İhracat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İhracat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ağustos 2020 Perşembe

Yüksek kur sömürüyü artırıyor

 

Yüksek kur sömürüyü artırıyor

Mustafa Durmuş

 13 Ağustos 2020

Döviz kurundaki hızlı yükseliş bu aralar ekonomideki tartışmaların odağında yer alıyor. Özellikle de son bir haftada gerçekleşen kur artışlarının hem nedenleri, hem sonuçları, hem de hükümetçe alınan önlemlerin işe yarayıp yaramayacağı tartışılıyor (bu yazının yayına verildiği tarihte dolar kuru 6.85’ten giderek yükselerek 7.30’u aşmıştı).

Kurdaki bu endişeli gidişat karşısında siyasal iktidar (daha önce hep yaptığı gibi), elindeki geniş medya imkânları aracılığıyla, ülke ekonomisinin “uçuşa geçecek” kadar hızlandığını, dövizdeki bu hızlı yükselmenin ise, geçici bir durum ve dış güçlerin işi olduğunu ileri sürüyor.

Ancak (özellikle de son bir yıldır) kurdaki yükseliş ve ekonomideki işsizlik, enflasyon, yoksulluk gibi diğer olgular dikkate alındığında, bu açıklamaların iktidarın kendi tabanını dahi artık ikna etmeye yetmediği görülüyor.

Döviz kurundaki istikrarsızlıkların ve döviz krizlerinin hem nedenleri, hem de sonuçlarıyla ilgili olarak değişik mecralarda daha önce de yazdım. Merak edenler ayrıca kurdaki yükselişlerle ülkedeki servet bölüşü adaletsizliği arasındaki doğrusal ilişkiyi ele aldığım son yazıma göz atabilirler.(1)

Kurdaki artış yoksullaştırıyor

Kuşkusuz döviz kurdaki son yükselişin, başta emekçiler olmak üzere toplumun çeşitli kesimleri üzerinde yoksullaştırıcı etkileri olacak. Başta, sadece dolar ile satın alınabilen petrolün faturası olmak üzere, ithalat TL cinsinden daha pahalı hale geleceğinden yoksulluk artacak.

Ayrıca toplamı 437 milyar doları bulan dış borçların TL cinsinden miktarının artması, hem kamu borcu açısından vergi mükelleflerinin, hem de kendi dış borçları açısından özel şirketlerin borç yükünün artmasına neden olacak.

Son olarak başta köprüler, hava limanları olmak üzere Kamu Özel İşbirliği projeleri adı altında özel sektöre yaptırılan projelerden gelen yükler söz konusu. Örnek olarak, köprü geçişleri son bir haftada doların yüzde 7 değer kazanması nedeniyle 20 TL arttı. Bu köprülerden geçenler de, hiç geçmeyen vergi mükellefi diğer yurttaşlar da  (verilen yolcu garantisi nedeniyle) bu zamlı tarifeden bu ücreti ödeyecekler. Bu yükselişle birlikte şehir hastanelerine hizmet alım ve kiralama bedeli olarak önümüzdeki 25 yıl boyunca ödenecek olan toplam 142,2 milyar dolarlık bedel de (TL cinsinden) yüzde 7 oranında arttı.

Kurdaki yükseliş ihracat için iyi bir şey midir?

Dünkü açıklamalarında Bakan Albayrak: "Önemli olan kurun rekabetçi olup olmamasıdır. Türkiye, tarihinde ilk defa rekabetçi bir kur düzeyiyle ekonomisini dönüştürecek bir yapıya kavuştu" diyerek (2), döviz kurundaki yükselmenin (ya da TL’nin değer kaybetmesinin) rekabet gücümüzü artırarak ihracatımızın (ve turizm gelirlerinin) artmasına katkıda bulunacağını iddia etti.

Bu nedenle bu yazımda özgün olarak kur artışının, neredeyse hiç konuşulmayan bir boyutunu, ihracat ile ilişkisini ele alacağım.

Ana akım iktisat teorisi çerçevesinde bir ülkenin ihracatını etkileyen çok sayıda faktörden söz edilir. Bu etkenler arasında en çok dikkat çekenlerden biri, ülke parasının ihracatta ödeme aracı olan rezerv paralar karşısındaki değeri (aşırı ya da düşük değerli olup olmadığı) konusudur.

Çünkü bu perspektiften, örneğin TL aşırı değerliyse (döviz kuru göreli olarak düşükse) , ülkenin ihraç ettiği ürünler göreli olarak daha pahalı hale gelir, bu da ihracatı olumsuz etkiler. Tersine eğer TL düşük değerli ise (yani döviz kuru göreli olarak yüksekse) tersi bir sonuç ortaya çıkar ve ürünlerimiz dış piyasalarda muadillerine göre ucuzlayacağından ihracatımız artar.

Kuşkusuz bu yaklaşımın temel varsayımı “fiyat esnekliği yüksek ürünlere” sahip olmaktır. Yani fiyat esnekliği yüksek olan malları (fiyatları düştüğünde talebin arttığı mallar) ihraç ediyorsanız,  düşük değerli kur nedeniyle ihracat fiyatlarındaki düşüşler işe yarayabilir ve ihracatınız artabilir.  

