kur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ağustos 2020 Perşembe

Yüksek kur sömürüyü artırıyor

 

Yüksek kur sömürüyü artırıyor

Mustafa Durmuş

 13 Ağustos 2020

Döviz kurundaki hızlı yükseliş bu aralar ekonomideki tartışmaların odağında yer alıyor. Özellikle de son bir haftada gerçekleşen kur artışlarının hem nedenleri, hem sonuçları, hem de hükümetçe alınan önlemlerin işe yarayıp yaramayacağı tartışılıyor (bu yazının yayına verildiği tarihte dolar kuru 6.85’ten giderek yükselerek 7.30’u aşmıştı).

Kurdaki bu endişeli gidişat karşısında siyasal iktidar (daha önce hep yaptığı gibi), elindeki geniş medya imkânları aracılığıyla, ülke ekonomisinin “uçuşa geçecek” kadar hızlandığını, dövizdeki bu hızlı yükselmenin ise, geçici bir durum ve dış güçlerin işi olduğunu ileri sürüyor.

Ancak (özellikle de son bir yıldır) kurdaki yükseliş ve ekonomideki işsizlik, enflasyon, yoksulluk gibi diğer olgular dikkate alındığında, bu açıklamaların iktidarın kendi tabanını dahi artık ikna etmeye yetmediği görülüyor.

Döviz kurundaki istikrarsızlıkların ve döviz krizlerinin hem nedenleri, hem de sonuçlarıyla ilgili olarak değişik mecralarda daha önce de yazdım. Merak edenler ayrıca kurdaki yükselişlerle ülkedeki servet bölüşü adaletsizliği arasındaki doğrusal ilişkiyi ele aldığım son yazıma göz atabilirler.(1)

Kurdaki artış yoksullaştırıyor

Kuşkusuz döviz kurdaki son yükselişin, başta emekçiler olmak üzere toplumun çeşitli kesimleri üzerinde yoksullaştırıcı etkileri olacak. Başta, sadece dolar ile satın alınabilen petrolün faturası olmak üzere, ithalat TL cinsinden daha pahalı hale geleceğinden yoksulluk artacak.

Ayrıca toplamı 437 milyar doları bulan dış borçların TL cinsinden miktarının artması, hem kamu borcu açısından vergi mükelleflerinin, hem de kendi dış borçları açısından özel şirketlerin borç yükünün artmasına neden olacak.

Son olarak başta köprüler, hava limanları olmak üzere Kamu Özel İşbirliği projeleri adı altında özel sektöre yaptırılan projelerden gelen yükler söz konusu. Örnek olarak, köprü geçişleri son bir haftada doların yüzde 7 değer kazanması nedeniyle 20 TL arttı. Bu köprülerden geçenler de, hiç geçmeyen vergi mükellefi diğer yurttaşlar da  (verilen yolcu garantisi nedeniyle) bu zamlı tarifeden bu ücreti ödeyecekler. Bu yükselişle birlikte şehir hastanelerine hizmet alım ve kiralama bedeli olarak önümüzdeki 25 yıl boyunca ödenecek olan toplam 142,2 milyar dolarlık bedel de (TL cinsinden) yüzde 7 oranında arttı.

Kurdaki yükseliş ihracat için iyi bir şey midir?

Dünkü açıklamalarında Bakan Albayrak: "Önemli olan kurun rekabetçi olup olmamasıdır. Türkiye, tarihinde ilk defa rekabetçi bir kur düzeyiyle ekonomisini dönüştürecek bir yapıya kavuştu" diyerek (2), döviz kurundaki yükselmenin (ya da TL’nin değer kaybetmesinin) rekabet gücümüzü artırarak ihracatımızın (ve turizm gelirlerinin) artmasına katkıda bulunacağını iddia etti.

Bu nedenle bu yazımda özgün olarak kur artışının, neredeyse hiç konuşulmayan bir boyutunu, ihracat ile ilişkisini ele alacağım.

Ana akım iktisat teorisi çerçevesinde bir ülkenin ihracatını etkileyen çok sayıda faktörden söz edilir. Bu etkenler arasında en çok dikkat çekenlerden biri, ülke parasının ihracatta ödeme aracı olan rezerv paralar karşısındaki değeri (aşırı ya da düşük değerli olup olmadığı) konusudur.

Çünkü bu perspektiften, örneğin TL aşırı değerliyse (döviz kuru göreli olarak düşükse) , ülkenin ihraç ettiği ürünler göreli olarak daha pahalı hale gelir, bu da ihracatı olumsuz etkiler. Tersine eğer TL düşük değerli ise (yani döviz kuru göreli olarak yüksekse) tersi bir sonuç ortaya çıkar ve ürünlerimiz dış piyasalarda muadillerine göre ucuzlayacağından ihracatımız artar.

Kuşkusuz bu yaklaşımın temel varsayımı “fiyat esnekliği yüksek ürünlere” sahip olmaktır. Yani fiyat esnekliği yüksek olan malları (fiyatları düştüğünde talebin arttığı mallar) ihraç ediyorsanız,  düşük değerli kur nedeniyle ihracat fiyatlarındaki düşüşler işe yarayabilir ve ihracatınız artabilir.  

Emek yoğun, düşük becerili, düşük teknoloji içeren ihracat hâkim

Bu bağlamda ele alındığında Türkiye’nin ihracatında hâkim olan mal türünün yüksek fiyat esnekliğine değil, daha ziyade düşük fiyat esnekliğine sahip, yani daha çok emek yoğun,  düşük beceri yoğun, düşük teknolojili mallardan oluştuğunu görmek gerekiyor.

Bu yüzden de Türkiye’nin ihracatı (normal koşullarda), fiyatlardaki düşüşlerden yeterince etkilenmiyor. Daha ziyade, bu ürünleri ithal eden ülkelerdeki gelirdeki dalgalanmalar ihracatımızı etkiliyor.

Korona sonrası oluşan küresel ekonomik koşullar altında, Türkiye’nin ihracat yaptığı tüm pazarların yaşanmakta olan çok ciddi boyuttaki ekonomik daralma nedeniyle), iyi durumda olmadığı çok açık. Nitekim bu da Türkiye’nin ihracat verilerine (turizmde olduğu gibi) yansımış durumda.

Türkiye’nin en büyük ihracat pazarı olan AB ülkelerine bakıldığında durum hiç iç açıcı değil.

