Barış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Barış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2025 Salı

Ücret destekli büyüme

 

Açlık Sınırında Bir Asgari Ücretle Türkiye Ekonomisi Nasıl Büyür?

Mustafa Durmuş

30 Aralık 2025


Yeni asgari ücret açıklandı. Asgari ücrete yapılan artış, asgari ücretli bir işçiyi ve ailesini açlık sınırından kurtaran bir artış olmadığı gibi, reel bir artış da değil. Çünkü bu artış ancak 2025 enflasyon kayıplarını karşılamaya yetiyor.

Buna rağmen kıyamet kopmadı. Sendikalardan ciddi bir tepki gelmedi, asgari ücretliler de sokağa çıkmadılar. Bu da işçi sınıfının ve onu temsil ettiği varsayılan sendikaların ve siyasi hareketlerin nasıl derin bir kriz içinde olduğunu gösteriyor.

Gelecek işçi nesli: modern köleler!

Asgari ücretin bir sefalet ve açlık ücreti olarak belirlenmesi kuşkusuz öncelikle, milyonlarca işçi ve ailesinin temel gıda maddelerinden mahrum kalacağının, işçi çocuklarınınsa bu koşullarda ilerde babalarından ya da annelerinden çok daha geri bir durumda olacaklarının ve bir tür modern kölelere dönüşeceklerinin belirtisi. Böylece ortada hem yoğun bir emek sömürüsü var hem de adaletsizlik ve etik dışı bir durum söz konusu.

Sadece asgari ücretliler için değil tüm işçi sınıfı için alarm zilleri çalıyor!

Ayrıca asgari ücretteki artış, diğer çalışanların ücretlerindeki artışı ve emeklilerin ücretlerini de etkilediğinden, seneye yapılacak toplu iş sözleşmelerinde işçi ücretlerine yapılacak artışlar da çok az olacak. Böylece asgari ücret ile ortalama ücret arasındaki fark giderek kapanacak. Bu da sadece asgari ücretlilerin değil, sınıfın geri kalanının da açlık sınırından kurtulmasını imkânsız hale getirecek.

Çünkü DİSK-AR’ın 2026 Yılı Asgari Ücret Raporu’na göre tüm özel sektör işçilerinin yüzde 46,7’si asgari ücret ya da asgari ücretin yüzde 5 fazlası düzeyinde bir gelir elde edebiliyor. İktisatçı Zafer Yükseler ’in TÜİK’in 2024 yılına ilişkin açıkladığı firma büyüklüklerine göre temel göstergeleri kullanarak yaptığı hesaplar da benzer bir sonuç veriyor: ücretli çalışanların yüzde 43’ü asgari ücret düzeyinde bir ücret alıyor. Dahası, yine bu hesaplamalara göre, personel maliyetinin üretim değerine oranı KOBİ’lerde yüzde 16, büyük firmalarda ise sadece yüzde 14 seviyelerinde. Yani işçi sınıfının toplam hasıladan alabildiği pay son derece düşük. (1)

Bu gerçeğe rağmen izlenen emek karşıtı gelir politikaları, kemer sıktıran ekonomi politikaları, iki haneli enflasyon, adaletsiz vergi sistemi ve baskıcı yönetim yüzünden, işçi sınıfının 2026 yılında daha iyi durumda olmasını beklemek tam bir safdillik olur.

Düşük ücretler ekonomik büyümenin önünde engel!

İktidarın övündüğü yüksek (!) ekonomik büyüme de tehlikede. Çünkü asgari ücretin bu denli düşük tutulması (orta ve uzun vadede), ekonominin büyümesinin sürdürülmesini zorlaştıracak.

Yeni reel yatırımların son derece yetersiz olduğu, ihracatın olumsuz uluslararası konjonktür ve ülkenin düşük teknolojili ihracat yapısından ötürü tıkanma noktasına geldiği ve verimlilik yönlü büyümenin kaynağı olan teknolojik ilerlemenin sağlanamadığı bir ortamda, ekonomiyi büyütebilmenin yolu olarak geriye tüketim harcamalarını artırmak kalıyor.  

Nitekim son yıllarda Türkiye ekonomisi asıl olarak özel tüketim harcamalarındaki hızlı artışlarla büyütülüyor. Bu bağlamda iç talebin güçlü olması gerekiyor. Bunun için paranın kullanım maliyetinin düşük olması gerekiyor ki siyasi iktidar fırsat buldukça faiz oranlarını düşürüyor (ama bu durumda da karşısına yüksek enflasyon duvarı çıkıyor).

“Ücret destekli büyüme stratejisi”

İç talebin asıl belirleyeni başta ücretler olmak üzere gelirlerdir. Ücret/gelir artışlarıyla desteklenen bir büyüme stratejisi ise hem gelir bölüşümü eşitsizliğini azaltabilir hem de ekonomik büyümeyi hızlandırabilir.

Çünkü hanelerin çoğunluğunun gelir kaynağı ücretlerdir. Ciddi boyutlardaki reel ücret artışları ise tüketim harcamalarının artmasına yol açar (zira düşük gelirlilerin marjinal tüketim eğilimleri yüksektir).  Bu yüzden de toplam talebin ekonomik büyümedeki rolü açısından gelir bölüşümü eşitsizliği sıkıntılı bir durumdur. Bunu iyileştirecek ücret artışları ise ekonomik canlanmayı ve büyümeyi hızlandırır.

