Türkiye ekonomisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye ekonomisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ağustos 2020 Pazartesi

Dünya Bankası Türkiye Raporu: Elbette “ekonomi yüksek döviz kurlarından ibaret değil”

 

Elbette “ekonomi yüksek döviz kurlarından ibaret değil”

Mustafa Durmuş

17 Ağustos 2020

Yazının başlığı, özellikle de kurlardaki son yükseliş üzerinden iktidarın ekonomi politikalarını eleştirenlere karşı iktidar cephesince yapılan savunmayı özetliyor. 

Bu mealdeki sözler; bazen “buzdolabı sayısındaki artışın halkın refahındaki artış ile ilişkilendirilmesiyle”  dolaylı olarak söyleniyor, bazen de “bir merminin fiyatının ne kadar yüksek” ya da “terörle mücadelenin ne kadar pahalı” olduğu hatırlatılıyor. Böylece hem ekonomideki diğer göstergelerin iyi durumda olduğu, hem de ülkenin bekası açısından her türlü maliyete katlanılması gerektiği vurgulanıyor.

Kuşkusuz ekonomi sadece kurdaki değişikliklere indirgenemez. Nitekim bu durumun bilincinde olan Dünya Bankası da (DB) birkaç gün önce Türkiye ile ilgili bu yöndeki kapsamlı raporunu kamuoyu ile paylaştı.

Bu rapor Türkiye’deki son kur yükselişlerinden önce hazırlandığı için kurlarla ilgili son gelişme raporda yer almıyor. Ancak hemen her ekonomik göstergeye raporda yer verilmiş, mevcut duruma ilişkin ciddi bilimsel çözümlemeler yapılmış, geleceğe ilişkin öngörülerde bulunulmuş.

Raporu görme ama Biden’ı gündeme taşı

Bu anlamda rapor son yıllarda (bence) uluslararası kuruluşlar tarafından Türkiye ekonomisi üzerine hazırlanmış olan en kapsamlı raporlardan biri. Buna rağmen rapor (Bakan Albayrak’ın döviz kurundaki yükselişle ilgili çok tartışılan açıklamalarını yaptığı günlerde yayınlanmış olsa da), ana akım medyanın gündeminde gerektiği gibi yer almadı.

Havuz medyasında daha ziyade raporda yer alan  “Türkiye’nin Salgını daha hızlı kontrol altına aldığı” şeklindeki tespite yer verilmekle yetinildi. Raporun kendinin ülke ekonomisinin bugününe ve yarınına ait olduğu gerçeği göz ardı edildi.(1)  Bu yapılırken bugünlerde ABD Başkan adaylarından J. Biden’in bu yılın başında Türkiye ile ilgili söylediği iddia edilen bazı sözler aynı medya tarafından servis ediliyor.

Dünya Bankası Türkiye Ekonomik İzleme Raporu

Toplamda 120 sayfayı bulan ve çok sayıda banka ekonomistinin katkı verdiği bu rapor (2) Türkiye ekonomisinin ve insanımızın mevcut durumu ve yakın geleceği ile ilgili olarak çok önemli ipuçları veriyor, ciddi uyarılarda bulunuyor. Bu yazıda bunların hepsine yer verme şansımız olmadığı için, bazılarına odaklanmakla yetineceğiz.

Bu yıl ekonomi küçülecek, işsizlik ve yoksulluk artacak, 2021 ise belirsiz

İlk olarak, Dünya Bankası Türkiye ekonomisinin 2020 yılında yüzde -3,8 oranında küçüleceğini, buna bağlı olarak da, işsizliğin ve yoksulluğun daha da artacağını, ülkenin giderek daha fazla finansal bir kriz riski ile karşı karşıya bulunduğunu ileri sürüyor.

Son 3 yılda refahımız yüzde 25 azaldı

Rapordan (s.67); yurttaşlarımızın ortalama ekonomik refah düzeyinin (Korona Salgını yüzünden değil), aslında 2017 yılından bu yana düşmekte olduğu gerçeği ortaya çıkıyor.

Şöyle ki; 2017 yılında kişi başı milli gelir 10,616 dolar iken, bu sürekli olarak düşmüş ve 2018’de 9,693 dolara; 2019’da 9,127 dolara gerilemiş. İçinde bulunduğumuz yılda ise 7,924 dolara kadar düşmesi bekleniyor. Bu son 3 yılda ortalama gelirimiz yüzde 25 azaldı demek oluyor.

Diğer taraftan bu kişi başı gelir hesabının kendi de kusurlu. Zira sanki milli gelir eşit dağılıyormuş gibi, toplam milli gelir toplam nüfusa bölünerek bir ortalama bulunuyor. Oysa gerçekte yılda, bırakın başına binlerce dolar düşeni, bin dolar dahi düşmeyen milyonlarca yoksulumuz, buna karşılık az sayıda da olsa dolar milyarderlerimiz var. Yani rapor ana akım iktisadın ekonomik büyüme yanılsamasını da sürdürüyor.

2023’ te 2019’un gerisinde olacağız

Bu yanılsamaya rağmen, 2022 yılında kişi başı gelirin 8,502 dolar olarak gerçekleşebileceğinin öngörülmesi ise, bu süreçte bir ekonomik toparlanma olsa dahi, halkın durumunun iyileşmeyeceğini, hatta 2019 seviyesinin bile gerisinde kalacağını ortaya koyuyor.

Bu yüzden de 2023 yılında kendilerince yeni bir İslam Cumhuriyeti içinde yaşamak hayali kuranların, siyasal İslam sayesinde uğradıkları ekonomik refah kaybı üzerinden (yitirdikleri sosyal ve politik hakları bir yana)  bir kez daha düşünmelerinde fayda var.

