20 Haziran 2017 Salı

“Yoksulluk, Gelir Dağılımı Ve Kamu Politikaları” Dersi Final Sınavı Soruları Ve Bazı Öğrenci Yanıtları

Bu yıl Maliye Bölümü’ ders programında yer alan ve tarafımca verilen, öğrenci ödevleriyle de zenginleştirilen  “Yoksulluk, Gelir Dağılımı Ve Kamu Politikaları” adlı seçimlik 3. Sınıf dersinde sorulan 4 soruya verilen yanıtlardan bazı örnekleri sunuyorum (yanıtların sosyal medyada yayınlanması için öğrencilerin onayı alınmıştır).

Soru 1: Devlet politikaları (maliye, para ve ücret-sosyal politikalar)  gelir bölüşümü ve yoksulluğu nasıl etkileyebilir, Türkiye’den somut örneklerle açıklayınız.

Merve Yılmaz:

“2008 krizinden sonra ekonomi politikaları finansallaşmanın tamamen emri altına girdi. Finansallaşma ekonomiyi reel üretimden kopararak paradan para kazanma biçiminde gerçekleşen borsa, hedge fonlar gibi spekülatif araçlara yönlendirir. Bu araçların kullanımı arttığında her ne kadar ülkeye para akışı sağlanıyor gibi görülse de temeline bakıldığında ülke kaynaklarının bu araçlarla sömürüldüğü, dışa aktarıldığı görülebilir.
Finansallşma kapitalizmin bir unsurudur ve dikkate alınmayan bu sistemin sürekli eski krizleri derinleştirerek yeni krizlere sebep olduğudur. Büyük Resesyondan sonra uygulanan sermaye destekli politikalar ekonomiyi görünürde büyütmüş ancak yoksulluğu daha da arttırmıştır. Ekonomi vergi reformu başlığı altında yapılan indirimler ve aflarla, verilen teşviklerle; faiz politikalarıyla özel sermaye desteklenerek büyütülmeye çalışılmıştır. Bunların yanında toplam vergi yükü azaltıldı ve ekonomi iç ve dış borçlanmayla finanse edilmeye başlandı. Zaten desteklenen zengin kesimden iç borçlanma yoluyla borç alınıp onlara yüksek faizlerle borç geri ödemesi yapıldı ve daha da zenginleşmeleri sağlandı. Aynı zamanda vergi yükü de yavaş yavaş emekçi kesimin üzerine kaydırıldı. Bu kesimin refahına katkıda bulunan eğitim, sağlık gibi sosyal harcamalar kısıldı.
Piyasa yoksulluğu vergi ve transferler öncesi piyasada meydana gelen gelir dağılımına göre yoksulluğu-gelir adaletsizliğini ifade eder. Devlet uygulayacağı vergi ve transferlerle bu yoksulluğu azaltabilir. Özellikle bütçe politikaları bu konuda çok etkindir. Ancak ülkemizde bütçe gelir adaletsizliğini gidermek amacıyla kullanılmıyor.
Kapitalizmin en önemli sermaye destekçisi olan ana akım teorisyenleri önce ekonomiyi büyütün sonra gereken müdahaleleri yaparak gelir adaletini iyileştirin önerisinde bulunuyorlar. Problem şu ki sermaye büyümeye devam ettiği sürece siyaset ve politikalar üzerindeki etkisi artıyor. Gelir dağılımı adaletsizliğinin giderilmesini sağlayacak politikaların uygulamasını istediği şekilde engelleyebiliyor. Türkiye'de devlet politikaları popülist amaçlar dışında gelir adaletsizliği ve dolayısıyla yoksulluğu azaltmak için değil, aksine zengin kesimi ve bunun içine dahil olan sermayedarları daha da zengin etmek amacıyla kullanılıyor. Uygulanan politikalar her ne kadar ekonomiyi büyütmek amacıyla olsa da, ne yazık ki sonuç buraya dayanıyor. Sermayenin kar oranları artıp servet belli, ellerde toplanmaya devam ederken yoksulluk da her geçen gün artıyor. Yoksulluk konusunun bu nedenle zıttı olan zenginlikle ele alınması önem arz etmektedir.
Asgari ücret 1404 TL ve günümüz koşullarında dört kişilik bir aile ancak bu miktarla barınma ve gıda ihtiyacını karşılayabilir. Birçok konuda orta karar bir yaşam düzeyinin biraz altının bile sağlanması mümkün değil. Buna bakılarak gerçek şudur ki ülkemizde çalışan yoksulluğu da çok fazla.  Üstelik çalışma koşulları da çok kötü. Ücretli emek sistemi denilen ve yedek sanayi ordusunu yaratan kapitalist sistemin post-Fordist üretim tarzıyla sömürüsü hat safhada. Ülkemizde hane halkının % 60'ı aylık 739 lira ile geçinmek zorunda kalıyor. Bu insanlar çoğu zaman köy ekonomisi ve borçlanma yoluyla ayakta kalabiliyor ve kapitalizmin finansal derinlik adı verilen sömürüsü burada bir kez daha devreye giriyor.
Türkiye' de en zengin % 20 gelirin % 50' sine sahipken geri kalan % 80 diğer % 50 yi paylaşmak durumunda.  Diğer bir ifadeyle en tepedeki 3' te 1 gelirin 3' te 2' sine el koyarken kalan % 60, 3'te 1 ile yaşamını sürdürmek zorunda bırakılıyor. Ülkemizde servet ise gelirden 2 kat daha adaletsiz dağılıyor.
Artık uygulanan devlet politikalarının sonucunun araştırılıp büyüme yanında kalkınmanın da sağlanabilmesi için gelir dağılımı adaletsizliğine dikkat çekilmesi ve gerekli uygulamaların yapılması sağlanmalıdır. Şu an uygulanan devlet politikalarıyla özel sektörün her durumda kurtarılması emekçi sınıfa her gün biraz daha yoksulluk olarak geri dönüyor”.
Taner Koşar:
“Devlet politikaları kuşkusuz yoksulluğu önlemede bir araç olarak kullanılabilir. Örneğin Türkiye'deki yoksulluğun nedenlerinden biri de gelir ve servet eşitsizliğidir. (Gelir Gini Katsayısı = 0,39 . Servet Gini Katsayısı = 0,83) Buradan hareket edersek maliye politikası aracılığıyla yoksulluğun önüne büyük ölçüde geçebiliriz.
