Vergi adaletsizliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Vergi adaletsizliği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2026 Pazar

Mali disiplin

 

Kemer sıkma ekonomik değil, politik bir tercihtir!

Mustafa Durmuş

19 Temmuz 2026

Devlet bütçesi aylar sonra ilk kez bu yılın haziran ayında fazla verdi: Merkezi Yönetim Bütçesi dengesi (+) 114,2 milyar TL olarak gerçekleşti. Ancak 6 aylık kümülatif denge (Ocak-Haziran) 942,8 milyar TL açık olarak devam etti. Yani açık küçülse de sürüyor.

Diğer yandan, bütçe fazla verse de faiz ödemeleri füze hızıyla artmaya devam ediyor. Bu 6 ayda ödenen faizin 1,464,2 milyar TL olması, yani faiz ödemelerinin bütçe açığından 524,4 milyar TL daha fazla olması (1); başta vergiler olmak üzere kamu gelirlerinin, asıl olarak bankalara ödeme yapmak için kullanıldığını gösteriyor. Bu ödemelerin bütçe içindeki payı yüzde 17 gibi rekor bir orana fırlamış durumda.

Mali disiplin mi, kemer sıkma mı?

Siyasal iktidar, uzunca bir zamandır, “mali disiplini sağlama” gerekçesiyle, halka dönük harcamaları kısarken, vergilere yükleniyor yani kemer sıkma politikası uyguluyor. Örnek olarak, bu yılın ilk 6 ayında, net sosyal güvenlik harcamalarının bütçe içindeki payı (821 milyar TL) yüzde 9,4’te kalırken, faize yapılan ödeme bunun neredeyse iki katına çıktı. (2)

Sosyal güvenlik sorunu bir gelir dağılımı ve halk sağlığı sorunudur!

Oysa, gerçekte sosyal güvenlik alanında yaşanan sorun (başta emekli maaşlarının düşüklüğü olmak üzere), bir demografi sorunu olmaktan ziyade, gelir dağılımındaki adaletsizlikle ilgili bir sorundur.

Buna karşılık, konu, demografik bir sorunmuş gibi gösterilmeye çalışılıyor: “insan ömrü uzadı, emeklilik çağında uzun süre yaşayan çok fazla insan var. Emeklilere ödeme yapabilmek için her yıl daha fazla insandan prim almak zorunluluğu var”, gibi üzerinde fazla düşünmediğimizde ikna edici gelebilen bir iddia. 

Ancak, çalıştıkları sürece bu insanların ödedikleri primler dikkatli kullanılsaydı ve çalışırken bu insanların ücretleri yeterli olsaydı hem SGK primleri hem de gelir vergisi tahsilatları daha yüksek olabilirdi. Bu nedenle sosyal güvenlik sorunu demografiye ya da aktüeryal hesaplara indirgenmemeli, bunun yerine birincil gelir dağılımı emek gelirleri lehine iyileştirilmelidir. Bu sorunun aynı zamanda bir halk sağlığı sorunu olduğu da unutulmamalı ve bütçeden kaynaklar ona göre ayrılmalıdır.

Sosyal harcamalarda kısıntı yapılırken, vergi gelirlerinde yüzde 38,7’lik bir artış sağlandı.  Oysa bu ilk 6 aydaki resmi enflasyon toplam yüzde 17,8. Yani siyasal iktidar, vergi gelirlerini enflasyonun iki katından fazla artırarak, halktan gereğinden fazla vergi aldı.

Yeni torba yasa halka kemerleri daha da sıktıracak!

Meclis’te görüşülmekte olan yeni “torba yasa” ile öncelikle işçinin parasıyla oluşturulan İşsizlik Sigortası Fonu’ndan daha fazla para, imalatçı ve turizmci gibi daha fazla sermaye kesimine verilecek.

Faizciye, silah tüccarına, müteahhide, vakıf üniversitelerinin patronlarına yüzlerce milyar TL’lik kaynağın aktarımı ise sürdürülecek. Ayrıca bu yıl sermaye kesiminden alınması gereken vergilerin 3 trilyon TL’sinden, “muafiyet, istisna ve indirim” gibi adlar altında vazgeçildi. Bunlar, sermaye kesimine karşı son derece cömert davranan siyasal iktidarın, bu kıyağın bedelini halka, emekçilere kemer sıktırmasından başka bir şey değil.

Kemer sıkma ekonomik bir sorunluluk değil, siyasal bir tercih!

İktidar halka kemer sıktırırken ya yüksek enflasyonu bahane ediyor ya da Hazinede para olmadığını, kamu borçlarının arttığını, bütçe açıklarının kapatılması gerektiğini, kısaca harcamaların kısılarak vergilerin artırılması gerektiğini söylüyor.