Emek yoğun, düşük becerili, düşük teknoloji içeren ihracat hâkim

Bu bağlamda ele alındığında Türkiye’nin ihracatında hâkim olan mal türünün yüksek fiyat esnekliğine değil, daha ziyade düşük fiyat esnekliğine sahip, yani daha çok emek yoğun,  düşük beceri yoğun, düşük teknolojili mallardan oluştuğunu görmek gerekiyor.

Bu yüzden de Türkiye’nin ihracatı (normal koşullarda), fiyatlardaki düşüşlerden yeterince etkilenmiyor. Daha ziyade, bu ürünleri ithal eden ülkelerdeki gelirdeki dalgalanmalar ihracatımızı etkiliyor.

Korona sonrası oluşan küresel ekonomik koşullar altında, Türkiye’nin ihracat yaptığı tüm pazarların yaşanmakta olan çok ciddi boyuttaki ekonomik daralma nedeniyle), iyi durumda olmadığı çok açık. Nitekim bu da Türkiye’nin ihracat verilerine (turizmde olduğu gibi) yansımış durumda.

Türkiye’nin en büyük ihracat pazarı olan AB ülkelerine bakıldığında durum hiç iç açıcı değil.

Eurostat verilerine göre; Avrupa ekonomilerinde (31 Temmuz itibariyle) ekonomik küçülme; Avro Bölgesi’nde yüzde - 12,1 ve AB genelinde yüzde - 11,9 oldu. Buna göre, İtalya yüzde 12,4; Fransa yüzde 13,8, Portekiz yüzde 14,1; İspanya yüzde 18,5, Almanya yüzde 10,1 küçüldü. Bazı büyük şirketler devasa zararlar ettiler. Örneğin Volkswagen’in zararı 1,4 milyar avroyu (gelirlerinin yüzde 23’ünü kaybetti), Renault’un zararı 7,3 milyar avroyu ve Airbus’ın zararı 1,9 milyar avroyu buluyor. İşsizlik Avro Bölgesi’nde yüzde 9,5’e çıkarken,  devletten kısmi ücret desteği alan işçilerin sayısı İngiltere’de 9,3 milyon, Fransa’da 4,5 milyon, Almanya’da 6,9 milyon, İspanya’da 3,7 milyon oldu. (3)

Ayrıca uluslararası bir araştırma kuruluşu bu yıl uluslararası ticaretin en az yüzde 13 dolayında azalacağını, dahası dünya ekonomisinde 2023 yılına kadar her hangi bir toparlanma olmayacağını ve dünya ekonomisinin bir daha Korona salgını önceki ekonomik büyüme oranlarına geri dönemeyeceğini ileri sürüyor.(4)

Kısaca, hem genelde uluslararası ticaretin durumu iyi değil, hem de Türkiye’nin ana ihracat pazarları yangın yeri gibi. Bu da Türkiye’nin ihracatının daha da zora gireceğine işaret ediyor.

TL aşırı değerli mi?

Asıl sorumuza dönersek: TL, dolar ve avro karşısında aşırı değerli mi? Böylece ihracatçıyı düşünerek kurdaki artışa müdahale etmek yanlış mı?

Bu soruları yanıtlayabilmek için bir kavram ile tanışmamız gerekiyor: Efektif Döviz Kuru. Nominal efektif döviz kuru (NEK); belirli bir kriter gözetilerek seçilmiş çift taraflı nominal kurların uygun bir ağırlıklandırma yöntemi kullanılarak elde edilmiş ortalaması iken, reel efektif döviz kuru (REK); NEK’in ülkeler arasındaki göreli fiyat veya maliyet unsurlarıyla düzeltilmiş halidir.(5)

Bir başka anlatımla; Türkiye’nin dış ticaretinde önemli paya sahip olan ülkelerin para birimlerinden oluşan sepete göre TL’nin ağırlıklı ortalama değerine nominal efektif döviz kuru (NEK), NEK’deki nispi fiyat etkilerinin arındırılmasıyla oluşturulan ortalamaya da reel efektif döviz kuru (REK) adı veriliyor.(6)

REK’teki değişim önemli

Bu tanımlardan da anlaşılabileceği gibi, reel efektif döviz kuru (REK) ülkeler arasındaki göreli fiyat veya maliyet gelişimi hakkında bilgi içeriyor, dolayısıyla ekonomilerin rekabet güçlerinin değerlendirilmesinde kullanılan anahtar makroekonomik göstergelerden biri olarak değerlendiriliyor. Bu nedenden dolayı da göreli fiyat ve maliyet değişimlerini de içeren REK’i esas almak gerekiyor.

Böylece bir ülkenin reel efektif döviz kuru endeksi (REK) 100’ün üzerine çıkıyorsa, o ülkenin ulusal parası diğer paralar karşısında değer kazanmaya, 100’ün altına düşüyorsa değer kaybetmeye başlıyor. Ya da ilkinde aşırı değerli, ikincisinde değersiz ulusal paradan söz ediliyor.

Böyle olunca da, aşırı değerlenmiş ulusal para altında ihracat daha pahalı hale geldiğinden, ihracat beklendiği gibi artmıyor. REK’in 120 – 125 aralığına doğru hareketlenmesi durumunda ise TL aşırı değerleniyor. Bu durumda para politikası araçları kullanılarak TL’ye müdahale edilebiliyor.(7)

REK azaldığında emek ve doğa sömürüsü artıyor

REK Endeksi düştüğünde ise meselenin bir başka boyutu ortaya çıkıyor, ülkede üretilen ürünler çok ucuz fiyattan dışarıda satılıyor. Yani hem ülke ekonomisi ciddi bir kan kaybına uğruyor, hem emek daha fazla sömürülüyor, hem de doğa daha fazla tahrip ediliyor.