Eurostat verilerine göre; Avrupa ekonomilerinde (31 Temmuz itibariyle) ekonomik küçülme; Avro Bölgesi’nde yüzde - 12,1 ve AB genelinde yüzde - 11,9 oldu. Buna göre, İtalya yüzde 12,4; Fransa yüzde 13,8, Portekiz yüzde 14,1; İspanya yüzde 18,5, Almanya yüzde 10,1 küçüldü. Bazı büyük şirketler devasa zararlar ettiler. Örneğin Volkswagen’in zararı 1,4 milyar avroyu (gelirlerinin yüzde 23’ünü kaybetti), Renault’un zararı 7,3 milyar avroyu ve Airbus’ın zararı 1,9 milyar avroyu buluyor. İşsizlik Avro Bölgesi’nde yüzde 9,5’e çıkarken,  devletten kısmi ücret desteği alan işçilerin sayısı İngiltere’de 9,3 milyon, Fransa’da 4,5 milyon, Almanya’da 6,9 milyon, İspanya’da 3,7 milyon oldu. (3)

Ayrıca uluslararası bir araştırma kuruluşu bu yıl uluslararası ticaretin en az yüzde 13 dolayında azalacağını, dahası dünya ekonomisinde 2023 yılına kadar her hangi bir toparlanma olmayacağını ve dünya ekonomisinin bir daha Korona salgını önceki ekonomik büyüme oranlarına geri dönemeyeceğini ileri sürüyor.(4)

Kısaca, hem genelde uluslararası ticaretin durumu iyi değil, hem de Türkiye’nin ana ihracat pazarları yangın yeri gibi. Bu da Türkiye’nin ihracatının daha da zora gireceğine işaret ediyor.

TL aşırı değerli mi?

Asıl sorumuza dönersek: TL, dolar ve avro karşısında aşırı değerli mi? Böylece ihracatçıyı düşünerek kurdaki artışa müdahale etmek yanlış mı?

Bu soruları yanıtlayabilmek için bir kavram ile tanışmamız gerekiyor: Efektif Döviz Kuru. Nominal efektif döviz kuru (NEK); belirli bir kriter gözetilerek seçilmiş çift taraflı nominal kurların uygun bir ağırlıklandırma yöntemi kullanılarak elde edilmiş ortalaması iken, reel efektif döviz kuru (REK); NEK’in ülkeler arasındaki göreli fiyat veya maliyet unsurlarıyla düzeltilmiş halidir.(5)

Bir başka anlatımla; Türkiye’nin dış ticaretinde önemli paya sahip olan ülkelerin para birimlerinden oluşan sepete göre TL’nin ağırlıklı ortalama değerine nominal efektif döviz kuru (NEK), NEK’deki nispi fiyat etkilerinin arındırılmasıyla oluşturulan ortalamaya da reel efektif döviz kuru (REK) adı veriliyor.(6)

REK’teki değişim önemli

Bu tanımlardan da anlaşılabileceği gibi, reel efektif döviz kuru (REK) ülkeler arasındaki göreli fiyat veya maliyet gelişimi hakkında bilgi içeriyor, dolayısıyla ekonomilerin rekabet güçlerinin değerlendirilmesinde kullanılan anahtar makroekonomik göstergelerden biri olarak değerlendiriliyor. Bu nedenden dolayı da göreli fiyat ve maliyet değişimlerini de içeren REK’i esas almak gerekiyor.

Böylece bir ülkenin reel efektif döviz kuru endeksi (REK) 100’ün üzerine çıkıyorsa, o ülkenin ulusal parası diğer paralar karşısında değer kazanmaya, 100’ün altına düşüyorsa değer kaybetmeye başlıyor. Ya da ilkinde aşırı değerli, ikincisinde değersiz ulusal paradan söz ediliyor.

Böyle olunca da, aşırı değerlenmiş ulusal para altında ihracat daha pahalı hale geldiğinden, ihracat beklendiği gibi artmıyor. REK’in 120 – 125 aralığına doğru hareketlenmesi durumunda ise TL aşırı değerleniyor. Bu durumda para politikası araçları kullanılarak TL’ye müdahale edilebiliyor.(7)

REK azaldığında emek ve doğa sömürüsü artıyor

REK Endeksi düştüğünde ise meselenin bir başka boyutu ortaya çıkıyor, ülkede üretilen ürünler çok ucuz fiyattan dışarıda satılıyor. Yani hem ülke ekonomisi ciddi bir kan kaybına uğruyor, hem emek daha fazla sömürülüyor, hem de doğa daha fazla tahrip ediliyor.

TCMB’ye göre, Türkiye ekonomisinde TÜFE bazlı en düşük REK en son 2 yıl önce (Eylül 2018'de TL'de yaşanan sert değer kaybı sırasında) görüldü. Türkiye’nin (tüm ticari partnerleri açısından) REK’i 62.51’ye (8) ve sadece az gelişmiş ülkeler grubundaki partnerleri açısından REK’i 53,09’a kadar geriledi (2018 yılı Rahip Brunson krizinin patladığı ve doların kurunun 7,22 TL’ye kadar çıktığı bir yıldı).

Özcesi, Korona Salgınından bu yana (döviz kurundaki yükselişe paralel olarak) REK’te yeni bir dibe doğru gidildiği görülüyor. Ancak Korona Salgını ile doğrudan ilgili olan bu gelişmeden önce de Türkiye ekonomisinde işlerin iyiye gitmediğinin ve diğer ülkelerle kıyaslandığında, REK’in en fazla düştüğü ülkelerin başında geldiğinin altını çizmemiz gerekiyor.

Korona’dan önce başlayan iniş

Bu konuda en net bilgi IMF’nin son raporunda mevcut. IMF bunu reel efektif döviz kuru açığı (REER Gap) kavramı ile açıklıyor ve 2019 yılında 30 gelişkin ve azgelişmiş ekonomi karması içinde en fazla açığa (dolayısıyla da en düşük REK’e), yüzde 15-25’lik bir açıkla, Türkiye’nin sahip olduğunu ileri sürüyor.(9)

REK’teki Korona sonrası gelişmeleri ise TCMB istatistiklerinden (Temmuz ayı itibariyle) görebilmek mümkün.(10) Buna göre, (2003 yılı 100 olarak kabul edildiğinde), Temmuz 2020’de TÜFE bazlı REK 68.52 oldu. Bu yılın Mart ayında (yani Korona Salgınının ortaya çıktığı ayda) ise bu endeksin değeri 73,14 idi.  Azgelişmiş ülkeler bazlı REK ise Temmuz ayında 56,60’a kadar gerilemiş durumda. Aynı ayda ÜFE Bazlı REK 77,57 oldu (Mart’ta 80, 22 idi). Son olarak, işgücü ücretlerini ve maliyetlerini gösteren birim işgücü bazlı REK 69,82 oldu (Aralık 2019’da). Bu azgelişmiş ülkeler bazlı olarak hesaplandığında 48,80’e kadar geriliyor.

