Ohal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ohal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Eylül 2019 Pazar

EYLÜL DARBELERİ: ŞİLİ VE TÜRKİYE (2) / 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi


EYLÜL DARBELERİ: ŞİLİ VE TÜRKİYE (2) / 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi

Mustafa Durmuş

12 Eylül 2019

Dün paylaştığım yazımda 11 Eylül 1973’te Şili’de yapılan askeri darbeye değinmiş ve bu darbe ve bu dönemde yapılan diğer darbeleri ABD emperyalizmi ile doğrudan ilişkilendiren bir bakış açısına (1) yer vermiştim.

Bu bakış açısına göre; 1960 sömürgecilik sonrasında iktidara gelen Ulusal Kalkınmacı Yönetimler (batılı kapitalist ülkelerin çıkarlarına ters düşen strateji ve politikalar izlediklerinden) başta ABD olmak üzere diğer emperyalist devletler tarafından düşman olarak ilan edildiler ve bu yüzden de CIA destekli askeri darbelerle devrildiler.

Bu yazım ile ilgili olarak, Türkiye’deki 12 Eylül 1980 darbesi ve özellikle de 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimini kapsamadığı, dolayısıyla da eksik olduğu yönünde eleştiriler alınca bu yazıyı kaleme almak gerekli oldu.

DARBELERİN EKONOMİK VE POLİTİK NEDENLERİ

Öncelikle vurgulanması gereken bir konu var. Dün yer verdiğim Ulusal Kalkınmacı bakış açısında yapıldığı gibi, tüm darbeleri sadece ülke yönetimlerinin emperyalizmle ters düşmesi ya da çatışması ile açıklamak doğru değil. 1960 sonrası özellikle Latin Amerika ve Türkiye’deki darbelerde ABD emperyalizminin ve NATO’nun payı elbette çok büyük. Çünkü (ekonomik-parasal ilişkileri bir yana bırakın) darbeciler ve temsil ettiği ordular doğrudan Pentagon ve NATO ile ilişkililer.  

Ancak darbelere neden olan diğer bazı (daha ziyade içsel) ekonomik ve politik faktörler de söz konusu. Bunların başında kuşkusuz derin ekonomik krizler ve politik krizler geliyor. Bunların her ikisi de örneğin 12 Eylül 1980 Askeri Darbesinde son derece etkili olmuşken, 15 Temmuz Darbe Girişimi ve ardından 20 Temmuz OHAL ile gelen ve genelde sivil darbe olarak nitelendirilen gelişmede ekonomik faktörden ziyade politik kriz etkili oldu.

12 EYLÜL 1980 DARBESİ’NE GİDEN SÜREÇ: EKONOMİK VE POLİTİK KRİZ

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrasındaki askeri yönetim döneminde resmi kayıtlara göre 650 bin kişi gözaltına alındı, 230 bin kişi askeri mahkemelerde yargılandı. Bu dönemde, 1 milyon 683 kişi fişlenirken, binlerce kamu görevlisi 1402 Sayılı Kanun gereğince kamu görevinden mahrum edildi. Tespit edilebilen gözaltında ya da hapishanelerde, işkence vb. yöntemlerle ölüm sayısı 229 oldu. 700 kişinin idamı istendi ve bunlardan 50’si (17 ‘si siyasi hükümlü olmak üzere) idam edildi (2).

12 Eylül Askeri Darbesi öncesinde dünya kapitalizmi uzun süren bir iktisadi durgunluk, Türkiye ekonomisi ise derin bir iktisadi ve politik kriz içindeydi. Türkiye’nin krizi aslında 1962’den itibaren uygulamakta olan kapitalist ithal ikameci büyüme modelinin (en azından Türkiye’deki versiyonunun), bir kriziydi ve kendisini döviz krizi biçiminde gösteriyordu.
Yani ağırlıklı olarak iç pazara, dolayısıyla belli düzeyde satın alma gücünü garantileyen göreli olarak yüksek işçi ve memur ücretlerine dayalı ithal ikameci birikim ve büyüme stratejisi 1970’lerin ortalarından itibaren hem iç hem de dış ekonomik nedenlerden dolayı krize girdi. Sermaye birikim rejimini bu krizden çıkartmak ancak yeni bir birikim rejimi ile mümkün olabilirdi. Bu artık iç pazara değil, kapitalist küreselleşmeye paralel olarak,  dış pazara dayanan bir model olmak durumundaydı. Bu modelin ekonomi-politik temelini ise rekabetçi işçi ücretleri (yani düşük ücretler), işçi sınıfının örgütlerinin dağıtılması ve genel olarak hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması oluşturuyordu.
Krizden çıkış için önce 24 Ocak 1980 Kararları adı altında IMF-Dünya Bankası kaynaklı istikrar tedbirleri ve yapısal uyum programları uygulandı. Bu kararlar Türkiye’yi hızla küreselleşen kapitalizme -emperyalizme yeni ve daha sağlam bir biçimde eklemlemeyi hedefleyen kararlardı.  Bu kararların hayata geçirilebilmesi için (aksak işlese de) mevcut parlamenter demokratik rejimin ortadan kaldırılması gerekiyordu. Çünkü işçi sınıf hareketi ve sendikalar güçlenmiş, toplumsal muhalefet ayağa kalkmıştı. On binlerce işçi grevdeydi. İşçi ve emekçilerin haklarını, ekonomik ve politik örgütlerini ortadan kaldıran bir tür açık diktatörlüğe ihtiyaç vardı. Bu ihtiyacı 12 Eylül Askeri Darbesi ile kurulan askeri diktatörlük karşıladı.
Bu süreçte,  bu kararlara ve bu kararları uygulayan askeri ve sivil yönetimlere uluslararası sermaye, emperyalist devletler, IMF, Dünya Bankası ve OECD gibi uluslararası kuruluşlar da destek verdiler.
24 Ocak Kararları ve 12 Eylül Askeri Diktatörlüğünün sonucunda; Türkiye ekonomisinin makroekonomik performansı artırıldı; yerli ve uluslararası sermayenin kârlılığı restore edildi ve ekonomi yeniden dış borç geri ödemesi yapabilir hale getirildi. Bunun faturası ise (açık diktatörlük şartlarında) işçi ve emekçi sınıflara ödettirildi. İşçilerin reel ücretleri ve köylülerin gelirleri düştü,  gelir dağılımı daha da bozuldu. Düşük ücret, yüksek reel faiz, zamlar ve devalüasyonlar ile halk daha da yoksullaştırıldığı gibi, ekonomik ve demokratik haklarından mahrum bırakılarak askeri diktatörlük altında ağır bir zulme uğratıldı (3).
Darbeden bu yana geçen otuz dokuz yıl boyunca Türkiye Neo-liberal politikalara teslim edilerek bir bütün olarak hızla dönüştürüldü,  özelleştirmeler ve serbestleştirme politikalarıyla ekonomi küresel kapitalizme ve emperyalizme daha da bağımlı hale getirildi, kalkınma ve sanayileşme çabalarından vazgeçildi.
15 TEMMUZ 2016 DARBE GİRİŞİMİ VE OHAL