Bu arada raporda diğer kurumların büyüme öngörülerine de yer veriliyor. Bu kurumlar Dünya Bankası kadar da iyimser değil. Örneğin IMF bu yıl Türkiye ekonomisinin yüzde - 5, OECD ise yüzde - 6’ya yakın küçüleceğini öngörüyor (s.65). Bu verilere rağmen, Bakan Albayrak’ın, iktisatçıların bu yıl ekonomide yüzde - 5 küçülme beklentisini hafife almasını ciddiye alabilmek mümkün değil.

Kısaca, Dünya Bankası bu yılı Türkiye için çok zor bir yıl olarak öngörüyor. 2021 yılında ise ekonomik büyümenin bir sıçrama yapabileceğini (yüzde 5) ileri sürse de, bunun ciddi olarak belirsizliklerle dolu olduğunun altını da kalın bir çizgi ile çiziyor. 

Tartışmalı varsayımlar

Ayrıca rapor büyümeye ilişkin tahminlerini şu varsayımlara dayandırıyor: “Salgın ile ilgili yeni sıkılaştırma tedbirleri (sokağa çıkma kısıtlamaları gibi) yapılmayacak, fiziksel mesafelenme uygulamaları bu yılın sonuna kadar (ya da aşı bulunana kadar) etkin biçimde sürdürülecek, yeni bir salgın dalgası olmayacak.”

Normalleşme, Kurban Bayramı ve turizm sezonunun açılması sırasında, Salgında günlük vakalarda bugün itibariyle Nisan ayından daha kötü sayılara ulaştığımız, grip mevsiminin yaklaştığı, bu nedenle de Salgınla mücadelede işimizin daha da zor olacağı çok açık.

Yönetenlerin Salgınla ilgili sorumluluğu yurttaşın kendine bırakırken, yurttaşın da umursamaz tavırları (3) dikkate alındığında, Dünya Bankası’nın raporunu dayandırdığı varsayımların pek de sağlam olmadığı ortaya çıkıyor. Yani Salgın bu Sonbaharda daha da kötüleşirse (ikinci bir dalgaya gerek kalmaksızın) ekonomik büyüme tahminleri tutmaz, ekonomik sonuçlar daha da kötü olabilir.

Talep yönlü büyüme sınırlarına ulaştı

Raporun detaylarında yer alan verilerse çok daha önemli. Zira bir süredir kredi genişlemesi ile (yani hormonlu olarak) talep yönlü büyütülmeye çalışılan ekonomide talebin artmayacağı, tersine ciddi olarak azalacağı öngörülüyor.

Bu bağlamda bu yılın bütününde özel tüketim harcamaları binde - 5; yatırım harcamaları (kredi büyümesine ve faizlerdeki keskin düşüşe rağmen) yüzde -10,5; ihracat yüzde -15 ve ithalat yüzde - 6,5 azalacak (s.15).

Bu yıl büyümesi beklenen tek harcama kalemi ise (tahmin edilebileceği gibi) kamunun tüketim harcamaları. Bu harcamaların yüzde 6,2 oranında artması bekleniyor. Ancak bu gelişme bütçe açığını uzunca bir süreden sonra ilk kez yüzde 5,6’ya kadar çıkartırken, geçen yıl fazla veren cari açığın da yüzde  -3,2’ye yükselmesiyle sonuçlanacak.

Bu durum raporda “ülkenin para politikası araçlarıyla ekonomiyi büyütme sınırına gelindiği” biçiminde yorumlanıyor. Çünkü Türkiye, diğer kırılgan 12 ülke arasında nominal faiz oranları enflasyon oranından en düşük olan ülke (reel faiz oranı  - 6 puan düşük) olarak sıralanıyor.

Bu da iktidara artık faiz oranlarını daha fazla indirme imkânı vermediği için (nitekim Ağustos’ta dolaylı biçimde faizler yükseltildi), ekonomiyi talep yönlü büyütmenin tek yolu olarak geriye kamu bütçesine (kamu harcamalarını artırarak) yüklenmek kalıyor. Nitekim rapor bunu “yönetimin bu alandaki cephaneyi kullandığı” şeklinde ifade ediyor (s.14).

Kuşkusuz bu gelişmeler kaçınılmaz olarak, krizle mücadelenin faturasının kamu sektörüne, dolayısıyla da vergi mükellefi emekçilere daha fazla ödettirilmesiyle sonuçlanacaktır.

 

İşsizlik arttı, çalışılan saatler ve ücretler azaldı

Raporda, Korona salgınının (özellikle Nisan ayından itibaren) istihdam ve işsizlik üzerinde ne kadar etkili olduğu ayrıntılı bir biçimde anlatılıyor:

“Bir bütün olarak istihdam ve işgücüne katılım sayıları 2’şer milyon civarında azaldı. Sektörel olarak en büyük kayıp; toplam istihdamın yüzde 55’ini sağlayan hizmetler sektöründe (istihdamının yüzde 10’unu, yani 1,5 milyon işçiyi kaybetti) yaşanırken, inşaat sektöründeki istihdam kaybı yüzde 28’i buldu. Alt sektörler itibariyle;  Salgın en çok gıda ve konaklama sektöründe etkili oldu, zira sektör Nisan ayında yüzde 62,5 oranında küçüldü.  Genel olarak turizm sektöründe, Nisan ayında gelen yabancı turist sayısı yüzde 99,3 oranında azaldı, otellerdeki doluluk oranı yüzde 3’e kadar düştü” (s.36).

