Koronavirüs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Koronavirüs etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ağustos 2020 Pazartesi

‘Devlet mali krizi’nin eşiğindeyiz

 

‘Devlet mali krizi’nin eşiğindeyiz

Mustafa Durmuş

26 Ağustos 2020

Artık krizleri yazmak, konuşmak istemesek de içinden geçmekte olduğumuz süreç bize bunu dayatıyor. Krizsiz bir dünya yaratana kadar kapitalizmin neden olduğu ekonomik, sosyal ve ekolojik krizleri ve çöküşleri (kuşkusuz çözümleri de) yazmayı sürdürmek toplumsal sorumluluğumuzun bir gereği.

Türkiye ekonomisinin bu yıl ciddi oranda küçüleceğini artık sağır sultan bile duydu. Dünya Bankası bu küçülmenin yüzde – 3,8, IMF yüzde - 5 ve OECD yüzde -6’ya yakın bir oranda gerçekleşeceğini öngörüyor. (1)

Küçülme kaçınılmaz zira Korona Salgını yüzünden (Çin ekonomisi haricinde), tüm dünya ekonomileri küçülüyor. Türkiye ekonomisi ise 2018 yılında zaten resesyonda idi ve 2019 yılında bu durumdan çıkamamıştı. Korona Salgını ile birlikte, Mart ayından itibaren yaşanan arz ve talep yönlü şoklar yüzünden, çok daha büyük çaplı bir kriz dalgasının etkisi altına girdi.

Diğer yandan krizin tek sorumlusu olarak Korona Salgınını görmek ciddi bir yanılgı olur. Çünkü Salgın öncesinde de ülke ekonomisini krize sürükleyen; başta sistemik iktisadi nedenler olmak üzere, artan militarizm, sürdürülen savaşçı politikalar ve otoriter siyasal İslamcı yeni rejimin beraberinde getirdiği politik belirsizlikler ve riskler gibi nedenler de söz konusuydu.

Birkaç bölümden oluşan bu yazımızın bu bölümünde ülkede yaşanan çoklu krizlerden birini, ‘devlet mali krizi’ni irdeleyeceğiz. Somut olarak Türkiye’deki son kamu maliyesi verilerinden hareketle, ekonomik krizin nasıl devlet mali krizine dönüştüğüne odaklanacağız (bu krizin spesifik bir biçimde hangi yollarla bir bankacılık krizine yol açabileceği konusunu ise daha sonraki yazılarımızda ele alacağız).

Reel ekonomide yaprak kıpırdamıyor

Okuyucunun sabrına güvenerek, analizimize öncelikle Türkiye ekonomisi ile ilgili bazı temel reel göstergeleri sunarak başlayalım.

Ülkede bugünlerde yeni yatırım da, yatırım ortamı da yok. Sabit sermaye yatırım harcamalarındaki bu yılın ilk çeyreğindeki düşüş Salgının etkili olmaya başladığı Nisan ayından itibaren daha da derinleşmiş görünüyor. Aynı zamanda perakende satışlar ve özel tüketim harcamaları da azaldı. Tüketici ve yatırımcı güven endeksleri düşmeyi sürdürüyor. Sanayi üretimi bu yılın ikinci çeyreğinde (bir önceki yılın aynı çeyreğine göre) yüzde - 16,9 azaldı.(2) 2019’da artıya dönen cari açığın bu yıl yüzde -3,2 olması bekleniyor. (3) Geniş tanımlı işsizlik ve istihdam kaybı oranı yüzde 50,  gerçek işsiz sayısı 17,2 milyon oldu.(4) Gerçek enflasyon ve yoksulluk oranı ise yüzde 30’un üzerinde seyrediyor.

Finansal göstergeler endişe veriyor

Finansal göstergeler açısından da durum hiç iç açıcı değil. Örnek olarak dolar kuru 7,40’ın üzerine çıkarak tarihsel bir zirve yaptı. Merkez Bankası kurdaki bu yükselişi durdurabilmek için likidite sıkılaştırmasıyla faizleri (dolaylı da olsa) yükseltmek durumunda kaldı.