Bu verilerin Temmuz verileri olduğunun, Ağustos’ta yaşanan yüzde 7’ye yakın kur yükselişini yansıtmadığının altını çizelim. Yani bu ayda REK daha da düşük çıkacaktır.

Şimdi bu istatistikleri ekonomi politik açıdan (yani sosyal sınıflarla bağlantılı olarak) değerlendirelim.

REK’in ekonomi politik yorumu

2019 yılından bu yana Türkiye’de reel efektif döviz kuru (REK) , hem ihracat fiyatları, hem de bu üretimin gerçekleşmesi için işçilere, emekçilere ödenen ücretler bakımından en düşük düzeylerde seyrediyor.

Yani uluslararası ticarette çok önemli bir etken olan döviz kuru aşırı değerlenmiş, bunun karşısından TL hızla değer kaybetmiş durumda. Üretimi gerçekleştiren işçi sınıfı da bundan nasibini alarak en düşük birim maliyetleriyle yani en düşük ücretlerle çalışmaya zorlanmış bir halde bulunuyor.

“İzole üretim üsleri” ve Dardanel 

Salgın sonrası sermaye sınıfı, önümüzdeki süreçte (MÜSİAD’ın önerisiyle bazıları kurulmuş olan) İzole Üretim Üsleri gibi, işçiler için adeta bir cezaevi anlamına gelen üretim ve ihracat birimlerine yoğunlaşacak. (11)

Böylece daha da baskılanmış ve daha da düşük ücretlerle çalıştırılan işçiler sayesinde ihracatta rekabet gücü artırılmaya çalışılacak. Bu, Korona Salgınıyla derinleşen kapitalizmin krizinin bedelinin bir kez daha işçi sınıfına ödettirileceği anlamına geliyor.

Salgın koşullarında işçilere nasıl muamele edileceği ve devletin bu konuda nasıl sessizliğe bürüneceği, kısaca işçi sınıfını bundan böyle nasıl bir çalışma ve yaşam biçiminin beklediği açısından Çanakkale Dardanel fabrikasındaki yaşananlar çarpıcı bir örnek oluşturuyor.(12)

 

Düşük REK- emperyalist sömürü ilişkisi: Eşitsiz değişim olgusu

Kuşkusuz meselenin diğer bir boyutu da düşük kurlar aracılığıyla ortaya çıkan emperyalist sömürü. Bir başka anlatımla emperyalist kapitalist sistemin işleyişine uygun olarak azgelişmiş ülkeler çok büyük bir sömürüye ve dolayısıyla da değer kaybına uğruyor. Emperyalist ülkeler ise,  hem diğer ülkelerin işçilerinin emeğini, hem de doğal kaynaklarını gerçek değerinin çok altında fiyatlarla elde ediyorlar.

Böyle bir “eşitsiz değişim” altında azgelişmiş ülkeler (daha ucuz emek ve toprak, daha fazla mali teşvik sunmak anlamında) birbirleriyle yarıştırılıyorlar. Böylece değerinin çok altında fiyatlarla yaptıkları ihracat yüzünden bu ülkelerin halkları daha da yoksullaşırken, ekonomileri daha kırılgan ve krizlere yatkın bir hale geliyor. Bir araştırmaya göre ; (13) Güney’in azgelişmiş ülkeleri bu şekilde her yıl 2,66 trilyon dolar zarar ediyor.

Bir ülke diğerini sömürmez, sermaye emeği sömürür

Bu çözümlemeyi yaparken ciddi bir hataya düşmekten kendimizi sakınmamız gerekiyor. Kısaca, bu çözümlemede bir bütün olarak ticaret yapan iki ülkeden birinin diğerini sömürmesinden söz etmiyoruz.

Örneğin emeği ve ürünleri gerçek fiyatının altında satın alan Almanya’da, Alman halkının ya da Alman işçi sınıfının bu ticarette hiçbir belirleyici bir rolü yoktur. Böyle bir eşitsiz değişimden ortaya çıkan sömürüden faydalananlar başta ithalatçı Alman sermayesi olmak üzere bu ticarette rol alan sermaye sahipleridir.

İşbirlikçi yerli sermaye gerçekte kayba uğramaz

Benzer bir biçimde Türkiye tarafında, böyle bir kan kaybından asıl zararı görenler üretici-ihracatçı sermaye grupları değil, ihraç edilen malları üreten emekçilerdir. Çünkü onlar daha düşük fiyatlarda üretim yapmak için daha fazla saatlerde ve daha düşük ücretlerde çalışmaya zorlanırlar. Böylece mutlak artı değer sömürüsünün daha da artırılması biçiminde bir sömürüye tabi tutulurlar.

Yerli sermayedarların ya da ihracatçıların kaybı ise ancak deyim yerindeyse “kârdan zarar etmek” biçiminde olabilir. Yani bu denli rekabetçi bir piyasa olmasaydı elde edebilecekleri kârın sadece bir kısmından vazgeçmek durumunda kalabilirler. Kaldı ki devletler bu zararı telafi etmeye dönük olarak ihracatçılara cömert para- kredi sübvansiyonları ve ihracattaki vergi iadesi biçiminde vergi teşvikleri sunarlar. Bu sunumları yaparken de, bunun tüm ulusun çıkarı için yapıldığı izlenimi uyandırılır.

Kısaca eşitsiz değişimin neden olduğu sömürüden sadece ithalatçı tarafın sermayesi değil, ihracatçı tarafın sermayesi de pay alır. Bu bağlamda ulusal bir çatışmalı durum gibi görünse de, gerçekte böyle bir ulusal çatışmalı durum söz konusu değildir.