Bunlar doğru iddialar değil. Para yetersizliği (!) gerçekte kemer sıkmanın gerekçesi olamaz. Yani siyasal iktidar, onu iktidar yapan ve 23 yıldır hemhal olduğu sermaye ve servet sahiplerine kaynak aktarmayı seçtiğinden dolayı bu iddiayı dillendiriyor.

Kaldı ki, bir an için bu iddiaların doğru olduğunu kabul etsek bile şu sorular yanıtsız kalıyor:

▪Neden sadece halka dönük harcamalar (sosyal güvenlik ve refah harcamaları gibi) kısılırken, örneğin faiz ve askeri harcamalar kısılmıyor?  Örneğin, kemerlerin sıkıldığı bir zamanda, neden NATO Zirvesi için 11,6 milyar TL harcama yapılıyor?  Dahası, Türkiye’nin NATO için yapacağı katkı neden 2,5 kat artırılarak yüzde 2’den yüzde 5’e yükseltiliyor? Neden S-400’ler projesinden vazgeçilerek yeni masraf kapısı açılıyor?

▪ “Irak petrolü” davasında ödemek durumunda kalacağımız 1 milyar 471 milyon dolarlık ceza (3), neden bu suçu işleyenler tarafından değil de biz vergi mükellefleri tarafından ödenmek zorunda?

▪Madem daha çok vergi alınarak kemerler sıkılacak, o halde neden sermaye kesiminin ödediği kurumlar vergisinin payı sadece yüzde 10’larda kalıyor? Ya da neden kurumlar vergisi oranı bazı sektörler için indirildi? (Yüzde 12,5).

▪Neden vergi gelirlerinin yüzde 70’ini KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerin oluşturduğu ve kalan dolaysız vergilerin üçte ikisinin de ücretli emekçilerce ödendiği, mevcut adaletsiz vergi sistemi değiştirilmiyor?

▪Büyük servetlerin kaynağını son zamanlarda süper rant gelirlerinin oluşturmasına rağmen, neden bir rant vergisi konulmuyor ya da süper zenginlerden alınmak üzere, bir servet vergisi uygulanmıyor?

Neden son çıkan “varlık affı” ile yapıldığı gibi, vergi kaçıran ve servetlerini yurt dışında tutanlara inanılmaz imkanlar sunularak, bunlardan vergi alınmayacağı taahhüt ediliyor?  Neden Türkiye'ye yerleşenler için 20 yıl boyunca gelir vergisi istisnası getiriliyor?

▪Neden İstanbul Finans Merkezi'nde (İFM) faaliyet gösteren kurumlara yönelik transit ticaret ve yurt dışı mal alım satımı teşvikleri daha da artırılıyor? Neden İFM içindeki kuruluşların- transit ticaret kazancında yüzde 50 olan vergi indirimi yüzde 100’e; İFM dışındaki kuruluşların- transit ticaret kazancında vergi indirimi yüzde 95’e yükseltiliyor? Ayrıca, neden transit ticaret ile nitelikli hizmet merkezi kazançları ve İFM kapsamındaki finansal hizmet ihracatı kazançları artık asgari kurumlar vergisi matrahından da indirilerek, kurumlar vergisi yükü sıfırlanıyor?

▪Neden vergi borçlarında taksit süresi ve limiti genişletiliyor ve azami taksit süresi 36 aydan 72 aya çıkarılıyor? Böylece dürüst vergi mükellefi cezalandırılmış olmuyor mu? (4)

Tarife adaletsizliği

Gelir vergisi uygulamasındaki en büyük adaletsizliklerden birinin, ücretlilerin bir yıl içinde birkaç kez üst vergi dilimine girmeleri olduğu biliniyor. Bu da vergi tarife dilimlerini işçilerin ücretlerini maaşlarını kemiren gizli bir vergi zammına dönüştürdü. Öyle ki 2000 yılında Gelir Vergisi tarifesinin brüt aylık asgari ücrete oranı 21 kat iken, 2026 yılında bu oran 5,8’e kadar düştü. (5) Özetle, gelir vergisinin ilk dilimi asgari ücretteki artış kadar arttırılmayınca, işçiler zam aldıktan birkaç ay sonra ikinci dilime girerek, yüzde 15 yerine yüzde 20’den, hatta yüzde 27’den başlayan oranlardan vergilendiriliyor.

▪O halde neden haksızlığı düzeltmek için bir yasal düzenleme yapılmıyor?