Strateji bu işlevi talep ve arz yönlü olarak yerine getirebilir. Talep yönlü olarak; daha yüksek ücret daha fazla tüketim harcaması, dolayısıyla da daha fazla talep ve daha hızlı büyüme demektir. Arz yönlü olaraksa daha yüksek ücret emeğin verimliliğini artırır.

Diğer yandan patronlar açısından işçi ücretleri talebin değil, üretim maliyetlerinin bir parçası olduğundan, yüksek ücretler firma için daha yüksek maliyet anlamına gelir. Bu nedenle sermaye sınıfı buna kolay kolay yanaşmaz.

Adaletsiz gelir dağılımı ciddi bir engel

Ancak bu ülkede gelir dağılımı son derece adaletsiz (piramidin tepesinde birikmiş durumda). Öyle ki TÜİK’e göre en tepedeki yüzde 20’lik grup toplam gelirin yüzde 48’ine el koyuyor. (2)

Bu yüzden de başta işçi ücretleri olmak üzere, emek gelirlerinin son derece yetersiz ve servet bölüşümünün son derece adaletsiz olduğu bir ekonomide büyümenin ücret sürümlü bir biçimde sağlanabilmesi mümkün değil.

Tüketici kredilerine yüklenmenin de bir sınırı var

Bu durumda geriye bir tek “toplumu borçlandırma” yolu kalıyor. Nitekim ekonomi yönetiminin son yıllarda başvurduğu kaynakların başında tüketici kredileri ve kredi kartları geliyor. Bu bağlamda faiz oranları indiriliyor ve böylece iç talep canlandırılmaya çalışılıyor. Ancak burada da yüksek enflasyon duvarı tekrar karşımıza dikiliyor.

Tüketici kredilerindeki artış (sadece enflasyona değil), aynı zamanda artan işsizlik ve yoksullukla birlikte, giderek potansiyel bir borç ve bankacılık krizine de yol açabilir. Ödenmeyen kredi borçlarındaki (kredi kartları ve tüketici kredilerindeki) artışlar bu anlamda büyümenin bu şekilde sürdürülemeyeceğini ortaya koyuyor.

Sermaye şirketlerinin spekülatif finansal kazançları

Diğer yandan, gelir eşitsizliği nedeniyle gelirleri azalan ücretliler tüketimlerini sürdürebilmek için giderek daha fazla borçlanırken, gelirin ve servetin büyük bir kısmını elinde tutan zenginler bu servetlerini büyütmek için finansal alanda spekülasyona başvuruyor.

Bankacılık sektörü de spekülatif finansal faaliyetleriyle istikrarsızlık riskini artırıyor. Devletse finans alanını düzenlemekten vaz geçtiğinde, böyle faaliyetler finansal krizlerle sonuçlanıyor. Bunun dünyada da Türkiye’de de sayısız örneği var.



Olsa olsa ‘K’ tipi bir ekonomik büyüme olur!

Tüm bunlara rağmen ortaya çıkan bir ekonomik büyümenin emekçilere, halka, toplumun büyük bir kısmına, doğaya herhangi bir faydası dokunmaz, aksine zararı olur.

Nitekim bu yılın üçüncü çeyrek GSYH büyümesinde emeğin milli gelirden aldığı pay yüzde 38,4’ten yüzde 35,9’a gerilerken, sermayenin aldığı pay yüzde 41,3’ten yüzde 46,7’ye yükseldi. (3) Böyle bir büyüme olsa olsa ‘K tipi’ bir büyüme, yani “yoksul yoksullaşırken, zenginin daha da zenginleştiği bir ekonomik büyüme” olarak adlandırılabilir.

Oysa ekonominin merkezine sosyal ihtiyaçlarımızı ve doğadaki kısıtları koymamız gerekiyor. Yani hiçbir yurttaşımızın güvenli gıda, eğitim, sağlık ve sosyal koruma gibi zorunlu mal ve hizmetlerden mahrum bırakılamayacağı, ortaya çıkan refahın adil bir biçimde paylaşılacağı, bunu yaparken de varoluşumuzu destekleyen ekosisteme zarar vermeyecek (iklim istikrarı, sağlıklı toprak ve su gibi) bir ekonomik sistemi kurgulamalıyız ve ekonomik büyümeyi bu kurgu çerçevesinde ele almalıyız. “Bizi var eden şeyler yok edildiğinde sonuçta bizim de yok olacağımızın” bilincinde olmalıyız.

Sonuç olarak

Emekten yana istikrarlı bir bölüşüm de sağlayabilecek bir “ücret destekli ekonomik büyüme” stratejisinin temelleri şunlar olabilir:

●Asgari ücretin istisna olarak kabul edilerek, ücretlerin genel olarak bir ailenin geçimini onurlu bir biçimde sağlayabilmesine imkân veren bir düzeye çıkartılması.

●İşçi sendikalarının güçlendirilmesine ve toplu pazarlık sisteminin kapsayıcılığının genişletilmesine hizmet eden yasal değişikliklerin yapılması.