TCMB’ye göre, Türkiye ekonomisinde TÜFE bazlı en düşük REK en son 2 yıl önce (Eylül 2018'de TL'de yaşanan sert değer kaybı sırasında) görüldü. Türkiye’nin (tüm ticari partnerleri açısından) REK’i 62.51’ye (8) ve sadece az gelişmiş ülkeler grubundaki partnerleri açısından REK’i 53,09’a kadar geriledi (2018 yılı Rahip Brunson krizinin patladığı ve doların kurunun 7,22 TL’ye kadar çıktığı bir yıldı).

Özcesi, Korona Salgınından bu yana (döviz kurundaki yükselişe paralel olarak) REK’te yeni bir dibe doğru gidildiği görülüyor. Ancak Korona Salgını ile doğrudan ilgili olan bu gelişmeden önce de Türkiye ekonomisinde işlerin iyiye gitmediğinin ve diğer ülkelerle kıyaslandığında, REK’in en fazla düştüğü ülkelerin başında geldiğinin altını çizmemiz gerekiyor.

Korona’dan önce başlayan iniş

Bu konuda en net bilgi IMF’nin son raporunda mevcut. IMF bunu reel efektif döviz kuru açığı (REER Gap) kavramı ile açıklıyor ve 2019 yılında 30 gelişkin ve azgelişmiş ekonomi karması içinde en fazla açığa (dolayısıyla da en düşük REK’e), yüzde 15-25’lik bir açıkla, Türkiye’nin sahip olduğunu ileri sürüyor.(9)

REK’teki Korona sonrası gelişmeleri ise TCMB istatistiklerinden (Temmuz ayı itibariyle) görebilmek mümkün.(10) Buna göre, (2003 yılı 100 olarak kabul edildiğinde), Temmuz 2020’de TÜFE bazlı REK 68.52 oldu. Bu yılın Mart ayında (yani Korona Salgınının ortaya çıktığı ayda) ise bu endeksin değeri 73,14 idi.  Azgelişmiş ülkeler bazlı REK ise Temmuz ayında 56,60’a kadar gerilemiş durumda. Aynı ayda ÜFE Bazlı REK 77,57 oldu (Mart’ta 80, 22 idi). Son olarak, işgücü ücretlerini ve maliyetlerini gösteren birim işgücü bazlı REK 69,82 oldu (Aralık 2019’da). Bu azgelişmiş ülkeler bazlı olarak hesaplandığında 48,80’e kadar geriliyor.

Bu verilerin Temmuz verileri olduğunun, Ağustos’ta yaşanan yüzde 7’ye yakın kur yükselişini yansıtmadığının altını çizelim. Yani bu ayda REK daha da düşük çıkacaktır.

Şimdi bu istatistikleri ekonomi politik açıdan (yani sosyal sınıflarla bağlantılı olarak) değerlendirelim.

REK’in ekonomi politik yorumu

2019 yılından bu yana Türkiye’de reel efektif döviz kuru (REK) , hem ihracat fiyatları, hem de bu üretimin gerçekleşmesi için işçilere, emekçilere ödenen ücretler bakımından en düşük düzeylerde seyrediyor.

Yani uluslararası ticarette çok önemli bir etken olan döviz kuru aşırı değerlenmiş, bunun karşısından TL hızla değer kaybetmiş durumda. Üretimi gerçekleştiren işçi sınıfı da bundan nasibini alarak en düşük birim maliyetleriyle yani en düşük ücretlerle çalışmaya zorlanmış bir halde bulunuyor.

“İzole üretim üsleri” ve Dardanel 

Salgın sonrası sermaye sınıfı, önümüzdeki süreçte (MÜSİAD’ın önerisiyle bazıları kurulmuş olan) İzole Üretim Üsleri gibi, işçiler için adeta bir cezaevi anlamına gelen üretim ve ihracat birimlerine yoğunlaşacak. (11)

Böylece daha da baskılanmış ve daha da düşük ücretlerle çalıştırılan işçiler sayesinde ihracatta rekabet gücü artırılmaya çalışılacak. Bu, Korona Salgınıyla derinleşen kapitalizmin krizinin bedelinin bir kez daha işçi sınıfına ödettirileceği anlamına geliyor.

Salgın koşullarında işçilere nasıl muamele edileceği ve devletin bu konuda nasıl sessizliğe bürüneceği, kısaca işçi sınıfını bundan böyle nasıl bir çalışma ve yaşam biçiminin beklediği açısından Çanakkale Dardanel fabrikasındaki yaşananlar çarpıcı bir örnek oluşturuyor.(12)

 

Düşük REK- emperyalist sömürü ilişkisi: Eşitsiz değişim olgusu

Kuşkusuz meselenin diğer bir boyutu da düşük kurlar aracılığıyla ortaya çıkan emperyalist sömürü. Bir başka anlatımla emperyalist kapitalist sistemin işleyişine uygun olarak azgelişmiş ülkeler çok büyük bir sömürüye ve dolayısıyla da değer kaybına uğruyor. Emperyalist ülkeler ise,  hem diğer ülkelerin işçilerinin emeğini, hem de doğal kaynaklarını gerçek değerinin çok altında fiyatlarla elde ediyorlar.