Türkiye’de ortalama ücretli bekar bir çalışanın toplam vergi yükü 2025 yılında yüzde 40,3 seviyesine yükseldi. OECD ortalaması ise yüzde 35,1 olarak gerçekleşti. Ayrıca, OECD ülkelerinin önemli kısmında çocuk sahibi ailelere vergi avantajları ve sosyal destekler sağlanırken, Türkiye’de iki çocuklu tek gelirli bir aile için vergi yükü yüzde 40,3 ile OECD’nin en yüksek seviyesinde bulunuyor. OECD genelinde çocuk sahibi olmak ortalama vergi yükünü yaklaşık 8,9 puan azaltırken, Türkiye’de çocuklu ve çocuksuz çalışanlar arasında anlamlı bir fark bulunmuyor. Son olarak, Türkiye’de ortalama ücretli bir çalışanın net ortalama vergi oranı yüzde 29,3 seviyesinde iken, OECD ortalaması yüzde 25,1’dir. (6)

Başka bir ifadeyle, OECD’nin diğer ülkelerindeki ücretli emekçiler brüt maaşlarının ortalama yüzde 75’ini net olarak elde ederken, Türkiye’de bu oran yüzde 71 seviyesinin altında kalıyor. Bu sonuçlar Türkiye’yi, ücret üzerindeki toplam yük bakımından OECD ülkeleri arasında üst sıralara taşıyor.

▪ O halde, neden ücretliler üzerindeki vergi yükünün azaltılması için gereken yapılmıyor da tüm destekler, asıl kemerleri sıkması gerekenler olan sermaye kesimine veriliyor?

▪Son olarak, yanlış politikalar yüzünden kamu borç stoku 15 trilyon TL’ye, bireysel borçlar ise 7 trilyon TL’ye dayandı. Bir yandan kamu, bir yandan gelirleri giderlerini karşılamaya yetmeyen on milyonlarca insanımız ağır bir faiz yükü altında eziliyor.

▪Bu yükleri hafifletmek yerine, neden yüksek faizle borçlanma, özellikle de şeffaf olmayan doğrudan satış yöntemiyle sürdürülüyor?

Sonuç olarak

Bütün bu örnekler, mali disiplin adı altında yürütülen kemer sıkma uygulamalarının sadece emekçiler için geçerli olduğunu ve bu amaçla yapılan işlerin iktisat biliminin bir gereği olmadığını gösteriyor.

Bunlar otoriter rejimin, halkın örgütsüzlüğünden yararlanarak kamusal kaynakları büyük sermaye çevrelerine aktarmak biçimindeki sınıfsal ve siyasal tercihinin sonucudur.

Bu yüzden de emekçilerin mücadelesi sadece ekonomik değil, aynı zamanda sınıfsal ve siyasal olmak zorundadır.

Dip notlar:

(1)  T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı, Haziran 2026 Merkezi Yönetim Bütçe Gerçekleşmeleri, Haziran 2026 (17 Temmuz 2026).

(2)  Agk.

(3)  https://www.sozcu.com.tr/pazar-gunune-1-4-milyar-dolar-borcla-uyandik-p335737 (12 Temmuz 2026).

(4)  4 Haziran 2026 tarihli ve 33270 sayılı Resmî Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 7582 Sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun.

(5)  https://x.com/ozanbingoll (25 Haziran 2026).

(6)  OECD, Taxing Wages 2026, The Progressivity of Labour Taxation in OECD Countries, 2026’dan aktaran Taxademy, OECD Ücret Vergileri Raporu (2026) | Türkiye İçin Alarm Veren Sonuçlar (3 Temmuz 2026).

 

 

 

 

 


8 Aralık 2019 Pazar

2020 BÜTÇESİ ÜZERİNE BAZI NOTLAR (2)- Halkın üzerindeki vergi yükü daha da artacak


2020 BÜTÇESİ ÜZERİNE BAZI NOTLAR (2)- Halkın üzerindeki vergi yükü daha da artacak

Mustafa Durmuş

6 Aralık 2019

Türkiye, emekçilerin üzerindeki vergi yükünün en fazla olduğu, dolayısıyla da vergi adaletsizliğinin en yoğun yaşandığı ülkelerin arasında ilk sıralarda yer alıyor.
Öyle ki 35 OECD ülkesi içinde vergi kaması (Vergi kaması = Gelir Vergisi + SGK primleri – devlet yardımları / brüt ücret + işveren SGK primi katkısı) en yüksek 18. ülke konumunda.
Örnek olarak, iki çocuklu bir işçi için bu oran yüzde 36,4. OECD ortalaması ise yüzde 26,6. İki çocuklu bir işçinin vergi yükü yüzde 25,3 (OECD’de ikinci en yüksek ülke). OECD ortalaması ise yüzde 14,3. (1)
Kısaca kurumlar vergisinin oranının yüzde 20 olduğu (efektif oranın yüzde 10’u bulmadığı) ülkede emek üzerindeki yük bunun en az iki katı.
Türkiye’de bu yükün OECD ortalamasının en az üçte biri oranında daha fazla olmasının nedeni, bir kısmı sosyal transferler olarak da adlandırılan “devletçe sunulan yardımların” yok denecek kadar az olması.
Ortalama bir Türkiyeli işçi, örneğin Fransa ya da İsveç gibi, bizdeki vergi yükünün en az iki katına sahip bir ülkedeki bir işçiden çok daha fazla net vergisel yük altında kalıyor. Çünkü bu ülkelerde işçilere sunulan ücretsiz ve nitelikli kamusal hizmetler ve devlet yardımları ödedikleri verginin net yükünü büyük ölçüde ortadan kaldırıyor (2).