Bir diğer önemli bulgu, raporun Türkiye’de DİSK-AR’ın da geniş işsizlik tanımında kullandığı iş saati kayıplarını da içeren bir ankete yer veriyor olması. Kurumun TOBB ile birlikte Haziran ayında yürüttüğü bir anket çalışması ülkede tüm sektörlerde hem çalışılan saatlerde, hem de işçilere ödenen ücretlerde ciddi oranlarda düşüş gerçekleştiğini gösteriyor.

Örneğin eğitim sektöründeki işletmelerin yüzde 41’i çalışma saatlerini, yüzde 27’si ücretleri; sağlık sektöründeki işletmelerin yüzde 40’ı çalışma saatlerini, yüzde 20’si ücretleri; gıda sektöründekilerin yüzde 33’ü çalışma saatlerini, yüzde 23’ü ise ücretleri düşürdü.  Bu indirimler ulaştırma ve depolama sektöründe sırasıyla yüzde 33 ve yüzde 20; konaklama sektöründe yüzde 31 ve yüzde 19; toptan ve perakende ticarette yüzde 29 ve yüzde 8; imalat sanayinde yüzde 28 ve yüzde 14 ve inşaat sektöründe yüzde 29 ve yüzde 11 dolayında oldu (s.43).

Yoksulluk arttı ama hesaplama yöntemi hala sorunlu

Rapor yoksulluk oranının yüzde 10,4’ten yüzde 14,4’e yükseleceğini ileri sürüyor. Bu 1,2 milyon daha yurttaşın yoksullar kervanına katılacağı anlamına geliyor.

Ancak yoksullukla ilgili olarak sunulan veriler çok çarpıcı olsa da, raporun önemli bir eksiği var. Raporda uluslararası yoksulluk eşiği olarak da kabul edilen, “günde 1,90 dolarlık harcama yapabilme imkânı” ölçütü benimseniyor (2011 yılı satın alma gücü paritesine göre). Yani günde 1,90 dolar geliri olmayanlar, dolayısıyla da böyle bir harcama yapamayanlar yoksul olarak kabul ediliyor.

Türkiye’de (doların kurundaki son yükseliş raporun yayınlandığı tarihten sonra gerçekleştiği için), hesaplamayı 1 dolar  = 6,85 lira üzerinden yapmak mümkün. Ancak kuru örneğin 1 dolar = 7,0 lira olarak kabul etsek dahi izahı zor bir durumla karşılaşıyoruz. Bu hesaba göre Türkiye’de günde 13,3 liranın üzerinde harcama yapan biri yoksul sayılmıyor.

Oysa günde 13, 3 liralık bir gelire ve harcama imkânına sahip birini (özellikle de böyle çok yüksek enflasyon ortamında) yoksul olarak değil, düpedüz aç olarak kabul etmek gerekir. Bu yüzden de yoksulların sayısının 1,2 milyondan çok daha fazla artacağını ileri sürmek daha gerçekçi olur.

Ayrıca rapor yoksulların yüzde 72’sinin sadece ilkokul mezunu olduğunu ileri sürerek, yoksulluğun asıl nedeninin eğitimsizlik olduğu biçiminde bir sonuca ulaşıyor ki bu tam olarak doğru değil. Çünkü bu ülkede hem çalışan, yani işi olan lise mezunlarının, hem işli- işsiz birçok üniversite mezunu gencin, hem eğitimli kadınların, hem de ülkede ayırımcılığa uğrayan farklı ulusal, etnik kimliklerin yoksulluğu daha ağır basıyor.

Bankacılık krizi riski artıyor

Türkiye ekonomisinin kırılganlığına ilişkin olarak da rapor; “dış borçlarla ilgili yükümlülüklerin yönetilebilir olsa da, cari açığın giderek artmakta olmasının, döviz rezervlerindeki sert düşüşün ve kurlardaki hızlı artışın neden olduğu kur riskinin ülke ekonomisinin dışsal kırılganlığını artırdığını” (kibarca finansal kriz riskinin varlığından söz ediyor) ileri sürüyor. Özellikle de imalat sanayi, ulaştırma ve inşaat-enerji sektörlerindeki şirketlerin yüksek düzeydeki borçlarının bankacılık sektörü için ciddi risk oluşturduğuna dikkat çekiyor.

Bu bağlamda raporda; sadece bu yılın ikinci çeyreğinde kamu bankalarının verdikleri kredilerin 250 milyar lira ve özel sektör bankalarının kredilerinin 126 milyar lira arttığına; bankaların kârlılığının hızla düştüğüne, kur riski, vade uyumsuzlukları, varlık kalitesindeki kötüleşmeler, toptan, perakende ticaret, ulaştırma ve depolama, inşaat sektörlerindeki batık kredilerin bankaların bilançolarını kötüleştirdiğine ve dolayısıyla da finansal istikrarsızlık riskinin arttığına dikkat çekiliyor (s. 10).

 

Kârlılık düştü, batık kredilerin miktarı arttı

Örneğin bankaların vergi öncesi kâr (zarar) / ortalama toplam varlıklar rasyosu şeklinde ifade edilen kâr oranı 2017 yılında yüzde 2 iken,  bu hızla düşerek 2018’de yüzde 1,8’e; 2019’da yüzde 1,4’e geriledi. Bunun 2020’de binde 7’ye düşmesi bekleniyor. Toplam nakit kredileri içindeki batık kredilerin oranı ise 2017 yılından bu yana 2 kata yakın arttı (s. 103).