Finans dışı özel sektörün net döviz pozisyonu açığı 165 milyar doları aşıyor. (5) Ülkenin  CDS’leri, eşiği çok aşarak Ağustos ayında 560 puana yaklaştı.(6)Döviz rezervlerindeki düşüş, zayıf para politikası, negatif reel faiz ve kısmen güçlü kredi teşvikinin tetiklediği yüksek cari açığın dış finansman risklerini artırdığı” gerekçesiyle, kredi derecelendirme kuruluşu Fitch ülkenin not görünümünü negatife düşürdü. (7)

Merkez Bankası döviz rezervleri sadece 6 ayda 30 milyar dolar eridi, döviz swapları çıkartıldığında ise eksiye dönüyor. 7 Ağustos itibariyle yurt dışına sermaye çıkışları 12 milyar doları buldu. (8)

Bu süreçte görev zararları artan kamu bankalarının döviz açık pozisyonları da, yasal sınır olan sermayelerinin yüzde 20’sini aşarak, yüzde 30’a ulaştı.(9) Bankacılık sektöründe kârlılık oranları düşerken (10), KOBİ’lere ait takipteki kredilerin oranı yüzde 7’ye aştı. (11)

Daha da kötüleşen devlet maliyesi

Dahası ülkenin sorunları sadece ekonomik küçülme gibi reel ekonominin yaşadığı sorunlarla ya da döviz açığı, yüksek kur, batık krediler gibi finansal sorunlarla sınırlı değil. Devlet maliyesi alanında da ciddi sorunlar yaşanıyor. Bir başka anlatımla; ekonomik kriz sürerken, finansal kriz kapıda beklerken, devlet mali krizi de bir süredir “sırada ben de varım” demeye başladı.

Vergi gelirleri azalırken, bazı devlet harcamaları ciddi olarak arttı

Bu duruma yol açan mali faktörleri şöyle özetlemek mümkün: Toplanamayan, sık sık affedilen, uzlaşma yoluyla eksik alınan ve Korona Salgını yüzünden indirim, erteleme biçiminde özel sektörden tahsil edilmeyen vergiler ve diğer mali yükümlülükler ciddi boyutlara ulaştı.

Diğer yandan Salgın nedeniyle başta sağlık harcamaları olmak üzere,  sermaye sınıfına verilen teşvikler, sübvansiyonlar, büyük inşaat ve enerji şirketlerinin kurtarılması için verilen mali desteklerde ciddi artışlar söz konusu.

Bunlara bir de piyasaya göre daha ucuz faizlerle kredi ve düşük kurdan döviz sattıkları için zarar eden kamu bankalarının zararı, bir türlü düşürülemeyen ve çok büyük bir kısmı halkın refahı ile ilgili olmayan lüks devlet harcamaları, askeri harcamalar, iç güvenlik harcamalarını ve Kamu Özel İşbirliği yöntemi altında yapılan büyük alt yapı projelerinin bütçeye getirdiği yükleri de dâhil ettiğimizde durum iyice kötüleşiyor.

Devlet maliyesindeki bu gelişmelerin sonucunda, özel ekonominin yanı sıra devlet de artık kriz potasına girmiş durumda. Sırasıyla; bütçe açığı, Hazine nakit açığı, kamu borçlanması ve faiz ödemeleri önlenemez bir biçimde artış gösterdi. Öte yandan devlet mali krizi devletin sınırları içinde kalmadı ve bankacılık krizini de tetiklemeye başladı.

Goldscheid’den O’Connor’a devlet mali krizi

‘Devlet mali krizi’ yeni bir kavram değil. Bu kavramı ilk kullanan iktisatçının mali sosyolojinin de öncülerinden R. Goldscheid olduğu kabul ediliyor.

Goldscheid, feodalizm sonrasında feodal devletin yerini alan kapitalist devleti ‘vergi devleti’ olarak niteliyor ve bu yapının içinin sermayedarlar tarafından boşaltılarak mali bir krize sokulduğunu ileri sürüyor. Ona göre mali kriz, finans sermayeye yapılan yüksek borç servisi ödemeleriyle, bu da işçilerin daha ağır biçimde vergilendirilerek sermaye sahipleri tarafından daha fazla sömürülmesiyle sonuçlanıyor.(12)

Goldscheid’ten etkilenen  Schumpeter’e göre,  bir zamanlar feodal egemenlere (devlete) ait olan mülkiyet özel sektöre geçip piyasalar gelişmeye başlayınca, vergileme devletin temel gelir kaynağı oldu. Böylece ‘vergi devleti’ ile kapitalizmin yükselişi aynı sürecin birbirinden ayrılmaz parçaları oldular. Diğer yandan, süreç içinde devletin gelire olan ihtiyacı aşırı bir şekilde arttığında bu durum artık sürdürülemez bir hale gelir ve vergi devleti çöker.(13) Kısaca Schumpeter’e göre devletin özel sektöre olan finansman yönünden bağımlılığı (son tahlilde) vergi devletinin çöküşüne neden olacaktır.