2020 BÜTÇESİ VERGİ GELİRLERİ YÖNÜNDEN DE ADALETSİZ BİR BÜTÇE
Toplam vergi gelirleri içindeki payları yüzde 66’yı bulan ÖTV, KDV gibi vergiler Gelir Vergisi gibi vergilerle kıyaslandığında göreli olarak çok daha adaletsiz vergiler.
Bu vergiler geniş yığınların kullandığı her türlü mal ve hizmet üzerinden alınıyorlar. Genelde bu vergilerde yoksullar lehine istisna ya da muafiyetlere yer verilmiyor ve artan oranlı olarak düzenlenmiyorlar, bu nedenle de halkın üzerinde kalıyorlar.
Öyle ki Türkiye’de et, süt, eğitim, sağlık gibi halk için zorunlu nitelikteki mal ya da hizmetlerde KDV oranı yüzde 8 iken, pırlanta, elmas, kıymetli ve yarı kıymetli ham taşlardan ne KDV ne de ÖTV, ikisi de alınmıyor.
Üçüncü büyük vergi konumundaki ve toplam vergi gelirlerinin yüzde 22’sini oluşturan Özel Tüketim Vergisi gelirlerinin yüzde 48’i petrol ve doğal gaz ürünlerinden, yüzde 33’ü alkollü içkiler ve tütün mamullerinden ve yüzde 15’i ise motorlu taşıtlardan sağlanıyor. Öyle ki köylünün kullandığı 1 litre mazot ya da otomobillerimizde kullandığımız 1 litre benzin için ödediğimiz vergi bunların fiyatının yüzde 60’ını aşıyor.
Böyle vergiler (petrol, alkol ve sigaradan alınan ÖTV’de olduğu gibi) adaletsizdirler, yani düşük gelirliler bu yükü daha ağır, yüksek gelirliler ise daha hafif hissederler (regresiflik). Kolayca yasal mükellefler tarafından nihai tüketiciye, yani bizlere yansıtılırlar. Yasal olarak başka bir mükellef varken, verginin fiilen ödeyicisi sıradan insanlar olur.
Bu nedenle de bütçenin vergi yükünü ÖTV boyutuyla da emekçi halk çekiyor. Enflasyon arttığında bu vergiler de arttığından, enflasyonun arttığı dönemlerde halkın üzerindeki bu yük daha da artıyor.

DOLAYSIZ VERGİLER DE EMEKÇİNİN SIRTINDA
Vergi gelirlerinin yüzde 20’sinin biraz üzerinde bir paya sahip bulunan ve toplam vergi gelirleri içinde ikinci büyüklükteki Gelir Vergisinin yükü de emekçilerin sırtında. Çünkü bu verginin neredeyse üçte ikisi emekçiler tarafından ödeniyor.
Gelir Vergisinin bileşenlerine bakıldığında; bu verginin yüzde 92’sinin stopaj (kaynakta kesme), yüzde 5’inin beyanname ve binde 3’ünün Basit Usulle toplandığı görülüyor. Stopajın yüzde 65’i ücret stopajlarından geliyor. 2 milyonu aşan ve kâr, faiz ve rant gibi sermaye geliri elde eden beyannameli mükellefin ödedikleri gelir vergisinin toplam vergi gelirleri içindeki payı sadece yüzde 1. (3)
Sermaye sahiplerinin üzerindeki vergi yükünün bu denli düşük olmasının nedenlerinin başında ise sadece bu kesimin faydalanabildiği; vergi kaçırma, vergi afları ve vergi uzlaşmaları ve yaygın muafiyetler, istisnalar, vergi indirimleri ve ertelemeleri (vergi harcamaları) geliyor. Öyle ki 2020 yılında vergi harcamaları adı altında çok büyük kısmı sermaye geliri elde edenlerden olmak üzere alınması gereken vergi alınmayacak.

