Banka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Banka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2017 Cumartesi

FAİZDEN, ARBİTRAJDAN KAZAN, ÜSTELİK VERGİ KANUNLARI DA SENİN YANINDA OLSUN



 FAİZDEN, ARBİTRAJDAN KAZAN, ÜSTELİK VERGİ KANUNLARI DA SENİN YANINDA OLSUN…
Mustafa Durmuş

28 Ekim 2017
Bankaların asıl gelirlerinin para alıp satmaktan, alım-satım faizleri arasındaki farktan, yani faizden oluştuğunu biliyoruz.
Bunun dışında bankaların gelirleri arasında komisyon vb. adı altında müşterilerinden aldığı ücretler de önemli bir yer tutuyor. Öyle ki bu ücretler Yapı Kredi Bankası ve QNB Finansbank’ta faaliyet gelirlerinin % 25’ine kadar çıkabiliyor (1).
Üçüncü bir gelir türü ise bizlerin pek bilmediği, Merkez Bankası’nın bankalara sunduğu bir imkân olan lira ve döviz arbitrajı.
Yani bankalar hem lirayı hem de doları dışarıdan (offshore) daha düşük faizlerle alıp Merkez Bankası’na daha yüksek faizle satıyorlar ve bunun karşılığında yüzlerce milyon liralık kâr elde ediyorlar.
Nitekim IIF’nin raporuna göre (2), Türkiye’de faaliyet gösteren bankalar bu yılın ilk dört ayında, dışarıdan lirayı 11.50 faiz ile satın almışlar ve Merkez Bankası’na % 12.25 faizden (% 0.75 arbitraj) ve doları % 0,96’dan satın alıp Merkez Bankası’na % 1’den satmışlar, böylece oturdukları yerden milyonlar kazanmışlar. (Merkez Bankası bunu döviz kurunu dengelemek, doların ateşini düşürebilmek için yapmış olmalı).
Daha az vergi
Peki, bu bankaların 2016 yılında hangi orandan vergi ödediklerini biliyor musunuz?
Normalde bankalar da % 20 oranında Kurumlar Vergisine tabiler (yeni torba yasa ile % 22’ye çıkartılıyor). Ancak ödedikleri vergiyi faaliyet gelirlerine oranladığımızda (efektif olarak) en fazla ödeyen % 10,4 ile Akbank olmuş. Garanti’nin vergi oranı % 7,9’da; İş Bankası’nın % 6,4’te; Yapı Kredi’nin % 6,8’de; Halkbank’ın % 7,6’da; Vakıfbank’ın % 6,7’de ve QNB Finansbank’ın % 5’te kalmış (3).
Tamamen yasal
Bunun nedeni yasalara aykırı biçimde vergi kaçırmaları ya da vergi affı gibi uygulamalardan yararlanmaları değil. Tersine tamamen vergi yasalarındaki imkânlara dayanarak bunu yapıyorlar. Yani çok sayıda yasal muafiyet, istisna ve indirimden yararlanıyorlar.
Düşününki asgari geçim indirimi dışında hiçbir indirim ya da muafiyeti olmayan 1,777 liralık brüt ücret alan bir işçi % 15’ten (yeni düzenlemeye kadar % 20) vergilendirilirken, bankaların ödedikleri en yüksek oran % 10.
Ayrıca bankalarda mevduatları olan milyonlarca lira değerinde lira cinsinden faiz gelir elde edenlere uygulanan Gelir Vergisi oranı vade süresine bağlı olarak % 10-12, döviz cinsinden faiz elde edenlerin ise % 12-14 dolayında.
Yani her hangi bir emek sarf etmeden devasa gelir ve servetin sahibi olanlar bir asgari ücretli kadar vergi yükü taşımıyorlar.
Bir de bunlara emekçilerin ödediği KDV, ÖTV, MTV gibi vergileri kattığımızda ülkedeki gelir adaletsizliğinin devletin vergi politikaları eliyle daha da kötüleştiği ortaya çıkıyor.
Yani ekonominiz uluslararası finans kapitale bağımlı bir ekonomisi ise düşünceniz, inancınız (örneğin faiz karşısındaki tutumunuz) ne olursa olsun kapitalizmin ekonomi politik kanunları işliyor. Ve bu kanunlar emekçiler aleyhine işliyor.
……………………
(1) İlgili bankaların bilançolarından kendi hesaplamalarımız.
(2) IIF, Turkey Research Note, Swap Auctions Reduced Offshore Volatility, May 19, 2017.
(3) İlgili bankaların bilançolarından kendi hesaplamalarımız.


14 Temmuz 2017 Cuma

OHAL' DE BANKALAR

OHAL' DE BANKALAR
Mustafa Durmuş
14 Temmuz 2017

Dünkü yazımda bir Danıştay kararı ve BDDK düzenlemesi üzerinden sırasıyla inşaat sektörüne ve artık onun mütemmim cüzü haline gelen bankacılık sektörüne verilen yeni teşvikleri yorumlamış ve finans kapitale sunulan desteğin aslında OHAL’de grev yasaklarının sağladığı korumanın çok daha üstünde olduğunu vurgulamıştım.
Bugün OHAL altında bankacılık sektörünün durumunu biraz anlatacağım. Malum bankalar hem geçen yıl, hem de bu yılın ilk çeyreğinde kârlarını ciddi oranda artırdılar.