Reel sektör açısından da benzer bir durum söz konusu. Her ne kadar Salgın bu gelişmenin nedeni olarak nitelendirilse de, bu tam olarak doğru değil. Zira ikinci en büyük 500 sanayi kuruluşunun 2017-2019 yılları arasındaki satışları ve kârlarına bakıldığında bu sektörde de satış ve kâr sorunlarının Korona öncesinde de mevcut olduğu görülüyor.

Nitekim Dünya Gazetesinde yer alan bir habere göre: “Türkiye'nin ikinci 500 sanayi kuruluşunun üretimden satışlardaki artış hızı yüzde 14,2 ile 3 yılın en düşük seviyesine geriledi. Satışlardaki yavaşlama eğilimi kârlılığı da olumsuz etkiledi. İSO İkinci 500'ün 2018'de 19 milyar lira olan faaliyet kârı, 2019'da 16,8 milyar liraya indi”.(4)

Ülkenin sorunları 2015 yılından bu yana derinleşti

Kısaca sistemik bir ekonomik kriz nedeni olan kâr oranlarındaki düşüş, ne bankalarla, ne de Korona Salgını ile sınırlı. Böyle bir krizi tetikleyecek, açığa çıkartacak gelişmeler siyasal iktidarların (özellikle de 2011 Suriye iç savaşı ve 2015 yılı Haziran genel seçimlerinden bu yana) izledikleri hem iç, hem de dış politikalarla mümkün kılındı.

Ülke 2011 yılında Yeni Osmanlıcı yayılmacı politikaları hayata geçirmek sevdasıyla Suriye’nin işgaline zemin hazırlayan iç savaşın bir parçası oldu. Ardından, 2015 yılından itibaren, Kürt sorununun çözümünde çatışmasızlık ya da barış yolundan vazgeçilerek tekrar savaş konseptine dönüldü. 2015’teki 7 Haziran seçimleri AKP’nin tek başına iktidar olmasını mümkün kılmayınca, ülke Orta Doğu ülkeleri ya da Afganistan’dakileri aratmayan bombalı saldırılarla sarsıldı ve seçimler yenilendi. Temmuz 2016’daki askeri darbe girişimi fırsat görülüp ilan edilen OHAL altında, yeni bir otoriter rejim tesis edilmeye başlandı, iktidar ortakları değişti.  

2017’deki Anayasa değişikliğinden itibaren bugün artık tüm sorunların başlıca nedenlerinden biri olduğu iyice ortaya çıkan Türk Tipi Başkanlık sistemi hayat geçirildi.

Ancak bunlar ne politikada, ne de ekonomide istikrarı sağlamaya yetmediği gibi kriz dinamiklerini iyice açığa çıkarttı. Ülke 2001 yılından sonra ilk kez olmak üzere, 2018 yılında ciddi bir döviz krizi yaşadı. Ekonomik durgunluk 2019 yılında devam ederken, ülke bu sefer küresel Korona Salgınına ve beraberinde gelen çok derin bir ekonomik krize daha yakalandı.

Dünya Bankası yaklaşımı: “Ekonomi ile siyaset iki ayrı alandır!”

Kuşkusuz bu raporda ne savaştan, ne de politik krizden söz ediliyor. Bir iki paragrafla sınırlı kalmak kaydıyla; ülkeyi yönetenlere; “kısa vadeli ekonomik kazanımlardansa uzun vadede dayanıklılığı artıran politikalara yönelmeleri, parasal disiplini korumaları yatırımcı güvenini tesis etmeleri” ve içerikleri açıklanmayan “yapısal reformlar yapmaları öneriliyor”. Bunlar yapılmazsa sermaye çıkışlarının daha da artacağı, rezervlerin iyice eriyeceği ve kurdaki yükselişlerin devam edeceği yönünde uyarılar yapılıyor (s. 11).

Bu normal çünkü Dünya Bankası’ndan  (tıpkı IMF, OECD ve DTÖ gibi) son tahlilde küresel egemenlerin, dev uluslararası şirketlerin, emperyalist devletlerin çıkarlarına aykırı bir rapor hazırlaması beklenemez.

Kaldı ki bu raporu hazırlayan ekonomistler tipik bir ana akım yaklaşımı altında ekonomi ile siyaset alanlarını birbirinden keskin çizgilerle ayırabiliyorlar. Onlara göre, örneğin bir ülkedeki ekonomik verimliliğin ve kârlılığın garantisi, demokrasiden ziyade siyasal istikrardır ki -diktatörlükler altında (Çin’de olduğu gibi) siyasal istikrar daha kolay sağlanabiliyor.

Bu nedenle de, 20 yılı aşkın bir süredir uzun vadede kârlı olabilmeyi sürdürebilmek anlamına gelen  “sürdürülebilir kalkınma” kavramını savunan Dünya Bankası’nın Nairobi’de,  Korona Salgının ortasında iyice çaresiz kalan ve su faturalarını ödeyemeyen gecekondularda yaşayanların sularının kesilmesini önermesi anlaşılabilir bir durum. (5)

Sonuç olarak

Dünya Bankası’nın son raporu Türkiye ekonomisinde sadece yüksek kurun değil, tepeden tırnağa her şeyin, her olgunun artık ciddi bir soruna dönüştüğünü ortaya koyuyor.