Bu darbeden sonra da ülkede post modern darbeler gerçekleşti. En sonuncusu ‘15 Temmuz Başarısız Darbe Girişimi’ olarak tarihe geçti. Bazılarına göre ‘kontrollü bir darbe’ olan bu girişim 12 Eylül 1980 darbesi öncesindeki gibi ekonomik kriz koşullarının yol açtığı bir darbe değildi.  
Çünkü darbe öncesi yıla göre, darbe yılının ilk 6 ayında borsa yüzde 15 yükselmiş, yabancı sermaye girişleri son yılların en yüksek seviyesine ulaşmış ve 10 yıllık devlet tahvillerinin faizleri de geçen yıllara göre düşmüştü.
Kısaca 15 Temmuz 2016 Darbe Girişiminin ardındaki faktör ekonomik krizden ziyade politik krizdi. Bu krizin bir ayağı 2013 yılından o yana iyice belirginleşen FETÖ-AKP çatışmasıydı. Diğer ayağı ise Orta Doğu’da Türkiye’nin de parçası haline geldiği savaşla birlikte iyice karmaşık bir hal alan Kürt Sorunuydu. Öyle ki 2015 yılında çatışmasızlık sürecine son verip savaş konseptine geri dönüşü sağlayan üst akıl darbe mekaniğini de harekete geçirdi.
Darbe girişiminden sadece 1 hafta sonra ilan edilen OHAL ve devreye sokulan KHK’ler neo-liberal, neo-popülist ve neo-otoriter bir rejimin kurulmasının ilk adımları oldu. Geçen 3 yıl boyunca parlamenter demokrasi ortadan kaldırılıp, güç ve iktidarın tek elde toplanmasına izin veren bir Türk Tipi Başkanlık Sistemi kuruldu.
OHAL döneminin yol açtığı çok ağır insani, sosyal, siyasal ve ekonomik maliyetleri görebilmek için ise çarpıcı bir yazıya (4) ve geniş çaplı bir araştırmaya dayalı olarak hazırlanan 993 sayfalık raporu incelemek yeterli (5).
Yeni rejim altında da politik kriz atlatılamadığı gibi, ekonomi derin bir krize sürüklendi.
2016 yılı ekonomik olarak kayıp yıl sayılırken, 2017 yılında, biraz yeni büyüme hesaplama yönteminin etkisi, biraz da Kredi Garanti Fonu’nun devasa boyutlara ulaşan kredileriyle ekonomi hormonlu bir biçimde büyütüldü. Ancak 2018 yılından itibaren ekonomi sert biçimde yavaşladı ve tüm parasal ve reel göstergelere göre derin bir kriz girdi. Yani bu kez politik kriz ekonomik krizi tetikledi. Bu süreç hala devam ediyor.
DİP NOTLAR:
(1)  Jason Hickel, The Divide-A brief Guide to Global Inequality and Its Solutions, Windmill Books, 2017, s. 112-133.
(2)  Mustafa Durmuş, “12 Eylül Askeri Darbesinin Ekonomi Politiği”, Memleket Siyaset Yönetim Dergisi, 2011/15, s. 95-139.
(3)  Agm.
(4)  Nejla Kurul, “KHK’lilerin yası tutulabilir mi?”, https://www.gazeteduvar.com.tr (20 Temmuz 2019).
(5)  Mağdurlar İçin Adalet Topluluğu, İkinci Yılında OHAL’in Toplumsal Maliyetleri Araştırma Raporu (Ocak 2019).