Böyle bir “eşitsiz değişim” altında azgelişmiş ülkeler (daha ucuz emek ve toprak, daha fazla mali teşvik sunmak anlamında) birbirleriyle yarıştırılıyorlar. Böylece değerinin çok altında fiyatlarla yaptıkları ihracat yüzünden bu ülkelerin halkları daha da yoksullaşırken, ekonomileri daha kırılgan ve krizlere yatkın bir hale geliyor. Bir araştırmaya göre ; (13) Güney’in azgelişmiş ülkeleri bu şekilde her yıl 2,66 trilyon dolar zarar ediyor.

Bir ülke diğerini sömürmez, sermaye emeği sömürür

Bu çözümlemeyi yaparken ciddi bir hataya düşmekten kendimizi sakınmamız gerekiyor. Kısaca, bu çözümlemede bir bütün olarak ticaret yapan iki ülkeden birinin diğerini sömürmesinden söz etmiyoruz.

Örneğin emeği ve ürünleri gerçek fiyatının altında satın alan Almanya’da, Alman halkının ya da Alman işçi sınıfının bu ticarette hiçbir belirleyici bir rolü yoktur. Böyle bir eşitsiz değişimden ortaya çıkan sömürüden faydalananlar başta ithalatçı Alman sermayesi olmak üzere bu ticarette rol alan sermaye sahipleridir.

İşbirlikçi yerli sermaye gerçekte kayba uğramaz

Benzer bir biçimde Türkiye tarafında, böyle bir kan kaybından asıl zararı görenler üretici-ihracatçı sermaye grupları değil, ihraç edilen malları üreten emekçilerdir. Çünkü onlar daha düşük fiyatlarda üretim yapmak için daha fazla saatlerde ve daha düşük ücretlerde çalışmaya zorlanırlar. Böylece mutlak artı değer sömürüsünün daha da artırılması biçiminde bir sömürüye tabi tutulurlar.

Yerli sermayedarların ya da ihracatçıların kaybı ise ancak deyim yerindeyse “kârdan zarar etmek” biçiminde olabilir. Yani bu denli rekabetçi bir piyasa olmasaydı elde edebilecekleri kârın sadece bir kısmından vazgeçmek durumunda kalabilirler. Kaldı ki devletler bu zararı telafi etmeye dönük olarak ihracatçılara cömert para- kredi sübvansiyonları ve ihracattaki vergi iadesi biçiminde vergi teşvikleri sunarlar. Bu sunumları yaparken de, bunun tüm ulusun çıkarı için yapıldığı izlenimi uyandırılır.

Kısaca eşitsiz değişimin neden olduğu sömürüden sadece ithalatçı tarafın sermayesi değil, ihracatçı tarafın sermayesi de pay alır. Bu bağlamda ulusal bir çatışmalı durum gibi görünse de, gerçekte böyle bir ulusal çatışmalı durum söz konusu değildir.

Burada gerçekte, sınıfsal çıkarların örtüşmesi ya da sınıfsal çıkarların çatışması söz konusudur. İki ülkenin sermayedarlarının çıkarları bir tarafta, işçilerinin çıkarları ise diğer taraftadır. Çatışmalı olan çıkar sadece bu iki sınıf arasındadır. Kısaca, emperyalist sömürü dışsal bir olgu değil, içsel bir olgudur. Ülkedeki işbirlikçi sermaye ve yöneticiler olmaksızın günümüzde emperyalist bir sömürü gerçekleşemez.

“Milliyetçilik” anti-emperyalizm demek değil

Bu temel gerçeklikten ötürü böyle bir sömürüye karşı mücadele milliyetçilik ya da ulusalcılık temelinde verilemez. İşçi sınıfının ve ezilen halkların böyle bir sömürüden kurtulabilmesi için uluslararası düzeyde işbirliği yapması ve mücadele etmesi gereklidir.

Bu bağlamda ülkelerin halklarını, emekçilerini birbirine düşman etmeye çalışan sözde anti-emperyalist ideolojilerden uzaklaşıp,  doğrudan kapitalizme ve emperyalizmle karşı mücadele çağrısı içeren enternasyonalist söylemlere ve eylemlere yönelmek gerekir.

Emperyalizmi sadece militarist güçle, uluslararası arenada hegemonya sıralaması ile sınırlandıran yüzeysel analizler emperyalizmin asıl olarak ekonomik karakterli olduğunu, emperyalistlerin mutlaka yerli işbirlikçi sermaye grupları ve siyasal iktidarlarla işbirliği yaptıkları gerçeğini gizlemeye hizmet eder.

Sonuç

Ülkede izlenen para politikaları ve kamu bankaları aracılığıyla yürütülen ve döviz rezervlerinin erimesinin sonucunda ortaya çıkan yüksek döviz kurları ihracata bir fayda sağlamıyor. Tersine eşitsiz değişim yasası gereği yoğun bir emek sömürüsüyle ve ülke dışına değer çıkışıyla, ülkenin daha da yoksullaşmasıyla sonuçlanıyor.