Buradan hareketle bugün şu sorulara kısa yanıtlar arayacağız: Bu yüksek kârlılık nasıl gerçekleşti? Bunun OHAL uygulamaları ile her hangi bir ilişkisi var mı? Bu durumun banka emekçileri başta olmak üzere topluma maliyeti ne oldu? Bu kârlılık ve canlılık durumu sürdürülebilecek mi? Bankalar devletten yeni hangi tür teşvikler talep ediyorlar? Tüm bu gelişmeler ekonomi ve siyaseti nasıl etkileyebilir?
Bu soruların yanıtlarını ararken asıl olarak sektörü detaylı bir şekilde anlatan bir raporun bulgularına değineceğiz. Bu rapor sektörün içindekilerce hazırlanmış olan bir rapor: Forbes Türkiye’nin 1 Temmuz 2017 tarihinde yayımlanmış olan ”2017 Banka Raporu”.
2016- 2017 Yılları: Finans kapital açısından altın yıllar:
Öncelikle, bankalar bu yılın ilk çeyreğinde kârlarını (geçen yılın aynı dönemine göre) yüzde 65 oranında artırarak 13,5 milyar liralık kâr elde etmişler.
2016 yılındaki toplam net kârı (vergi sonrası) ise 36,4 milyar lira olmuş. Aktif büyüklüğü 15- 100 milyar lira arasında olan orta ölçekli bankalar 2015 yılındaki kötü durumlarından kurtulmuşlar, 2016 yılında hem TÜFE endeksli devlet tahvillerinin yüksek getirilerinden, hem de KGF kredilerinden aldıkları komisyonlardan ciddi kârlar sağlamışlar.
Devlet bankaları ve büyük sermaye gruplarının bankaları zirvede:
Ancak asıl kârı, aktifleri 100 milyar lirayı aşan büyük bankalar sağlamışlar. Bunlar arasında en fazla kârı, 6.6 milyar lira ile, T. Varlık Fonu’na devredilmiş olan Ziraat Bankası yapmış. Bu bankanın 2015’ten 2016’ya kârlılığı yüzde 27’nin üzerinde artmış.
Bunu iktidara yakın gruplardan birinin bankası olan Garanti Bankası izlemiş: 5 milyar liranın üzerinde bir kâr ve yüzde 49 kârlılık artışı.
Üçüncü sırada Sabancı’ların bankası olan Akbank var: 4,5 milyar liranın üzerinde bir kâr ve yüzde 51’i aşan bir kârlılık artışı.
Bir başka büyük sermaye grubu olan Koç’ların bankası olan Yapı Kredi’nin performansı ise hepsinin üzerinde: Geçen yılki kârı 3 milyar liraya yakın (diğerlerine nazaran düşük) ama kârlılık artışı diğerlerinin üzerinde olmuş: yüzde 58’e yakın (s. 57).
Raporda öz kaynak kârlılığı en fazla yüzde 17 (Ziraat Bankası) artarken, mali kârlılığın yüzde 50’nin üzerinde olması asıl olarak, uluslararası sermaye akımlarının bu yılın başından itibaren tekrar yükselen ekonomilere (bu arada Türkiye’ye de) dönmesi, bankaların Merkez Bankası nezdinde tuttukları karşılık oranlarının düşürülmesi, 50 bin liralık KOSGEB kredilerinin devreye sokulması ve devletçe garantilenmiş Kredi Garanti Fonu (KGF) kredilerinin yaygın kullanımına bağlanıyor.
Örneğin bu yıl için 250 milyar liralık sınırı olan KGF kredilerinin 180 milyar liralık kısmı daha yılın ortasında kullanılmış durumda. Yani ‘piyasanın görünmez eli’ değil, ‘devletin görünür eli’ bu kârlılık artışının ardındaki temel faktör.
OHAL ile birlikte plasman miktarı bir anda onlarca kat artırılan KGF’nin devreye sokulmasıyla bankaların piyasaya kullandırdıkları kredilerin miktarında bir patlama gerçekleşmiş.
Krediler ortalama yüzde 20 oranında artmış. Bu kredileri en fazla özel bankalar kullandırmış, sonra yavaş yavaş Ziraat, Halk Bank gibi kamu bankaları devreye girmeye başlamış. Kredi artışı olunca batık kredi rasyosu da küçülmüş, yani bir bilanço makyajı da gerçekleşmiş.
Bankaların kârı artınca ne olur? Örneğin borsa yükselir, ekonomide sanal büyüme gerçekleşir. Nitekim öyle oldu ve bankacılık borsa endeksi bu yılın başından bu yana yüzde 30 artarken, BİST 100 de 100,000 üzerine çıktı. Bu arada ilk çeyrekte ekonomi yüzde 4 büyüdü. Yani amaç hasıl oldu.
Kaybeden taraf banka emekçileri oldu:
Bankaların yaşamakta oldukları bu saadet devri onların çalışanlarına yansımış mı? Ya da artan kârlar damlayarak da olsa banka emekçilerinin durumunu iyileştirmiş mi, gelirleri artmış mı, genç üniversite mezunları buralarda daha fazla işe girebilmişler mi?