Burada gerçekte, sınıfsal çıkarların örtüşmesi ya da sınıfsal çıkarların çatışması söz konusudur. İki ülkenin sermayedarlarının çıkarları bir tarafta, işçilerinin çıkarları ise diğer taraftadır. Çatışmalı olan çıkar sadece bu iki sınıf arasındadır. Kısaca, emperyalist sömürü dışsal bir olgu değil, içsel bir olgudur. Ülkedeki işbirlikçi sermaye ve yöneticiler olmaksızın günümüzde emperyalist bir sömürü gerçekleşemez.

“Milliyetçilik” anti-emperyalizm demek değil

Bu temel gerçeklikten ötürü böyle bir sömürüye karşı mücadele milliyetçilik ya da ulusalcılık temelinde verilemez. İşçi sınıfının ve ezilen halkların böyle bir sömürüden kurtulabilmesi için uluslararası düzeyde işbirliği yapması ve mücadele etmesi gereklidir.

Bu bağlamda ülkelerin halklarını, emekçilerini birbirine düşman etmeye çalışan sözde anti-emperyalist ideolojilerden uzaklaşıp,  doğrudan kapitalizme ve emperyalizmle karşı mücadele çağrısı içeren enternasyonalist söylemlere ve eylemlere yönelmek gerekir.

Emperyalizmi sadece militarist güçle, uluslararası arenada hegemonya sıralaması ile sınırlandıran yüzeysel analizler emperyalizmin asıl olarak ekonomik karakterli olduğunu, emperyalistlerin mutlaka yerli işbirlikçi sermaye grupları ve siyasal iktidarlarla işbirliği yaptıkları gerçeğini gizlemeye hizmet eder.

Sonuç

Ülkede izlenen para politikaları ve kamu bankaları aracılığıyla yürütülen ve döviz rezervlerinin erimesinin sonucunda ortaya çıkan yüksek döviz kurları ihracata bir fayda sağlamıyor. Tersine eşitsiz değişim yasası gereği yoğun bir emek sömürüsüyle ve ülke dışına değer çıkışıyla, ülkenin daha da yoksullaşmasıyla sonuçlanıyor.

Geldiğimiz nokta itibariyle, Türkiye toplumu olarak ekonomik, sosyal, politik, ekolojik ve kültürel anlamda tam bir çoklu çöküş halindeyiz. Bu çöküşle birlikte ülke hızla çağdaş demokratik değerlerinden uzaklaşıyor, giderek daha fazla Orta Çağı çağrıştıran gerici uygulamalarla karşılaşıyoruz.

Aynı zamanda; başta yüksek dış borç anapara ve faiz ödemeleri, yabancı yatırımcıya sunulan yüksek faiz, transfer fiyatlaması yüzünden ortaya çıkan vergi geliri kayıpları ve son olarak yüksek döviz kurları aracılığıyla emperyalist kapitalist sisteme tam anlamıyla bağımlı bir hale gelmiş ve onun neden olduğu emek ve doğa sömürüsünün altında ezilir bir duruma gelmiş bulunuyoruz.

Eğer  son 18 yılda bizi uçuran bir diğer “başarı” örneği daha aranıyorsa, uzağa gitmeye gerek yok,  emperyalizmle iktisadi alandaki ilişkilerde bu fazlasıyla mevcut.

 ABD doları, Emek sömürüsü, Emperyalizm, İhracat,  Kur, Reel Efektif Döviz Kuru.

Dip notlar:

(1)     Mustafa Durmuş, “ Gelir ve servet eşitsizliği döviz kurunu yükseltiyor!”, http://mustafadurmusblog.blogspot.com (9 Ağustos 2020).

(2)       https://www.dw.com/tr/albayrak-kur-iner (12 Ağustos 2020).

(3)     Anthony Torres, Alex Lantier, “European economy collapses as EU bails out the super-rich”, https://www.wsws.org/en/articles ( 3 August 2020).

(4)       Barry Naisbitt with Janine Boshoff, Dawn Holland, Ian Hurst, Amit Kara, Iana Liadze, Corrado Macchiarelli, Xuxin Mao, Patricia Sanchez Juanino, Craig Thamotheram and Kemar Whyte , “The World Economy- Global outlook overview”, https://www.niesr.ac.uk (August 2020).

(5)       Hülya Saygılı, Mesut Saygılı, Gökhan Yılmaz, Türkiye İçin Yeni Reel Efektif Döviz Kuru Endeksleri, TCMB Çalışma Tebliği No: 10/12, Temmuz 2010,s. 2.

(6)       http://www.mahfiegilmez.com/reel-efektif-doviz-kuru-endeksi-nedir (18 Kasım 2020).

(7)       Agm.

(8)     TCMB Ödemeler Dengesi Müdürlüğü verileri (12 Ağustos 2020).

(9)       International Monetary Fund, 2020, External Sector Report: Global Imbalances and the COVID-19 Crisis, Washington, DC,( August 2020), s. 9,11.

(10)   TCMB agv.

(11) “Bir adım ötesi toplama kampı! İzole üretim üsleri kuruluyor”, https://www.evrensel.net (14 Mayıs 2020).

(12)   Can Kartoğlu, “Dardanel işçisinin evi neresi?”, https://sendika63.org  (2 Ağustos 2020); https://www.evrensel.net/yazi/86925/duyulup-duyulmadigina-bakmadan-bagirmak-gerek-hava-kursun-gibi-agir (12 Ağustos).

(13)   Jason Hickel, The Divide- A Brief Guide to Global Inequality and its Solutions, Windmill Books, 2017, s. 28.

 

23 Aralık 2017 Cumartesi

SARHOŞLUKTAN ERTESİ GÜNKÜ BAŞ AĞRISINA...

SARHOŞLUKTAN ERTESİ GÜNKÜ BAŞ AĞRISINA...

Mustafa Durmuş

14 Aralık 2017

FED beklendiği gibi gösterge faiz oranını yüzde 0.25 puan artırarak yüzde 1,25’ten yüzde 1,50’ye çıkardı. Ayrıca 2018 yılında 3 kez daha (tedrici bir biçimde) benzer artışlara gidileceğini açıkladı.
Bu kararda bu yıl Amerikan ekonomisinin beklenenin üzerinde (yüzde 2,5) büyüyecek ve enflasyon oranının da (yeterli olmasa da) yine beklenenin üzerinde (yüzde 1,7) gerçekleşecek olmasının etkisi çok büyük. İstihdam piyasasındaki toparlanmanın da (cılız da olsa) sürmesi ve işsizlik oranının yüzde 4’ün altına düşmesi bekleniyor (1)
Kısaca ABD para otoritesi FED, ekonominin iyiye gittiği yönünde bir görüşe sahip olduğundan faiz artırımı kararı aldı. Fed Başkanı Yellen de ABD ekonomisinin dünya ekonomisi ile senkronize bir biçimde güçlü bir büyüme trendine girdiğini, bu büyümenin temellerinin sağlam olduğunu ve bu anlamda borsalardaki yükselişin her hangi bir aşırılığa (balon) işaret etmediğini, her hangi bir finansal kriz riski bulunmadığını açıkladı.