14 Ocak 2018 Pazar

DÜNYA BANKASI RAPORUNDA TÜRKİYE

DÜNYA BANKASI RAPORUNDA TÜRKİYE
Mustafa Durmuş
12 Ocak 2018
Dünya Bankası’nın yeni yılda ilk raporu, “Küresel Ekonomik Beklenti Raporu (1) yayımlandı.
Bu rapor daha önce bu köşede özetlemiş olduğum IMF, OECD ve BM’nin “dünya ekonomisinin toparlandığı” yönündeki bulguları ile örtüşmüyor.
Çünkü bu raporda 2017 yılının küresel çapta yüzde 3 oranında büyümüş olmasına rağmen, 2020 yılına kadar bu büyüme hızının (tahminlerin aksine) artmayacağı, azalacağı ileri sürülüyor.
Bunda finansal alandaki sorunların (yüksek özel ve kamu sektörü borç stokları ve finansal kırılganlıklar), artan korumacılığın ve artan jeopolitik risklerin etkili olacağının altı çiziliyor.
Raporda Türkiye:
Raporda bölgesel büyüme tahminleri de yer alıyor. Aşağıdaki tablodan da görüleceği üzere Türkiye’ye ilişkin beklenti son derece çarpıcı.
Zira 2017 büyüme hızının yüzde 6,7 olması beklenirken, 2018 yılının büyüme hızının bunun neredeyse yarısına düşerek yüzde 3,5 olacağı tahmin ediliyor. Bu beklenti Hükümetin beklentisi olan yüzde 5,5’un çok altında.
Kurum, 2017 yılında göreli yüksek büyümenin özel sektöre KGF kredileri başta olmak üzere sunulan kredi teşvikleri ve vergi teşviklerinin iç talebi artırması ve düşük değerli liranın ihracatı artırmasıyla sağlandığını, ancak 2018 yılından itibaren bu etkinin ortadan kalkacağını ve bu hızın sert bir şekilde düşeceğini ileri sürüyor (s.93-95).
Sadece ekonomik gelişmeler üzerinden okunduğunda büyüme hızının (tek başına hiçbir anlamı olmayan) yüzde 4’ün altına düşmesi beklenir. Ancak siyasal iktidarın daha yüksek bir ekonomik büyümeye ihtiyacı olduğu çok açık.
Daha gerçekçi bir bakış ile, bu yıl bir baskın seçimin yapılma ihtimalinin oldukça yüksek olması (AKP-MHP-BBP ittifakı bunu gösteriyor), buna dönük hazırlıklar, söylemler, Bütçeye, Hazineye, KGF’ye, Merkez Bankası’na yüklenileceğini, yani geçen yılki uygulamaların (iktisadi faturası ne olursa olsun, enflasyon vb) sürdürüleceği anlaşılıyor.
Nitekim geçen yıl uygulanan “işverene 100 liralık sigorta primi desteği”nin yeniden yürürlüğe sokulması, niteliksiz, geçici, çırak-stajyer istihdamı biçiminde de olsa istihdamda hedefin büyütülerek (2 milyon kişiye iş bulunacak), bunların brüt ücretlerinin bir bölümünün Hazine’ye ödettirilecek olması, kadroya alınan taşeron işçilerin işverene olan maliyetinin karşılanacağının sözünün verilmesi ve bugün Maliye Bakanı’nın, Başbakan’ın yakında esnaf ve KOBİ’lere dönük yeni teşvikleri açıklayacağını bildirmesi bu savımızı doğruluyor.
Şu ana kadar büyük bir kısmı Meclis gündemine getirilmeden hayata geçirilen bu düzenlemeler OHAL Rejimi altında çıkartılan KHK’larla yapılabildi. Bu da iktidar cephesinden bu olağanüstü rejimin rasyonalitesini ortaya koyuyor.
Kısaca bundan böyle yeni KHK’lar (ağırlıklı olarak) yeni ekonomik düzenlemeleri, kararları teşvik ve sermaye sübvansiyonlarını, yeni ihale biçimlerini kapsayacak gibi gözüküyor. Bu da OHAL’in ekonomik alt yapısını giderek açığa çıkartıyor.
....
(1) World Bank Group, Global Economic Prospects, Ocak 2018.