Raporun bulgularına göre bu patlayan krediler, zirve yapan kârlar, üst düzey yöneticiler dışında, banka emekçilerine yaramamış. Yöneticilerin primleri katlanmış ama banka çalışanlarının gelirlerinde (maaşlarında) gözle görülür bir artış olmamış, daha kötüsü toplam 34 bankanın neredeyse tamamında çalışan personel sayısı azaltılmış, şubeler kapatılmış.
Personel sayısındaki azalma büyük bankalarda yüzde 3’e kadar, orta ölçeklilerde yüzde 36’ya kadar (örneğin HSBC) ve küçüklerde yüzde 15’e kadar gerçekleşmiş (s. 26).
Bunlar içinde iki örnek çok çarpıcı. Geçen yıl kârını en fazla artıran Yapı Kredi Bankası şubelerinin yüzde 6,4’ünü kapatırken, personel sayısını da yüzde 1 civarında azaltmış. Akbank ise mevcut şubelerinin yüzde 7’sini kapatırken, mevcut personelinin yaklaşık yüzde 2’sinin işine son vermiş (bu denli destek verilen bankacılık sektöründe toplamda koca sektörde çalışan sayısı hala 200,000’i bulmuyor).
Bunun tek bir açıklaması olabilir: Bankalar OHAL fırsatçılığı yapıp personel çıkartmışlar, eldeki personeli daha verimli kullanmaya başlamışlar ve bu arada dijital işlem kanallarına yüklenmişler.
Nitekim Bankalar Birliği’nin verilerine göre, bu yıl aktif dijital bankacılık müşteri sayısı 29 milyon kişi olmuş. En fazla şube kapatan ve işçi çıkartan Akbank’ta işlemlerin yüzde 95’i artık dijital kanallardan yapılıyor.
Bu sektörün ödediği vergilerin düşüklüğü ise ayrı bir sorun. Normalde kurumlar vergisi mükellefi olarak yüzde 20 vergi ödemesi gereken bankaların hiç biri efektif olarak bu oranda vergi ödememiş. En fazla ödeyen yüzde 11’i aşmamış. Bunun nedeni bu kuruluşların çok sayıda muafiyet, istisna, indirim, teşvik gibi imkândan yararlanmaları. Bu da resmi vergi oranı olan yüzde 20’nin efektif olarak yarısının altına düşmesine neden oluyor. Yani devletin eli burada da işin içinde.
Madalyonun diğer yüzü: Bu kredi ve kâr büyümesi sürdürülemez!
Rapor, özellikle de bu yılın son çeyreğinden itibaren, bankaların fonlama maliyetlerinin artacağına dikkat çekiyor. Yani kredi / mevduat rasyosunun yüzde 140’ları bulması, yeterince mevduat temin edilememesi, Fed’in önümüzdeki aylarda faiz oranlarını yükseltme ihtimalinin yüksek olması, KGF uygulamasına 2018’de son verilecek olması gibi nedenlerle kâr marjlarının düşeceğine, bunun da bankalar arasında çok ciddi bir mevduat rekabetine neden olacağına dikkat çekiliyor.
Kredilerin yüzde 20 arttığı bir dönemde mevduatların neredeyse hiç artmaması (geçen yıl sadece yüzde 17, bu yıl Mayıs ayında sadece yüzde 2’lik bir artış olması) mevduat yarışına neden oldu.
Gelir dağılımının son derece bozuk ve insanlarının önemli bir kısmının yoksulluk sınırının altında, borçla ve yoksulluk yardımlarıyla yaşadıkları bir toplumda, döviz kurunun ve enflasyonun sürekli yükseldiği bir ekonomide yerli para cinsinden mevduatların belli bir düzeyin üzerine çıkmaması son derece normal.
Fonlama sorunları artacak:
Böyle bir mevduat eksikliği mevduat faizlerinin yüzde 14,5’in üzerine kadar çıkmasıyla sonuçlanınca, mevduata ödenen faiz ile kredi üzerinden alınan faiz arasındaki makas daralmaya başladı, bu da bankalar açısından fonlama sorununa neden oldu.
Bir başka anlatımla kredi miktarına göre yüzde 40 yetersiz düzeydeki mevduatların ağırlıklı olarak kısa vadeli, buna karşılık kredilerin uzun vadeli olması sorunun derinleşmesine neden oluyor.
Yani kısa vadede mevduat faizindeki artış, kredi faizlerindeki uzun vadede yapılan artışlarla dengelenemiyor. Bankaların yurt dışından buldukları sendikasyon kredileri de döviz cinsinden olduğu (ve kural gereği içerde lira cinsinden kullandırtıldığı için) ortaya çıkan kur riski nedeniyle çözüm olamıyor.
Yeni teşvikler, verimlilik artışı ve dijitalleşme:
Sektör yöneticileri aynı sözcüklerle ifade etmeseler de sektörün sanal büyümesinin duvara toslamak üzerine olduğunu biliyorlar. Bu yüzden de çözüm olarak devletten proje finansmanı ve yatırım kredileri konusunda yeni teşvikler beklediklerini ifade ediyorlar. Ayrıca verimlilik artışına gideceklerini ve dijitalleşmeye hız vereceklerini ifade ediyorlar.
Bir başka deyimle finans kapital devletin bütün gövdesiyle kendi yanında olmasını istiyor. OHAL rejimi altında bunun daha kolay yapılabileceğinin farkında.