Bana göre Türkiye'nin vergi sistemi açısından çözülmesi gereken 2 büyük sorunu var.  Bunlardan ilki vergi sisteminde dolaylı vergilerin (KDV , ÖTV gibi) payı % 70 iken dolaysız vergilerin ( Gelir Vergisi , Kurumlar Vergisi gibi) payı % 30 civarında seyretmektedir.  Bu durum düşük gelirli ,  yoksul vatandaşlarımız için büyük sorun arz etmektedir. Türkiye'nin en zengin iş adamı da litre başına 3 lira vergi öderken ortalama gelirli bir vatandaşımız da litre başına 3 lira vergi ödemektedir. Dolaylı vergilerin sistemdeki payının böylesine yüksek olması, İş Adamı - Yoksul Vatandaş örneğinde olduğu gibi bir takım sorunları beraberinde getirmektedir.
Büyük şirketlerin muafiyet, istisna, teşvikler adı altında vergiden kaçındıkları da Türkiye'nin bir diğer gerçeği. Maliye politikasını kullanarak bu durumu tersine çevirmek mümkündür. Sistemde reforma gidilip yeni düzenlemelerle dolaylı vergilerin payı düşürülebilirse yoksulluk oranında da ciddi bir düşüş yaşanacağı açıktır.
Vergi sisteminin bir diğer sorunuysa servetin vergilendirilmemesidir. Emlak vergisi , Motorlu Taşıtlar Vergisi gibi vergiler vergi sistemimizdeki servet vergilerinden olsa da sistem içerisindeki nispi payları çok düşük kalmaktadır. Maliye politikası aracılığıyla sisteme servet vergisi eklenip vergi tabanı genişletilirse yoksulluk oranlarında düşüş yaşanacaktır.
Tabi uygulanacak olan maliye politikasının başarılı olabilmesi için öncelikle yurt dışına kaçırılan paraların önüne geçilmesi gerekmektedir.  Daha sonra uygulanacak politikalar sonucu devlet, artan kamu gelirlerini olumlu yönde kullanıp işe yarar yatırımlar yaparsa istihdamı da arttırmış olur. İstihdam arttırılıp, işçi ücretlerinde bir düzenlemeler yapılırsa hem yoksullukta bir düşüş yaşanır, hem işsizlik oranı azaltılır, hem de gelir bölüşümü adaletsizliği giderilir. Uygulanacak doğru devlet politikaları, yapılacak reformlar Türkiye'nin daha ileri gitmesini sağlar.
Artan kamu gelirleriyle yoksullara, yaşlılara sosyal destekte sağlanır. Yapılacak huzur evleriyle, TOKİ’lerle (Bildiğimiz anlamda TOKİ değil. Bahsettiğim rant amacı gütmeyen TOKİ) sosyal devlet boyutunda da Türkiye'yi ileriye taşıyan politikalar geliştirilebilir.
Ayrıca asgari ücretle ilgili düzenlemelerin yapılması gerekliliği de bir diğer önemli konudur. 1400 liraya 4 kişilik bir ailenin günümüz şartlarında geçinmesi çok zordur. Asgari ücretlilerin ''insanca'' yaşayabilmeleri için asgari ücretin en azından 3.000 TL olması gerekmektedir”.
Zeynep Tusun:
“Yoksulluğun devlet politikaları ve gelir bölüşümü ile arasında yadsınamaz bir şekilde bağ vardır. Devletin yoksulluğa ve gelir bölüşümüne yıllar itibariyle olumsuz yönde destek verdiği görülmektedir. Devlet politikaları;
1.Devletin özel sermayeyi desteklemesiyle,
2.Devasa özelleştirmelerle,
3.Sıfır reel faiz politikasıyla,
3.Halkın ağır vergilendirilmesiyle,
4.Halkın sosyal harcamalarının kısılmasıyla,
5.İşçi sınıfının ücretlerinin kısılmasıyla gelir bölüşümün de adalet ve yoksulluk bu ve bunun gibi çeşitli maliye, para ve sosyal politikalarla negatif yönlü olarak etkilenebilmektedir. 
Devletin burada yapması gereken gelir bölüşümün de adaletin sağlanması ve yoksulluğun azaltılması için her vatandaşa hak ettiğini verecek şekilde serveti/geliri  bölüştürücü  politikalar uygulamaktır. Bir avuç zenginin servetin çoğuna sahip olması, kapitalist üretim sistemi içinde karların işverenin elinde toplanıp artık emeğin devletle bölüştürülmesi, buna bağlı olarak işçi ücretlerinin düşürülmesi, daha fazla kar elde etmek için az işçi, düşük ücret, kalitesiz ürün politikası sadece işvereni zengin ve mutlu edecektir. Servet zenginleri hükümranlığını bu artı değeri (karı) devletle paylaşarak gerçekleştirmektedir. Devletin burada yapması gereken ülkede sadece servet sahiplerinin yaşamadığını bilip her vatandaşı kucaklayarak işçi sınıfına da gereken desteği vermektir. Bu sayede gelir bölüşümünde adalet devlet politikalarıyla gerçekleşecektir. Bu politikalar nakit aktarım, ayni yardım şeklinde yardım kesildiği an emekçi sınıfı eski haline belki de daha da kötü hale bırakarak değil de yapısal reformlarla olmalıdır veya sıfır faiz politikası gibi sadece servet sahiplerini düşünen politikalar yapmak yerine tüm kesimi düşünen politikalar yapılmalıdır. İşçi ücretleri işçilerin emeğinin karşılığını alacak şekilde, vergi yapılanması herkesin gelirine göre ( dik artan oranlılık ) , sosyal harcamaların eğitim ve sağlık gibi beşeri sermayeyi verimleştirecek şekilde politikalar uygulanmalıdır.
Türkiye’ye baktığımızda ülkemizin % 20’si aşırı yoksul durumda, 16 milyon insan sosyal yardımlarla ayakta duruyor.  Sanayi kesiminde  % 30, tarım kesiminde % 35 oranında yoksul işsiz var. Yoksulların % 46’sı yevmiyeli olarak çalışıyor. Verilerden de gördüğümüz kadarıyla bu yoksulluğun ve gelir bölüşümü adaletsizliğinin tek sebebi servet zenginlerin çıkarları doğrultusunda çok iyi destek verirken işçi kesimine tam tersi politikalar uygulanmaktadır. Kurumlar vergisi oranı % 20 civarında iken efektif %10 civarıyla kurumlar karlarına kar katarken işçi sınıfının stopaj yoluyla kesilen vergileri %60 civarındadır. Bu oran gelir bölüşümünü adaletli ve yoksulluğu azaltıcı şekilde tekrar düzenlenmelidir.