Bu raporda anlatılanlardan farklı düşündüğümüz temel hususu şöyle özetleyebiliriz: Türkiye kapitalizminin ekonomisinin de, siyasetinin de yapısal-sistemik sorunları ile karşı karşıyayız. Neo-liberalizmin daha da derinleştirilmesi anlamına gelen ekonomi politikalarıyla, Keynesyen soslu para ve maliye politikalarıyla, politik-demokratik bağlamından kopartılmış sözde yapısal reformlarla veya daha önceki ekonomi politikalarını tekrardan hayata geçirmeye ve uluslararası sermaye ile köprüleri tekrar kurmaya çalışan politikacılarla ya da bundan ötesini yapmaya niyetli olmayan siyasal partilerle bu sorunların üstesinden gelebilmek mümkün değil.

Diğer yandan umutsuz da olmamamız gerekiyor. 18 yıllık ekonomik, politik, ideolojik hegemonya çöküyor. Sorunlar çözümler için, çözümler de sorunlar için vardır. Sorunlar derinleştikçe çözümler de olgunlaşır. Bu çözümler köklü, radikal ve sistemi değiştirmeye dönük çözümlerdir. Acil ihtiyacımız bu çözümleri kitlelerle buluşturabilecek ve onları harekete geçirebilecek olan politik öznelerin örgütlenmesidir.

Dip notlar:

(1)     https://www.hurriyet.com.tr/dunya/dunya-bankasindan-turkiye-raporu-daha-hizli-kontrol-altina-aldi (11 Ağustos 2020).

(2)     World Bank Group, Turkey Economic Monitor August 2020: Adjusting the Sails, www.worldbank.org.

(3)       En son bir düğünde, ortak kullanılan makyaj malzemesi nedeniyle 30-35 vaka birden görüldü: https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/ayni-makyaj-malzemesini-kullanan-35-kisi-corona-oldu (15 Ağustos 2020).

(4)       “İSO İkinci 500'ün satış hızında sert yavaşlama”, https://www.dunya.com/ekonomi/iso-ikinci-500un-satis-hizinda-sert-yavaslama (14 Ağustos 2020).

(5)       “In the middle of a pandemic, the World Bank wants slum dwellers to lose their water supply”, https://norberthaering.de/en (9 August 2020).

 

 

 

16 Şubat 2018 Cuma

CARİ AÇIK: TÜRKİYE EKONOMİSİNİN AMOK KOŞUCUSU MU?


CARİ AÇIK: TÜRKİYE EKONOMİSİNİN AMOK KOŞUCUSU MU? *
Mustafa Durmuş
15 Şubat 2018

Derslerimde öğrencilerime sıklıkla hatırlattığım aşağıda yer alan bir denklem var. Bu denklem cari açıkla, bunun finansman biçimleri ve sonuç olarak kamu ve özel sektör açığını ilişkilendiren bir formül:

(X-M) = FDI + BL + PF = (S-I) – (G-T). Yani;
Cari açık ≡ (Doğrudan yabancı sermaye yatırımları + Banka kredileri + Portföy yatırımları) ≡ (Özel sektör yatırım-tasarruf açığı /borçları + Kamu sektörü açığı/borçları).

Bu denklem Türkiye ekonomisinde son iki yıldır olup biteni açıklamada giderek çok yararlı olmaya başladı. Çünkü Türkiye bir süredir (tartışmalı) yüksek ekonomik büyümesini büyük ölçüde yüksek cari açıkla gerçekleştiriyor. Yani ağırlıklı olarak yabancı kaynak kullanarak büyümesini sürdürebiliyor.

Cari açık yüzde 42 oranında arttı !
Bunun ilk çarpıcı göstergesi dün Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) tarafından açıklanan ödemeler dengesi verileri oldu (1).
Buna göre 2017 yılında yüzde 6-7 civarında büyümesi beklenen ekonomide cari açık uzun süreden sonra ilk kez 47 milyar doların üzerine çıktı ve GSYH’nin yüzde 5,5’ine kadar yükseldi (2016 yılında yüzde 3,8 idi).
Bu artışın nedeni ithalatın ihracattan çok daha fazla artmış olması (dış ticaret açığı).Böylece cari açık son Orta Vadeli Plan’daki öngörüye göre yüzde 8 civarında bir sapma gösteriyor. Bu durumda ya OVP’yi hazırlayanlar yanıldılar ya da işin başında cari açıktaki artışı düşük gösterdiler.

Açığı finanse etmek artık kamunun işi oldu
Denklemde yer alan cari açığın finansman biçimi önemli şeyler söylüyor. Sırasıyla;
Merkez Bankası rezervlerini kullanarak bu açığın yüzde 17’sinden fazlasını kapatmış (8 milyar dolar civarında). Yani bankanın giderek rezervleri eriyor.
Ekonomide daha kalıcı ve daha yararlı olduğuna inanılan doğrudan yabancı sermaye yatımları sadece yüzde 17’nin biraz üzerinde bir katkı sağlamış (8,1 milyar dolar).
Asıl katkıyı yüzde 52’ye yakın bir oran ile portföy yatırımları (borsaya ve devlet tahvillerine yapılan yabancı yatırımlar) sağlamış. Bunun yüzde 70’inin devlet tahviline gelen yatırımlar olduğunu hatırlatalım.
Ve en küçük katkıyı ( yüzde 14’ün altında- 6,5 milyar dolar) bankalara gelen yabancı para cinsinden mevduatlar ve yabancı krediler sunmuş.
Kısaca cari açık bir önceki yıla göre yüzde 42’den fazla büyürken, bu açığın finansman şekli de değişmiş ve neredeyse yüzde 80’i sıcak para biçiminde karşılanmış.
Sıcak paranın en önemli bölümünü ABD tahvillerinin sağladığı ortalama getirinin (faiz) dört-beş katı getiri sunan T.C. devlet tahvili satışları oluşturuyor.
Bankalara gelen döviz cinsinden mevduat ve yabancı kredilerin fonlamadaki payı en geride kalırken, fonlamada Merkez Bankasının rezervleri kullanılmış.