Biz bu filmi daha önce görmüştük…
İşin gerçeği bu açıklamalar bana 2008 krizinden hemen önce dönemin FED başkanı B. Bernanke’nin benzer açıklamalarını hatırlattı. Bernanke de kendisine “ABD ekonomisinde finansal balonların şişirildiği” uyarısı yapıldığında, bu gelişmelerin sağlıklı bir ekonominin işareti olduğunu açıklamıştı.
Keza IMF de son 30 yılın en yüksek büyüme hızlarına erişildiğini ilan edip, ‘Büyük Moderasyon’u selamlamıştı. Ama sonrasını biz biliyoruz. ABD de balon patladı ve ‘Büyük Moderasyon’ kısa bir süre içinde içinden geçtiğimiz ‘Büyük Resesyon’a dönüştü.

Tarih tekerrür etmez ama benzer koşullar benzer sonuçlar üretir!
Tarihin tekerrür etmediğini bilenlerdeniz. Ama benzer koşullar oluştuğunda benzer sonuçların da ortaya çıktığını biliyoruz. Bu nedenle de küresel kapitalizmin sözcülerinin açıklamalarını şimdilik ihtiyatla karşılayalım.
Kaldı ki bu sözü bize ettiren gelişmeler de yok değil. Öyle ki uluslararası sermayenin performansını (verimliliğini) ölçmeyi amaçlayan MSCI endeksleri uluslararası yatırımlar açısından önemli bir gösterge olduğu kadar, şişirilmekte olan balonu göstermek açısından da önemli. Merkez ekonomilerdeki endeksler ciddi bir balona işaret ediyor. Özellikle de ABD’deki balon diğerlerine göre çok daha fazla şişik (2).
Goldman Sachs’a göre, piyasalarda volatilite en dipte, buna karşılık hisse senedi (borsa) tahvil ve bono ve krediler gibi finansal araç fiyatları gerçek getirileri ile kıyaslandığında 1900 yılından bu yana en yükseğe çıkmış durumda. Her 3 aracın aynı anda süper değer kazanması sadece 1920’ler (Büyük Depresyon öncesi) ve 1950’lerde (Altın Çağ) oldu (3).
Bu nedenle ‘Merkez Bankalarının Bankası’ olarak da anılan Bank of International Settlements (BIS) gibi önemli kuruluşlar Merkez ülkelerde faiz oranlarının yükseltilmesi durumunda (yüksek borç stokları ve düşük verimlilik artışları nedeniyle) başta özel sektör ve hane halkının borçlarının çevrilemez olacağını, bunun da 2008 yılındakinden daha büyük bir finansal krizle sonuçlanabileceğini (4) ileri sürüyorlar.

Faiz artırımı karşısında Türkiye ekonomisi
FED’in faiz oranını yükseltmesi (her ne kadar bir seferde ve çok yüksek olmasa da) ve yine 2018 boyunca tersine miktarsal kolaylaştırmalar ile piyasalardan yüzlerce milyar dolarlık nakit çekme kararının aralarında Türkiye’nin de bulunduğu birçok az gelişmiş ülke için kötü haber anlamına geldiğini vurgulamak gerekiyor.
Öncelikle, Türkiye (özellikle de son 1 yıldır) cari açığını iyice artırarak ekonomik büyümesini pompalıyor. Yani sıcak para girişlerine olan ihtiyacı çok artarken, bu durum zaten kırılgan olan ekonomisini bu tür uluslararası spekülatif para hareketlerine daha da duyarlı hale getirdi.
Daha fazla sıcak paranın gelmesi ve mevcutların ülkede kalması için Türkiye’nin de faiz oranlarını FED’in bu kararının üzerinden artırması gerekiyor. Çünkü sıcak para yüksek faiz seviyor.
Örnek olarak, dış ticaret açığı ve cari açıktaki aylık gelişmelere baktığımızda endişe duymamızı gerektiren bir durum var. Çok yüksek bir büyüme hızı elde ettiğimizin açıklandığı 3. çeyreğe ait aylık cari açık gerçekleşmeleri geçen yılın aynı dönemi ile kıyaslandığında iki kat artış göstermiş.
Bunun bir nedeni petrol fiyatlarındaki artış olsa da, asıl neden Türkiye’nin diğer ithalatlara olan yüksek düzeydeki bağımlılığı. Bu da ülkenin yabancı sermaye (sıcak para) girişlerine bağımlılığının nasıl tehlikeli bir düzeye eriştiğini ortaya koyuyor.
   
100 baz puan faiz artışı
Bugün çok büyük bir ihtimalle TCMB de faiz oranını yükseltmek zorunda kalacak. Bu artırımın 100 baz puan olması ve böylece geç likidite penceresi faiz oranının yüzde 13,25’e çıkması bekleniyor (5).
Merkez Bankası bunu sırasıyla;
(i) FED’in faiz yükseltimi karşısında sıcak parayı kontrol etmek için yapmak durumunda.
(ii) Son 1 haftadır döviz kurunun düşmesini sağlayan (ve bazı uluslararası finansal aktörlere söylendiği ileri sürülen) faiz artırımı sözünü de kuru kontrol etmek, daha fazla dolarizasyonu önlemek için yapmak zorunda.
(iii) Son olarak, yüzde 13’e yükselmiş olan ve yükselme eğilimini sürdüren enflasyonu da dizginleyebilmek için faiz oranlarını yükseltmek zorunda.