Ülkemizde dolaylı vergilerin tabanının geniş olması servetten alınan verginin bütçede % 1 oranında bir paya sahip olması adaletli bir vergi sisteminin olmadığını göstermektedir. Mali anestezi ile dolayı vergi adı altında toplam vergi yükü içindeki payı çok yüksek vergiler toplanmaktadır. Bu da gelir bölüşümünde adaletsizliği beraberinde getirecektir. Sonuç olarak devlet politikaları servet sahiplerine imtiyazlı davranacak emek sahibi bireyleri dışlayacak politikalar yapmamalı. Kadınların ve erkeklerin ücreti arasındaki ortalama 16 kat (OECD) farkı eritmeli ve tüm bireyleri hak ettiği ölçüde vergilendirilmelidir”.
…………….
Soru 2: Sizce bir ülkede yoksulluk devletin -yerel yönetimlerin yardımları ya da hayırseverce yardımlar aracılığıyla ortadan kaldırılabilir mi? Bu tür yardımların ne tür ekonomik ve sosyal sonuçları olabilir, tartışınız.
Ebru Karaoğuz:
“Yoksulluk nedir?” diye sorarak başlayacak olursak;
Yoksulluğun kesinleşmiş bir tanımı olmamakla birlikte, şu cevapları verebiliriz:
Yoksulluk, “eğitimsizliktir”, ”barınacak yerinizin olmamasıdır”, ”bir işinizin veya iyi bir işinizin olmamasıdır”, “kirli su nedeniyle çocuğunuzun hayatını kaybetmesidir”. Açıkça söylemek gerekirse bu soru sorulduğunda sayfalarca yanıtlar somutlaştırılarak, verilebilir.
Yani; yoksulluk hayırseverce yapılan yardımlar, devletin- yerel yönetimlerin yardımlarıyla giderilecek kadar basit bir olgu değildir. Kapitalist sistemin var olmadığı, sınıfların var olmadığı, bürokrasi yerine insanların konuşurken dikkate alındığı bir toplumda yaşıyor olsaydık yoksulluk olgusuyla bu denli yüz göz olmayacaktık belki de.
Devletin-yerel yönetimlerin ülkemizde yapmış oldukları yardımları düşündüğümüzde elle tutulur bir sonuca ulaşamayacağımız aşikardır. Belirli dönemlerde, yoksul insanlara yapılan yardımlara baktığımızı varsayalım, örneğin yapılan kömür, gıda yardımları vb. nitelikteki yardımlar. Yapılan yardımların ‘yoksulluğu azaltıcı’ herhangi bir etkisi bulunmamaktadır.
Devletin yardımlarını,  hayırseverce yapılan yardımları küresel örnekler ile bağdaştıracak olursak; gelişmekte olan veya az gelişmiş ülkelere yapılan yardımların bu ülkelere “yardım” adı altında sömürücü nitelikte olduklarını söyleyebiliriz. Bu yardımlar ülkelerin durumunu iyileştirmekten çok çok uzakta ve yoksulluğu azaltma eğilimi yerine artırıcı etkilere sahiptir.
Devletin vatandaşa yaptıkları yardımlar için ise bazı görüşlere göre; bu yardımların yoksul insanları bir beklentiye sokuyor olması onları durumlarından, sistemden, yardım politikalarından şikayet etmez bir hale getirmiştir. Ayrıca yapılan işsizlik yardımları veya çocuk yardımlarına bakacak olursak; bu yardımlar insanların yoksulluklarını azaltıcı bir etki yaratmaktan çok uzaktadırlar.
Devletin; yoksulluk yardımına ihtiyaç dahi duyulmayacak politikalar getirmesi, kapitalist sistemin var olmadığını varsayarsak, olasıdır. Ücretlilerden alınan vergiler servet zenginlerinden alınsa bu vergi politikası değişikliği ile bile adaletli bir bölüşüm görebiliriz.
Yoksulluk yardımları, yukarıda da belirttiğimiz üzere insanlar üzerinde sosyal olarak tabiri caizse ‘tembelleştirici’ etkilerde bulunabilir. Bu yardımlar yerine sosyal harcamalar artırılsa çok daha belirgin sonuçlar elde edilebilir. Aslında zaten bu yardımlara ihtiyaç duyulmasının başlıca nedenleri arasında sosyal harcamalara yer vermeyerek ülke durumunun iyileştirilmemesi yer alır. Buna yeterli istihdam alanı sağlanamaması, gelir bölüşümü adaletsizliği vb örnekler verilebilir.
Kısacası; yoksulluk sadece yapılan yoksulluk yardımlarıyla ortadan kaldırılamaz. Bu yardım yerine uygulanacak politikalar, istihdam alanları artırımı, bürokrasinin daha az işlediği belki de hiç işlemediği bir toplumla birlikte sorunu algılayıp çözüm arayışlarına geçilebilir.
Yoksulluğun öncelikle, zengin kesimler tarafından algılanması belki de bu çözüm yöntemlerini aşmada önayak olabilir.
Şık davetlerde toplanılarak, vakıflar aracılığıyla ‘biz eğitim yardımı yaptık, şu kadar kız çocuğunu okuttuk, gurur tablomuz bu yardımlar’ denilerek daha sonra da bu ‘hayırseverce yapılan yardımları’ vergiden indirmek ne yazıktır ki yoksulluğu anlamanın kıyısından bile geçemez”.
Zeynep Tusun:
“Bence yoksulluk, devletin, yerel yönetimlerin yardımları yada hayırseverlerin yardımları ile ortadan kaldırılamaz.
Bu sadece geçici bir çözüm olur. Yardımlar azaldığında ya da kesildiğinde yoksul olan ailenin ortada kalmasına yardımlar aldığı sırada yardımlarını teminat görerek borçlanmasına ve yardımların kesilmesi ile borçların ödeyemeyecek hale gelmesine neden olur. Bu tür yardımların ülkedeki tüm yoksullara ulaşması imkansızdır. Yardım dışı kalan yoksullar daha fazla yoksullaşmaya devam edecektir. Yardıma ihtiyacı olmayan insanların bu tarz yardımları alması kaçınılmaz olacaktır.  Bu da bir bakıma kul hakkı yiyen insanları çoğaltacaktır.
Yoksulara yapılan ayni ya da nakdi transferler altında yapılan bu yardımların tam kamusal malların tamamlayıcısı olmaktan başka bir işlevi yoktur. Özel sektörün bu transferleri yapması ile hizmet ve malların fiyatları artacak, kalitesi düşecek bu da beraberinde yoksulluk kısır döngüsünü getirecektir.