Diğer yandan bu gelişmelerin faturası yine banka emekçilerine çıkacak gibi görünüyor. Tarihte de hep böyle olmuştur. Sermayenin kendi arasındaki rekabet hep firmaların maliyet düşürücü önlemleri almasıyla sonuçlanmış, tekellerce yutulmayan firmalar böyle ayakta kalabilmiştir.
Yani firmalar işçi çıkartmışlar, mevcut işçileri daha yoğun ve daha fazla çalıştırmışlar, ücret artışı yapmamışlar, hatta kriz dönemlerinde işçilerin nominal ücretlerini bile düşürmüşler. Bankalar da kapitalizmin bu temel işleyiş kuralına tabiler.
Bu raporda sunulan verilere bakarak şu sonuçları çıkartmak mümkün:
Devlet destekli bu kârlılık düzeyi artık sürdürülemez boyutlardadır, ciddi bir finansal kriz ya da bankacılık krizi riski mevcuttur, sektörde tekelleşme giderek artmaktadır (öyle ki kredi, mevduat, kârlılık ve aktifler açısından sektörün yüzde 86’sı 10 bankanın tekelinde), grevlerle yasal hak arama yollarının kapalı olduğu OHAL koşullarında bankalar arasında yoğunlaşan kredi-mevduat rekabeti, giderek küçüklerin batmasıyla, en iyi ihtimalle, ayakta kalanların daha fazla işçi çıkartmasıyla, banka emekçilerinin daha zor koşullarda ve daha düşük reel ücretlerle çalışmaya zorlanmasıyla, işçilerin yerini giderek dijital kanalların almasıyla sonuçlanacaktır.
Formun Üstü
Formun Altı


16 Mayıs 2017 Salı

‘BANKA SENEDİ’: HANGİ İHTİYAÇTAN KAYNAKLANIYOR VE DOĞRU BİR ÇÖZÜM MÜ?



‘BANKA SENEDİ’: HANGİ İHTİYAÇTAN KAYNAKLANIYOR VE DOĞRU BİR ÇÖZÜM MÜ?
Mustafa Durmuş
16 Mayıs 2017
Geçen hafta Bloomberg’e yaptığı açıklamalarda Başbakan Yardımcısı N. Canikli, bankalara bilançolarındaki kredi varlıkları üzerinden menkul kıymetleştirme yapılabilme imkânı tanınacağını ve bu menkul değerlerin T. Varlık Fonu tarafından satın alınabileceğini söylemişti.
Canikli iki gün önce de Bankalar Birliği genel kurulunda bir konuşma yaptı ve bu konuşmasında, özel sektöre yapılmakta olan köprü, hava limanı, tünel, otoyol gibi alt yapı projeleri için bankalar tarafından verilmiş olan büyük çaptaki kredilerin yine bu bankalar tarafından çıkartılacak olan ‘banka senedi’ aracılığıyla menkul kıymetleştirilebileceğinin ve bu kâğıtların da (bu kez) T.C. Merkez Bankası tarafından satın alınacağının müjdesini verdi.
Menkul kıymetleştirme furyası
Yani bir tür varlığa dayalı menkul kıymet çıkarma furyası başlatılacak ve milyarlarca liralık menkul kıymet Merkez Bankası’nca satın alınarak bu projeler finanse edilmiş olacak.
Görünen o ki son kertede Merkez Bankası, finans sermayenin “son çare olarak başvurduğu bir kurtarıcı olma” rolünü ilk kez bu kadar büyük bir riski göğüsleyerek oynayacak. Zira sözü edilen yatırımlara ilişkin kredilerin tutarı onlarca milyar doları buluyor. 
Bunun dışında böyle bir sürecin ülkede dolarizasyonu hızlandırması ve döviz kurunu yukarı doğru hareketlenmesi de kaçınılmaz olacak.
Finansal balon şişirme ihtiyacı
Böyle bir “denenmiş ve zararı başta ABD’de olmak üzere küresel çapta görülmüş olan finansallaşmaya Türkiye’de siyasal iktidar hangi ihtiyaçtan yöneldi” sorusunu sormak bu noktada önemli oluyor? Böylece ihtiyacı ve şiddetini anlayabilirsek meseleyi de tam olarak kavrayabiliriz.
Hükumeti ve diğer karar alıcıları bu yola iten esas ihtiyaç özellikle de 2016 yılından bu yana ekonominin kendi iç dinamikleriyle ya da dökme su anlamına gelen yabancı kaynaklarla büyütülmesinin sonuna gelinmiş olunması nedeniyle bu durumdan çıkma ihtiyacı.
Şiddetinin ölçüsü ise bu ciddi ekonomik durgunluk halinin ABD ve Avrupa gibi Merkez ülkelerde ve birçok yükselen ekonomide işlerin göreli olarak iyiye gittiği bir dönemde gerçekleşiyor olması.
Bu ekonomik durgunluk ya da kriz durumunu aşabilmek için sistemin egemenleri finansal balonlar şişirmekten başka çare görmüyorlar. Yani artık sistem her seferinde yeni finansal balonlar şişirilerek ilerleyebiliyor. ABD bunu 1999’da borsa ve 2002’den itibaren mortgage balonları biçiminde denemişti. Balonlar patlayınca 2001 ve 2008 krizleri yaşandı. Küresel kapitalizm içinden hala çıkılamayan çok uzun süreli bir krizin içine girdi.