Faiz artışı ekonomiyi vurur
Kısaca faiz oranı daha da artacak. Bu hem mevduat faizlerinin artmasıyla, hem de kredi faizlerini artmasıyla sonuçlanacak. Mevduat faizleri arttığında, bu durum uzun vadeli sabit faizle kredi vermiş olan bankaların mevduat faizi -kredi faizi dengelerinin bozulmasıyla ve bankaların zarar etmeleriyle sonuçlanabilir (zannedilenin tersine).
Kredi faizlerinin artması ise (kâr beklentisinin düşük olduğu bir ortamda yatırım maliyetlerini de artıracağı) zaten iyice azalmış olan sanayi yatırımlarının bütünüyle durmasına neden olabilir.
Faiz oranlarının yükseltilmesinin halk açısından da önemi büyüktür. Çünkü borç yükü artarken, küçük üreticilerin iflasları kaçınılmaz hale gelir. Yani faiz oranlarının yükseltilmesi bu gelişmelerde hiç bir günahı olmayan emekçilerin cezalandırılmasıyla sonuçlanır.
Faiz artışının bir olumsuz etkisi de mevcut büyüme modelinin temelinde yer alan emlak-konut inşaat yatırımlarının gerilemesi biçiminde olur. Zira konut ve emlakin yarıya yakını uzun vadeli konut kredileri (mortgage) ile satın alınıyor. Bu da faiz oranları yükseldiğinde sektörü vuruyor.
Bu durum yerli-yabancı inşaat lobisinin siyasal iktidar üzerindeki baskısını artıracak ve siyasal iktidar ile para politikası uygulayıcıları arasındaki gerginlik daha da artacaktır.
Tüm bu gelişmeler, yani “yüksek enflasyon-yüksek dış borç-yüksek dolarizasyon –yüksek faiz” sarmalı hükümetin son 1 yıldır en çok başvurduğu politika alanı olan para politikalarının hareket alanını daha da daraltacaktır.
Özcesi çok tartışmalı yüzde 11’lik büyüme hızının yarattığı sarhoşluk ertesi günkü baş ağrısına dönüşebilir.
…………
(1) 
https://www.reuters.com/…/fed-raises-interest-rates-keeps-2…, 13 Aralık 2017.
(2) Yardeni, Global Index Briefing: MSCI Forward P/Es, 8 November 2017, s. 3.
(3) Chris Anstey, Goldman Warns That Market Valuations Are at Their Highest Since 1900, 
https://www.bloomberg.com/…/goldman-warns-highest-valuation…, 29 Kasım 2017.
(4) BIS Quarterly Review, International banking and financial market developments , Aralık 2017.
(5) Capital Economics, Emerging Europe Economics Update, 13 Aralık 2017.


10 Mart 2015 Salı

Doların yükselişinin iktisadi ve siyasal etkileri




Doların yükselişinin iktisadi ve siyasal etkileri
Mustafa Durmuş
Türkiye ekonomisinin 2013 yılının ortalarından bu yana inişe geçtiğini ve son dönemde bu inişin hızlanarak, giderek bir krize doğru evrilmekte olduğunu görmek gerekir. Bu gidişin, büyüme oranının % 2’nin altına kadar gerilemesi, resmi işsizlik oranının iki haneli rakamlara çıkması, inşaat ve sanayi üretiminin gerilemesi gibi reel göstergeleri olduğu kadar; enflasyonun hızla artması, kredilerin büyüme hızının yavaşlaması, tüketim ve yatırım mallarına olan talebin azalması, cari açığın daralması, TL faiz oranlarının bunca baskıya rağmen indirilememesi,  doların kurunun ise tarihindeki en yüksek oranlardan birine çıkması gibi parasal göstergeleri de mevcut.

Bu yazı, bu göstergelerden özgün bir biçimde sadece birine, doların TL karşısındaki değerinin durdurulamayan hızlı artışına odaklanıyor. Zira daha önce, hem büyüme, işsizlik, enflasyon hem de faiz oranlarına ilişkin değerlendirmelerimizi burada paylaşmıştık.

Öncelikle dövizin kurundaki ya da daha doğru bir ifade ile dolar kurundaki yükseliş 2.Dünya Savaşı’ndan bu yana görülen en hızlı yükselişlerden biri. Zira ilk devalüasyon olan 1946 devalüasyonu ile doların kuru 2.82 TL olarak belirlenmişti, ancak öncesinde dolara bağlı bir para sistemi mevcut bulunmadığından bu belirlemeyi sadece bir başlangıç belirlemesi olarak görüp bunu çözümlememizde göz ardı etmemiz mümkündür.

Dövizin kurundaki asıl yükseliş Menderes Hükümeti döneminde, 1958 yılındaki büyük devalüasyon ile gerçekleşti ve dolar/TL kuru; 1 dolar = 9TL olarak (% 300 artış) belirlendi.  Sonrasında 1970’li yıllarda kurdaki yükseliş artarak sürdü. Bu devalüasyonlar IMF’nin talepleri doğrultusunda ve Türkiye’nin Savaş sonrası değişen kapitalist dengelere göre belirlenen yeni dünyaya eklemlenme ihtiyacından doğdu. Bugün itibariyle, yani Mart ayının ikinci haftasında kur 2,65’e dayandı. Böylece de tarihindeki en yüksek zirvelerden birine oturdu.

Kuşkusuz, bugünün ekonomik koşulları 1958’lerdeki ve 1970’lerdeki koşullardan farklı. Ayrıca dolardaki bu yükselişin nedeni IMF değil artık. 

Kurdaki bu yükselişi Hükümet, doların tüm dünya paraları karşısında kazandığı değer ile özellikle de dolar/avro paritesindeki hızlı değişme ile açıklıyor ve bunun TL ile doğrudan bir ilgisi olmadığını ileri sürüyor. Bazı ana akım iktisatçılar ise bunun iyi bir şey olduğu, zira böylelikle Türkiye’nin ihracatının artacağı düşüncesini yaymaya çalışıyorlar.

Oysa gerçekler böyle değil. Doların özellikle de bazı AB ekonomilerindeki resesyon ve deflasyon hali nedeniyle uygulanan ve uygulanmasına bu haftadan itibaren daha yüksek boyutlarda devam edilecek olan “miktarsal kolaylaştırma politikaları” nedeniyle değeri giderek azalan avro karşısında ve benzer nedenlerle Yen karşısında değerlendiği doğrudur. Ayrıca doların, bazı kırılganlıkları ciddi olarak artmış olan yükselen ekonomilerin para birimleri karşısında değer kazanmakta olduğu da bir gerçek. Ancak dolar son bir-iki yıldır ve özellikle de son iki ayda TL karşısındaki kazandığı kadar hemen hiçbir para birimi karşısında değer kazanmadı.