●Banka kredilerinin etkin kontrolü için finans sektörünün yeniden yapılandırılmasına yönelik olarak; bankaların etkin denetimi, finansal işlem vergisi uygulamasına ve iş döngülerine uyarlanmış kredi sistemine geçilmesi ve gölge bankacılığının kontrol altına alınması.

Ancak böyle bir ücret destekli büyüme stratejisinin başarılı olabilmesi için küresel düzeyde uygulanması gerekiyor. Ayrıca bu stratejinin kısa vadede değil, ancak orta ve uzun borçlanmaya dayalı olmayan bir ekonomik büyümeyi sağlayabileceği gerçeği ve daha da önemlisi, ülkede barış ve demokrasinin inşa edilmesi ve hukukun üstünlüğünün sağlanması gerekliliği göz ardı edilmemeli.

Dip notlar:

(1)  Özgür Orhangazi, https://www.evrensel.net/yazi/98359/makroekonomik-istikrar (27 Aralık 2025).

(2)  TÜİK, Gelir Dağılımı İstatistikleri, 2025, https://data.tuik.gov.tr (26 Aralık 2025).

(3)  TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, III. Çeyrek: Temmuz-Eylül, 2025, https://data.tuik.gov.tr (1 Aralık 2025).

 

 

21 Aralık 2025 Pazar

Demokrasi ve Barış Perspektifinden 2026 Bütçesi

 

Demokrasi ve Barış Perspektifinden 2026 Bütçesi

2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçesinin Analizi (6)

Mustafa Durmuş

21 Aralık 2025


Demokrasi, özgür ve adil seçimlerin yapılabildiği ve insanların sandıktan seçtikleri tarafından yönetildikleri bir rejim olarak tanımlanıyor. Bu tanım, seçme ve seçilme hakkı dışında, kuvvetler ayrılığı, bağımsız yargı, özgür medya, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü ve sendikal hakların varlığı gibi unsurları da içeriyor.

Böylece demokrasi seçimleri aşan bir olgu olduğundan, günümüzde artık temsili parlamenter demokrasi de tartışılıyor ve yerine “müzakereci demokrasi” ve “yerinden-katılımcı demokrasi” gibi alternatifler kullanılıyor.

Bu tür kavramlar, daha fazla bütçe şeffaflığı gerektirir ancak aynı zamanda sadece temsilcilerinin değil, toplumun daha geniş kesimlerinin de doğrudan katılabileceği müzakereler için alanların varlığını da gerekli kılar.

Temsili demokrasi, sağcı popülist ve otoriter güçlerin önünü açmak yerine yeniden canlandırılabilir mi? Herkesin yararına çalışan temsili demokratik hükümetlerle ilgili olan sosyal sözleşme hayata geçirilebilir mi? Bir toplum, birinin kazancı bir başkasının kaybı anlamına gelen “sıfır toplamlı” bir dünya görüşüyle parçalanmaktan kaçınabilir mi?

Teorik olarak bunları gerçekleştirebilmek mümkün. Yani kamu maliyesini ve hükümet bütçelerini yeniden tasarlamak, bu tür bir demokratik yenilenmenin anahtarı olabilir. (1)

Bütçe sürecinin demokratikleşmesi

Bütçe politikalarının adaletçi olmasını gerektiren bir yaklaşım, bütçe süreçlerinin demokratikleştirilmesini gerektirir. Bu konuda üç şey yapılmalıdır:

İlk olarak, temsili demokrasi ve hesap verebilirlik kurumlarını içeren liberal demokrasi kurumları güçlendirilmelidir. İkinci olarak, bütçelerdeki değiş tokuşlar hakkında müzakere için daha iyi koşullar yaratılmalıdır (daha fazla şeffaflık, daha iyi muhakeme vb.). Üçüncü olarak, kapsayıcı olan ve halkın politika ve bütçeleri şu anda olduğundan daha sık ve doğrudan etkilemesine olanak tanıyan “temsil siyaseti ötesi” ve katılım ve müzakere alanları oluşturulmalıdır.

Temsili demokrasi ve hesap verebilirlik kurumlarını içeren liberal demokrasi kurumlarının güçlendirilmesi

Mali hesap verebilirliğin temelini oluşturan siyasal çerçeve olan liberal demokrasi tehdit altında olduğunda, mali hesap verebilirliğin geleceği de tehlikededir. Nitekim günümüzde halkın çıkarlarını temsil etmesi ve yürütmeyi dengelemesi gereken temel kurumlar Türkiye’de yetersizdir. Örneğin, bazı durumlarda yasama organları bütçeleri etkin bir şekilde değiştiremez veya yürütmenin uygulama sırasında onaylanmış bütçeye sadık kalmasını sağlayamıyor.

Ayrıca, Meclis’teki yasa yapıcılar seçmenlerinin çıkarlarını temsil etmekten ziyade kendi çıkarlarını, ait oldukları siyasal partilerin taleplerini gözetiyor ve/veya belli sermaye kesimlerinin çıkarlarını koruyor. Bütçe denetimi yapma yetkisine sahip bir kuruluş olan Sayıştay denetim raporları üretiyor ancak bunların bazıları niteliksiz. Nitelikli olanları çoğu ise göz ardı ediliyor. Kısaca, yöneticiler kanunları çiğneyebiliyor ve mali düzenlemeleri görmezden gelebiliyorlar.