Bazı ekonomi - politik çıkarımlar
https://static.xx.fbcdn.net/images/emoji.php/v9/f4c/1/16/25aa.png▪Ekonominin ve buradan hareketle siyasetin dışa bağımlılığı uzun vadede daha da artmış.
Böylece yüksek faize gelen sıcak parayı getirebilmek ve içeride tutabilmek için faiz oranlarını yükseltmek gerekecek.
Nitekim ABD’de tüketici fiyatlarının bu yılın Ocak ayında beklenin çok üstünde bir biçimde (binde 5 oranında) artmış olması (yani enflasyonun artması)  FED’in bu yıl yapmayı planladığı faiz artışını, hem artırım sayısı, hem de artış oranı anlamında etkileyecektir (2). Böylece ABD’de faiz oranları arttığında Türkiye gibi ülkelerden sermaye çıkışı hızlanacaktır.
https://static.xx.fbcdn.net/images/emoji.php/v9/f4c/1/16/25aa.png▪Yüksek büyüme pahasına göze alınan böyle bir yüksek cari açık riski siyasal iktidarın sıkıntılarının ve buradan hareketle ihtiyaçlarının ne denli derin ve çatışmalı olduğunu gösteriyor.
https://static.xx.fbcdn.net/images/emoji.php/v9/f4c/1/16/25aa.png▪Bu gelişmeler ekonominin büyümesinin (gerçekte sermaye ve servetin) piyasalar ya da özel sektörden ziyade, artık devlet eliyle sürdürülebildiğini gösteriyor. Zira cari açık büyük ölçüde devlet tahvili satışı ve Merkez Bankasının döviz rezervleriyle karşılanıyor.
Bu durum dövize olan ihtiyacı sürekli olarak artıracağından döviz kurunun yükselmesi de kaçınılmaz olacak.
https://static.xx.fbcdn.net/images/emoji.php/v9/f4c/1/16/25aa.png▪Bu gelişmeler devlet ve özel sermaye ilişkilerinde çok çarpıcı bir dönemin de başladığının bir işareti. Yani sermayenin büyütülmesinde devlet bu denli rol aldığında onun özel sermaye grupları üzerindeki etkisi ya da bu grupların devlete olan bağımlılığı daha da artıyor. Bu da ülkedeki siyasal gelişmeler konusunda sermaye gruplarının neden sessiz kaldığını da kısmen açıklar nitelikte.
https://static.xx.fbcdn.net/images/emoji.php/v9/f4c/1/16/25aa.png▪Bankaların, hem çok borçlu olmalarından ve bilançoları çok büyüdüğünden, hem de ülke kredi puanının giderek düşmesi nedeniyle uluslararası piyasalardan borçlanmalarının giderek zorlaşmasından dolayı artık cari açığın ağırlıklı olarak banka kredileri aracılığıyla kapatılması dönemi bitiyor.
https://static.xx.fbcdn.net/images/emoji.php/v9/f4c/1/16/25aa.png▪Küresel likiditenin bu denli bol olduğu bir dönemde doğrudan yabancı sermaye yatırımlarındaki azalma ise yabancı reel yatırımcının ülkeyi uzun vadeli yatırım yapılabilir görmediğinin bir göstergesi.

Bütçe açığı arttıkça cari açık artacak
Cari açıktaki bu gelişmelerin asıl olarak dış ticaret açığından kaynaklandığını biliniyor. Çünkü geçen yıl ihracat sadece yüzde 10’un biraz üzerinde, buna karşılık ithalat yüzde 17’den fazla artmış.
Cari açığı etkileyen diğer bir faktör bütçe açığı. Bu açığın bu yıl iki katına çıkarak yüzde 2’yi aşması bekleniyor (bunun içinde koşullu ve doğrudan yükümlülüklerden gelecek olan riskler dâhil değil. Bunar dâhil edildiğinde gerçek açık daha da büyüyor).
Ama asıl bundan sonrası önemli. Çünkü siyasal geleceğini ve bu yöndeki rejim değişikliğini temel öncelik olarak kabul etmiş siyasal iktidar bütçe içi ve dışı bütün kaynakları ekonominin büyütülmesini sağlayabilmek için bir yandan sermayeye sunmaya devam ederken, diğer yandan savaşın getirdiği ve daha da getireceği mali yüklerden dolayı kaçınılmaz olarak bütçe açığını büyütüyor.
Bu da bir süre sonra bütçe açıklarının kapatılması için de yabancı kaynağa yüklenmek gereğini ortaya çıkartıyor.