Geldiğimiz nokta itibariyle, Türkiye toplumu olarak ekonomik, sosyal, politik, ekolojik ve kültürel anlamda tam bir çoklu çöküş halindeyiz. Bu çöküşle birlikte ülke hızla çağdaş demokratik değerlerinden uzaklaşıyor, giderek daha fazla Orta Çağı çağrıştıran gerici uygulamalarla karşılaşıyoruz.

Aynı zamanda; başta yüksek dış borç anapara ve faiz ödemeleri, yabancı yatırımcıya sunulan yüksek faiz, transfer fiyatlaması yüzünden ortaya çıkan vergi geliri kayıpları ve son olarak yüksek döviz kurları aracılığıyla emperyalist kapitalist sisteme tam anlamıyla bağımlı bir hale gelmiş ve onun neden olduğu emek ve doğa sömürüsünün altında ezilir bir duruma gelmiş bulunuyoruz.

Eğer  son 18 yılda bizi uçuran bir diğer “başarı” örneği daha aranıyorsa, uzağa gitmeye gerek yok,  emperyalizmle iktisadi alandaki ilişkilerde bu fazlasıyla mevcut.

 ABD doları, Emek sömürüsü, Emperyalizm, İhracat,  Kur, Reel Efektif Döviz Kuru.

Dip notlar:

(1)     Mustafa Durmuş, “ Gelir ve servet eşitsizliği döviz kurunu yükseltiyor!”, http://mustafadurmusblog.blogspot.com (9 Ağustos 2020).

(2)       https://www.dw.com/tr/albayrak-kur-iner (12 Ağustos 2020).

(3)     Anthony Torres, Alex Lantier, “European economy collapses as EU bails out the super-rich”, https://www.wsws.org/en/articles ( 3 August 2020).

(4)       Barry Naisbitt with Janine Boshoff, Dawn Holland, Ian Hurst, Amit Kara, Iana Liadze, Corrado Macchiarelli, Xuxin Mao, Patricia Sanchez Juanino, Craig Thamotheram and Kemar Whyte , “The World Economy- Global outlook overview”, https://www.niesr.ac.uk (August 2020).

(5)       Hülya Saygılı, Mesut Saygılı, Gökhan Yılmaz, Türkiye İçin Yeni Reel Efektif Döviz Kuru Endeksleri, TCMB Çalışma Tebliği No: 10/12, Temmuz 2010,s. 2.

(6)       http://www.mahfiegilmez.com/reel-efektif-doviz-kuru-endeksi-nedir (18 Kasım 2020).

(7)       Agm.

(8)     TCMB Ödemeler Dengesi Müdürlüğü verileri (12 Ağustos 2020).

(9)       International Monetary Fund, 2020, External Sector Report: Global Imbalances and the COVID-19 Crisis, Washington, DC,( August 2020), s. 9,11.

(10)   TCMB agv.

(11) “Bir adım ötesi toplama kampı! İzole üretim üsleri kuruluyor”, https://www.evrensel.net (14 Mayıs 2020).

(12)   Can Kartoğlu, “Dardanel işçisinin evi neresi?”, https://sendika63.org  (2 Ağustos 2020); https://www.evrensel.net/yazi/86925/duyulup-duyulmadigina-bakmadan-bagirmak-gerek-hava-kursun-gibi-agir (12 Ağustos).

(13)   Jason Hickel, The Divide- A Brief Guide to Global Inequality and its Solutions, Windmill Books, 2017, s. 28.

 

31 Mayıs 2019 Cuma

CEMAZ-ÜL EVVELİNİ İYİ BİLDİĞİMİZ BİR TEORİ (I) (Kılavuzu karga olan bir öneri üzerine)



CEMAZ-ÜL EVVELİNİ İYİ BİLDİĞİMİZ BİR TEORİ (I)

(Kılavuzu karga olan bir öneri üzerine)

Mustafa Durmuş

31 Mayıs 2019

Siyasal iktidar artarda ekonomik paketler açıklasa da çoklu karakterli ekonomik krizle baş edemiyor.  Küçülme serisi sürüyor. Bugün açıklanan ekonomik büyüme verisine göre ekonomi bu yılın ilk üç ayında yüzde - 2,6 küçüldü (1).
Geçen yıl aynı dönemde ekonominin yüzde + 7,4 büyüdüğü göz önüne alınırsa ekonomideki küçülmenin bu bir yılda yüzde 10’u bulduğu görülüyor. Öncü ekonomik göstergelerden ekonomideki küçülmenin bu yılın ikinci çeyreğinde de süreceği anlaşılıyor. Öyle ki en büyük düşüş ithalatta (yüzde - 28,8) ve yatırım harcamalarında (yüzde -13) oldu. Bu iki gösterge ekonominin en önemli büyüme dinamiklerini oluşturuyor. 

DESTEKÇİ YA DA SUSKUN EMEK VE SERMAYE ÖRGÜTLERİ

HAK-İŞ, MEMUR-SEN ve TÜRK-İŞ gibi yandaş yönetimler altındaki işçi sendikaları ve MÜSİAD, TİSK, TOBB gibi iktidara yakın sermaye örgütleri iktidara verdikleri desteklerini sürdürüyorlar.
Büyük sermaye örgütü TÜSİAD ise (muhtemelen bu dönemde yapılan işçi karşıtı yasal düzenlemeler ve grev yasağı gibi uygulamalar ve bazı büyük alt yapı projelerinden aldıkları paylar nedeniyle) kısık bir sesle, yeni yapısal reformlar talep etmekten ötesini yapmıyor.