2020 YILINDA YENİ VERGİLER VE YENİ YÜKLER GELİYOR
2020 yılında siyasal iktidar 785 milyar liralık vergi (yani bu yıldakinden 28 milyar lira daha fazla) toplamayı amaçlıyor. Ayrıca bütçe açığını 139 milyar lirada (bu yıldakinden 58 milyar lira fazla) tutmayı hedefliyor. (4)
Durum böyle olunca neden yeni vergilerin gündeme getirildiği, cezalara yapılan zamların neden resmi enflasyon oranının neredeyse üç katına yakın bir oranda belirlendiği ve elektrik, doğal gaz gibi temel hizmetlere neden sürekli zam yapıldığı ve bundan sonra da yapılacağı da anlaşılıyor.
Yeni vergi kanunları getiren düzenleme aynı zamanda; hem ülke ekonomisinin ve kamu maliyesinin ne kadar sıkıntılı bir durumda olduğunun, hem (düzenlemelerin kendi iç tutarsızlıkları ve iktidarın iç çatışmalı halinin belirginleşmesi nedeniyle) bu durumun mevcut siyasal yapı ile aşılmasının ne denli zor olacağının, hem de yakın gelecekte halkımızın yeni vergilerin ve mali yüklerin altında nasıl daha da yoksullaşacağının ipuçlarını veriyor.
Kısaca üç yeni vergi geliyor: Dijital Hizmet Vergisi (yüzde 7,5), Konaklama Vergisi (yüzde 2,0) ve Değerli Konut Vergisi (binde 3 - yüzde 1). Bu vergilerden yerel yönetimlere her hangi bir pay verilmeyeceği kanunda belirtiliyor. (5)
Bu vergilerin dolaylı vergilerin payını daha da artırarak vergi yükünün halkın üzerinde iyice yığılmasıyla sonuçlanması kaçınılmaz. Çünkü dijital ortamda sunulan ve hayatımızın bir parçası haline gelen tüm hizmetlerden ve örneğin pansiyonlardaki konaklamadan dahi vergi alınacak.
Değerli Konut Vergisi ile 5 milyon liralık konutu olandan artan oranlı gibi görünen bir verginin alınması servet sahibi zenginin vergilendirileceği gibi bir algı yaratsa da gerçek öyle değil. Çünkü örneğin 5 milyon liranın altında değere sahip 500 konutu olan bir zengin müteahhitten bu vergi alınmayacak. Yani bu vergi bir göz boyamadan ibaret.
Ayrıca Gelir Vergisi Kanunu’nda belirtilen ve en üst gelirlilere (500 bin TL üzeri) uygulanan vergi oranı yüzde 35’ten yüzde 40’a çıkartıldı. Ancak ücret gelirleri açısından ücretliler lehine olan indirimin sadece 4,000 lira olması bir yana, yılda 500,000 liranın üzerinden ücret geliri elde edenler asıl olarak az sayıda, şirketlerin üst düzey yöneticileri konumundakiler.
Kaldı ki sermaye geliri elde edenler o kadar çok muafiyet ve indirimden yararlanıyor ki ödedikleri efektif verginin oranı yüzde 20’lere kadar düşüyor.
Yani bu düzenleme hali hazırda ikinci gelir diliminden vergilendirilen asgari ücretliler ve biraz üzerinde ücret geliri elde edenler için bir iyileştirme sağlamıyor.
Kambiyo işlemlerinde Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi (BSMV) binde 1’den binde 2’ye çıkartıldı. Çalışanlarına bir günde bedeli 10 lirayı aşmamak kaydıyla toplu taşım kartı ya da bileti veren işverenlerin bu ödemeleri Gelir Vergisinden istisna tutuluyor.
Vergi zıyaı cezalarında ise (ilk defa işlenip işlenmediğine bakılmaksızın) yüzde 50’ye kadar indirim yapılacak. Yani Değerli Konut Vergisi ile bir rant vergisi alınıyormuş gibi yapılırken, şirketlere ve beyannameli mükelleflere sağlanan kolaylıklara devam edilecek.

HAZİNE’NİN BORÇLANMA LİMİTİ ARTIRILDI
Hazinenin net borçlanma limiti artırıldı ( bu yıl için ilave 70 milyar TL borçlanma imkânı verildi). Yani siyasal iktidar sadece ağır dolaylı vergiler ve temel mal ve hizmetlerin fiyatlarına yapılan zamlarla değil, giderek artan borçlanmayla sürekli olarak artan bütçe açıklarını kapatmak için halktan kaynak transfer etmeye devam edecek.
Yeni vergiler ve vergi düzenlemelerinden siyasal iktidar 6 milyar TL gelir elde etmeyi beklerken, gelecek yıl vergi harcaması adı altında çok büyük kısmı kâr, faiz, kira gibi sermaye geliri elde edenlerden olmak üzere alacağı 195,6 milyar TL’lik vergiyi almaktan vazgeçecek (6).
Emeklilikte Yaşa Takılanların (EYT’liler) haklı taleplerinin yerine getirilebilmesi için sadece 26,1 milyar liralık bir kaynak gerekiyor. Asgari ücretin vergi dışı bırakılması halinde ise yaklaşık 30-40 milyar liralık bir vergi kaybı söz konusu. İktidarın tahsil etmekten vazgeçtiği vergi miktarı ise bunların neredeyse 6-7 katı. Kaldı ki bu kayıp sermayeden, servetten ve rantiyeden daha fazla vergi alınarak rahatlıkla telafi edilebilir.
Buna rağmen bu haklı talepler reddediliyorsa meselenin kaynak sıkıntısı ya da ekonomi ve maliye biliminin gerekliliği gibi kavramlarla açıklanabilmesi mümkün değil.
  