14 Temmuz 2017 Cuma

OHAL' DE BANKALAR

OHAL' DE BANKALAR
Mustafa Durmuş
14 Temmuz 2017

Dünkü yazımda bir Danıştay kararı ve BDDK düzenlemesi üzerinden sırasıyla inşaat sektörüne ve artık onun mütemmim cüzü haline gelen bankacılık sektörüne verilen yeni teşvikleri yorumlamış ve finans kapitale sunulan desteğin aslında OHAL’de grev yasaklarının sağladığı korumanın çok daha üstünde olduğunu vurgulamıştım.
Bugün OHAL altında bankacılık sektörünün durumunu biraz anlatacağım. Malum bankalar hem geçen yıl, hem de bu yılın ilk çeyreğinde kârlarını ciddi oranda artırdılar.
Buradan hareketle bugün şu sorulara kısa yanıtlar arayacağız: Bu yüksek kârlılık nasıl gerçekleşti? Bunun OHAL uygulamaları ile her hangi bir ilişkisi var mı? Bu durumun banka emekçileri başta olmak üzere topluma maliyeti ne oldu? Bu kârlılık ve canlılık durumu sürdürülebilecek mi? Bankalar devletten yeni hangi tür teşvikler talep ediyorlar? Tüm bu gelişmeler ekonomi ve siyaseti nasıl etkileyebilir?
Bu soruların yanıtlarını ararken asıl olarak sektörü detaylı bir şekilde anlatan bir raporun bulgularına değineceğiz. Bu rapor sektörün içindekilerce hazırlanmış olan bir rapor: Forbes Türkiye’nin 1 Temmuz 2017 tarihinde yayımlanmış olan ”2017 Banka Raporu”.
2016- 2017 Yılları: Finans kapital açısından altın yıllar:
Öncelikle, bankalar bu yılın ilk çeyreğinde kârlarını (geçen yılın aynı dönemine göre) yüzde 65 oranında artırarak 13,5 milyar liralık kâr elde etmişler.
2016 yılındaki toplam net kârı (vergi sonrası) ise 36,4 milyar lira olmuş. Aktif büyüklüğü 15- 100 milyar lira arasında olan orta ölçekli bankalar 2015 yılındaki kötü durumlarından kurtulmuşlar, 2016 yılında hem TÜFE endeksli devlet tahvillerinin yüksek getirilerinden, hem de KGF kredilerinden aldıkları komisyonlardan ciddi kârlar sağlamışlar.
Devlet bankaları ve büyük sermaye gruplarının bankaları zirvede:
Ancak asıl kârı, aktifleri 100 milyar lirayı aşan büyük bankalar sağlamışlar. Bunlar arasında en fazla kârı, 6.6 milyar lira ile, T. Varlık Fonu’na devredilmiş olan Ziraat Bankası yapmış. Bu bankanın 2015’ten 2016’ya kârlılığı yüzde 27’nin üzerinde artmış.
Bunu iktidara yakın gruplardan birinin bankası olan Garanti Bankası izlemiş: 5 milyar liranın üzerinde bir kâr ve yüzde 49 kârlılık artışı.
Üçüncü sırada Sabancı’ların bankası olan Akbank var: 4,5 milyar liranın üzerinde bir kâr ve yüzde 51’i aşan bir kârlılık artışı.
Bir başka büyük sermaye grubu olan Koç’ların bankası olan Yapı Kredi’nin performansı ise hepsinin üzerinde: Geçen yılki kârı 3 milyar liraya yakın (diğerlerine nazaran düşük) ama kârlılık artışı diğerlerinin üzerinde olmuş: yüzde 58’e yakın (s. 57).
Raporda öz kaynak kârlılığı en fazla yüzde 17 (Ziraat Bankası) artarken, mali kârlılığın yüzde 50’nin üzerinde olması asıl olarak, uluslararası sermaye akımlarının bu yılın başından itibaren tekrar yükselen ekonomilere (bu arada Türkiye’ye de) dönmesi, bankaların Merkez Bankası nezdinde tuttukları karşılık oranlarının düşürülmesi, 50 bin liralık KOSGEB kredilerinin devreye sokulması ve devletçe garantilenmiş Kredi Garanti Fonu (KGF) kredilerinin yaygın kullanımına bağlanıyor.
Örneğin bu yıl için 250 milyar liralık sınırı olan KGF kredilerinin 180 milyar liralık kısmı daha yılın ortasında kullanılmış durumda. Yani ‘piyasanın görünmez eli’ değil, ‘devletin görünür eli’ bu kârlılık artışının ardındaki temel faktör.
OHAL ile birlikte plasman miktarı bir anda onlarca kat artırılan KGF’nin devreye sokulmasıyla bankaların piyasaya kullandırdıkları kredilerin miktarında bir patlama gerçekleşmiş.
Krediler ortalama yüzde 20 oranında artmış. Bu kredileri en fazla özel bankalar kullandırmış, sonra yavaş yavaş Ziraat, Halk Bank gibi kamu bankaları devreye girmeye başlamış. Kredi artışı olunca batık kredi rasyosu da küçülmüş, yani bir bilanço makyajı da gerçekleşmiş.
Bankaların kârı artınca ne olur? Örneğin borsa yükselir, ekonomide sanal büyüme gerçekleşir. Nitekim öyle oldu ve bankacılık borsa endeksi bu yılın başından bu yana yüzde 30 artarken, BİST 100 de 100,000 üzerine çıktı. Bu arada ilk çeyrekte ekonomi yüzde 4 büyüdü. Yani amaç hasıl oldu.
Kaybeden taraf banka emekçileri oldu:
Bankaların yaşamakta oldukları bu saadet devri onların çalışanlarına yansımış mı? Ya da artan kârlar damlayarak da olsa banka emekçilerinin durumunu iyileştirmiş mi, gelirleri artmış mı, genç üniversite mezunları buralarda daha fazla işe girebilmişler mi?
Raporun bulgularına göre bu patlayan krediler, zirve yapan kârlar, üst düzey yöneticiler dışında, banka emekçilerine yaramamış. Yöneticilerin primleri katlanmış ama banka çalışanlarının gelirlerinde (maaşlarında) gözle görülür bir artış olmamış, daha kötüsü toplam 34 bankanın neredeyse tamamında çalışan personel sayısı azaltılmış, şubeler kapatılmış.
Personel sayısındaki azalma büyük bankalarda yüzde 3’e kadar, orta ölçeklilerde yüzde 36’ya kadar (örneğin HSBC) ve küçüklerde yüzde 15’e kadar gerçekleşmiş (s. 26).