TİM’İN ÖNERİSİ GÜNDEM OLMADI

Diğer yandan döviz kazandırıcı sektörlerin başında gelen ihracat sektöründeki sermaye örgütlerinden biri olan Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin  (TİM) geçtiğimiz haftalarda ortaya attığı, ancak hızla değişen ülke gündemi nedeniyle yeterince tartışılmayan bir görüş birçok açıdan önemliydi. Üç parçalı bu yazının konusunu bu görüş ya da yaklaşım oluşturuyor.

Basında yer alan bir habere göre (2) TİM,  18.-19.Yüzyılda İngiltere’de yaşamış ünlü Klasik iktisatçı Sir David Ricardo'nun metodolojisini Türkiye’nin ihracatına uyarlayarak ülkenin ihracat kapasitesini artırmayı hedefliyor.

Örgütün Genel Sekreteri ve T. Varlık Fonu yöneticiliği de yapmış olan akademisyen Prof. Kerem Alkin, bu metodoloji altında Açıklanmış Karşılaştırmalı Üstünlükler Endeksi (RCA) kullanılarak nokta atışı pazar ve ürün hedeflemesi yapacaklarını ve böylece ülkenin ihracatta avantajlı olduğu alanlarda üretime yönelerek yeni ihracat kanallarının açılacağını ileri sürüyor.

BİTPAZARINA NUR YAĞDIRMAK

Böylece Alkin (Amerika’yı bir kez daha keşfederek) yaklaşık 200 yıl önce ortaya atılan ve geçerliliği son derece tartışmalı olan bir teoriyi (bazılarına göre yasa) yeni bir şeymiş gibi karşımıza çıkartıyor.

Bu teorinin ışığı altında ülkenin ihracatının (dolayısıyla da üretiminin) artırılacağını, böylece ülkenin hem döviz ihtiyacının karşılanacağını, hem de istihdam yaratılacağını ileri sürüyor (T. Varlık Fonu da tanıtılırken de bunun ülkenin makroekonomik istikrarsızlıklarla mücadele edilmesinde mucizevi bir buluş olduğu ileri sürülmüştü. Ancak bu Fon kurulduğundan bu yana ülkedeki kriz daha da büyüdü ve Alkin de Fon’un yönetiminden uzaklaştırıldı).

BAYAT BİR TEORİ NEDEN ISITILARAK SOFRAYA KONULUR?

Öncelikle ülkede ekonomisiyle, siyasetiyle, ideolojisiyle çoklu krizden topyekûn bir çöküşe doğru gidiş yaşanıyor. Düşük değerli liraya rağmen ihracat sektörü de (sektördeki işletmelerin düşük kârlılığı ve yüksek borçluluğu gibi nedenlerden dolayı) kriz potasına girdi.

Böyle bir dönemde (söylenecek yeni bir şeyler bulunamıyorsa), eskiler parlatılarak yeni birer umut gibi sunulmaya, böylece durum bir süre daha idare edilmeye ve özellikle de 23 Haziran seçimleri öncesinde kafası karışık ihracatçılar safta tutmaya çalışılıyor olabilir.

Ancak çok daha önemli bir neden söz konusu: Ekonominin derin resesyonu sürerken dış borç stoklarının yüksekliği. Öyle ki geçen yılın son çeyreği itibariyle 445 milyar dolarlık toplam dış borç stoku var ve bu yılın Mart ayı sonu itibariyle, vadesine 1 yıl veya daha az kalmış kısa vadeli 177,4 milyar doları bulan bir dış borç geri ödemesi yapılması gerekiyor (3).

Dövizli borcu ancak dövizli yeni borç alarak çevirmek mümkün ama artan risk primlerinin yol açtığı faiz maliyetleri nedeniyle bu iş çok zorlaştı. Böylece bu kapandan kurtulabilmek için borçlanma dışı yollarla döviz sağlamak gerekiyor.
Turizm sektörünün sağladığı döviz ise derde deva olacak düzeyde değil (bu yılın ilk 3 ayında 4,6 milyar dolar (4) . İhracat gelirleri ise ithalatı karşılamıyor (bu yılın ilk üç ayında ihracat 42 milyar dolar ve ithalat 49 milyar dolar oldu (5).

Döviz gelirlerini artırabilmek için geriye (yeniymiş gibi sunulan bir strateji ile) ihracatı artırmak kalıyor. Bu yolla hem üretim ve ihracatın yüksek düzeyde bağımlı olduğu ithalatın finanse edilebilmesi, hem ekonominin resesyondan çıkartılması, hem de dış borçların ödenebilmesi için gerekli olan dövizin sağlanabilmesi amaçlanıyor.

İŞE YARAR MI, YOKSA EVDEKİ BULGURDAN MI OLUNUR?

Kulağa hoş gelen bu beklenti gerçekleşebilir mi? Yani Ricardo’cu Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisine göre yeniden tasarlanacak olan ihracat ileri sürüldüğü gibi patlar mı, ülkeye akın akın döviz gelir mi, yeni istihdam yaratılır mı?