Ancak kavrama asıl anlamını veren kişi İkinci Dünya Savaşı sonrasının Marksist iktisatçılarından J. O’Connor’dur.

Sınıfsal çelişki ve çatışma mali krizin nedeni

O’Connor’a göre, kapitalist devletin kabaca birbiriyle çatışan iki işlevi mevcut: “Sermaye birikimini sağlamak” ve “bunu toplum nezdinde meşrulaştırmak”. Yani devlet bir yandan özel sermaye birikimini kârlı kılabilecek koşulları yaratmalı, diğer yandan da toplumsal uyumu / uzlaşmayı korumalıdır. (14)

Öte taraftan pratikte, birbiriyle uzlaşmaz çelişki içinde olan sosyal sınıfların çıkarlarını yansıtan bu iki işlev devletin bir mali krize girmesiyle sonuçlanır. Şöyle ki; kapitalist devlet sermayenin karşılaştığı maliyetleri sosyalleştirirken, kârların özelde kalmasını sağlar. Böylece kârlı bir sermaye birikimini oluşturmaya dönük olarak yapılan devlet harcamaları, devlet destekleri sürerken, bunları finanse etmesi beklenen vergiler yeterince artırılamaz. Çünkü sermaye sınıfı vergi vermeye yanaşmaz. Halkın vergi ödeme gücününse bir üst sınırı mevcuttur. Bunun sonucunda devlet gelirleri ile devlet harcamaları arasında yapısal bir açık oluşur. Bu da mali bir krize neden olur.   

Özetle devlet mali krizi teorisi perspektifinden; devlet harcamaları artarken, devlet geliri yaratma kapasitesi bunun çok gerisinde kaldığında (yapısal açık), ‘vergiye dayalı devlet’ kendi mali çöküşünün tohumlarını da atmış olur.

Bütçe artık yama tutmuyor

Bu perspektiften Türkiye’de neler olup bittiğine bakalım. Bunun için de öncelikle bütçe açığından başlayalım.

Merkezi Yönetim Bütçesi açığı son yıllarda sürekli artarak; 2016 yılında - 38,2 milyar liraya, 2017 yılında - 60,4 milyar liraya, 2018 yılında -72,8 milyar liraya yükseldi.

2019 yılında  - 80,6 milyar lira olan açığın 2020 yılında -138,9 milyar lira olması öngörülmüştü. Ancak 2020 yılının sadece 7 ayında (Ocak-Temmuz) bu açık – 139,2 milyar lira olarak gerçekleşti. Tek başına Temmuz ayındaki açık ise – 29,7 milyar lira oldu. (15)

Gerçekte açığın çok daha yüksek çıkması gerekiyordu. Çünkü bu 7 ay içinde sadece Ocak ayında bütçe 21,5 milyar lira olmak üzere fazla verdi. (16) Bu fazlanın nedeni bu ay Merkez Bankası’nın yapılan olağanüstü genel kurulunda kurumun geçen yılki kârının yüzde 90’ının ve geçen yıllardan kalan ihtiyat akçesinin Hazine’ye kâr payı olarak aktarılması kararının alınmış olması.

Tahminlere göre bu yıl 50-55 milyar lira civarında bir Merkez Bankası kaynağı (vergi dâhil)  Hazine’ye aktarılmış olacak. (17) Ocak ayında bu aktarmanın bir kısmının yapıldığı anlaşılıyor. Kısaca Merkez Bankası kârı ve ihtiyat akçesi olmasaydı (tıpkı geçen yıl olduğu gibi) bu yıl da bütçe açığı çok daha fazla olacaktı.