Tarihsel olayların ekoları: Avro Bölgesi deneyimi
Bu gelişmeleri (savaş dışında) 2010 yılından bu yana avro bölgesi ülkeleri neredeyse bire bir yaşadı.
Hem 2008 krizinden çıkabilmek için teşvik adı altında büyük çapta uyguladıkları sermayeye destek politikaları (öyle ki Avrupa Merkez Bankası’nın bilançosu 3 trilyon dolardan fazla büyüdü), hem de Alman ekonomisinin gücü karşısında rekabet edemedikleri için, kendi büyümelerini Almanya ve Holanda gibi ülkelerden sağladıkları sıcak para ile destekledikleri inşaat-emlak, turizm gibi sektörlerdeki büyüme ile telafi etmeye çalışmaları sonucunda avro bölgesinin çeperdeki bazı ülkelerinde cari açıklar hızla büyüdü.
Bunun sonucunda hem özel sektör borçları, hem de kamu sektörü borçları devasa bir biçimde arttı. Bu durum başta Yunanistan olmak üzere, Portekiz, İrlanda, İspanyol ve İtalyan ekonomilerini vurdu. Bu ekonomiler uzun süredir uyguladıkları halka kemer sıktırma politikalarıyla bu borçlarını ödemeye ve toparlanmaya çalışıyorlar.
Kısaca tarih tekerrür etmese de, her ülkenin kendine özgü koşulları olsa da, tarihte, geçmişte ortaya çıkan olayların bugüne yankıları ya da yansımaları her zaman söz konusu olabiliyor. Benzer koşullar oluştuğunda benzer sonuçlar ortaya çıkıyor.
………..
(*) Stefan Zweig’in 1922 yılında yazdığı bir kitabın adı. Amok Koşucusu bugün dünyanın her yerinde cinnet olaylarında faili tanımlamak için kullanılıyor.
(1) 
http://www.tcmb.gov.tr/…/Od…/Odemeler+Dengesi+Istatistikleri.


Formun Üstü


15 Haziran 2017 Perşembe

TETKİKLER KÖTÜ, HASTA KENDİNİ İYİ HİSSETMİYOR, AMA DOKTOR “İYİSİN” DİYOR

TETKİKLER KÖTÜ, HASTA KENDİNİ İYİ HİSSETMİYOR, AMA DOKTOR “İYİSİN” DİYOR

Mustafa Durmuş

14.07. 2017

Bu yılın ilk üç ayına ilişkin ekonomik büyüme oranı açıklandı: Yüzde 5.
Ardından da yorumlar ve değerlendirmeler gelmeye başladı. Bir toplantıda TÜSİAD sözcüsü, diplomatik bir dille, bunun “sürpriz derecede yüksek bir büyüme hızı” olduğunu açıklarken, aynı toplantıda konuşan Dünya Bankası Türkiye Direktörü Zutt “bu büyümenin Kredi Garanti Fonu tarafından tetiklenen yapay bir büyüme” olduğu uyarısında bulundu (1).

2016 yılının son çeyreğinde yüzde 3,5 ve ardından gelen çeyrekte, yani bu yılın ilk üç ayında yüzde 5 büyüme. “Böyle giderse yılın geri kalan kısmında bu yüzde 6, yüzde 7... diye devam eder” diyesi geliyor insanın. Keşke öyle olabilse.
Bunun gerçekleşmesi mümkün mü?

Konu üzerine değerlendirmeler yapan birçok yorumcunun üzerinde anlaştıkları bazı noktaları sıralarsak (2):

-Yüzde 5 büyüme oranı beklenenin çok üstünde.

-TÜİK’in yeni hesaplama yönteminde kullandığı veriler bu sonuca yol açmış olabilir. Dolayısıyla da bir hesaplama hatası olabilir.

-Büyüme, son 6-9 aydır aşırı biçimde sermayeye kullandırılan vergi teşviklerinin, hızla artan kamusal tüketim harcamalarının, bol, düşük faizli ve devlet garantili kredi politikasının bir sonucu. Dolayısıyla da bu teşvikler sürdürülebilir olmadığı gibi, bunların faturası ileriki dönemlerde önümüze gelecek.

- Ekonomik büyüme oranı ile büyümenin bileşenleri olan, sınai yatırımlar başta olmak üzere, diğer verilerin zayıflığı arasında ciddi bir uyumsuzluk var.

- Böyle yüksek oranda büyümüş olan bir ekonomide ortaya çıkması gereken olumlu gelişmeler yok. Tam tersine, geçen yılın ilk çeyreğine göre, işsizlik artmaya devam ediyor, yeni istihdam artışı çok cılız, kamu gelirleri artmıyor, buna karşılık bütçe açığı artıyor, turizm gelirlerinde ciddi düşüş görülüyor, enflasyon bir türlü düşmüyor, yoksul sayısı artıyor, faiz oranları çok yüksek, bu arada hanelerin ve özel sektörün borç stokları giderek büyüyor, kur ise hala 3,50’nin üzerinde seyrediyor.

Yani hasta kendini iyi hissetmiyor, tetkiklerinin, tahlillerinin büyük bir kısmı kötü çıkmış ama doktor ısrarla hastanın iyi durumda olduğunu söylüyor.

Sınai yatırımlarda alarm durumu

Bu değerlendirmelerde gerektiği kadar üzerinde durulmayan bir veri üzerine odaklanmak istiyorum.

Geçen yılın ilk çeyreğinde sabit sermaye yatırım harcamalarındaki büyüme yüzde 6,6 idi ve ekonomi yüzde 4,5 büyümüştü. Oysa bu yılın ilk çeyreğinde yatırım harcamalarında büyüme hızı sadece yüzde 2,2 oldu. Yani yatırım harcamaları üçte bir düzeyine kadar düştü. Buna rağmen büyüme hızı yüzde 5 oldu. Bu nasıl mümkün olabilir ya da bunun ne tür sonuçları olabilir?

Eğer hesaplamalarda bir yöntem hatası ya da kullanılan verilerde bir hata yoksa bunun açıklaması TÜİK’in yaptığı gibi olabilir (3): Harcamalar yönünden büyümeyi sağlayan faktörler; bol, ucuz kredi ve teşvik politikaları sonucunda özel tüketim harcamalarındaki artış (yüzde 5,1), kurdan kaynaklı ihracat artışı (yüzde 10,6) ve kamunun tüketim harcamalarındaki artıştır (yüzde 9,4).