Devlet bütçesinin demokratikleştirilmesine odaklanan bir gündem, öncelikle bu temel kurumların görevlerini yerine getirebilmeleri için iyileştirmeler yapmalıdır. Ayrıca demokratik kurumların güçlendirilmesi düşünüldüğünde, siyasi partiler gibi diğer liberal demokrasi kurumlarının da demokratikleştirilmesi gerekir. Çünkü nihayetinde tüm çağdaş demokrasiler, yurttaş temsili amacıyla siyasi partilere dayalıdır. Bu partilerin bütçe politikaları üzerinde etkiye sahip olduklarına inanılır.

Bütçelerdeki değiş tokuşlar konusundaki müzakereler için daha iyi koşulların yaratılması

Liberal temsili demokrasi, şeffaflık ve kamu kurumlarının yanı sıra daha geniş halk yığınları tarafından anlamlı müzakereyi teşvik eden bir kültür veya uygulamalar dizisi olmadan sağlıklı işleyemez.

Bu nedenle kamu maliyesinin demokratikleştirilmesi, şeffaflığın derinleştirilmesine ve özellikle bütçedeki en zor değiş tokuşlar (mübadele) üzerinde müzakerelerin teşvik edilmesine sürekli vurgu yapılmasını gerektirir.

Bu müzakerelerin anlamlı olabilmesi için yurttaşların erişilebilir ve kullanıcı dostu bütçe verilerine ihtiyacı vardır ama aynı zamanda hükümetin almak istediği (veya bütçe uygulamasında ortaya çıkan zorlukların üstesinden gelmek için almış olduğu) kararlar için nitelikli anlatım bilgilerine ve kamusal gerekçelere ihtiyaç duyulur. (2)

Hem devlet kurumlarını hem de halkı kamusal gerekçeleri sunmaya, savunmaya ve tartışmaya teşvik etmek, yurttaşlar arasında ve yurttaşlar ile devlet arasında demokrasiyi tanımlaması gereken güven ve karşılıklı saygının merkezinde yer alır. Dolayısıyla bu gündem, bütçe belgelerinin ve bilgilerinin kalitesinin iyileştirilmesi ve bu belgelerin ve bunların içerdiği kararların nasıl tartışıldığı ile ilgilidir.

Kapsayıcı nitelikte halk bütçeleri

Birçok yurttaş en azından kendilerini özel olarak ilgilendiren alanlarda, günlük yönetsel işlere daha anlamlı bir şekilde katılmak ister.  Karar vermeyi kamu kurumlarına veya seçilmiş temsilcilere bırakmakla yetinmez.

Bütçelerin demokratikleştirilmesi, halkın uygulamayı izleyebilmesinin yanı sıra, öncelik (tercih) belirleme üzerinde doğrudan bir etkiye sahip olabileceği yeni alanlar yaratma ihtiyacına da işaret eder.

Yerel meclislere olan ihtiyaç

Uygulamada katılımcı bütçeleme, yurttaş meclisleri ve kitlesel kaynak kullanımı gibi yollar aracılığıyla, kamuoyunu karar alma alanlarına çekmek için geniş çapta çeşitli girişimlerde bulunulur. (3) Bu mekanizmalar karar alma süreçlerine yeni sesler getirebilir.

Demokrasi güçlü kamu kurumlarının varlığını gerektirir ancak güçlü bir kamu sektörü yeterli ve adil vergilendirme ile var olur: eğitimin, ulaşımın, sağlık hizmetlerinin ve diğer temel ihtiyaçların fonlanması gerekir.

İktidarlar genelde sermaye kesiminden daha az vergi aldığından, toplumu nitelikli eğitimden, altyapıdan mahrum ederler ve yurttaşları diğer birçok ülke ile kıyaslandığında daha zayıf bir sosyal sözleşmeyle baş başa bırakırlar.

Bu durum her sosyal sınıftan ve her gelir grubundan aileler için bir sorun teşkil etmekle birlikte, kentsel, kırsal ve banliyölerdeki yoksul topluluklar (özellikle de göreli olarak daha yoksul etnik kesimler ve kimlikler) için bilhassa zehirleyici bir nitelik taşır. Zenginler ise sadece kendilerinin erişebildiği ayrıştırılmış sistemler oluştururlar.

Demokrasi perspektifinden bütçelemenin zorlukları

• Kararların gerçekten demokratik olması halinde, her zaman nesnel olarak iyi ve adil kararlar olacağına inanmak istense de durum her zaman böyle olmayabilir.

Örneğin çoğunluk, savunmasız kesimler için sosyal faydaları azaltan politikaları seçerek, demokrasinin değeri ile eşitliğin değeri arasında bir çatışma yaratabilir. Daha büyük bütçelerde demokratik katılımın kapsamını ve niteliğini belirlemek, özellikle kararların teknik karmaşıklığı arttıkça, daha da zorlaşabilir.

• Halkın doğrudan katılımını teşvik etmek, yurttaş odaklı süreçler ile yasama organı gibi temsili kurumlar tarafından yönetilen süreçler arasında yetki çatışmasına yol açabilir.