Devlet bu transferlerle işçilerin emeklerini sömürmeyi meşru hale getirecektir. Oysa her şey olması gereken gibi işlese yardıma ihtiyacı olan yoksul kalmayacaktır. Meşru hale gelen bu sömürü ile aslında devlet yoksula değil yoksul devlete yardım ediyordur. Görünürde ise devlet bu yardımlarla yoksulları düşündüğünü ve çabaladığını göstermektedir.  Meşru hale gelen bu yardımlarla işçilerin ücretlerine razı olmalarına daha fazla vergi vermelerine daha fazla borçlanmasına ekonomik ve psikolojik anlamda kendini kötü hissetmesine neden olacaktır”.
…………
Soru 3: OECD, TÜİK ve UNDP raporları başta olmak üzere ulusal ve uluslararası çalışmalardan hareketle Türkiye’deki yoksulluğun boyutlarını, nedenlerini, bununla olası mücadele yöntemlerini tartışınız.
Merve Yılmaz:
“ OECD- Malumun İlanı şeklinde adlandırılabilecek raporunda;
1) Kapitalizmin krizli ya da krizsiz her daim eşitsizliklere neden olduğunu,
2) Gelirin adaletsiz dağılımının ekonomik büyümeyi yavaşlattığını,
3) Esnek üretim tarzının giderek yaygınlaştığını,
4) Kadınların ekonomik hayata katılmaları halinde erkeklerden % 23 daha az maaş aldığını, genç yoksulluğunun giderek arttığını,
5) Servetin giderek belli ellerde temerküz ettiğini kabul ediyor.
Tüm bunlar Türkiye'de ve seküler Dünyada kapitalist üretim tarzının ortaya çıkardığı yoksulluğu arttıran hem nedenler, hem sonuçlardır.
OECD raporuna göre Türkiye gelir dağılımı en adaletsiz olan 3. ülke iken sosyal adalet sıralamasında sonuncu sırada yer alıyor. TÜİK raporları da OECD’ yi destekler nitelikte; Türkiye' de gelir dağılımının giderek adaletsizleştiği, ülkemizin Doğu, Güneydoğu ve Kuzeydoğusunun gelirden ve dolayısıyla tüketimden en az payı aldığı sonuçları arasında.
Ekonomik büyümenin göstergesi olan tüketimden Kuzeydoğu Anadolu’nun aldığı pay sadece % 1.8. Gelirlerinin büyük kısmını gıda ve barınmaya harcıyorlar. Gıda enflasyonu % 12 civarında bu da insanları daha da yoksullaştırıyor. Eğitime ise gelirlerinin anca % 4’ ünü ayırabiliyorlar.
 UNDP İnsani Gelişmişlik raporunun sonuçlarına göre ise Türkiye'de insanlar mutlu olmak için yeterli şartlara sahip değil.
 OECD Yaşam Kalitesi Endeksi'nde ülkelere 23 gösterge ve 11 kritere göre puanlar veriliyor. Bu göstergeler içinde yaşam süresi, barınma, okullaşma oranı, iş bulabilme, yurttaş hakları, çalışma saatleri, güvenceli istihdam gibi etmenler yer alıyor. Yaşam kalitesinde sondan üçüncü olan ülkemiz 10 üzerinden 3,9 puan alarak Meksika ve Güney Afrika'nın üzerinde kendisine yer bulabildi. Haftada 50 saatten fazla çalışanların oranı %38 'i buluyor ülkemizde. İş yeri dışında geçirilen zaman ortalamasında sonuncu sıradayız yani kendimize zaman ayırmıyoruz.
Tüm bu raporlar Türkiye'deki yoksulluğun sebeplerini gösterir nitelikte. Bu göstergeler ancak Türkiye'nin sadece büyüme odaklı politikalarından vazgeçerek kalkınma hedefli politikalar yürütmesiyle sağlanabilir.
Tüm göstergelerin sebebi olan kapitalist üretim tarzı aslında ortadan kalkmadan bu durumun tamamen iyileşmesi mümkün değildir çünkü kapitalizm eşitsizlikler üzerine kuruludur. Ancak kısa vadede sermayenin vergilendirilmesi gibi daha eşitlikçi politikalarla adaletsizliğin giderilmeye çalışılması, uzun dönemde ise sistem değişikliğine gidilmesi gerekli”.
Soru 4: Tarihsel olarak ve çeşitli ideolojilere- yaklaşımlara göre yoksulluk olgusu nasıl açıklanmıştır, anlatınız.
Taner Koşar:
“Modernite Öncesi : Yoksulluk hiçbir şey hakketmeyen sınıfların durumu olarak açıklandı. Örneğin Eski Mısır'da firavunlar zenginlik içerisindeyken yoksulların hiçbir hakkı yoktu. Köle olarak çalıştırılıyorlardı.
17. - 18. yy'da : Fransız Devriminin etkisiyle önemli filozoflar , yazarlar , şairler (Kant gibi ,Rousseau gibi) yoksulluk konusuna değindiler. Bu dönem ''Yoksulluk Aydınlanması'' dönemi olarak da adlandırılır. ''Figaro'nun Düğünü'' gibi eserlerde yoksulluk olgusu sık sık işlenmiştir.
Klasik İktisat Dönemi : Yoksulluğun gerekli olduğunu söylemişlerdir. Yoksul insanlar geçinebilmeleri için çalışmak zorunda kalırlar. Eğer yoksulluk olmasaydı insanların aylaklık yapacağı dolayısıyla istihdamın azalacağını söylemişlerdir. Adam Smith'in Ricardo'nun önderliğini yaptığı klasik iktisatçıların yoksulluk ile ilgili düşünceleri bunlardır. İşi daha ileriye götürüp yoksulları lüks tüketim merakları olan ahlaksız kişiler diye nitelendiren kişiler de (Daniel Defoe) olmuştur.
Keynesyen İktisat Dönemi: Keynesyen iktisatçılar , ''Kapitalizm''e karşı çıkmazlar. Yoksulluk , kapitalizm doğru uygulanmadığı için vardır. Gerekli düzenlemelerle , reformlarla kapitalizm düzenlenirse yoksulluğun da azalacağını söylerler.
Marksist İktisatçılar : Yoksulluğun ana nedeninin artı değer sömürüsünden kaynaklandığını öne sürerler. Yoksulluk sistemin bir sorunudur. Yoksulluk ancak kapitalist sistem ortadan kaldırılırsa yok edilebilir. Kapitalist sistem var olduğu sürece yoksullukta var olmaya devam edecektir”.