Bu durum kalbe giden damarları büyük ölçüde tıkanmış olan bir hastanın tıkalı damarlarını ‘balon’ ile açmak biçiminde bir geçici rahatlama sağlayan tedavi uygulamaya benziyor. Bunun en büyük riski ise bu işlemin pıhtı atılması ve bu pıhtının beyin gibi zaruri bir organa yerleşmesi sonucunda hastanın kaybedilmesi.

Çözümden ziyade sorun öteleme yolu
OHAL uygulamalarının sürmesi ve referandumdan rejim değişikliği onayı ile çıkılmış olması gibi gelişmeler bu yolu politik olarak da mümkün kılıyor. Yani bu tür yasa değişikliklerini ve uygulamayı yeni bir KHK ile hayata geçirmek son derece kolay.
Finans sermayesinin dayattığı bu politikalar bankaların ve bir bütün olarak finans sisteminin kârlılığını artırmanın dışında ekonomik krize bir çözüm olur mu? Buna ‘Evet’ diyebilmek çok güç. Nitekim konu üzerine yazan iktisatçılardan Ü. Akçay bu yolu “gelecek üzerine oynanan kumar”, U. Gürses ise “nedenlere tedavi yerine sonuçlara pansuman” olarak niteliyor.
Doğru çözüm için doğru tespit gerekiyor!
Çözümümüzü anlatabilmek için tespitimizden başlayalım. Bunun için de biraz geriden, bu noktaya nasıl geldiğimizden, başlayalım. 
İnşaatı devam eden, başlatılması bekleyen onlarca milyar dolarlık alt yapı ve üst yapı inşaat projesi var. Hükumet bu projeleri 10 yılı aşkın bir süredir ve giderek daha da büyüterek sürdürüyor.
Projeler büyük ölçüde Kamu-Özel-Ortaklığı (KÖO) üretim ve finansman modeli ile yürütülüyor. Bu modelde Hükumet örneğin arsa gibi tahsisleri bedava yaparken, projelerin finansmanı büyük ölçüde, yerli ve yabancı sermaye gruplarının oluşturduğu konsorsiyumların büyük bankalardan (ve yerli kamu bankalarından) ve yatırım fonlarından sağladıkları dış kredilerden sağlanıyor.
Bu krediler için Hükumet, bir yandan Ziraat Bankası ya da Halk Bank gibi kamu bankalarının verdikleri kredilere garanti vererek dolaylı olarak destek sağlarken, diğer yandan hizmet satın alımı ve yolcu, hasta garantileri gibi mekanizmalarla yapımcı-işletmeci firmanın olası zararını üstleniyor. Böylece Hazine dilinde ‘koşullu yükümlülükler’ adı altında bir mekanizma ile zarar kamuca devralınıyor.
Ayrıca bu model hem örgütlenme tarzı, hem de finansman temini yöntemi açılarından geleneksel kamu ihale yöntemlerine göre hem daha pahalı, hem de daha az denetlenebilir nitelikte. Ayrıca bu projelerin toplumsal fayda ve zararlarını ortaya koymaya yeterli sosyal-maliyet fayda analizleri de yapılmış değil.
Gerçek toplumsal ihtiyaç mı?
Bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor: Bu çapta büyük alt yapı- üst yapı proje yatırımlarına gerçekten ihtiyaç var mıydı? Bu projeler, toplumsal gelişmenin ya da ekonomik gelişmenin, büyümenin dayattığı ihtiyaçlar mıydı?
Büyüyen, gelişen bir kapitalist ekonomide üretim ve kârın realizasyonu için böyle alt yapıya ihtiyaç duyulması (özellikle de alt yapı hızlı bir biçimde aşınıyorsa, eskiyorsa) kaçınılmazdır. 
Ancak mevcut projelerin bu çaptaki büyüklüğünü, ne hızlı büyüyen bir ekonominin ortaya çıkardığı ihtiyaçlarla, ne de aşırı bir aşınma ya da yıpranma, eskime olgusu ile açıklayabilmek mümkün değil.
Öncelikle bir kıyaslama yapmak gerekirse, 17 trilyonluk ABD ekonomisinde Trump’ın hayata geçirmek istediği alt yapı projelerinin toplam tutarı 1 trilyon dolar civarında, yani milli gelirin on yedide biri iken, bizde 350 milyar dolar, yani neredeyse milli gelirin yarısına denk düşen bir alt yapı harcamasından söz ediyoruz.
Ayrıca ABD bir ekonomik toparlanma sürecine girmişken, bizde 2013 yılından bu yana ekonomik büyümede sert bir düşüş yaşanıyor. Yani ne üretim ya da ticaretin durumu, ne de halkın gelir durumu bu çapta bir alt yapı-üst yapı inşaat projesini gerektirmiyor, tersine bu durum daha ziyade bir kaynak israfını çağrıştırıyor.
Talep finans-inşaat kompleksinden geliyor
Bu projelerin yerli ve yabancı müteahhit firmalara, bankalara (büyük kısmı dış kredilerle yapılıyor) ve diğer sermaye kesimlerine sağladığı büyük çaptaki kazançlar dikkate alındığında, bu talebin asıl olarak bu kesimlerden geldiği söylenebilir. Dönemin baskın neo liberal ekonomi- politik ruhunun buna uygun düşmesi de bu çaptaki projelerin hayata geçirilebilmesini mümkün kılıyor.