Geleneksel seçim kurumlarının yanı sıra alternatif müzakere alanları oluşturulduktan sonra, yurttaş çıkarlarını temsil etmek için kimin daha meşru yetkiye sahip olduğu her zaman açık değildir. Katılımcı alanlar yeni sesler getirebilir ancak başkalarını dışlayabilir veya sorumsuz davranışları teşvik edebilir.

Barış Perspektifinden Devlet Bütçesi

Dünyanın çok çalkantılı bir dönemden geçtiği bilinen bir gerçek.  Öyle ki bugün, 1980'lerden bu yana hiç olmadığı kadar çok insan silahlı çatışmalarda hayatını kaybediyor. Aktif savaşların sayısı tarihsel olarak çok yüksek seviyede.

Bu savaşların etkileri askeri alanın çok ötesine uzanıyor: ölümlerin yanı sıra, milyonlarca insan yerinden ediliyor, gıda ve enerji üretimi sekteye uğruyor, doğa tahrip ediliyor, iklim değişikliği ile mücadele programları ve kalkınmaya yönelik sosyoekonomik çabalar bir kenara itiliyor. Öncelik, başta ABD ve Avrupa’da olmak üzere, silah sanayine ve askeri harcamalara veriliyor.

Diğer yandan son 75 yılda 145 ülkede yaşanan 115 çatışmaya ait verileri kullanan bir makale savaşların ekonomilerde derin ve kalıcı izler bıraktığını, savaşların başlamasının ardından üretim, yatırım ve ticaretteki büyük ve kalıcı düşüşlerin olduğunu belgeliyor ve 10 yıl sonra bile toparlanma belirtisi görülmediğini ortaya koyuyor. Devlet gelirleri dibe vururken, harcamalar sabit kalıyor ve bu da iktidarları enflasyonist finansmana ve kısa vadeli borçlara bağımlılığa zorluyor. Bulgular, savaşın gerçek maliyetinin savaş alanının çok ötesine uzandığını ve gelecek yıllar için mali ve parasal istikrarı yeniden şekillendirdiğini gösteriyor. (4)

Barış güçlü bir sosyal alt yapıdır

Oysa barış, tıpkı demokrasi gibi, sadece bir hedef değil, diğer tüm hedeflerin temeli ve bunların alt yapısı olarak işlev görür. Kuşkusuz iyi tasarlanmış içermeci, ekolojik kalkınma müdahaleleri de barışı güçlendirir. Bu yüzden de barış olmadan, kalıcı ve kapsayıcı bir sosyoekonomik kalkınmanın gerçekleşmesi imkansızdır.

Keza barışın olmadığı yerlerde sürdürülebilirlik her alanda tehlikeye girer. Çatışmalar başta yatırımlar olmak üzere, ekonomik faaliyetleri aksatır, sağlık sistemlerini tahrip eder ve eğitime büyük darbe vurur. Toplumsal güveni ve demokratik kurumları zayıflatır.

Bu nedenle de Türkiye’de bir yılı aşkın bir süredir ağır aksak yürütülmekte olan “Barış ve Demokratik Toplum Süreci”, gerekli yasal düzenlemelerin yapılmasıyla, hızlandırılmalı ve bu süreç 2026 yılı bütçesi dahil olmak üzere bundan sonraki bütçelerde gerektiği gibi yer almalı, barışı güçlendirmeye, militarizmi ve savaşları önlemeye dönük ödeneklerde ciddi artışlar sağlanmalıdır.

Oysa 2026 yılı bütçesinde barışın izlerine rastlamak mümkün değil. Çünkü kaynakların önemli bir kısmı iç ve dış güvenliği sağlamak adı altında otoriterleşmeye ve savaşa ayrılmış durumda.

Bu tür harcamalar, toplam bütçe ödenekleri içindeki yüzde 12,32’lik bir pay ile en yüksek üçüncü harcamayı oluşturuyor. Yani seneye toplanacak olan her 100 TL’lik vergi gelirinin 16 TL’den fazlası güvenlik harcamaları için harcanacaktır. Eğitim, sağlık, alt yapı, yoksullukla mücadele ve kalkınma gibi alanlardaki kaynak yetersizliği düşünüldüğünde güvenlik harcamalarının nasıl bir sosyal maliyete neden olduğu ortadadır.

Devam edecek…

Dip notlar:

(1)               https://internationalbudget.org/fiscal-futures-putting-the-public-back-into-public-finance (6 Şubat 2019).

(2)               https://internationalbudget.org/wp-content/uploads/assessing-the-quality-of-reasons-in-government-budget-documents-ibp-2018.pdf (Ekim 2018).

(3)               Bak: F. Peonidis Democracy as Popular Sovereignty. Lanham, Md.: Rowman & Littlefield, 2013; H. Landemore, “Inclusive Constitution-Making: The Icelandic Experiment,” Journal of Political Philosophy, 23(2): 166-91. (2015).

(4)               https://www.nakedcapitalism.com/2025/11/the-lasting-economic-scars-of-war.html (4 Kasım 2025).