VERGİLEME AYNI ZAMANDA POLİTİK BİR TERCİH
Konunun özünde vergilemenin, tıpkı kamu harcamaları gibi sınıflar arasındaki kavganın temel alanlarından biri olduğu gerçeği yatıyor. Kısaca, siyasal iktidarlar üzerinde etkili olan egemen sınıf ya da kimlikler vergi politikalarının nasıl olacağı üzerinde de etkili oluyorlar.
Ayrıca vergilemeye ilişkin tartışmaların nesnel olması mümkün değil. Sınıfsal çıkar farklılıkları, ideolojik farklılıklar ve değer yargıları vergi politikaları üzerinde belirleyici öneme sahipler.
Bu bağlamda vergileme meselesi aynı zamanda politik bir tercih meselesidir.
Nitekim politikayı yönetenlerin ve onların temsil ettikleri sosyal sınıf ve kimliklerin tercihleri hem vergileme, hem de kamu harcamalarının belirlenmesinde, kısaca bütçenin belirlenmesinde etkili oluyor. Bu yüzden de çok daha farklı sınıfsal temele oturan bir siyasal iktidar altında çok daha farklı vergi ve bütçe politikalarının uygulanabilmesi mümkün.

DAHA AZ VERGİ YÜKÜ İÇİN SAVAŞ YERİNE BARIŞ GEREKLİ
Verginin zorunlu bir ilişkisinin olduğu bir unsurun da altını çizmek gerekiyor. Tarihe baktığımızda Roma İmparatorluğu döneminden günümüze, yani gönüllü bağışlardan zorunlu vergilemeye geçiş sürecinde kalıcı vergileri ortaya çıkaran en önemli faktörün savaşlar olduğunu görürüz. Örnek olarak modern anlamda Gelir Vergisi ilk kez ABD’de 1913 yılında, Birinci Dünya Savaşının finansmanını sağlamak için gündeme getirildi.
Bu yüzden savaş harcamaları ya da günümüzdeki tanımıyla savunma veya güvenlik harcamaları ne kadar fazla olursa vergi de, verginin getirdiği yük de o kadar fazla oluyor.
Verginin yükünün emeğin üstüne yıkıldığı mevcut vergi sistemleri altında ise böyle harcamaların karşılanabilmesi ancak halkın daha fazla vergilendirilmesiyle mümkün oluyor. Kısaca siyasal iktidarlar bu tür harcamalara ne kadar eğilimli iseler, o kadar fazla kaynak yaratmak zorunda kalıyorlar. Bu da bir yandan halkın üzerindeki vergini yükü de o denli artırırken, diğer yandan yeni borçlanmaların yapılmasına neden oluyor.

MAGNA CARTA: “KRAL DAHA AZ SAVAŞSIN…”
Nitekim Bütçe Hakkının ortaya çıkışı demek olan Magna Carta’ya (1215) bakıldığında, bunun Britanya Kralı Charles’in savaş çıkartma yetkisini kısıtlamak, yani onun daha fazla savaşarak halktan daha fazla vergi toplamasını önlemek için gündeme getirildiği anlaşılıyor. (7)
Bu nedenle de (çıkış kaynağı savaşlar olmasından ötürü) savaşlar ile vergi doğrudan ilişkili ise, tersinin de geçerli olması, yani verginin barışla da doğrudan ilişkisinin olması gerekir. Çünkü her türden barış (toplumsal barış dâhil) vergiye olan ihtiyacı azaltır. Yani halk daha az vergi ödemek istiyorsa barışı daha fazla savunmak zorunda.
Günümüzde çağdaş vergileme ilkeleri arasında; eşitlik, adalet, harcamalarda dürüstlük ve vergiye demokratik gönüllü katılım kadar, işte bu nedenle, barış da zorunlu bir vergi ilkesi olarak savunuluyor artık.
…devam edecek

DİP NOTLAR:

(1) OECD, Taxing Wages, 2017.
(2) 
https://taxfoundation.org/taxing-high-income-2019 (5 Aralık 2019).
(3) Muhasebat Genel Müdürlüğü, www.muhasebat.gov.tr ve Gelir İdaresi Başkanlığı Faaliyet Raporlarından tarafımızca hesaplanmıştır.
(4) 2020 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifi ve Bağlı Cetveller.
(5) Dijital Hizmet Vergisi Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (2/2312 - Kasım 2019).
(6) 2020 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifi ve Bağlı Cetveller.
(7) Richard Murphy, The Joy of Tax, Corgi Books, 2015, s. 155-157.