Bir başka anlatımla, bu projelerin asıl kazandırdığı kesimlerin sırasıyla; büyük çapta kredi pazarlayan uluslararası finans sermaye çevreleri, bunların aracılığını yapan yerli bankalar, yerli ve yabancı inşaat şirketleri (son dönemin gözdelerinden Limak’ın sahibi N. Özdemir’in bu konuda söyledikleri son derece önemli) ve son olarak çok büyük görsellik etkisine sahip böyle projelerle seçmen üzerinde yarattığı algı ile onun politik desteğini sürekli kılabilen siyasal iktidar olduğunun altını çizmek gerekiyor.
Böylece daha önceki bir yazımızda vurguladığımız siyasal iktidar bloku ile başta finans-inşaat sermayesi olmak üzere büyük sermaye arasındaki simbiyotik ilişki bağları giderek güçleniyor. Bu bağların geleceğe damgasını vurmasını ve sınıflar arasındaki ilişkinin ve yeni rejimin üst yapısının da buna göre şekillenmesini bekleyebiliriz.
Yerel halka sorulmuyor
Diğer taraftan bu projeler ne Türkiye toplumuna, ne de yapıldığı bölgelerdeki bölge halkına sorulmadan, onların görüşlerine başvurulmadan hayata geçiriliyor. Örneğin illerin ya da bölgelerin gerçek ihtiyaçlarının büyük köprüler, oto yollar, hava limanları, HES’ler, TOKİ konutları ya da yeni cezaevleri olup olmadığı yerel halka sorulmuyor.
Oysa ekonominin ve toplumun gerçek ihtiyaçlarının neler olduğunun ortaya çıkarılabilmesi için bu sorular, bu projelerin sonuçlarından öncelikli olarak etkilenecek olan yerellere sorulmalıydı.
Yani yerli ve yabancı inşaat şirketlerinin, bankaların kâr beklentilerinden değil, toplumun ve yerellerin gerçek ihtiyaçlarından yola çıkılarak bu projelerin neler olacağı, nasıl örgütlenebileceği ve finansman modellerinin ne olabileceği belirlenmeliydi. Bu yapılsaydı ölçek küçültülür, maliyetler düşürülür ve emek üzerindeki (iş kazaları) ve çevre üzerindeki etkiler hesaba katılabilirdi.
Proje finansmanında çıkmaz iki sokak
Gelinen nokta itibariyle siyasal iktidar, büyüme modeli olarak finansallaşma yolunu seçmiş bulunuyor. Yani hem T. Varlık Fonu’nun riskleri üstlenerek projeler için dış borçlanmaya başvurmasını amaçlıyor (örneğin Çay Kur’un satışı), hem de yazının başlangıcında anlattığımız ve aslında bir menkul kıymetleştirme olan ‘banka senedi’ modeli ile T.C. Merkez Bankası’nın elini taşın altına sokuyor (kuşkusuz eli asıl taşın altında olan bu Fon ya da Banka değil, Türkiye’nin emekçi sınıfları olacaktır).
Ne yapmalı?
Yapılacak olanların başında, hali hazırda başlatılmamış olanlar da dâhil olmak üzere, sürmekte olan projelerin ciddi bir toplumsal denetime açılarak, hem ticari hem de toplumsal fayda ve maliyetlerinin yeniden gözden geçirilmesi ve özellikle de çok büyük ekolojik felaketlere neden olabileceklerin ve büyük çapta dış kredi temerrüt riski taşıyanların iptal edilmesi geliyor.
İkinci olarak, Merkez Bankası böyle bir menkul kıymetleştirme için araçsallaştırılmamalıdır. Zira böyle bir uygulama sadece maliyeti çok yüksek olan bu projelere kredi veren bankalara ve büyük inşaat şirketlerine yarayacaktır.
Gerçek bir yatırım bankası kurulmalı
Üçüncü olarak, hangi projelerin seçileceğine ve gerçekleştirileceğine, öncelikle söz konusu yerelin ve tüm toplumun ihtiyaçları gözetilerek aşağıdan yukarıya doğru karar verilmeli ve bu doğrultuda bir örgütlenme biçimi olarak toplumsal denetime açık bir yatırım bankası (ulusal ya da bölgesel düzeyde) kurulmalıdır.
Proje tahvillerini Merkez Bankası satın almalı
Bölgesel düzeyde, örneğin, yerel yönetimlerin, işçi sendikalarının, üretici ve tüketici kooperatiflerinin, kısacası halkın kendi örgütlerinin etkin bir şekilde temsil edilerek karar verme mekanizmasında yer alabildiği böyle bir yatırım bankasının en geniş uzlaşı ile hazırlayacağı projeler için banka tarafından tahvil çıkartılabilir ve bu tahvilleri Merkez Bankası’nın satın alması ve böylece projeler için para yaratması zorunlu kılınabilir. Böylece Merkez Bankası’nın, bir avuç bankanın ya da inşaat şirketinin çıkarlarını değil, toplumun bütününün çıkarlarını gözetmesi sağlanmış olur.