19 Haziran 2017 Pazartesi

İŞİN SIRRI İŞÇİ BAŞINA ELDE EDİLEN KÂRIN YÜKSEKLİĞİNDE !

İŞİN SIRRI İŞÇİ BAŞINA ELDE EDİLEN KÂRIN YÜKSEKLİĞİNDE !

Mustafa Durmuş

21 Haziran 2017
Türkiye’de son on yıla damgasını vuran büyüme stratejisinin alt yapı, enerji ve üst yapı (konut-site, AVM, plaza vs) inşaatlarına dayalı olduğunu ve servetin de giderek artan bir şekilde bu faaliyetlerin doğrudan ya da dolaylı olarak sağladığı yüksek rantlar ve kârlardan elde edildiğini biliyoruz artık.

Bu strateji öyle önemli bir hale geldi ki TÜİK ekonomik büyümeyi hesaplarken, hesaplama yöntemini değiştirdi ve örneğin 2016 yılının ikinci yarısından itibaren konut harcamaları reel yatırım harcaması, konutlar için bankaların verdikleri uzun vadeli ipotek kredileri de (mortgage) reel tasarruf olarak sınıflandırılıyor.

Böyle olunca de istatistiklerde yatırım hacmi yüzde 30 ’a, tasarruf hacmi yüzde 24’e kadar çıktı. Bunun kaçınılmaz yansıması da ekonomik büyüme hızlarındaki coşma oldu. Böyle olunca da, büyük çapta ekonomik durgunluk, dış borç stoku, politik kriz ve jeopolitik risklerle kuşatılmış olmasına rağmen ekonominin geçen yılın son çeyreğinde yüzde 3,5 ve bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 5 büyümesine şaşırmamak gerekiyor (bu büyüme hesaplaması konusunda TÜİK’in ciddi olarak eleştirildiğini hatırlatmakla yetinelim).
Pastanın kreması enerji yatırımları
Bugünkü yazımız aslında sözü edilen bu alt yapı yatırımlarının özgün bir biçimiyle ilgili. Yani şu ana kadar üzerinde çok konuşulmuş, yazılmış olan büyük köprüler, oto yollar ya da tünellerden ziyade, enerji alt yapı yatırımları olarak da geçen hidro elektrik santraller (HES) ile ilgili.

Çünkü başta Karadeniz ve Doğu ve Güney Doğu Anadolu Bölgeleri olmak üzere ülke çapında yüzlerce hidro elektrik santrali projesi mevcut. Bunların bazıları tamamlandı, bir kısmı inşaat halinde ve yenileri de gündeme geliyor. Bunların büyükçe bir kısmının koşullu yükümlülükler biçiminde devlet garantisine sahip olduğunu da vurgulayalım.
Bu yatırımlara, doğal çevreyi tahrip ettiği, yerel tarım üreticisine zarar verdiği, çevreyi ve suyu kirlettiği için büyük bir tepki olduğu ve hatta yer yer yerel direnişlerin de ortaya çıktığı malum.

Ne kadarı ihtiyaçtan, neden ısrarla HES?

Siyasal iktidar enerjiye olan ihtiyaçtan yola çıkarak bu projeleri savunuyor. Enerjiye olan ihtiyaç belli, ancak bunun ne kadarlık kısmının gerçek bir ihtiyaçtan ne kadarının ise türetilmiş bir ihtiyaçtan kaynaklandığı sorusu hala ortada.

Çünkü yapılmış büyük köprülerin kullanım oranına bakıldığında, bu ihtiyacın en azından bir kısmının türetilmiş bir ihtiyaç olduğu ileri sürülebilir. Benzer bir biçimde HES’lerin ürettiği elektrik için devlet satın alma garantisi verdiğinde ihtiyacın çok üzerinde santral yapımı söz konusu olabiliyor.

Bu ihaleleri, projeleri alanların da Türkiye’nin son yıllarda yıldızı çok hızlı parlayan az sayıda büyük inşaat-enerji grubu olduğu dikkate alındığında bu abartılı ihtiyaç somutlaşıyor.

Soruyu şöyle soralım. Enerji ihtiyacı biliniyor. Ancak doğaya ve yerellere asgari düzeyde zarar veren, hatta hiç zarar vermediği ileri sürülen yenilenebilir yeşil enerji gibi seçenekler mevcutken iktidarlar neden sorgulamaksızın HES yapımına yöneliyorlar?

Kâr ama en fazla kâr !           
         
Bunun yanıtını duyar gibiyim: Kâr… Kuşkusuz içinde yaşadığımız toplumun temeli kâr elde etmeye ve en fazla kâr elde etmeye dayanıyor.

Yani üretim faaliyetine karar verilirken, doğanın, toplumun, insanların ihtiyaçları kâr sağlama güdüsünden çok sonra geliyor, hatta bazen sıralamada bu ihtiyaçlar hiç yer almıyor (örneğin barışa olan ihtiyaç gibi).

Ancak bunca sektör ve ekonomik faaliyet türü varken, örneğin neden yeni sanayi fabrikaları kurulmazken, HES’ler kurulur?

Bu sorunun yanıtını birkaç gün önce yayımlanan bir araştırmadan türetmek mümkün. Bu araştırmaya göre (1) Dünya çapında işçi başına en çok kâr elde edilen sektör enerji sektörü. Öyle ki diğer sektörlerle aradaki fark en az iki kat.

Aşağıdaki grafik-çizim S&P 500 Borsa Endeksinde yer alan dev çok uluslu şirketlerin işçi başına yılda elde ettikleri kâr miktarlarını gösteriyor.

Bu verilere göre bu şirketler işçilerin sırtından yüz binlerce dolardan başlayarak milyonlarca dolara varan miktarlarda (enerjide olduğu gibi) kâr elde ediyorlar.

Rakamlar gerçekten de dudak uçurtucu türden: Yılda bir işçiden elde edilen kâr miktarı enerji sektöründe 1,8 milyon dolar, sağlıkta 900 bin dolar, doğal tekel hizmetlerinde (örneğin ulaştırma) 800 bin dolar, tüketim malları sektöründe (400 bin- 700 bin dolar), finansal sektörde (bankacılık vs) 650 bin dolar, iletişimde 500 bin dolar, teknolojide 480 bin dolar ve sanayi sektöründe 320 bin dolar.

İşçi başına kârın göreli olarak daha düşük olduğu sektörlerin ortak özellikleri; bunların asıl olarak sermaye ve teknoloji yoğun sektörler olmaları, bu durumun üretim maliyetlerini yükseltmesi, sağlık sektöründe olduğu gibi ar-ge maliyetlerinin yüksekliği, bu sektörlerin üzerindeki net vergi yükünün daha ağır olması (daha az teşvik almaları), royalti ödemelerinin yüksekliği, alt yapıda olduğu gibi bakım ve onarım maliyetlerinin yüksekliği, bu sektörlerin diğerlerine göre daha nitelikli uzman dolayısıyla da yüksek ücretli mühendis, işçi çalıştırmaları.

Bunlara, göreli olarak işçi başına daha yüksek kârın olduğu sektörlerde sendikalaşma oranlarının düşüklüğü, taşeron kullanımının yaygınlığı, bu sektörlerin özellikle enerji ihtiyacı gerekçesiyle her türlü devlet desteğinden ve teşviğinden yararlandırılmaları ve son olarak doğada hazır bulunan nehirlerin, derelerin arazilerin bu sektörlere bedava sunulması gibi faktörler eklendiğinde enerji yatırımlarının neden bu denli cazip olduğu daha iyi anlaşılıyor.