Bunlar içinde iki örnek çok çarpıcı. Geçen yıl kârını en fazla artıran Yapı Kredi Bankası şubelerinin yüzde 6,4’ünü kapatırken, personel sayısını da yüzde 1 civarında azaltmış. Akbank ise mevcut şubelerinin yüzde 7’sini kapatırken, mevcut personelinin yaklaşık yüzde 2’sinin işine son vermiş (bu denli destek verilen bankacılık sektöründe toplamda koca sektörde çalışan sayısı hala 200,000’i bulmuyor).
Bunun tek bir açıklaması olabilir: Bankalar OHAL fırsatçılığı yapıp personel çıkartmışlar, eldeki personeli daha verimli kullanmaya başlamışlar ve bu arada dijital işlem kanallarına yüklenmişler.
Nitekim Bankalar Birliği’nin verilerine göre, bu yıl aktif dijital bankacılık müşteri sayısı 29 milyon kişi olmuş. En fazla şube kapatan ve işçi çıkartan Akbank’ta işlemlerin yüzde 95’i artık dijital kanallardan yapılıyor.
Bu sektörün ödediği vergilerin düşüklüğü ise ayrı bir sorun. Normalde kurumlar vergisi mükellefi olarak yüzde 20 vergi ödemesi gereken bankaların hiç biri efektif olarak bu oranda vergi ödememiş. En fazla ödeyen yüzde 11’i aşmamış. Bunun nedeni bu kuruluşların çok sayıda muafiyet, istisna, indirim, teşvik gibi imkândan yararlanmaları. Bu da resmi vergi oranı olan yüzde 20’nin efektif olarak yarısının altına düşmesine neden oluyor. Yani devletin eli burada da işin içinde.
Madalyonun diğer yüzü: Bu kredi ve kâr büyümesi sürdürülemez!
Rapor, özellikle de bu yılın son çeyreğinden itibaren, bankaların fonlama maliyetlerinin artacağına dikkat çekiyor. Yani kredi / mevduat rasyosunun yüzde 140’ları bulması, yeterince mevduat temin edilememesi, Fed’in önümüzdeki aylarda faiz oranlarını yükseltme ihtimalinin yüksek olması, KGF uygulamasına 2018’de son verilecek olması gibi nedenlerle kâr marjlarının düşeceğine, bunun da bankalar arasında çok ciddi bir mevduat rekabetine neden olacağına dikkat çekiliyor.
Kredilerin yüzde 20 arttığı bir dönemde mevduatların neredeyse hiç artmaması (geçen yıl sadece yüzde 17, bu yıl Mayıs ayında sadece yüzde 2’lik bir artış olması) mevduat yarışına neden oldu.
Gelir dağılımının son derece bozuk ve insanlarının önemli bir kısmının yoksulluk sınırının altında, borçla ve yoksulluk yardımlarıyla yaşadıkları bir toplumda, döviz kurunun ve enflasyonun sürekli yükseldiği bir ekonomide yerli para cinsinden mevduatların belli bir düzeyin üzerine çıkmaması son derece normal.
Fonlama sorunları artacak:
Böyle bir mevduat eksikliği mevduat faizlerinin yüzde 14,5’in üzerine kadar çıkmasıyla sonuçlanınca, mevduata ödenen faiz ile kredi üzerinden alınan faiz arasındaki makas daralmaya başladı, bu da bankalar açısından fonlama sorununa neden oldu.
Bir başka anlatımla kredi miktarına göre yüzde 40 yetersiz düzeydeki mevduatların ağırlıklı olarak kısa vadeli, buna karşılık kredilerin uzun vadeli olması sorunun derinleşmesine neden oluyor.
Yani kısa vadede mevduat faizindeki artış, kredi faizlerindeki uzun vadede yapılan artışlarla dengelenemiyor. Bankaların yurt dışından buldukları sendikasyon kredileri de döviz cinsinden olduğu (ve kural gereği içerde lira cinsinden kullandırtıldığı için) ortaya çıkan kur riski nedeniyle çözüm olamıyor.
Yeni teşvikler, verimlilik artışı ve dijitalleşme:
Sektör yöneticileri aynı sözcüklerle ifade etmeseler de sektörün sanal büyümesinin duvara toslamak üzerine olduğunu biliyorlar. Bu yüzden de çözüm olarak devletten proje finansmanı ve yatırım kredileri konusunda yeni teşvikler beklediklerini ifade ediyorlar. Ayrıca verimlilik artışına gideceklerini ve dijitalleşmeye hız vereceklerini ifade ediyorlar.
Bir başka deyimle finans kapital devletin bütün gövdesiyle kendi yanında olmasını istiyor. OHAL rejimi altında bunun daha kolay yapılabileceğinin farkında.
Diğer yandan bu gelişmelerin faturası yine banka emekçilerine çıkacak gibi görünüyor. Tarihte de hep böyle olmuştur. Sermayenin kendi arasındaki rekabet hep firmaların maliyet düşürücü önlemleri almasıyla sonuçlanmış, tekellerce yutulmayan firmalar böyle ayakta kalabilmiştir.
Yani firmalar işçi çıkartmışlar, mevcut işçileri daha yoğun ve daha fazla çalıştırmışlar, ücret artışı yapmamışlar, hatta kriz dönemlerinde işçilerin nominal ücretlerini bile düşürmüşler. Bankalar da kapitalizmin bu temel işleyiş kuralına tabiler.
Bu raporda sunulan verilere bakarak şu sonuçları çıkartmak mümkün:
Devlet destekli bu kârlılık düzeyi artık sürdürülemez boyutlardadır, ciddi bir finansal kriz ya da bankacılık krizi riski mevcuttur, sektörde tekelleşme giderek artmaktadır (öyle ki kredi, mevduat, kârlılık ve aktifler açısından sektörün yüzde 86’sı 10 bankanın tekelinde), grevlerle yasal hak arama yollarının kapalı olduğu OHAL koşullarında bankalar arasında yoğunlaşan kredi-mevduat rekabeti, giderek küçüklerin batmasıyla, en iyi ihtimalle, ayakta kalanların daha fazla işçi çıkartmasıyla, banka emekçilerinin daha zor koşullarda ve daha düşük reel ücretlerle çalışmaya zorlanmasıyla, işçilerin yerini giderek dijital kanalların almasıyla sonuçlanacaktır.
Formun Üstü
Formun Altı