Sermaye / servet vergisi konulmalı
Bir diğer yol olarak, böyle bir finansman yeni bir servet ya da sermaye vergisinden oluşturulacak kamusal tasarruflarla karşılanabilir. Ya da hibrid (karma) bir biçimde hem tahvil hem de vergilemeye başvurulabilir. Vergi tahsil / tahakkuk oranının KDV gibi ilk sırada yer alan bir vergide bile yüzde 25’e kadar gerilediği bir ortamda, bu projelerden asıl yarar sağlayanlardan alınacak sermaye vergilerinden daha adil ve etkin olanı yok. Kaldı ki böyle bir vergileme bu grupların bu tür projelerin dayatmalarını da caydıracaktır.
Yerinden demokrasi
Böyle bir ekonomik modelin hayata geçirilebilmesi için buna uygun bir siyasal üst yapının kurulmasının gerekli olduğu açıktır.
Böyle bir üst yapı modeli, gücün, iktidarın tepede ya da merkezde yoğunlaştığı otokratik bir devlet yapılanması olamaz. Zira böyle bir yapılanma büyük sermayenin alınacak kararlar üzerinde etkilerini çok daha güçlendiren bir mekanizma olacaktır.
Önerilen, tepenin sadece demokratik bir koordinasyonla sınırlı kaldığı, gücün asıl olarak demokratik bir biçimde tabana dağıtıldığı, yayıldığı, böylece ekonomik kaynak tahsisi başta olmak üzere kararların aşağıdan yukarıya doğru alındığı, gerçek bir doğrudan demokrasi modelidir.


14 Mayıs 2017 Pazar

BÜYÜK SERMAYENİN AĞZI KULAKLARINA VARIYOR



BÜYÜK SERMAYENİN AĞZI KULAKLARINA VARIYOR
Mustafa Durmuş
14 Mayıs 2017
Bankalardan başlayalım. 
Her ne kadar 2,9 trilyon liralık aktif büyüklüğüyle ancak bir Amerikalı Apple firması kadar ya da bir Alman bankası olan Deutsche Bank’ın yarısı kadar olabilse de, Türk bankacılık sektörünün bu yılın ilk üç ayındaki kârı adeta patlamış.
Bankacılık Denetleme Kurulu’ nun (BDDK) verilerine göre, sektör ilk üç ayda geçen yılın aynı dönemine göre net kârını yüzde 65 oranında artırmış ve toplamda kârlar 13,5 milyar liraya yükselmiş.
Sektörün kredi tutarı 1,8 trilyon lira, menkul değerleri ise 366 milyar lira. Hazırlığı tamamlanmakta olan yeni yasa ile bankalar bu kredilerinin üzerinden sınırsız bir biçimde varlığa dayalı menkul kıymet çıkartıp satabilecekler, yeni ve bol likidite imkânına sahip olabilecekler.
Ne diyebiliriz ki ? Allah bir kez daha “yürü ya kulum” demiş! Finans sermayeye verilen destek sürecek. Çünkü büyüme için finansal balonların şişirilmesi gerekiyor. Ancak bunun da “yerli bir finansal krizin tohumlarını ekmek” anlamına geldiğini daha önceki bir yazımızda anlatmıştık.
Sanayi-Ticaret Grupları
Bankacılık sektörünün önemli bankalarından Yapı Kredi ve Koç Bank’ın sahibi Koç Grubunun bu yılın ilk üç ayındaki kârı 1,1 milyar liraya ve Akbank’ın sahibi Sabancı’nın kârı 669 milyar liraya yükselmiş. Yani sadece bankaların değil, büyük sanayi, hizmetler ve ticaret sermayesinin de kârları iyi durumda.
Ancak bu kârların hepsinin son tahlilde kaynağının üretim, dolayısıyla da işçilerin yaratmış olduğu artık değer sömürüsü olduğunu vurgulamak gerekiyor.
Yani kâr emek sömürüsünden kaynaklanıyor ve bu kâr sermayenin tüm dalları arasında bölüştürülüyor. Dolayısıyla işçilerin yarattığı toplam artık değer; toplam kar, rant ve faize dönüşüyor. Bunların her birine denk düşen sermaye dalları ya da sektörleri var. Her birinin payının ne olacağına piyasalardaki ilişkiler, arz-talep, rekabet, sektörlerin göreli güçlerinin farklılığı kadar devletin hangi sermaye gruplarını ya da sektörleri daha fazla kayırdığı gibi konular belirliyor.
Emeğin durumu
Diğer taraftan bu yılın Ocak ayında resmi işsizlik oranı yüzde 13 olarak açıklandı. Yani resmi olarak 4 milyon işsizimiz var. Gençlerde ise bu oran yüzde 25, yani neredeyse iki katı civarında. Ancak bu oranların gerçek işsizliği tam olarak yansıtmadığını, gerçek işsizliğin yüzde 17’lerde olduğunu DİSK raporları ortaya koyuyor. OHAL'den bu yana işsiz bırakılan kamu emekçileri ise intiharlarla ya da açlık grevleri gibi eylemlerle kendilerini hatırlatmaya çalışıyorlar.
Enflasyon ise Nisan ayında yüzde 11,9 olarak açıklandı. Yani gerçekte hayat pahalılığı gerçeğini gizlese de, artık çift haneli bir enflasyonumuz var. Bu kadar bol kredi ve gevşek mali politikalarla enflasyonu dizginleyebilmek çok zor. Diğer yandan enflasyon hem en çok yoksulu vuruyor, hem de kötü olan gelir dağılımını daha da kötüleştiriyor. Yani yoksullaştırma ve mülksüzleştirme enflasyonist politikalar aracılığıyla da gerçekleşiyor.