5 Aralık 2018 Çarşamba

‘POUJADE HAREKETİ'NDEN ‘SARI YELEKLİLER’E


 ‘POUJADE HAREKETİ'NDEN ‘SARI YELEKLİLER’E

Mustafa Durmuş

4 Aralık 2018

Kapitalizm krizler üreten bir sistem. Sistemin işleyiş biçimi, iç çatışmaları, neden olduğu yoksulluk ve gelir bölüşümü adaletsizlikleri, ayrımcılık, baskılar, savaşlar ve göçler sadece ekonomik krizlere değil, sosyal, politik ve ekolojik krizlere de neden oluyor.
‘2008 Finansal Krizi’ ve ardından yaşanan ‘Büyük Resesyon’ sırasında, 2010 yılında, Kuzey Afrika’da Tunus ve Mısır’da ortaya çıkan ve adına Arap Baharı denilen, sonrasında manipüle edilerek sonlandırılan isyanlar bunun somut bir örnekleriydi.

VERGİYE VE SOSYAL DIŞLANMIŞLIĞA TEPKİ
Bunun bir yenisi Mayıs ayından bu yana Fransa’da yaşanıyor. ‘Sarı Yelekliler” adı verilen yüzbinlerce Fransız sokaklarda sivil direniş örnekleri sergiliyor.
Fransız halkı artırılan akaryakıt vergisine, doğal gaz ve elektrik fiyatlarına yapılan zamlara, kaldırılan zenginlerce ödenen servet vergisine, hayat pahalılığına, düşük ücretlere kısaca en sert biçimde uygulanan neo-liberal politikalara karşı olduğu kadar, aşağılanıp hor görülmeye ve sosyal dışlanmaya karşı da tepkisini sokaklara çıkarak gösteriyor (1). Bu eylemler bugün Hollanda gibi diğer Avrupa ülkelerine de yayıldı.
Akaryakıttan alınan verginin artırılmasından asıl olarak etkilenen, sosyal dışlanmışlığa uğratılmış taşralı düşük gelirli Fransız esnaf ve köylüsü. Çünkü bu kesim her gün taşradan büyük kentlere gelirken araçlarını kullanıyor, bu zam da en çok onları etkiliyor.

“BİZ EKMEK KIRINTISI DEĞİL, EKMEĞİN TAMAMINI İSTİYORUZ!”
Bu isyan zamların 6 aylığına durdurulmasını sağladı. Hükümet 6 ay için zamları durdurduğunu açıkladı. Ama bu açıklama isyanın ateşini düşürmedi. Çünkü isyancılar bunu yeterli görmüyorlar. Al Jazeera TV’ye konuşan isyanın liderlerinden Benjamin Chaucy şunları söyledi:
“ İsyanın ilk aşamasındayız. Aslında derin bir ayaklanma halindeyiz. Bize ekmek kırıntısı vererek susturmak istiyorlar, ama susmayacağız, durmayacağız. Biz ekmek kırıntısı değil ekmeğin tamamını (baget) istiyoruz.”(2)
Vergiye karşı tepki biçiminde kendini gösteren, ama asıl olarak sosyal dışlanmışlık ve yok sayılmaya karşı bir direniş olarak ortaya çıkan bu eylemler ne dünyada ne de Fransa’da bir ilk.
Örneğin 10 Aralık 1848 tarihinde Fransa’da gerçekleşen köylü ayaklanmasındaki ana nedenlerden biri burjuva cumhuriyetinin köylüyü ezen vergileriydi. Köylüler bir süre sonra burjuva cumhuriyetinin kendileri için ağır vergiler demek olduğunu anladılar ve bu cumhuriyete karşı imparatorun yanında yer aldılar (3).
1934 yılında bu kez benzine konulan ilave vergiyi protesto eden 17 bin beş yüz Fransız taksi şoförü 120 bin kişinin katıldığı geniş çaplı bir hükümet karşıtı protestoya neden olan bir eylemi başlattı ve eylemin ardından hükümet istifa etmek zorunda kaldı.