 

 

8 Aralık 2019 Pazar

2020 BÜTÇESİ ÜZERİNE BAZI NOTLAR (2)- Halkın üzerindeki vergi yükü daha da artacak


2020 BÜTÇESİ ÜZERİNE BAZI NOTLAR (2)- Halkın üzerindeki vergi yükü daha da artacak

Mustafa Durmuş

6 Aralık 2019

Türkiye, emekçilerin üzerindeki vergi yükünün en fazla olduğu, dolayısıyla da vergi adaletsizliğinin en yoğun yaşandığı ülkelerin arasında ilk sıralarda yer alıyor.
Öyle ki 35 OECD ülkesi içinde vergi kaması (Vergi kaması = Gelir Vergisi + SGK primleri – devlet yardımları / brüt ücret + işveren SGK primi katkısı) en yüksek 18. ülke konumunda.
Örnek olarak, iki çocuklu bir işçi için bu oran yüzde 36,4. OECD ortalaması ise yüzde 26,6. İki çocuklu bir işçinin vergi yükü yüzde 25,3 (OECD’de ikinci en yüksek ülke). OECD ortalaması ise yüzde 14,3. (1)
Kısaca kurumlar vergisinin oranının yüzde 20 olduğu (efektif oranın yüzde 10’u bulmadığı) ülkede emek üzerindeki yük bunun en az iki katı.
Türkiye’de bu yükün OECD ortalamasının en az üçte biri oranında daha fazla olmasının nedeni, bir kısmı sosyal transferler olarak da adlandırılan “devletçe sunulan yardımların” yok denecek kadar az olması.
Ortalama bir Türkiyeli işçi, örneğin Fransa ya da İsveç gibi, bizdeki vergi yükünün en az iki katına sahip bir ülkedeki bir işçiden çok daha fazla net vergisel yük altında kalıyor. Çünkü bu ülkelerde işçilere sunulan ücretsiz ve nitelikli kamusal hizmetler ve devlet yardımları ödedikleri verginin net yükünü büyük ölçüde ortadan kaldırıyor (2).

2020 BÜTÇESİ VERGİ GELİRLERİ YÖNÜNDEN DE ADALETSİZ BİR BÜTÇE
Toplam vergi gelirleri içindeki payları yüzde 66’yı bulan ÖTV, KDV gibi vergiler Gelir Vergisi gibi vergilerle kıyaslandığında göreli olarak çok daha adaletsiz vergiler.
Bu vergiler geniş yığınların kullandığı her türlü mal ve hizmet üzerinden alınıyorlar. Genelde bu vergilerde yoksullar lehine istisna ya da muafiyetlere yer verilmiyor ve artan oranlı olarak düzenlenmiyorlar, bu nedenle de halkın üzerinde kalıyorlar.
Öyle ki Türkiye’de et, süt, eğitim, sağlık gibi halk için zorunlu nitelikteki mal ya da hizmetlerde KDV oranı yüzde 8 iken, pırlanta, elmas, kıymetli ve yarı kıymetli ham taşlardan ne KDV ne de ÖTV, ikisi de alınmıyor.
Üçüncü büyük vergi konumundaki ve toplam vergi gelirlerinin yüzde 22’sini oluşturan Özel Tüketim Vergisi gelirlerinin yüzde 48’i petrol ve doğal gaz ürünlerinden, yüzde 33’ü alkollü içkiler ve tütün mamullerinden ve yüzde 15’i ise motorlu taşıtlardan sağlanıyor. Öyle ki köylünün kullandığı 1 litre mazot ya da otomobillerimizde kullandığımız 1 litre benzin için ödediğimiz vergi bunların fiyatının yüzde 60’ını aşıyor.
Böyle vergiler (petrol, alkol ve sigaradan alınan ÖTV’de olduğu gibi) adaletsizdirler, yani düşük gelirliler bu yükü daha ağır, yüksek gelirliler ise daha hafif hissederler (regresiflik). Kolayca yasal mükellefler tarafından nihai tüketiciye, yani bizlere yansıtılırlar. Yasal olarak başka bir mükellef varken, verginin fiilen ödeyicisi sıradan insanlar olur.
Bu nedenle de bütçenin vergi yükünü ÖTV boyutuyla da emekçi halk çekiyor. Enflasyon arttığında bu vergiler de arttığından, enflasyonun arttığı dönemlerde halkın üzerindeki bu yük daha da artıyor.

DOLAYSIZ VERGİLER DE EMEKÇİNİN SIRTINDA
Vergi gelirlerinin yüzde 20’sinin biraz üzerinde bir paya sahip bulunan ve toplam vergi gelirleri içinde ikinci büyüklükteki Gelir Vergisinin yükü de emekçilerin sırtında. Çünkü bu verginin neredeyse üçte ikisi emekçiler tarafından ödeniyor.
Gelir Vergisinin bileşenlerine bakıldığında; bu verginin yüzde 92’sinin stopaj (kaynakta kesme), yüzde 5’inin beyanname ve binde 3’ünün Basit Usulle toplandığı görülüyor. Stopajın yüzde 65’i ücret stopajlarından geliyor. 2 milyonu aşan ve kâr, faiz ve rant gibi sermaye geliri elde eden beyannameli mükellefin ödedikleri gelir vergisinin toplam vergi gelirleri içindeki payı sadece yüzde 1. (3)
Sermaye sahiplerinin üzerindeki vergi yükünün bu denli düşük olmasının nedenlerinin başında ise sadece bu kesimin faydalanabildiği; vergi kaçırma, vergi afları ve vergi uzlaşmaları ve yaygın muafiyetler, istisnalar, vergi indirimleri ve ertelemeleri (vergi harcamaları) geliyor. Öyle ki 2020 yılında vergi harcamaları adı altında çok büyük kısmı sermaye geliri elde edenlerden olmak üzere alınması gereken vergi alınmayacak.