OHAL, GREV YASAĞI VE BUZ DAĞININ GÖRÜNMEYENLERİ

OHAL, GREV YASAĞI VE BUZ DAĞININ GÖRÜNMEYENLERİ
Mustafa Durmuş
13 Temmuz 2017

OHAL’in sınıfsal boyutu, devletin zirvesince yapılan grev yasaklarıyla ilgili son açıklama ile net bir biçimde ortaya konuldu.
Bu açıklama, fiilen işçilerin yasal grevler yoluyla hak arama yollarının OHAL koşullarında tıkalı olduğunu gösteriyor. Bu nedenle de bu açıklama yerli ve yabancı sermayeyi mutlu ederken, buna tepki veren DİSK’in dışında TÜRK-İŞ gibi genelde hükumetlerle iyi geçinen bir işçi sendikasının dahi tepkisini çekti, işçi sınıfını tedirgin etti.
Diğer yandan özellikle de son bir yıldır, sermaye sınıfına verilen o kadar çok mali ve finansal teşvik ve onlar lehine yapılan idari ve yasal düzenleme var ki bunları burada anlatmaya sayfalar yetmez.
Daha ziyade “teşvik” başlığı altında yapılan bu işler sıradan yurttaşın anlayamayacağı şekilde ve yollarla yapıldığından olsa gerek, muhalefetteki siyasal partiler ya da işçi sendikaları bile tepki vermiyorlar ya da tepkileri medyada yer bulmuyor.
Bu düzenlemeleri bazen kısa, bazen de ayrıntılı olarak bu köşede yazdım. Bunlara her gün yenileri ekleniyor. Örneğin sadece son bir hafta içinde bir BDDK düzenlemesi ve Mart ayında alınan bir Danıştay kararı ile finans kapital ve büyük inşaat şirketlerine çok önemli iki kolaylık daha sağlandı.
Finans kapitalin düzenlenmesinden adım adım vazgeçiliyor:
11 Temmuz 2017 tarih ve 30121 sayılı RG’de yayımlanan BDDK düzenlemesi ile bankaların öz kaynak hesaplamaları değiştirilerek, olmayan varlıkları da bundan böyle öz kaynak hesabına dâhil edilecek.
Yani bankaların öz kaynakları sanal bir biçimde artırılacak. Üstelik bankaların öz kaynakları üzerinden kârlılıklarının geçen yıl ortalama yüzde 14 gibi ciddi bir oranda artmış olduğu gerçeğine (1) rağmen bu düzenlemeye gidildi. Bu değişiklik uluslararası bankacılık kurallarına da artık itibar edilmeyeceğini gösteriyor.
Bir başka anlatımla, ana akım ekonomistler tarafından dahi “ahlaki çöküş”, “bilgi asimetrisi” ve “ters seçim” gibi sorunların en sık yaşandığı, bu nedenlerden dolayı da sıkı bir biçimde kurala bağlanıp, düzenlenmesinin, kontrol edilmesinin gerekli olduğu görüşünün yaygın bir biçimde savunulduğu bankacılık ve finans sektöründe uluslararası kurallara ve düzenlemelere uyulmaması, ancak OHAL rejimleri gibi rejimlerin işleyiş biçimi ve sınıfsal karakteri ile açıklanabilir.
Bu tür bir bilanço güzellemesi ile bankaların kredi imkanlarının artırılması ve daha önceki bir düzenleme ile bu krediler üzerinden sınırsız menkul kıymetlendirme (sekuritizasyon) yapılabilmesinin önünün açılmasının ne denli riskli olduğunu ve 2008 krizi benzeri yerli malı bir finansal kriz üretmek demek olduğunu daha önceki bir yazımızda belirtmiştik.
Büyük inşaat şirketlerine vergi iadesi ve vergi indirimi
İkinci düzenleme ise bu kez yüksek yargı organı olan Danıştay’dan geldi. Danıştay öyle bir karar verdi ki (2) büyük inşaat şirketleri ve onların finans ortağı konumundaki bankalar zil takıp oynasalar yeridir. Bu karar ile KDV Genel Uygulama Tebliğinin, konutların net alanının hesabı ile ilgili bölümü iptal edildi.
Bunun anlamı, büyük sitelerde, rezidanslarda, çocuk parkı, bahçe düzenlemesi, havuz, çim ekimi, spor alanları gibi alanlar için inşaat firmalarınca yüklenilmiş olan KDV bu şirketlere iade edilecek.
“İnşaat firmalarınca yüklenilen KDV” sözüne aslında takılmayın zira firmalar bu vergiyi zaten alıcıya fiyatları artırarak yansıtabiliyorlar, yani sonuçta bu vergiyi onlar yüklenmiyorlar.
Diğer taraftan bu hesaptan düşülen alanlar üzerinden tahsil edilen KDV’ler ciddi boyutlara ulaşıyor. Böylece bu düzenleme ile hem devlet vergi gelirinden olacak, hem de örneğin konut alıcılarının ödediği KDV tutarı kadar bir nakit aslında gerçek yüklenicisi olmayan inşaat şirketine iade edilerek bu kesime bir kaynak transferi yapılmış olacak.
Net alan hesabı değişti
Aynı karar ile inşaat firmalarına yeni bir imkân daha sunuluyor. Kısaca inşaatlarda net alan hesabı KDV Genel Tebliğine göre değil, artık İmar Yönetmeliğine göre yapılacak.
Böyle olunca örneğin teraslar, depolar, kat ve çatıdaki bahçeler gibi alanlar 150 m2’lik net alan hesabına dâhil edilmeyeceğinden (böylece de lüks konut sayılmayacağından, bu inşaatların alım-satımında yüzde 18 yerine yüzde 8 KDV uygulanacak. Bu yolla hem zengin inşaatçılar, hem de zengin konut alıcıları desteklenmiş olacak.
Teşvike doymayan bir sektör
Belli ki bu sektör teşvike doymuyor. Nitekim son bir yıl içinde sektöre yönelik KDV, Damga Vergisi ve Tapu Harçları yönünden bir çok mali teşvik ve baskılanmış konut kredisi faizleri politikası ve Kredi Garanti Fonu (KGF) üzerinden bol finansal kredi uygulanıyor (180 milyar liralık kredi hali hazırda kullanıldığı için uygulamaya şimdilik son verildi).
Bu teşvik ile 150 m2’yi geçmeyen konutlar lüks konut sayılmadığından KDV oranı yüzde 8 olarak, tapu harçları normal harcın ¾’ü olarak uygulanırken, inşaat sözleşmelerinde damga vergisi sıfıra kadar düşürüldü ve yabancılara yapılan işyeri ve konut satışları KDV’den istisna tutuluyor.
Teşvik adı altında vazgeçilen vergiler ortada iken Maliye’nin vergi gelirlerinin düşüklüğünden şikâyet etmesi de ilginç bir durum.
Özcesi OHAL- grev yasağı ilişkisi net bir biçimde en tepeden açıklandığı için tepkilere neden oluyor ama yukarıda sadece bir kısmını aktarabildiğimiz son bir yılda "teşvik" adı altında yapılan birçok düzenleme gözden kaçmamalı. Çünkü bunlar da en az grev yasağı kadar sınıfsal sonuçları olan düzenlemeler.
……
(1) Forbes Türkiye, Banka Raporu, 1 Temmuz 2017, s. 62.
(2) Danıştay’ın 02.03.2017 tarihli ve E.2014/4835, K.2017/2170 sayılı kararı


27 Kasım 2016 Pazar

EKONOMİYİ SOĞUTMANIN YOLU SİYASETİ DEMOKRATİKLEŞTİRMEKTEN GEÇİYOR



EKONOMİYİ SOĞUTMANIN YOLU SİYASETİ DEMOKRATİKLEŞTİRMEKTEN GEÇİYOR

Mustafa Durmuş

27 Kasım 2016

 
Ekonomide, darbe girişimi ve OHAL sonrası ortaya çıkan alarm verici gelişmeler sadece muhalifler tarafından dillendirilmiyor, Hükümet de dâhil olmak üzere diğer kesimlerden de artık ekonominin durumu ve uygulanan politikalarla ilgili yakınmalar giderek artmaya başladı. 

