneğin bir köprü açılışı, öncesinde ulusal bir felakete uğrayıp, ‘ulusal yas ilan edilmesine rağmen, bir bayram havasında ve “yola devam” biçiminde sunulabiliyor.

Bu yapılan büyük alt yapı ve üst yapı inşaatlarının kime büyük kârlar sağladığı, kimin üzerinde nasıl bir borçlanma yükü oluşturduğu yukarıda kısaca açıklandı. Bu tür toplumsal zararları olmasa bile, sadece bu projeler bir toplumun mutluluğunun, iyiliğinin, refahının göstergesi olabilir mi?

Ülkede huzur yoksa, ülkenin her yanında bombalar patlatılıyor, masum insanlar öldürülüyorsa, kentler, köyler yerle bir edilip, yeni rant alanlarına dönüştürülüyorsa, savaş çığlıkları atmak meşru, barışı dillendirmek ise suç sayılıyorsa, milyonlarca insan ve özellikle de üniversite mezunu genç gelecekten umutlarını kesmiş, başka ülkelere göç etmenin peşindeyse, işsiz ve yoksul sayısı bu kadar artmış ve gelir dağılımı son derece kötüleşmişse, kısaca insanlar ekonomik ve siyasal olarak kendilerini güvencede hissetmiyorlarsa, hangi büyük alt yapı projesinin yaratacağı coşku böyle bir toplumu mutlu etmeye yetecektir?

Ya Basta, Edi Bese, Yeter Artık!



Ya Basta, Edi Bese, Yeter Artık!


MUSTAFA DURMUŞ

 29.06.2016

Dış basında, İstanbul’daki son IŞİD saldırısında ölenlerin sayısının 40 civarında olduğu belirtiliyor. 7 Haziran 2015 tarihinden bu yana ülke bir kan gölüne döndürüldü. Resmi ve gayri resmi ağızların haberlerine göre ölen insan sayısı iki bin ile sekiz bin arasında değişiyor. Ölenlere "şehit" demek ya da arkalarından rahmet okumak artık yetmiyor.

Bu saldırıların, ölümlerin nedenleri konusunda ortaya atılan birçok görüş var, kuşkusuz. Bazılarına göre, bu gelişmeler “7 Haziran seçim sonuçlarından ürken egemenlerin acilen bir rejim değişikliğine gitmek istemelerinin” bir sonucu. Bazılarına göre ise “iç ve dış mihrakların, özellikle de siyasal iktidarın ekonomik ve siyasal başarılarını kıskananların” yarattıkları bir sonuç. Diğer bazılarına göre, ise her ikisinin de ötesinde, bu durum bir "istihbarat ve güvenlik yetersizliğinin ya da açığının" bir sonucu.

İlk iki değerlendirmenin sırasıyla sol- muhalefetin ve iktidar partisinin düşüncelerini yansıttığını ileri sürebiliriz. Son değerlendirme ise meseleyi teknik bir biçimde güvenlik açığı ya da zafiyetine indirgiyor. Böylece, sanki “yeterince etkin bir güvenlik ve istihbarat sistemi olsaymış, iş bilen kadrolar iş başında olsalarmış bütün bunlar olmazmış” gibi bir algı yarattığı için son derece tartışmalı bir yaklaşım.

Kuşkusuz daha etkin bir güvenlik sistemi olduğunda bu tür olaylar azaltılabilir. Ancak bütünüyle ortadan kaldırılabilmesi mümkün değil. Zira bu olaylara neden olan çok daha ciddi, sosyal, siyasal ve jeopolitik nedenler söz konusu. Örneğin yıllardır IŞİD’e gösterilen deyim yerindeyse en hafifinden “hoş görü”, konjonktür değişip de onunla mücadeleye dönüştüğünde bu silah geri tepiyor ve ülkenin her yanında yuvalanmış hücreler harekete geçiyor. Artık isteseniz de kontrol edemezsiniz. Paramiliter bir güç olarak kulanılmak istenen böyle bir güç bir juggernaut gibi sizi ezip geçebilir.

Ancak burada ikinci bir nokta var ki bu hep es geçiliyor. Aşağıdaki rakamlara bakıldığında bu ülkedeki katliamları güvenlik ve istihbarat açığına ya da zafiyetine bağlamanın ne denli yanlış olduğu da ortaya çıkıyor.

Şu anda Türkiye’de "güvenlik güçleri" başlığı altında ele alınabilecek sırasıyla; 700 bin ila 1 milyon arasında asker, 350 bin civarında polis, 600 bin civarında özel güvenlik görevlisi ve 90 bin civarında korucu var. Yani kabaca 2 milyonu aşkın kolluk kuvveti vs var. ABD, Rusya, Çin ve Hindistan gibi ülkeler dışında, yarım trilyon doları biraz aşan ekonomisiyle hiç bir ülke bu kadar büyük bir güvenlik gücüne ve lüksüne sahip değil.