Yoksa 1980’lere kadar iyi kötü sürdürülmüş olan ithal ikameci kalkınma ve sanayileşme stratejisine, Özal’dan sonra bir darbe de, bu sözde “yeni” stratejiyle vurulur ve ülke kalkınma ve sanayileşme hayalini sonsuza kadar toprağa mı gömer? İhracatçıları kazansın diye ülke, ihracata dönük “yoksullaştırıcı bir büyüme” (6) yoluna mı sokulur? Bu yeni yönelimin sektörel olduğu kadar sosyal sınıflar, emekçiler ve gelir bölüşümü üzerinde ne tür etkileri olur?


200 YILLIK KARŞILAŞTIRMALI ÜSTÜNLÜK (AVANTAJ) TEORİSİ

Bu soruları yanıtlamaya geçmeden önce şu meşhur teorinin hangi ortamın ürünü olduğunu kısaca anlatalım.

Ricardo, 19. Yüzyılda Britanya’nın sömürgeler yaratma hedeflerine en uygun düşecek bir serbest ticaret teorisi geliştirdi. Karşılaştırmalı Üstünlükler de böyle bir serbest ticaret teorisinin en önemli kavramlarından biriydi. Oysa hem başta Britanya’nın ve daha önce onun sömürgesi olan ABD’nin, hem de bugün Avrupa’nın ileri derecede gelişmiş ekonomilere sahip ülkelerinin sanayileşmesi ve zenginleşmesi serbest ticaretle değil, sömürgeleri yağmalamaya dönük sömürgeci politikalarla ve yüksek gümrüklerle kendi sanayilerine dönük korumacı politikalarla gerçekleşmişti (7).

UNCTAD’a göre ise, 19.Yüzyıldaki uluslararası serbest ticaret söylemi Altın Standardı uygulamasının, baskıcı emek yasalarının ve dizginlenmemiş sermaye hareketlerinin (sömürgecilik) üstünü örtmekte kullanıldı (8).

Karşılaştırmalı Üstünlük, teknik olarak, verili bir üretim olanakları eğrisi altında iki mal arasında birbirinin yerine geçme anlamına gelen marjinal dönüşüm oranı ile ölçülen bir fırsat maliyeti olarak tanımlanabilir. Tam rekabet koşulları altında iki mal arasındaki fiyat rasyosu onların marjinal dönüşüm oranına eşitlenir.  Eğer bu eşitlik gerçekleşmezse üreticiler göreli olarak daha uygun fiyat rasyoları elde edene kadar bir maldan diğerine geçiş yapmayı sürdürürler (9).

TEORİNİN İŞLEMESİ İÇİN TAM BİR FAKTÖR AKIŞKANLIĞI GEREKLİ

Yani serbest ticaret teorisyenlerine göre (tam bir üretim faktörü akışkanlığı olduğu varsayıldığından), bir sektörden çıkan emek ve sermaye ülkenin diğer karşılaştırmalı üstünlüklere sahip sektörlerinde istihdam edilirler.

Oysa işini kaybeden işçilerin bir başka sektörde işe girebilecek ölçüde beceriye sahip olmaları o denli kolay ve hızlı olmaz. İşçiler böyle bir beceriyi ancak zamana yayılı eğitim programları ve işsizlik yardımları ile sağlayabilir. Ancak pek çok azgelişmiş ülkenin bunu karşılayabilecek gücü yoktur.

Keza para sermaye akışkan olabilirse de,  makina biçimindeki sabit sermaye akışkan değildir. Örneğin inşaat sektöründe kullanılan makine parkı, karşılaştırmalı üstünlüğün olduğu düşünülen tekstil ve hazır giyim sektöründe nasıl istihdam edilecektir?
Kısaca, sadece emek ve sermaye gibi üretim faktörlerinin ekonominin sektörler arasında yeterince akışkan olmadığı gerçeği bile Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisinin geçersizliğini ortaya koyar.

TAM REKABET KOŞULLARINDA RASYONEL ÜRETİCİ HAYALİ

Ayrıca bu yaklaşımın diğer bir defosu Tam Rekabet Piyasası koşullarının geçerli olduğunu varsayması. Oysa (özellikle de günümüz kapitalizminde), bu koşulların varlığından söz edilemez. Ayrıca “fiyatlar rasyosunu en uygun hale getirene kadar üreteceği mallar arasında gidip gelen üretici” tanımı da gerçekte var olmayan bir rasyonaliteyi, akılcılığı gerektirir.

Diğer taraftan, bunca defosuna rağmen, ana akım burjuva iktisat teorisine iman etmiş iktisatçılar tarafından ısrarla bu teorinin gerçek hayatta uluslararası ticareti yönlendiren bir teori olduğu ileri sürülebiliyor.

Örneğin Alkin,  küresel ticarete konu ilk 200 ürün içerisinde Türkiye'nin karşılaştırmalı üstünlüğe sahip 47 ürünü ihraç ettiğini, ilk 1000 ürünün 285'inde avantajlı (karşılaştırmalı üstünlüğe sahip) konumda bulunduğunu ve bu avantajlı ürünlerin üretim ve ihracatına ağırlık verilmesi durumunda, bu ürünlere yönelik 1,8 trilyon dolarlık toplam küresel talepten daha fazla pay alınabileceğini söylüyor (10).
Sektördeki bir diğer sermaye örgütü olan İstanbul Tekstil ve Hammaddeleri İhracatçıları Birliği  (İTHİB) Başkan Yardımcısı da bu söyleme katılıyor ve “teknik tekstilde 2019 ihracat hedefimiz 2 milyar dolar, tekstilde Avrupa’nın en iyisiyiz ama teknik tekstilde daha yolun başındayız” (11) diyor.