Liranın sadece haftalar içinde ABD doları karşısında % 15’i aşan ölçüde değer kaybetmesi ve hafta sonuna doğru kurun (Merkez Bankası’nın 0.50 puan faiz artırımına gitmesine rağmen) 3.47’ye kadar yükselmesi karşısında bu tepkilerin verilmesi normal bir durum olarak görülmeli.

Önce Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, 21 Kasım’da,  Twitter hesabından “döviz kurunun en az faiz, enflasyon ve ücretler kadar önemli olduğunu” duyurarak yükselen döviz kurundan duyduğu rahatsızlığını belirtti (http://www.cnnturk.com/ekonomi/turkiye/mehmet-simsek-doviz-kuru-faiz-enflasyon-ve-ucretler-kadar-onemli).

Üç gün sonra bu kez Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi açık ve net konuştu. Lira ve ekonominin geneli üzerinde yarattığı olumsuz etkilerden dolayı “ OHAL’in artık uzatılmasını istemediğini” açıkladı (http://www.sozcu.com.tr/2016/ekonomi/ekonomi-bakani-zeybekciden-ohal-aciklamasi-1526274/) . Zeybekçi dün de dolarizasyon tehlikesine dikkat çekerek, “kamu dâhil tüm ekonomide dolar cinsinden alış veriş ya da sözleşme yapılmasından vazgeçilmesinin gerekliliğinin” altını çizdi. 

Kuşkusuz Hükümet cephesinin bu tepkileri hızlı bir oranda artan işsizlik, yoksulluk, enflasyon ya da giderek eksiye doğru giden büyüme hızından ziyade, asıl olarak doların kurundaki yükselişin neden olacağı ve “borç krizi” olarak da adlandırılabilecek olan finans alanında ortaya çıkabilecek bir krizle ilgili. Siyasal iktidar bu sıkıntılı alanlar konusunda, ya küresel ekonomik sorunları işaret ediyor ya da örneğin “işsizliğin bu ülkeye yakışmadığı” biçiminde açıklamalarla sorumluluğu kabul etmeyen bir yaklaşım sergiliyor.

Diğer yandan, özellikle bizim gibi yabancı kaynak açısından yapısal olarak dışa bağımlı olan ülkelerde ekonomik kriz öncelikle finans sektöründe ortaya çıkıyor ve bu kriz süreç içinde ekonominin diğer sektörlerini de sarmalına alıyor. Hele 2016 yılının ikinci çeyreğinden bu yana, hem sanayi üretimindeki gerileme, hem de yatırım ve büyüme hızındaki düşüş dikkate alındığında ortaya çıkacak bir borç krizi ve bunun ekonominin geri kalanı üzerinde yaratacağı yukarıda sıraladığımız etkiler çok daha büyük olacak.

Aşağıda bu tespitlerimizi doğrulayan iki çalışmanın bazı bulgularını paylaşıyoruz. Bunlardan biri liranın yaşadığı değer kaybının özel sektör firmaları üzerindeki etkileri, diğeri ise hane halkı borçlarının geldiği düzey ile ilgili. Yani “finansallaşma” olarak da literatürde tanımlanan bir olgu olan borç krizinin iki ayağından söz ediyoruz (devletin borçları bu gelişme içinde henüz önemsiz kalıyor). 

(i) Deutche Bank’ın (DB) son Türkiye raporu (Market Research: Corporate Credit - TRY Cry - Impact on Turkish corporates, 24 November 2016 ) liranın değer kaybının döviz borçlusu Türk şirketlerini nasıl zora soktuğunu ortaya koyuyor.  Zira, raporda belirtildiği gibi, Türkiye’de yerleşik şirketlerin döviz açık pozisyonu 207 milyar doları buluyor ve bu miktar borç ülke milli gelirinin % 29’una denk düşüyor.

DB belli başlı şirketleri ve bankaları duyarlılık testine tabi tutmuş. Böylece liranın örneğin % 10 değer kaybetmesi durumunun hem finans dışı, hem de finans sektöründeki etkilerini şöyle öngörüyor:

Telekom, hava ulaştırması, enerji ve içecek gibi finans dışı sektörlerde faaliyette bulunan 9 büyük şirketin toplam borçlarının ortalama % 82’si döviz cinsindeyken, aynı şirketlerin gelirlerinin sadece % 37’si döviz cinsinden elde ediliyor. Dolayısıyla da dolar ve avro gibi paralar karşısında liranın her değer kaybı bu şirketleri durdukları yerde zarara sokuyor.

Örnek olarak, Türk Telekom, Türkcell, Coca-Cola İçecek ve Anadolu Efes’in borçlarının % 79 - % 99’u döviz cinsinden iken, gelirlerinin sadece % 0- %,5’i döviz cinsinden. Dolayısıyla da liranın değer kaybına en fazla duyarlı olan ve bu bağlamda da en riskli konumdaki şirketler bu şirketler.

Bunlardan Türk Telekom’un içinde düştüğü borç temerrüdünü daha önce yazmıştık (http://siyasihaber3.org/en-buyuk-ozellestirmeden-buyuk-borc-temelludune). Şirket ana hissedarı 290 milyon dolarlık Eylül ayı borç taksidi ödemesini yapamamıştı. Bu şirketin borçlarının % 99’u, buna karşılık gelirlerinin sadece % 5’i döviz cinsinden. Döviz açık pozisyonu ise 12,7 milyar gibi yüksek bir düzeyde. Yani lira % 10 değer kaybettiğinde şirketin 1,3 milyar liralık kaybı oluyor. Bu şirketi “babalar gibi satmakla” övünen eski Maliye Bakanı Unakıtan mezarında rahat mıdır bilinmez, ama Türkiye’nin “en büyük ve en başarılı özelleştirmesi” olarak 2005 yılında takdim edilen bu özelleştirmenin toplum açısından mutlak bir zarara dönüşmekte olduğu belli.