Dahası bu gücün finansmanı devlet bütçesinden, dolayısıyla da bizlerden alınan vergilerden karşılanıyor. Öyle ki devlet bütçesinin önemli bir kısmı (% 14 ile en büyük kalem) bu işlere ayrılmış durumda: Yargı dâhil 76 milyar lira.

2016 bütçesinin güvenlik başlığı altında sıralanabilecek bazı ana kalemleri şöyle:
• Milli Savunma Bakanlığı; 26,5 milyar lira ( 2015 yılı için 22. 8 milyar lira idi).
• Milli İstihbarat Teşkilatı; 1,637milyar lira ( 2015 yılı için 1,108 milyar lira idi).
• Emniyet Genel Müdürlüğü; 21,2 milyar lira (2015 yılı için 17,6 milyar lira idi).
• Jandarma Genel Komutanlığı; 8,3 milyar lira (2015 yılı için 6,5 milyar lira idi).
• Adalet Bakanlığı; 10,6 milyar lira (2015 yılı için 8,6 milyar lira idi).
• Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu; 2,5 milyar lira (2015 yılı için 2,0 milyar lira idi).

 Benzer bir durum bütçe ödeneklerinin yaklaşık % 4’ünü kullanan Emniyet Genel Müdürlüğü Bütçesi için söz konusu. 21.1 milyar lirayı aşan bütçesinin % 84’ü personel giderlerine ve % 9,3’ü piyasadan tüketim malı ve mamul madde alımına ayrılmış durumda.

Sayısı 350 bini bulan polis gücüyle yine Avrupa’nın en kalabalık polis sayısına sahip bulunan Emniyet Gn. Md.’nün son bir kaç yıldır bütçesinden SGK prim ödemeleri dâhil personele yaptığı ödemeler ciddi boyutlara ulaştı. Üstelik bu rakam giderek artış gösteriyor.

Öyle ki 2016-2018 Orta Vadeli Plan ve 2016 Bütçesine göre 2018 yılına kadar bu artış böyle devam edecek ve sırasıyla 2016 yılı için prim dâhil personel gideri 17,9 milyar lira, 2017 için 19,5 milyar lira, 2018 için 21,2 milyar lira olacak.

Bu yıllık yaklaşık ortalama 1,5-2 milyar liralık artış (polislerin ücretlerine yapılan zamlar düşüldüğünde dahi) her yıl ortalama 30 bin civarında yeni polis istihdam edileceği anlamına geliyor. Ayrıca her yıl yüzlerce yeni motorlu araç, Kirpi, Toma, Akrep, polis otosu vs alınıyor.

Tüm bu güvenlik (!) harcamalarının finansmanı ağırlıklı olarak halktan, bizlerden toplanan vergiler ile yapılıyor. Buna göre bütçe gelirlerinin % 84,8’i vergilerden, kalanı ise harçlar, elektrik, doğal gaz fiyatlarına yapılan yüksek zamlar, cezalar ve diğer devlet gelirlerinden oluşuyor. Çoğunluğu oluşturan vergilerin yükü ise emekçi sınıfların üstünde.

Vergilerin emekçilerin sırtında olduğu gerçeği vergilerin alınış biçiminden net olarak anlaşılıyor. Zira gelir, kurumlar ve servet üzerinden alınan dolaysız vergiler % 30’u bulmazken, vergiler asıl olarak KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerden sağlanıyor ki bu vergileri halk, sokaktaki insan, işçi emekçi ödüyor.

Vergi gelirlerinin üçte birini oluşturan dolaysız vergilerin yükü de emekçilerin sırtında. Örneğin vergi gelirlerinin beşte birinden biraz fazlasını (%21,5), dolaysız vergilerin üçte ikisinden fazlasını oluşturan gelir vergisinin bileşenlerine bakıldığında bu verginin % 92’sinin stopaj (kaynakta kesme), % 5’i beyanname ve binde 3’ü basit usulle toplandığı görülüyor. Basit usulle küçük esnafın bir kısmından toplanan vergilerin 2017 yılından itibaren yarıya düşmesi hedefleniyor. Stopajın % 65’i ücret stopajlarından geliyor. Böylece gelir vergisinin de en az üçte ikisi emekçiler tarafından ödeniyor.

Lafı uzatmayalım. Bu kadar büyük bir güvenlik gücünün varlığı, bunlar için bütçeden ayrılan onlarca milyarlık kaynak, bu vergileri asıl ödeyenler olarak bizlere, “neden hala bombalar patlatılabiliyor, neden insanlar katledilebiliyor, neden kentler yerle bir edilebiliyor, neden Türkiye dünyanın en güvensiz ülkelerinden biri haline geliyor ya da eğer tüm bu kadar güç ve parasal kaynak güvenlik için harcanıyorsa bu kimin ya da kimlerin güvenliğidir” sorularını sormak ve yanıtlarını almak hakkını veriyor…