Birkaç banka ve holdingin kârı artınca ekonomi büyüyor

Bu büyümenin bir başka boyutunu gelirler yönünden ele almak mümkün. Daha önceki bir yazımızda da vurguladığımız gibi (4) bu çeyrekte bankaların kârlarını ortalama yüzde 65 oranında artırması, büyük holdinglerin ve inşaat şirketlerinin kârlarını yine milyarlarca lira artırmaları ve borsa kazançlarındaki süper artışlar ekonomiyi büyüttü diyebiliriz.

Böyle bir büyümenin, yeterince ve iyi ücretli ve nitelikli istihdam yaratmadığı, faiz oranlarını, işsizliği, yoksulluğu azaltmadığı, işçilerin, küçük üreticilerin gelirlerini artırmadığı için, emekçiler başta olmak üzere toplumun büyük bir kesimine somut bir fayda sağlamadığı açık.

Bir diğer önemli husus da böyle bir büyümenin sürdürülebilir olup olamayacağıdır. Zira kapitalizm altında ekonomik büyüme yeni sınai yatırımlarla ve emek gücü verimliliğindeki artışlarla mümkün olabiliyor (diğer yandan böyle bir kâr amaçlı büyüme sonucunda Dünyanın her yerinde görüldüğü gibi emeğin ve doğanın tahribatı da kaçınılmaz oluyor. Bu durum kapitalist üretim tarzının çözemeyeceği çelişkilerden sadece biri).

Yatırım- ekonomik büyüme rabıtası

Yatırımlar ekonomiyi, hem doğrudan (kısa ve orta vadede), hem de emek gücü verimliliklerini artırarak (uzun vadede) büyütüyor. Yani sınai yatırımlar artmıyorsa (tam tersine düşüyorsa) ortaya çıkan büyüme sadece sanal bir büyümedir, kısa vadelidir. Sorunu böyle tanımladığımızda geleceği daha doğru tahmin etmek kolaylaşır.

Kâr ve yatırımın politik iklimi

O halde yatırımcı neden yatırım yapmaktan kaçınır? Bunun kabaca üç nedeni var:
İlk olarak, yatırım yeterince kârlı değildir- yatırım maliyetleri (örneğin kredi faiz oranları) çok yüksektir. İkinci olarak, firmalar çok borçludur, borçlarını çevirmekte zorlanırlar ve üçüncü olarak yatırım için iyi ve güvenilir bir politik ortam yoktur, geleceğe ilişkin ciddi belirsizlikler ve riskler söz konusudur.

İlki konusundaki en büyük sorun son dönemde Türkiye’de bir ayağı hızlı bir finansallaşmaya yaslanan inşaat ve ranta dayalı büyüme modelinin kendidir. Bu sektörde rantlar çok yüksek ve bu rantların yeniden üretim hızı çok yüksek olunca ya da borsa veya devlet tahvili getirileri sanayi kârının üzerine çıkınca, üstelik devlet bu gelirlerden aldığı verginin oranını asgari ücretlinin gelir vergisi oranının dahi altında tutunca (borsa ve tahvilde yüzde 0 - 10) bu sektöre yapılan finansal yatırımlar kuşkusuz daha cazip hale geliyor.

Bir başka deyimle faiz, rant ve bununla bağlantılı sermaye getirileri, sanayi kârının üzerine çıktığında sanayi sektörüne giderek daha az yeni yatırım yapılıyor.

İkinci olarak, ülkede demokrasi, toplumsal barış tesis edilmemişse, hukukun üstünlüğü sağlanamıyorsa, OHAL gibi uygulamalar sürüyorsa, kaldırılması ufukta gözükmüyorsa ve en son olarak Katar’a asker gönderilmesi örneğinde olduğu gibi dış politika alanında alınan bazı alınan kararlar jeopolitik riskleri yükseltmişse, sadece yerli yatırımcı değil, yabancı sınai yatırımcı da yeni yatırım kararı almıyor, hatta bu kesimlerde ülkeden çıkma eğilimi ağır basıyor.

Yatırımların sürdürülebilir, istihdam ve gelir yaratıcı bir büyüme için ne kadar önemli olduğu, aynı zamanda da yüksek borç stoklarının yatırımları nasıl durdurduğu, en son Levy Ekonomik Öngörü Merkezi’nin yapmış olduğu bir araştırma ile ortaya konuldu (5).

Sonuç olarak, Türkiye açısından sadece izlenen büyüme stratejisinin, rantların ve faizlerin, özel sektörün yüksek borç stoklarının ve kısa vadeli dış borç ödemelerinin yüksekliğinin değil, aynı zamanda yatırımın politik ortamının da sorgulanması gerekiyor. Yani ülkenin hızla normalleşmesi, demokratikleştirilmesi, ülkede toplumsal barışın tesis edilmesi soyut bir ekonomik büyüme oranı tartışmasından çok daha önemli.
……….
(1) 
http://www.cumhuriyet.com.tr, 12 Haziran 2017.
(2)
http://www.mahfiegilmez.com/…/buyuduk-ama-sorunlar-da-buyud…;http://www.hurriyet.com.tr/…/ugur-g…/buyume-neden-sasirtiyor;https://www.dunya.com/…/buyumemiz-hizlandi-hizlanmaya-ama-g….
(3)TÜİK, Dönemsel Gayri Safi Yurtiçi Hasıla, I. Çeyrek: Ocak - Mart, 2017,
Sayı: 24567, 
http://www.tuik.gov.tr, 12 Haziran 2017.
(4)
http://www.realitehaber.com/…/buyuk-sermayenin-agzi-kulakl…/ .
(5)
https://thenextrecession.wordpress.com/…/investment-profit-….