Araştırmada Koç Holding ve Arçelik’in (keza Şişe Cam’ın) bu şirketler arasında göreli olarak en az riskli olarak çıkması bu grubun siyasal iktidarla ilgili aldığı tutumu da açıklar nitelikte.  Zira borçlarının % 50-78’i döviz, gelirlerinin % 43-50’si döviz cinsinden. Arçelik’in döviz açığı değil, fazlası var. Öyle ki lira, dolar karşısında  % 10 değer kaybettiğinde bu şirket kur yükselişinden bir anda 18 milyon lira kazanıyor. Grubun bankası Yapı Kredi de % 10’luk lira değer kaybı karşısında sermaye yeterliliği en az kayba uğrayan, dolayısıyla da tuzu kuru bankalar arasında yer alıyor. Ayrıca Grubun özellikle de savunma sanayinde kamudan aldığı yeni işler mevcut tutumunu açıklıyor. Yani bir zamanlar Marks’ın altını çizdiği gibi “nasıl yaşıyorsanız, nasıl kazanıyorsanız, ona uygun düşünüyor ve ona uygun davranıyorsunuz”.

Finans sektöründe incelenen 7 büyük bankanın, liranın % 10’luk bir değer kaybı durumunda sermaye yeterliliği 38 baz puan olmak üzere erozyona uğruyor.  Ama bazı bankalar açısından bu kayıp daha fazla gözüküyor. Bunlar sırasıyla Garanti, İş Bank ve Akbank. Bunların sermaye yeterliliği 50-60 baz puan azalıyor. Kuşkusuz liranın değer kaybı sadece sermaye yeterlilik rasyosunu kötüleştirmiyor, aynı zamanda bu bankaların varlıklarını da eritiyor. Diğer yandan rapor bankaların genel olarak % 15 gibi bir güçlü kapitalizasyon oranına ve borçlarında sağlam garantilere sahip olmalarından dolayı yakın zamanda bir risk olmadığının da altını çiziyor.

(i) İkinci çalışma ise Hakan Özyıldız’ın hane halkı borçlarındaki hızlı yükselişle ilgili (http://www.hakanozyildiz.com/2016/11/dolar-trmanrken-hanelerin-borc-yaps.html).  26 milyondan fazla hanenin borçlu olduğunun altının çizildiği bu çalışmaya göre; hanelerin, AKP’nin iktidar olduğu 2003 yılında 13,4 milyar lira olan borçları bu yılın ilk çeyreğinde 441 milyar liraya yükseldi. Bu borçların % 38’i ihtiyaç kredisi; % 36’sı konut kredisi ve % 19’u kredi kartı borcu şeklinde. Bu borçların % 92’si bankalara yapılmış durumda. 
Yani bankalar sadece büyük çapta kredi kullandırttıkları özel sektör firmalarının yüksek borç düzeyleri açısından değil, aynı zamanda bireysel kredilerde ulaşılan bu borç stoklarının yüksekliğinden ve artan işsizlik gibi nedenlerle ortaya çıkabilecek geri ödeme güçlüklerinden dolayı da risk altındalar.

Önümüzdeki 45 gün ekonominin gidişatı ile ilgili son derece önemli gelişmelere gebe. Aralık ortasında çok büyük ihtimalle Fed faiz oranını artıracak. Türkiye’nin AB üyeliği müzakere sürecinin dondurulmasına ilişkin olarak Avrupa Parlamento’sunun aldığı dondurma yönündeki tavsiye kararı AB’de oylanacak. Avrupa Merkez Bankası, parasal sıkılaştırmaya ilişkin kararını açıklayacak. 

Bunlar hem kurun değerini hem de yabancı sermaye çıkışlarını doğrudan etkileyecek olan dışsal dinamiklerden sadece bazıları. Bunlara Orta Doğu’da olanları ve Türkiye’nin eksen kayması tartışmalarının yarattığı belirsizlikleri de eklemek gerekir.
Ancak içerde ortaya çıkacak politik gelişmeler en az dışarıdakiler kadar hatta daha önemli ölçüde ekonomik ve politik gidişat üzerinde etkili olacaktır.  Yılsonu itibariyle iki haneli rakama çıkması muhtemel olan enflasyonun da getireceği yoksullaştırma etkisi göz önüne alındığında bu yıl sonu karara bağlanacak olan asgari ücret zammı çok önemli olacak. Bu yılki 300 liralık zammı şu ana kadar üstlenen devlet,giderek artan bütçe açığı nedeniyle, artık bunu karşılamak istemiyor. Bu durum en azından bir kısmı zor bir sürece giren işletme sahiplerinin işçiler açısından tatmin edici bir asgari ücret zammına karşı direneceğini ortaya koyuyor. Zaten şu ana kadarki açıklamalar da bu yönde. Bu durum işçi örgütlerinin en azından ekonomik hakları üzerinden muhalefeti yükseltmesine neden olacaktır.

Son olarak 16 Ocak tarihinde OHAL’in bir kez daha uzatılıp uzatılmayacağı ekonomik ve politik gidişat ile ilgili olarak belirleyici olacaktır. Liranın özellikle dolar karşısında en hızlı değer kaybettiği aşamanın OHAL sonrası aşama olduğu gerçeği göz önüne alındığında bunu tahmin etmek güç değil. Zira bazılarının “politik risk algısındaki artış”,  bazılarının ise “politik krizin derinleşmesi” olarak nitelendirdiği OHAL süreci anahtar konumunu sürdürüyor.

Özcesi ekonomide normalleşmenin yolu siyasette normalleşmeden ve demokratikleşmeden geçiyor.