Bu nedenle de dolar/TL ilişkisini özel olarak masaya yatırmak daha doğru. O halde doların son dönemdeki bu önlenemez yükselişinin nedeni nedir? Zira bu Türkiye’yi yönetenlerin bilinçli politika tercihleri ile ortaya çıkmış bir durum değil. Yani ihracatta rekabet kazanmak için TL’nin değeri MB politikaları ile düşürülmedi. Öyle olsaydı bu boyutta bir panik oluşmazdı.
Aslında bu yazının amacı bunun nedenlerini tartışmak değil, daha ziyade bu gelişmenin beklenen ekonomik ve siyasal sonuçlarını tartışmak. Zira önümüzdeki üç ay içinde önemli bir genel seçim yapılacak, bu yüzden sonuçlar, nedenlerin önüne geçiyor.

Kurun yükselişinin olası nedenleri

Yine de olası nedenleri ana akım ve eleştirel akımlar çerçevesinde özet olarak da ele alabilmek mümkün. 

Örneğin kurun faiz ile ilişkisi kurularak bir açıklama yapılabilir. Nitekim Fed’in bu yıl faiz oranlarını yükselteceğini açıklaması, TL’den çıkışlara neden olmuş ve bu da dolara olan talebi artırarak kuru yukarı çıkartmış olabilir. Ana akım en çok da bu argümanı ileri sürüyor. Bu nedenle olsa gerek, dün kura dolaylı yoldan müdahale edildi ve MB, dolar ve avro cinsinden mevduata verilen faiz oranını ciddi miktarda düşürdü. Böylece yatırımcıların dövizden çıkarak TL’ye kayması amaçlandı. Ama 2,60’a kadar gerileyen doların kuru 10 Mart itibariyle tekrar 2,65’e kadar yükseldi. Yani böyle bir müdahale işe yaramadı.

Ayrıca bu savın iki sorunlu yanı daha var. İlk olarak, açıklanan bir niyet bir ülkenin ulusal parasını bu denli alt üst etmeye yetebilir mi? Öyle ise Türkiye ekonomisinin sağlamlığı yönündeki iddiaların tekrar gözden geçirilmesi gerekiyor. İkinci olarak, karar henüz hayata geçirilmediği gibi, daha sonra yapılan açıklamalarda bu kararın uygulanmasında acele edilmeyeceği de Fed başkanı tarafından belirtildi. 

Yine ana akım, siyasilerin yürütmekte olduğu tartışmaların kuru fırlattığını, siyasal iktidar ise bütün bunların arkasında faiz lobisinin veya bazı medya patronlarının ya da ‘paralel yapı’nın etkilerinin olduğunu açık ya da ima ile ifade ediyor.

Tüm bu nedenlerin kuru yükseltme olasılığı mevcut. Ama kurun ateşinin belirgin bir biçimde, tüm bu kavgalardan bağımsız olarak, hala da artmakta olması bu savların geçerliliğini zayıflattığı gibi, derinde daha temel ekonomik nedenlerin olduğuna işaret ediyor.

Eleştirel sol yaklaşıma göre, günümüz koşullarında döviz kurlarının oluşumunu, 19. Yüzyılda Marx tarafından geliştirilerek oluşturulmuş olan ‘emek-değer teorisi’nin, ‘küreselleşmiş emek-değer teorisi’ haline dönüştüğü gerçeği ile ilişkilendirerek açıklamak mümkündür. Bu kaçınılmaz olarak döviz kurlarının oluşumu ve hareketliliklerini küresel kapitalist ticaret ve para-sermaye ilişkileri, emperyalist sömürü ve bir mübadele aracı ve aynı zamanda da bünyesinde küresel sosyal emeği barındıran bir uluslar arası para birimi ile açıklamak gereğini ortaya koymaktadır. Ancak, belki de Marksizmin henüz tamamlanmamış olan en tartışmalı alanlarından biri olan uluslar arası ticaret ve paranın rolü burada kendini bir sorun olarak gösterir. Yani bugün iki ülke arasındaki birbirinden farklı miktarlarda sosyal emek içeren malların mübadelesiyle ortaya çıkan bir değişim kurundan söz edebilmek zor. Kurun değeri söz konusu parayı edinme maliyeti ile daha çok belirleniyor. Ayrıca Marksist düşünce döviz kurunun arz ve talep ile sonradan belirlenmesinden ziyade, bu kurun a priori olarak önceden belirlenerek ticarete dâhil edildiğini öngörür[1]. Daha önce de vurgulandığı gibi bu nedenlere ilişkin ayrıca bir tartışma yürütmek niyetindeyiz.

Doların yükselişi öncelikle emekçileri vuruyor

Etkileri açısından öncelikle iktisadi etkiler ele alınabilir. Doların yükselişi Türkiye ekonomisinin üretim ve genişletilmiş yeniden üretim açısından ne denli emperyalist kapitalist sisteme bağımlı ve bir o kadar da çarpık bir yapıda olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Zira Türkiye’de yeniden üretim hem sermaye malı, hem enerji, hem de hammadde ve teknoloji açısından ağır bir biçimde dışa bağımlı. Bu nedenle de kur yükseldiğinde ithalatlar ağırlıklı olarak dolar ile yapıldığından (örneğin petrol sadece dolar ile alınabilir), ithalat daha maliyetli bir hale geliyor. Bu kâr oranlarını düşürerek, üretimin kısılmasına neden oluyor. Sonuç, yeni yatırımlarda düşüş, büyümenin yavaşlaması ve işsizlik olarak kendini gösteriyor.

Doların yükselişinin hane halkları ile ilgisi yok mu?

Sermaye çevrelerinin bunu aşabilmesinin tek yolu olarak geriye (kârlarından fedakârlık yapmak istemediklerinden) üretim maliyetlerin düşürülmesini sağlayabilmek için, işçi ücretlerini baskılamak, böylece de artı değeri, böylece kârı artırmak kalıyor. Yani doların kurundaki yükseliş işsizlik artışı, ücret azalması ve sömürünün artması biçiminde önce işçileri vuruyor. Bu da dolardaki artışın hane halkları ile her hangi bir ilişkisi olmadığı yönündeki resmi açıklamanın gerçek dışı olduğunu ortaya koyuyor.