Açlık, yoksulluk, zenginlik
TÜRK-İŞ Nisan ayında 4 kişilik bir ailenin açlık sınırını 1,515 lira, yoksulluk sınırını ise 4,945 lira olarak açıkladı. Asgari ücret ise sadece net 1,404 lira ve kayıtlı ve kayıt dışı olmak üzere yaklaşık 8-10 milyon işçi asgari ücretle çalışıyor. Yani işleri olduğu için şanslı sayılan işçi sınıfının yoksulluk oranı yüzde 60’ın üzerinde. İşinizin olması yoksulluktan kurtulmanıza yetmiyor.
Yoksulluk ve zenginlik ise bir madalyonun iki yüzü gibi. Yani hep aynı anda varlar. Birileri başka birilerini yoksullaştırarak zenginleşebiliyor. Nitekim 2016 ortası itibariyle kişi başı medyan (ortanca) servet sadece 4,339 dolar (Avrupa ortalamasının üçte birinden biraz fazla). Yani 54 milyon yetişkinin yarısından fazlasının birikmiş serveti (her türden) 4,000 doların biraz üzerinde.
Bu rakam 2007 yılı sonunda 9,700 doların üzerinde imiş. Yani AKP iktidarlarının ikinci döneminden itibaren servet giderek belli ellerde toplanırken, çoğunluğun payı azalmaya başlamış.
Buna karşılık Dünyanın en büyük 250 inşaat firmasından 42’sinin Türkiyeli olması ve 1 milyar doların üzerinde serveti olan 30’u aşkın zenginimizin bulunması ne demek istediğimizi daha iyi anlatıyor olmalı.
Kuşkusuz böyle bir eşitsiz, adaletsiz servet bölüşümü sonucunda Servet Gini Katsayısı 0.832 gibi rekor bir düzeye çıkıyor. Böylece aslında Türkiye’de servet gelire göre en az iki kat daha adaletsiz dağılıyor.
Kişi başı borç tutarı 2003 yılından bu yana da yine dolar cinsinden 470 dolardan 6,089 dolara fırlamış. Yani kişi başı servet iki kata yakın, buna karşılık kişi başı borç 12 kat artmış.
Milyonlarca yoksul hane
TÜİK’e göre, haneler içinde en yoksul yüzde 60’ı oluşturan hanelere giren yıllık gelir, hane başına sadece 8,868 lira. Bir başka deyimle bu aileler aylık 739 lira (asgari ücretin yarısı kadar bir gelirle) ile yaşamak zorundalar. Üstelik Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde ya da İç Anadolu Bölgesi’nin bazı kesimlerinde hanelerin bir kısmı bu 700 liranın biraz üzerindeki geliri dahi sağlayamıyorlar. Urfa ve Diyarbakır’da ise Gini Katsayısı 0,420’yi buluyor.
Kapanan şirketler
Bu arada başta küçük ve orta ölçekli şirketler olmak üzere kapanan şirket sayısında rekor bir artış gözleniyor. Türkiye Odaları ve Borsaları Birliği’ne (TOBB) göre) 2016 yılının Kasım ayında, kapanan şirket sayısı bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 48 artarak 1073'e çıktı. Bu dönemde kurulan şirket sayısı ise sadece yüzde 1,28 artış gösterdi.
Kıssadan hisse;
Son dokuz aydır izlenen ekonomi politikaları asıl olarak başta bankalar ve büyük sanayi grupları olmak üzere büyük sermayeye yaramış gibi görünüyor. Küçük üretici, köylü, esnaf ve işletmeler affedilen vergi ceza ve faizleri ve ertelenen vergi ve SGK primleri ve bir kısım KGF kredileri ile durumu idare etmişler. Ancak giderek piyasalardan siliniyorlar, yerlerini daha büyüklere bırakıyorlar.
Büyük olasılıkla ilk çeyrekte ekonomideki büyüme oranı 2016’ya göre yüksek çıkacak. Bunun temel nedeni yukarıda sözünü ettiğimiz banka ve sanayi kârlarındaki artış. Yani bir iki sektör yüksek kâr ettiğinde ekonomik büyüme hızı da artıyor.
Diğer yandan birilerinin durumunun daha da iyileşmesi, bankaların kârlarını patlatmaları, toplumun tümünün durumunun iyileşmesi anlamına gelmiyor.
Tam tersine genelde bireyler için tikel olarak elde edilen en iyi sonuçlar üretebilen bir durum toplum için çok kötü bir biçimde neticeleniyor. Az sayıda banka ya da büyük holding ya da büyük inşaat şirketi kârlarını yükseltirken, toplumun geri kalanı yoksullaşıyor.
Yani bundan yaklaşık 250 yıl önce, burjuva iktisadının kurucusu olan A. Smith’in, bencilliği bir erdeme dönüştüren sözü doğru çıkmıyor, herkes çıkarını maksimize ettiğinde toplumun çıkarı maksimize olmuyor.
“Gemisini kurtaran kaptan”, “her koyun kendi bacağından asılır”, benden sonrası tufan” sözleriyle bizlere onlarca yıldır dayatılan bireycilik kültürü hem emeğin hem de ekolojinin tahribatıyla, yoksullaşma ve sadece ekonomik değil, sosyal ve politik olarak da geleceğimizin ciddi risk altına sokulmasıyla sonuçlanıyor.