15 Haziran 2017 Perşembe

TETKİKLER KÖTÜ, HASTA KENDİNİ İYİ HİSSETMİYOR, AMA DOKTOR “İYİSİN” DİYOR

TETKİKLER KÖTÜ, HASTA KENDİNİ İYİ HİSSETMİYOR, AMA DOKTOR “İYİSİN” DİYOR

Mustafa Durmuş

14.07. 2017

Bu yılın ilk üç ayına ilişkin ekonomik büyüme oranı açıklandı: Yüzde 5.
Ardından da yorumlar ve değerlendirmeler gelmeye başladı. Bir toplantıda TÜSİAD sözcüsü, diplomatik bir dille, bunun “sürpriz derecede yüksek bir büyüme hızı” olduğunu açıklarken, aynı toplantıda konuşan Dünya Bankası Türkiye Direktörü Zutt “bu büyümenin Kredi Garanti Fonu tarafından tetiklenen yapay bir büyüme” olduğu uyarısında bulundu (1).

2016 yılının son çeyreğinde yüzde 3,5 ve ardından gelen çeyrekte, yani bu yılın ilk üç ayında yüzde 5 büyüme. “Böyle giderse yılın geri kalan kısmında bu yüzde 6, yüzde 7... diye devam eder” diyesi geliyor insanın. Keşke öyle olabilse.
Bunun gerçekleşmesi mümkün mü?

Konu üzerine değerlendirmeler yapan birçok yorumcunun üzerinde anlaştıkları bazı noktaları sıralarsak (2):

-Yüzde 5 büyüme oranı beklenenin çok üstünde.

-TÜİK’in yeni hesaplama yönteminde kullandığı veriler bu sonuca yol açmış olabilir. Dolayısıyla da bir hesaplama hatası olabilir.

-Büyüme, son 6-9 aydır aşırı biçimde sermayeye kullandırılan vergi teşviklerinin, hızla artan kamusal tüketim harcamalarının, bol, düşük faizli ve devlet garantili kredi politikasının bir sonucu. Dolayısıyla da bu teşvikler sürdürülebilir olmadığı gibi, bunların faturası ileriki dönemlerde önümüze gelecek.

- Ekonomik büyüme oranı ile büyümenin bileşenleri olan, sınai yatırımlar başta olmak üzere, diğer verilerin zayıflığı arasında ciddi bir uyumsuzluk var.

- Böyle yüksek oranda büyümüş olan bir ekonomide ortaya çıkması gereken olumlu gelişmeler yok. Tam tersine, geçen yılın ilk çeyreğine göre, işsizlik artmaya devam ediyor, yeni istihdam artışı çok cılız, kamu gelirleri artmıyor, buna karşılık bütçe açığı artıyor, turizm gelirlerinde ciddi düşüş görülüyor, enflasyon bir türlü düşmüyor, yoksul sayısı artıyor, faiz oranları çok yüksek, bu arada hanelerin ve özel sektörün borç stokları giderek büyüyor, kur ise hala 3,50’nin üzerinde seyrediyor.

Yani hasta kendini iyi hissetmiyor, tetkiklerinin, tahlillerinin büyük bir kısmı kötü çıkmış ama doktor ısrarla hastanın iyi durumda olduğunu söylüyor.

Sınai yatırımlarda alarm durumu

Bu değerlendirmelerde gerektiği kadar üzerinde durulmayan bir veri üzerine odaklanmak istiyorum.

Geçen yılın ilk çeyreğinde sabit sermaye yatırım harcamalarındaki büyüme yüzde 6,6 idi ve ekonomi yüzde 4,5 büyümüştü. Oysa bu yılın ilk çeyreğinde yatırım harcamalarında büyüme hızı sadece yüzde 2,2 oldu. Yani yatırım harcamaları üçte bir düzeyine kadar düştü. Buna rağmen büyüme hızı yüzde 5 oldu. Bu nasıl mümkün olabilir ya da bunun ne tür sonuçları olabilir?

Eğer hesaplamalarda bir yöntem hatası ya da kullanılan verilerde bir hata yoksa bunun açıklaması TÜİK’in yaptığı gibi olabilir (3): Harcamalar yönünden büyümeyi sağlayan faktörler; bol, ucuz kredi ve teşvik politikaları sonucunda özel tüketim harcamalarındaki artış (yüzde 5,1), kurdan kaynaklı ihracat artışı (yüzde 10,6) ve kamunun tüketim harcamalarındaki artıştır (yüzde 9,4).

Birkaç banka ve holdingin kârı artınca ekonomi büyüyor

Bu büyümenin bir başka boyutunu gelirler yönünden ele almak mümkün. Daha önceki bir yazımızda da vurguladığımız gibi (4) bu çeyrekte bankaların kârlarını ortalama yüzde 65 oranında artırması, büyük holdinglerin ve inşaat şirketlerinin kârlarını yine milyarlarca lira artırmaları ve borsa kazançlarındaki süper artışlar ekonomiyi büyüttü diyebiliriz.

Böyle bir büyümenin, yeterince ve iyi ücretli ve nitelikli istihdam yaratmadığı, faiz oranlarını, işsizliği, yoksulluğu azaltmadığı, işçilerin, küçük üreticilerin gelirlerini artırmadığı için, emekçiler başta olmak üzere toplumun büyük bir kesimine somut bir fayda sağlamadığı açık.

Bir diğer önemli husus da böyle bir büyümenin sürdürülebilir olup olamayacağıdır. Zira kapitalizm altında ekonomik büyüme yeni sınai yatırımlarla ve emek gücü verimliliğindeki artışlarla mümkün olabiliyor (diğer yandan böyle bir kâr amaçlı büyüme sonucunda Dünyanın her yerinde görüldüğü gibi emeğin ve doğanın tahribatı da kaçınılmaz oluyor. Bu durum kapitalist üretim tarzının çözemeyeceği çelişkilerden sadece biri).

Yatırım- ekonomik büyüme rabıtası

Yatırımlar ekonomiyi, hem doğrudan (kısa ve orta vadede), hem de emek gücü verimliliklerini artırarak (uzun vadede) büyütüyor. Yani sınai yatırımlar artmıyorsa (tam tersine düşüyorsa) ortaya çıkan büyüme sadece sanal bir büyümedir, kısa vadelidir. Sorunu böyle tanımladığımızda geleceği daha doğru tahmin etmek kolaylaşır.

Kâr ve yatırımın politik iklimi

O halde yatırımcı neden yatırım yapmaktan kaçınır? Bunun kabaca üç nedeni var:
İlk olarak, yatırım yeterince kârlı değildir- yatırım maliyetleri (örneğin kredi faiz oranları) çok yüksektir. İkinci olarak, firmalar çok borçludur, borçlarını çevirmekte zorlanırlar ve üçüncü olarak yatırım için iyi ve güvenilir bir politik ortam yoktur, geleceğe ilişkin ciddi belirsizlikler ve riskler söz konusudur.