İkinci iktisadi etki enflasyonun yükselmesi ile kendini gösterir. Zira bizim gibi yapısal ekonomik sorunları olan ülkelerde enflasyon parasal bir olgu olmaktan ziyade yapısal bir sorun. Döviz kurunun yükselmesi, enerjiden üretim ve dağıtıma kadar hemen her şeyin maliyetini ve fiyatını yükselterek halkın bu kez bir bütün olarak yüksek fiyat ödemesi şeklinde faturayı ödemesiyle sonuçlanıyor. Reel ücretlerin (enflasyondan arındırılmış ücret) enflasyon yükselirken, ücretlerin sabit tutulması yüzünden gerilemesi ise işçi sınıfını iktisadi olarak bir kez daha vuruyor.

Döviz kurundaki yükselişin özel sektör üzerindeki etkisi de çok belirgin. Nitekim Mart 2015 itibariyle özel sektörün 183 milyar dolar döviz açığı var. Yani bu paranın bulunması gerekli. Diğer yandan içinde bulunduğumuz ekonomik durgunluk nedeniyle satışlar beklenen hızla yürümüyor. Bu yüzden de özellikle de dolar cinsinden yüksek borcu olan şirketlerin batma olasılığı bir hayli yüksek. Böyle bir yaygın batış halinin borca aracılık etmiş olan bankaları da etkileyeceğini 2001 krizi deneyimi gösterdi. Yani böyle bir durumda özel sektör borcu son tahlilde yapılacak devletleştirmelerle, tüm toplumun borcu haline getirilecek ve yıllar boyu alınacak vergilerle bu zarar kapatılacak (2001’de 25 civarında banka kurtarılmış ve TMSF’ye devredilmişti. Bunların 50-100 milyar dolar civarındaki zararları da Hazine tarafından üstlenilmişti). Yani kapanan işyerlerinin neden olacağı işsizlik etkisi bir yana, bu yolla miras kalacak olan özel sektör dış borçları da başta emekçiler olmak üzere tüm halkı vuracak.

Yüksek döviz kuru emperyalist sömürü aracı

Konunun bir de emperyalist sömürü boyutu var. Emperyalist sömürü yalnızca doğrudan yabancı sermaye yatırımları sırasındaki ucuz emek kullanımı ile ortaya çıkan emek sömürü ile sınırlı değil. Aynı zamanda kurun yüksekliği nedeniyle, dışa satım yapıldığında da bir artı değer aktarması (düşük fiyat/ yüksek kur) biçiminde de gerçekleşiyor. Yani kur her yükseldiğinde aynı miktar doların karşılığında daha fazla mal ve hizmet dışarıya aktarılıyor.

Ayrıca yüksek dış borçlar ve yüksek kredi faizleri de önemli bir emperyalist sömürü mekanizması olarak işlev görüyor. Türkiye’nin son yıllarda dış borç stoklarının, borç servisi miktarlarının artışına bakıldığında bu artı değer aktarımının ne denli önemli boyutlarda olduğu ortaya çıkıyor. Bugün 400 milyar doları aşmış olan dış borç stoku, Dünya Bankası’nın son Dış Borç Raporu’na göre[2], 2013 yılı sonu itibariyle özel+ kamu borcu toplamı olarak 388 milyar dolar. Bu borç 2005 yılında 172 milyar dolar ve 2002 yılında sadece 100 milyar dolar civarındaydı. Yani borç stoku 12 yılda dört kat, son dokuz yılda (2005-2013 arası) iki kattan fazla artmış durumda.   Bu arada dışarıdan yeni borç olarak toplamda 532 milyar dolar borç alınmış ve kullanılmış. Bunun 373 milyar doları anapara olarak geri ödenmiş. Yani bu dokuz yılda, yıllık ortalama 53 milyar dolar dış kredi kullanılmış, bunu karşılığında 41 milyar dolar anapara ve faiz ödemesi yapılmış. Bu dönemde, yıllık ortalama 12 milyar dolar olmak üzere toplam 109 milyar dolarlık faiz ödemesi yapılmış. Böylece bu dönemde toplam 483 milyar dolarlık dış borç servisi yapılmış. Yani yılda 54 milyar dolar ana para ve faiz olarak dışarıya aktarılmış. Böylece faiz ödemelerinin bu toplam ödeme içindeki payı % 30’a yaklaşmış. Ayrıca bu dönemde ülkeye gelen 127 milyar dolar tutarındaki doğrudan yabancı sermaye yatırımları 23 milyar dolarlık bir kârı royalty olarak ülkelerine götürmüşler.

Kısaca ülkede işçilerin yarattığı artı değerin bir kısmı borç-kredi mekanizması ile emperyalist sermayeye ve emperyalist devletlere aktarılmış. Yüksek kur ile pahalı mal satıp, ucuz mal alan bu ülkeler yüksek faiz ve kredi ile de artı değeri paylaşmış ve sömürüye ortak olmuşlar.

Yükselen kurun siyasal etkileri

Bu listeyi uzatmak mümkün. Ama bu noktada kur artışının olası siyasal sonuçlarından da kısaca söz etmek gerekir. Önce tarihsel bir saptama yapalım. 1946 devalüasyonu Recep Peker Hükümetini, 1958 Devalüasyonu Menderes Hükümetini,  1971 Devalüasyonu Demirel Hükümetini ve 2001 devalüasyonu DSP (Ecevit)-MHP Koalisyon Hükümetini açık ya da modern darbelerle götürmüştü.  Yani kesin bir ilişki olarak söz etmek doğru olmasa da yüksek kur-devalüasyonlarla siyasal iktidarların alt üst oluşları arasında bir bağ var. Bunun için olsa gerek Hükümet bir yandan dışarıdan para bulma girişimlerine hız verirken, seçime de giderken olası bir iktisadi çöküşün sonucunda yükselebilecek bir toplumsal muhalefeti kontrol edebilmek için “iç güvenlik yasa tasarısı” gibi otoriterleşme adımlarını bir süredir kararlı bir biçimde atıyor.

 


  





[1] Bu konuda bkz. Chai-On Lee (CNU), Foreign Exchange Rates Determination
in the Light of Marx’s Labor-Value Theory, 211.253.40.86/mille/service/.../w03-10.pdf, July 2003.

[2] World Bank, International Debt Statistics Country Tables: Turkey 2015, http://www.worldbank.org.