2020 YILINDA YENİ VERGİLER VE YENİ YÜKLER GELİYOR
2020 yılında siyasal iktidar 785 milyar liralık vergi (yani bu yıldakinden 28 milyar lira daha fazla) toplamayı amaçlıyor. Ayrıca bütçe açığını 139 milyar lirada (bu yıldakinden 58 milyar lira fazla) tutmayı hedefliyor. (4)
Durum böyle olunca neden yeni vergilerin gündeme getirildiği, cezalara yapılan zamların neden resmi enflasyon oranının neredeyse üç katına yakın bir oranda belirlendiği ve elektrik, doğal gaz gibi temel hizmetlere neden sürekli zam yapıldığı ve bundan sonra da yapılacağı da anlaşılıyor.
Yeni vergi kanunları getiren düzenleme aynı zamanda; hem ülke ekonomisinin ve kamu maliyesinin ne kadar sıkıntılı bir durumda olduğunun, hem (düzenlemelerin kendi iç tutarsızlıkları ve iktidarın iç çatışmalı halinin belirginleşmesi nedeniyle) bu durumun mevcut siyasal yapı ile aşılmasının ne denli zor olacağının, hem de yakın gelecekte halkımızın yeni vergilerin ve mali yüklerin altında nasıl daha da yoksullaşacağının ipuçlarını veriyor.
Kısaca üç yeni vergi geliyor: Dijital Hizmet Vergisi (yüzde 7,5), Konaklama Vergisi (yüzde 2,0) ve Değerli Konut Vergisi (binde 3 - yüzde 1). Bu vergilerden yerel yönetimlere her hangi bir pay verilmeyeceği kanunda belirtiliyor. (5)
Bu vergilerin dolaylı vergilerin payını daha da artırarak vergi yükünün halkın üzerinde iyice yığılmasıyla sonuçlanması kaçınılmaz. Çünkü dijital ortamda sunulan ve hayatımızın bir parçası haline gelen tüm hizmetlerden ve örneğin pansiyonlardaki konaklamadan dahi vergi alınacak.
Değerli Konut Vergisi ile 5 milyon liralık konutu olandan artan oranlı gibi görünen bir verginin alınması servet sahibi zenginin vergilendirileceği gibi bir algı yaratsa da gerçek öyle değil. Çünkü örneğin 5 milyon liranın altında değere sahip 500 konutu olan bir zengin müteahhitten bu vergi alınmayacak. Yani bu vergi bir göz boyamadan ibaret.
Ayrıca Gelir Vergisi Kanunu’nda belirtilen ve en üst gelirlilere (500 bin TL üzeri) uygulanan vergi oranı yüzde 35’ten yüzde 40’a çıkartıldı. Ancak ücret gelirleri açısından ücretliler lehine olan indirimin sadece 4,000 lira olması bir yana, yılda 500,000 liranın üzerinden ücret geliri elde edenler asıl olarak az sayıda, şirketlerin üst düzey yöneticileri konumundakiler.
Kaldı ki sermaye geliri elde edenler o kadar çok muafiyet ve indirimden yararlanıyor ki ödedikleri efektif verginin oranı yüzde 20’lere kadar düşüyor.
Yani bu düzenleme hali hazırda ikinci gelir diliminden vergilendirilen asgari ücretliler ve biraz üzerinde ücret geliri elde edenler için bir iyileştirme sağlamıyor.
Kambiyo işlemlerinde Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi (BSMV) binde 1’den binde 2’ye çıkartıldı. Çalışanlarına bir günde bedeli 10 lirayı aşmamak kaydıyla toplu taşım kartı ya da bileti veren işverenlerin bu ödemeleri Gelir Vergisinden istisna tutuluyor.
Vergi zıyaı cezalarında ise (ilk defa işlenip işlenmediğine bakılmaksızın) yüzde 50’ye kadar indirim yapılacak. Yani Değerli Konut Vergisi ile bir rant vergisi alınıyormuş gibi yapılırken, şirketlere ve beyannameli mükelleflere sağlanan kolaylıklara devam edilecek.

HAZİNE’NİN BORÇLANMA LİMİTİ ARTIRILDI
Hazinenin net borçlanma limiti artırıldı ( bu yıl için ilave 70 milyar TL borçlanma imkânı verildi). Yani siyasal iktidar sadece ağır dolaylı vergiler ve temel mal ve hizmetlerin fiyatlarına yapılan zamlarla değil, giderek artan borçlanmayla sürekli olarak artan bütçe açıklarını kapatmak için halktan kaynak transfer etmeye devam edecek.
Yeni vergiler ve vergi düzenlemelerinden siyasal iktidar 6 milyar TL gelir elde etmeyi beklerken, gelecek yıl vergi harcaması adı altında çok büyük kısmı kâr, faiz, kira gibi sermaye geliri elde edenlerden olmak üzere alacağı 195,6 milyar TL’lik vergiyi almaktan vazgeçecek (6).
Emeklilikte Yaşa Takılanların (EYT’liler) haklı taleplerinin yerine getirilebilmesi için sadece 26,1 milyar liralık bir kaynak gerekiyor. Asgari ücretin vergi dışı bırakılması halinde ise yaklaşık 30-40 milyar liralık bir vergi kaybı söz konusu. İktidarın tahsil etmekten vazgeçtiği vergi miktarı ise bunların neredeyse 6-7 katı. Kaldı ki bu kayıp sermayeden, servetten ve rantiyeden daha fazla vergi alınarak rahatlıkla telafi edilebilir.
Buna rağmen bu haklı talepler reddediliyorsa meselenin kaynak sıkıntısı ya da ekonomi ve maliye biliminin gerekliliği gibi kavramlarla açıklanabilmesi mümkün değil.
  