HANGİ ROBİNSON CRUSOE?

‘Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisi’nin uluslararası ticaretteki işleyişi açıklama konusundaki yetersizliği şöyle bir analojiyle daha iyi anlatılabilir.
Bilindiği gibi, ana akım iktisat ders kitaplarında Robinson Crusoe figürü, özellikle de uluslararası ticaretin analizinde başlangıç noktası olarak alınır. Buna göre Crusoe dayanıklı bir birey, çalışkan, zeki ve hepsinin de ötesinde tutumlu bir karakterdir, öyle ki rasyonel davranışlarıyla doğanın efendisidir. Oysa eserin yazarı ve kendi de bir sosyal bilimci olan Daniel Defoe tarafından yazılan romandaki Crusoe tanımı bundan farklıdır. Bu romanda Crusoe sırasıyla; işgalci, köleci, soyguncu, katil ve güç kullanan bir tiptir.  Yani iktisatçıların Crusoe’si ile gerçek Crusoe arasında fark var. Bu farklılık, iktisat kitaplarında yer alan tüm ulusların yararına olduğu ileri sürülen uluslararası ticaret tanımı ile pratikteki uluslar arası ticaretin gerçeklikleri arasındaki farklılıkta ete kemiğe bürünüyor (12).
 BLAUG: ANA AKIM İKTİSAT TEORİSİ HASTA!
Gerçek hayatı açıklamakta yetersiz kalan böyle ana akım teorilere bu denli bağımlılık aslında patolojik bir durum. Bu durumu Britanyalı bir iktisatçı M. Blaug modern iktisadın iflah olmaz hastalığı olarak tanımlıyor.

Ona göre, ana akım iktisat giderek ekonomi dünyasında neler olup bittiğini anlamamızı sağlayacak pratik sonuçlar sunmak yerine, iktisatçıları mesleki olarak tatmin etmeye yönelik, onların kendi aralarında oynanan entelektüel bir oyuna dönüştü. Bu iktisatçılar sosyo-ekonomik konuları sosyal matematiğe dönüştürdüler. Böyle bir matematikte analitik kesinlik çok önemli iken, bunun gerçek hayatı açıklayıp açıklamadığı konusu önemsizdir. İktisadın çok önemli bir kısmı adeta şehirlerin görüntülerini içeren ama bir şehirden diğerine nasıl gidileceğini gösteren bir haritası olmayan bir tür coğrafya gibidir  (13).

Devam edecek….

DİP NOTLAR:

(1)  TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, I. Çeyrek: Ocak - Mart, 2019, http://tuik.gov.tr (31 Mayıs 2019).
(2)  https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/ihracatta-rekabet-ustunlugu-ricardo-modeliyle-saglanacak (21 Mayıs 2019).
(3)  Hazine ve Maliye Bakanlığı, Türkiye Brüt Dış Borç Stoku İstatistikleri ( 29 Mart 2019),  https://www.hmb.gov.tr/kamu-finansmani-istatistikleri ve TCMB, Kısa Vadeli Dış Borç İstatistikleri Gelişmeleri - Mart 2019, https://www.tcmb.gov.tr (29 Mayıs 2019).
(4)  TÜİK, Turizm Geliri, Gideri ve Ortalama Geceleme Sayısı, 2001 – 2019, http://tuik.gov.tr (29 Mayıs 2019).
(5)  TÜİK, Yıllara ve aylara göre dış ticaret, 1989-2019, http://tuik.gov.tr (29 Mayıs 2019).
(6)  “İhracatta Yoksullaştırıcı Büyüme” (Immiserizing Growth)   J. Bhagwati (1969)  tarafından kullanılmış bir kavram. İhracat sektörüne ağır bir biçimde bağımlı ekonomilerde dış ticaret hadlerinin söz konusu ülkenin aleyhine seyretmesi halinde ihracat arttıkça, elde edilen ekonomik büyümenin ülkeyi gerçekte  yoksullaştırdığına dikkat çeken bir büyümeyi anlatır.
(7)  Daron Acemoğlu ve James A. Robinson, Why Nations Fail- The Origins of Power, Prosperity and Poverty, Profile Books Ltd.,2013, s. 245-250.
(8)  UNCTAD, Trade and Development Report 2018: Power, Platforms and the Free Trade Delusion.
(9)  A.P.Thirlwall, Growth and Development, 6th Edition, Macmillan Press Ltd, 1999, s. 425.
(10)               https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/ihracatta-rekabet-ustunlugu-ricardo-modeliyle-saglanacak (21 Mayıs 2019).
(11)               https://www.dunya.com/ekonomi/teknik-tekstilde-2019-ihracat-hedefi-2-milyar-dolar (31 Mayıs 2015).
     (12) Stephen Hymer, “Robinson Crusoe and the Secret of Primitive Accumulation”, 2011, Volume 63, Issue 04 (September), http://monthlyreview.org.
(13) Mark Blaug, “Ugly currents in modern economics”, Options Politiques 1997, s. 8.