İlki konusundaki en büyük sorun son dönemde Türkiye’de bir ayağı hızlı bir finansallaşmaya yaslanan inşaat ve ranta dayalı büyüme modelinin kendidir. Bu sektörde rantlar çok yüksek ve bu rantların yeniden üretim hızı çok yüksek olunca ya da borsa veya devlet tahvili getirileri sanayi kârının üzerine çıkınca, üstelik devlet bu gelirlerden aldığı verginin oranını asgari ücretlinin gelir vergisi oranının dahi altında tutunca (borsa ve tahvilde yüzde 0 - 10) bu sektöre yapılan finansal yatırımlar kuşkusuz daha cazip hale geliyor.

Bir başka deyimle faiz, rant ve bununla bağlantılı sermaye getirileri, sanayi kârının üzerine çıktığında sanayi sektörüne giderek daha az yeni yatırım yapılıyor.

İkinci olarak, ülkede demokrasi, toplumsal barış tesis edilmemişse, hukukun üstünlüğü sağlanamıyorsa, OHAL gibi uygulamalar sürüyorsa, kaldırılması ufukta gözükmüyorsa ve en son olarak Katar’a asker gönderilmesi örneğinde olduğu gibi dış politika alanında alınan bazı alınan kararlar jeopolitik riskleri yükseltmişse, sadece yerli yatırımcı değil, yabancı sınai yatırımcı da yeni yatırım kararı almıyor, hatta bu kesimlerde ülkeden çıkma eğilimi ağır basıyor.

Yatırımların sürdürülebilir, istihdam ve gelir yaratıcı bir büyüme için ne kadar önemli olduğu, aynı zamanda da yüksek borç stoklarının yatırımları nasıl durdurduğu, en son Levy Ekonomik Öngörü Merkezi’nin yapmış olduğu bir araştırma ile ortaya konuldu (5).

Sonuç olarak, Türkiye açısından sadece izlenen büyüme stratejisinin, rantların ve faizlerin, özel sektörün yüksek borç stoklarının ve kısa vadeli dış borç ödemelerinin yüksekliğinin değil, aynı zamanda yatırımın politik ortamının da sorgulanması gerekiyor. Yani ülkenin hızla normalleşmesi, demokratikleştirilmesi, ülkede toplumsal barışın tesis edilmesi soyut bir ekonomik büyüme oranı tartışmasından çok daha önemli.
……….
(1) 
http://www.cumhuriyet.com.tr, 12 Haziran 2017.
(2)
http://www.mahfiegilmez.com/…/buyuduk-ama-sorunlar-da-buyud…;http://www.hurriyet.com.tr/…/ugur-g…/buyume-neden-sasirtiyor;https://www.dunya.com/…/buyumemiz-hizlandi-hizlanmaya-ama-g….
(3)TÜİK, Dönemsel Gayri Safi Yurtiçi Hasıla, I. Çeyrek: Ocak - Mart, 2017,
Sayı: 24567, 
http://www.tuik.gov.tr, 12 Haziran 2017.
(4)
http://www.realitehaber.com/…/buyuk-sermayenin-agzi-kulakl…/ .
(5)
https://thenextrecession.wordpress.com/…/investment-profit-….


14 Haziran 2017 Çarşamba

İNGİLTERE SEÇİMLERİ: “BASKIN HER ZAMAN BASANIN OLMAZ”