TAŞRALI KÜÇÜK ESNAFIN VERGİYE İSYANI
20. Yüzyılda görülen en örgütlü vergi isyanı olarak kabul edilen ‘Poujade Hareketi’ ise ikinci dünya savaşı sonrasında Fransa’nın içinde bulunduğu ekonomik koşullardan kaynaklandı.
Poujade Hareketinin ortaya çıktığı bölgenin sürekli göç veren bir bölge olması, Paris gibi büyük merkezlerdeki tüccarların küçük esnaf aleyhine olmak üzere palazlanması, dolaylı vergilerin giderek artması, deflasyonist politikaların küçük esnaf ve zanaatkârların iş hacmini daraltması ve ticari yaşamda durgunluğa girilmesi esnafın üzerindeki vergilerin yükünü daha da ağır bir biçimde hissetmesine neden olmuştu.
Ekonomik sıkıntı içindeki Fransız çiftçi ve esnafı 33 yaşındaki bir çiftçi, Pierre Poujade liderliğinde Paris’ten gelen vergi denetçilerine kapılarını kapattı ve onların denetim yapmalarına engel oldu. Vergi ödemeyi reddetti. Fransa’da o dönemde esnafın ödemesi gereken 25 çeşit vergi bulunuyordu ve vergi denetçileri esnafa potansiyel suçlu muamelesi yapıyorlardı.
Poujade Hareketi az gelişmiş bir ilden çıktı ve aynı konumdaki 12 ile daha yayıldı. Daha sonra politik bir hareket haline gelen Poujadisme 1956 seçimlerinde aldığı 3 milyon oy ile parlamentoya 52 milletvekili göndermeyi başardı ama 1960’lı yıllarda popülaritesini yitirdi (4).

ANADOLU’DA VERGİ İSYANLARI
İçinde yaşadığımız coğrafya da vergiye karşı isyanlarla dolu bir coğrafya. Öyle ki Anadolu’da ilk vergi isyanı Selçuklu İmparatorluğunun çöküşünün ardından gerçekleşti. 1285’te ağır vergileme ve mültezimlerin ağır soygunlarına karşı Tokat, Aksaray, Konya ve Kayseri’de halk vergiye karşı ayaklandı. Bir kısım halk vergiler nedeniyle göç etmek zorunda kaldı (5).
Osmanlı’da vergi benzeri sebeplerle çıkan isyanlar ise; Celali isyanları, Patrona Halil İsyanı (1730), Atçalı Kel Mehmet İsyanı (1829-1830) gibi isyanlar. Celali isyanları ağırlıklı olarak Bozok (Yozgat) civarında görüldü. Bunlar; Şeyh Celal İsyanı (1519), Baba Zünnun İsyanı (1525), Kalender Çelebi İsyanı (1528) ve Karayazıcı İsyanıdır (1598).
Celali İsyanlarının iktidarı ele geçirmek gibi politik bir hedefi yoktu. Bunlar sistemden dışlananların, aşırı vergi yükü ve toprak baskısından kurtulmak için gerçekleştirdikleri ayaklanmalardı (6).
Bu dönemi iyi anlamak için sadece resmi kayıtlara (Tahrir Defterleri ve Osmanlı Arşivleri gibi) bakmak yeterli değil. Dönemin edebi metinlerine, şairlerine de bakmak gerekiyor. Nitekim Nabi ve Nefi gibi Divan Edebiyatı şairleri şiirleri ile saltanatı ciddi bir biçimde eleştirmişlerdir.

HAKSIZ VERGİYE DİRENİŞ MEŞRUDUR!
Marx “vergi alanındaki mücadele sınıf mücadelesinin en eski biçimidir” der.
Bu sınıf savaşında sermaye sahiplerinin eli çok güçlüdür. Onlar vergi yasalarına bizzat müdahale ederek, vergiyi kaçırarak, vergiyi yansıtarak, yasal boşluklardan yararlanarak vergiden kaçınarak, sürekli aflar çıkarttırarak vergiyi ödemeyerek, eksik ya da geç ödeyerek vergi yükünden kurtulurlar.
Neo liberalizminin artan bir biçimde otoriterleştiği, parlamentoların etkisiz hale getirildiği, Bütçe Hakkı’nın ortadan kaldırıldığı bir dönemde halkın, emekçilerin bu haksız vergilere, yurttaşlık haklarını kullanarak, toplu olarak direnmelerinden başka yol kalmıyor.
Vergileme meşruiyet ve hakkaniyet temellerini yitirdiğinde buna karşı toplumsal olarak gerçekleştirilen direnişler de meşru hale geliyor. Bu nedenle de, ‘SarıYelekliler’ haklı bir direniş sergiliyorlar.
Elbette bu direniş de bir takım ırkçı-faşist, gerici güçler tarafından manipüle edilebilir ve 2010 Arap Baharı’ndaki gibi sonlanabilir. Bu tehlike her zaman vardır.
Ancak bir diğer boyutuyla bu direniş, kapitalizmin neden olduğu baskılara, ayrımcılığa, sosyal dışlamaya, yoksullaştırmaya ve mülksüzleştirmeye karşı Fransız halkının meydanlara çıkması ve “biz de varız” demesidir.
……………

(1) Christophe Guilluy, “France is deeply fractured. Gilets jaunes are just a symptom”, https://www.theguardian.com (2 December 2018).
(3) Karl Marx, Fransa’da Sınıf Mücadeleleri, 1848-1850, s. 73.
(4) Şaban Küçük, Vergi İsyanları, 2012.
(5) David F. Burg, A world history of tax rebellions, 2004.
(6) 
http://www.ottomanhistorypodcast.com.


Formun Üstü