VERGİLEME AYNI ZAMANDA POLİTİK BİR TERCİH
Konunun özünde vergilemenin, tıpkı kamu harcamaları gibi sınıflar arasındaki kavganın temel alanlarından biri olduğu gerçeği yatıyor. Kısaca, siyasal iktidarlar üzerinde etkili olan egemen sınıf ya da kimlikler vergi politikalarının nasıl olacağı üzerinde de etkili oluyorlar.
Ayrıca vergilemeye ilişkin tartışmaların nesnel olması mümkün değil. Sınıfsal çıkar farklılıkları, ideolojik farklılıklar ve değer yargıları vergi politikaları üzerinde belirleyici öneme sahipler.
Bu bağlamda vergileme meselesi aynı zamanda politik bir tercih meselesidir.
Nitekim politikayı yönetenlerin ve onların temsil ettikleri sosyal sınıf ve kimliklerin tercihleri hem vergileme, hem de kamu harcamalarının belirlenmesinde, kısaca bütçenin belirlenmesinde etkili oluyor. Bu yüzden de çok daha farklı sınıfsal temele oturan bir siyasal iktidar altında çok daha farklı vergi ve bütçe politikalarının uygulanabilmesi mümkün.

DAHA AZ VERGİ YÜKÜ İÇİN SAVAŞ YERİNE BARIŞ GEREKLİ
Verginin zorunlu bir ilişkisinin olduğu bir unsurun da altını çizmek gerekiyor. Tarihe baktığımızda Roma İmparatorluğu döneminden günümüze, yani gönüllü bağışlardan zorunlu vergilemeye geçiş sürecinde kalıcı vergileri ortaya çıkaran en önemli faktörün savaşlar olduğunu görürüz. Örnek olarak modern anlamda Gelir Vergisi ilk kez ABD’de 1913 yılında, Birinci Dünya Savaşının finansmanını sağlamak için gündeme getirildi.
Bu yüzden savaş harcamaları ya da günümüzdeki tanımıyla savunma veya güvenlik harcamaları ne kadar fazla olursa vergi de, verginin getirdiği yük de o kadar fazla oluyor.
Verginin yükünün emeğin üstüne yıkıldığı mevcut vergi sistemleri altında ise böyle harcamaların karşılanabilmesi ancak halkın daha fazla vergilendirilmesiyle mümkün oluyor. Kısaca siyasal iktidarlar bu tür harcamalara ne kadar eğilimli iseler, o kadar fazla kaynak yaratmak zorunda kalıyorlar. Bu da bir yandan halkın üzerindeki vergini yükü de o denli artırırken, diğer yandan yeni borçlanmaların yapılmasına neden oluyor.

MAGNA CARTA: “KRAL DAHA AZ SAVAŞSIN…”
Nitekim Bütçe Hakkının ortaya çıkışı demek olan Magna Carta’ya (1215) bakıldığında, bunun Britanya Kralı Charles’in savaş çıkartma yetkisini kısıtlamak, yani onun daha fazla savaşarak halktan daha fazla vergi toplamasını önlemek için gündeme getirildiği anlaşılıyor. (7)
Bu nedenle de (çıkış kaynağı savaşlar olmasından ötürü) savaşlar ile vergi doğrudan ilişkili ise, tersinin de geçerli olması, yani verginin barışla da doğrudan ilişkisinin olması gerekir. Çünkü her türden barış (toplumsal barış dâhil) vergiye olan ihtiyacı azaltır. Yani halk daha az vergi ödemek istiyorsa barışı daha fazla savunmak zorunda.
Günümüzde çağdaş vergileme ilkeleri arasında; eşitlik, adalet, harcamalarda dürüstlük ve vergiye demokratik gönüllü katılım kadar, işte bu nedenle, barış da zorunlu bir vergi ilkesi olarak savunuluyor artık.
…devam edecek

DİP NOTLAR:

(1) OECD, Taxing Wages, 2017.
(2) 
https://taxfoundation.org/taxing-high-income-2019 (5 Aralık 2019).
(3) Muhasebat Genel Müdürlüğü, www.muhasebat.gov.tr ve Gelir İdaresi Başkanlığı Faaliyet Raporlarından tarafımızca hesaplanmıştır.
(4) 2020 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifi ve Bağlı Cetveller.
(5) Dijital Hizmet Vergisi Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi (2/2312 - Kasım 2019).
(6) 2020 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifi ve Bağlı Cetveller.
(7) Richard Murphy, The Joy of Tax, Corgi Books, 2015, s. 155-157.