İNGİLTERE SEÇİMLERİ: “BASKIN HER ZAMAN BASANIN OLMAZ”
Mustafa Durmuş

10 Haziran 2017

İngiltere Başbakanı ve Muhafazakâr Parti’nin (Tory) lideri T. May baskın bir seçimle hem iktidarını sağlamlaştırmayı, hem de ciddi bir tehdit gördüğü İşçi Partisi’nin (LP) yeni liderliğini (Corbyn) bertaraf etmeyi planlamıştı ama seçim elinde patladı. Üç gün önce yapılan baskın seçim Muhafazakâr Parti açısından bir felaketle sonuçlandı çünkü tek başına iktidar olma imkânını da yitirdi.
Bu seçimlerin kazananı kuşkusuz 2015 genel seçimlerine göre oyunu yüzde 9,5 oranında artırarak yüzde 40 oy alıp 262 milletvekili çıkartan ( 32 mv artış)  İşçi Partisi oldu. Muhafazakâr Parti ise yüzde 42’de kaldı, oy oranını yüzde 5,5 oranında artırdı ve 318 milletvekili çıkarttı ama bir önceki seçime göre milletvekili sayısında 13 düşüş yaşadı. Böylece de tek başına iktidar olma olanağını yitirdi (1). Yani İşçi Partisi yüzde 3 puan daha fazla oy alabilse iktidar olabilecekti.
Irkçılar, göçmen düşmanları kaybettiler
Seçime katılan diğer partilerin tamamına yakını (Sinn  Féin hariç) önemli kayıplar yaşadılar. En büyük kaybı yaşayan ırkçı, göçmen karşıtı UKIP oldu, Yüzde 10,8 oranında oy kaybı yaşayarak sadece yüzde 1,9 oy alabildi. Yeşiller Partisi’nin kaybı yüzde 2,1 oldu.
Oy kaymaları açısından en önemli etkiye sahip olan siyasal parti ise yüzde 1,7 oy kaybeden İskoç milliyetçilerinin partisi olan SNP oldu. Sadece 35 milletvekili çıkartabilen bu parti bu seçimlerde 19 milletvekili kaybı yaşadı. Buna karşılık İrlandalı seçmeni kucaklayan Sinn Féin milletvekili sayısını neredeyse yarı yarıya artırarak toplamda 7’ye çıkarttı.
UKIP’in seçmeninin önemli bir kısmının Muhafazakâr Partiye değil de İşçi Partisi’ne yönelmesi göçmen karşıtlığı politikasının gerçekte tutmadığının bir göstergesi.
Sonucu belirleyen faktör neo liberal kemer sıkma politikaları
Bu seçimlerin sonucunu belirleyen faktör, işçilerin, emekçilerin, işsizlerin ve gençlerin çok ağır kemer sıkma politikalarına, düşük reel ücretlere ve sosyal transferlerin ve kamusal hizmetlerin budanmasına karşı olan tepkileriydi.
Bu durum örneğin gençlerin tercihlerine yansıdı ve seçimlerde genç seçmenler büyük bir çoğunlukla İşçi Partisi’ne yöneldiler. Bu da özellikle de Muhafazakâr iktidarların gençlere gelecekle ilgili olarak (özellikle de istihdam yaratma ve ücretsiz eğitim gibi konularda) hiçbir umut vermemesi, izlediği politikalarla onlardaki yabancılaşma ve dolayısıyla da sisteme karşı çıkma duygularını körüklemesiyle ilişkili.
Nitekim 18-24 yaş arası gençlerin 2/3’ü, 25-34 yaştakilerin ise yarısından fazlası İşçi Partisi’ne oy verdi (benzer bir durum Türkiye’de son referandumda gençler arasındaki ‘Hayır’ oylarının yüzde 60’ı bulmasıyla kendini göstermişti).
Brexit zorda, finans kapitalin kafası karışık
Bu seçimlerin en ağır sonucu iktidar partisi Muhafazakâr Parti için ortaya çıktı. Zira bu partinin bir süredir devam eden yükselişi sona ererken, ezeli rakibi Corbyn’in yeni liderliğindeki İşçi Partisi yükselişe geçmeye başladı.
Bu anlamda Evening Standart’daki yazısında G. Osborne’nin vurguladığı şey çok önemli: “T. May ofiste ama iktidarda değil. Bir iktidar boşluğu var” (2). Bunun açık sonucu yeni bir genel seçimin ufukta olması.
Ayrıca 10 milletvekili çıkartan DUP ile kurulması muhtemel bir koalisyon Hükümeti hem Brexit görüşmelerini daha da zorlaştıracak, hem de bir süredir çözülmüş gibi görünen İrlanda sorununu tekrar hortlatabilecek (3).
Zira böyle bir koalisyon, seçimlerde oylarını yarı yarıya artırmış olan Sinn Fein ile bir süre önce yapılmış olan anlaşmayı zora sokabilir (bu durum AKP’nin MHP ile koalisyonunun Kürt sorunu konusunda AKP’li Kürt seçmen ve milletvekilleri üzerinde yaratabileceği bir etki gibi düşünülebilir).
Bu sonuçlar Muhafazakâr Partiyi zora soktuğu kadar, 19 Haziran’da AB nezdinde başlayacak olan Brexit müzakerelerinde, iktidar çoğunluğunu yitirmiş bir partinin, Avrupa sermayesi karşısında güç yitimine uğramasından dolayı, İngiliz egemen sınıfının müzakerelerde elini zayıflatacak.
Yani AB’de Brexit’i yönlendirecek güçlü bir İngiliz Hükümeti artık mevcut değil. Bu nedenle de seçim sonuçları hem kemer sıkma politikalarının bundan böyle nasıl sürdürülebileceği, hem de Brexit görüşmelerinin İngiliz egemen sınıfı lehine nasıl yürütülebileceği konusunda egemenlerin kafasını karıştırıyor.
Bir başka deyimle, seçim sonuçları İngiliz finans kapitali arasında paniğe neden oldu. Bunu poundun seçimin hemen sonrasında dolar karşısında yüzde 2 değer kaybetmesinden görebiliyoruz.
Ayrıca bu sonuçların İngiltere’nin AB ile olan ticaretinde, ticaret hadleri, Bölge içindeki emek gücü akışı ve Thatcher zamanında uluslararası bir finansal merkez haline getirilen Londra’nın (City of London) finansal sermaye akımlarına ne kadar konu edileceği gibi hususlar üzerinde ciddi etkileri olacaktır.
Yeni bir seçim ufukta
Bütün bunlara bir de hali hazırda süren ekonomik durgunluk (İngiliz ekonomisi bu yılın ilk çeyreğinde G -7’nin en düşük büyüyen ekonomisi durumunda), yüksek işsizlik, artan enflasyon, poundun sürekli değer kaybetmesi gibi diğer ekonomik sorunlar eklendiğinde, siyasal olarak zayıflamış bir Muhafazakâr iktidarın öncülüğündeki bir koalisyon hükumetinin ömrünün uzun sürmesi beklenmemeli. Yani bu yıl yeni bir genel seçim gündeme gelebilir. Böyle olduğunda İşçi Partisi’nin olası bir iktidarından söz edebiliriz.
İngiliz genel seçimlerinin bir kez daha ortaya çıkardığı bir gerçek
Kapitalizm, işçi sınıfı başta olmak üzere toplumun büyük bir kesiminin ekonomik sorunlarına, gelir bölüşümü adaletsizliğine ve genel olarak ekonomik durgunluk ya da kriz gibi sorunlara kalıcı çözümler üretemiyor. Son 30 yıldır uygulanan ve faturayı asıl olarak emekçi sınıflara ödeten, özelleştirmeyi, metalaştırmayı, esnek istihdam ve düşük ücret politikasını, de regülasyonları, kuralsızlaştırmayı esas alan neo liberal politikalar da artık çözüm değil.
Diğer yandan hatırlayalım, 2008 küresel kapitalist krizi sonrasında İspanya ve Portekiz başta olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinde kapitalizmin sorunlarına çözüm üretemeyen Muhafazakar sağcı partiler iktidardan düşürülmüş ve yerine sosyal demokratlar getirilmişti. Ama onların da sonu hüsran oldu.
Çünkü egemen sınıflar, emek karşıtı kemer sıkma politikalarını bu kez bu sosyal demokrat partilere ve hatta Syriza örneğinde olduğu gibi sosyalizme yakın partilere uygulattılar. Bu partiler ‘kestaneleri ateşten alma görevini’ başarıyla uyguladılar, ama bu onların bazılarının sonu olurken, bazılarının da ciddi itibar kaybetmesine neden oldu.
Bu tespitle birlikte, İngiltere’de Corbyn liderliğindeki İşçi Partisi’nin zaferini küçümsemeden, hatta kendimize olan güvenimizi de tazeleyerek, şu uyarıyı da kendimize yapmalıyız: Kapitalizm altında işçi sınıfı ve toplumun büyük bir kısmının ekonomik ve politik sorunlarından kalıcı bir biçimde kurtulabilmesi mümkün müdür? Yoksa sosyalizm yolunda çok daha köklü, radikal bir değişime mi ihtiyaç var.
Bu bağlamda örneğin İşçi Partisi ve onun lideri Corbyn İngiliz işçi sınıfının gerçek temsilcisi ve lideri midir? Yoksa bu alan hala sosyalistler tarafından doldurulması gereken bir alan mıdır? (4)
…………
(1) The Guardian, “UK election 2017: full results”,
https://www.theguardian.com/…/live-uk-election-results-in-f…, 9 June 2017.
(2) 
http://www.telegraph.co.uk/…/george-osborne-savages-theres…/ .
(3) 
http://www.telegraph.co.uk/…/george-osborne-savages-theres…/. 
(4) Corbynomics konusundaki değerlendirmelerimiz için şu yazılarımıza bakılabilir: “Jeremy Corbyn: Sol için yeni bir umut mu?”, 9 Ekim 2015 tarihinde SYKP’de sunulan konferans metni; İngiliz İşçi Partisi’nin Seçim Bildirgesinden Öğrenmek”, 
siyasihaber.org, 31 Mayıs 2017.