                                              Bütçe Açığı 

                                              (Milyar TL)                                                   

 

2016

2017

2018

2019

2020 (İlk 7 ay)*

 

-38,2

-60,4

-72,8

-80,6

-139,2

(* Bu yılın tamamında öngörü -138,9 TL)

Bu gelişmeyi kısaca yorumlayalım: Bu yıl öngörülen açık miktarı daha ilk 7 ayda aşıldı.  Geçen yıl Temmuz ayında bütçe 9,9 milyar lira fazla verirken, bu yılın Temmuz ayında bunun açığa dönüşerek – 29,7 milyar liraya çıkması, açığın yüzde 400 arttığı anlamına geliyor.

7 ay (Ocak-Temmuz) olarak bakıldığında; 2019 yılında bütçe açığı -68,7 milyar iken, bu 2020 yılının aynı döneminde -139,2 ‘ye yükseldi. Bu yaklaşık yüzde 103’lük bir artış demek oluyor.

Bu gelişmeler Dünya Bankası’nın son raporunda bütçe açığının tarihsel zirve olarak milli gelirin yüzde - 5,2’sini bulacağı öngörüsünü doğrular nitelikte (Maastricht Kriteri olan yüzde - 3’ün neredeyse 2 katı).

Faiz dışı açık yüzde 482 arttı

Bu arada bir ayrıntıya da dikkat çekmemiz gerekiyor: Faiz Dışı Denge. Bu kavram faiz ödemeleri düşüldükten sonraki bütçe ya da Hazine dengesini gösteriyor. Ortaya çıkan fark pozitif ise faiz dışı fazladan (FDF), negatif ise faiz dışı açıktan (FDA) söz ediliyor. Bu açığın hızla büyümesi devletin yapısal bir mali kriz (dolayısıyla borçlanma yönündeki baskı) içinde olduğuna işaret ediyor.

Bu çerçevede geçen yılın Temmuz ayında + 17,6 milyar lira olarak faiz dışı fazla verilmiş iken, bu yılın ilk 7 ayında bu fazla açığa dönüştü ve yüzde 220,5 oranında artarak  – 21, 2 milyar liraya çıktı. 7 aylık (Ocak –Temmuz) faiz dışı denge ise – 59,4 milyar lira oldu (bu arada yılın ilk 7 ayında Hazine borçlanmalarından dolayı 79,7 milyar lira faiz ödendi. Bu geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 36’nın üzerinde artış demek).

Böylece 2019 yılının ilk 7 ayında sadece – 10,2 milyar lira olan faiz dışı açık 2020 yılının aynı döneminde yüzde 482’lik bir artış ile - 59,4 milyar liraya çıktı.

Faiz Dışı Denge 

(Milyar TL)

2019 (Ocak-Temmuz)

2020 (Ocak-Temmuz)

Artış hızı (%)

-10,2

-59,4

482

 

Faiz dışı açıktaki artışın bu denli yüksek olması devlet maliyesinin sorununun sadece yüksek faiz ödemelerinden ibaret olmadığını gösteriyor. Asıl sorun artık faiz dışı ve bir türlü azaltılamayan devlet harcamaları. Yani artık devlet maliyesinin dengesizliğine neden olan bazı temel yapısal faktörlerin devrede olduğu çok açık.

Korona sermaye vergilerini azaltırken,  ÖTV ve KDV halkın sırtına iyice bindi

Bu yapısal faktörleri gözden geçirelim. Öncelikle bütçe açığının bir tarafını oluşturan vergi geliri tahsilatları durgun seyrediyor. Bu durgunluğun sebepleri arasında; Korona Salgınının neden olduğu ekonomik krizin vergi ödeme gücünü azaltması, vergi toplama gayretini zayıflatması, sıklıkla çıkartılan vergi afları ve yüksek enflasyonun vergi gelirlerini reel olarak düşürmesi gibi faktörler var.

Örneğin geçen yıl aynı dönem ile kıyaslandığında bu yıl (Ocak-Temmuz) 7 aylık dönemde bütçe açığının diğer belirleyeni olan devlet harcamalarındaki artış yüzde 39,1 (faiz hariç yüzde 42,2) olurken, vergi gelirleri artışı yüzde 30,3’ de kaldı.

Vergi gelirlerindeki bu artış da asıl olarak, yüzde 81 oranında artan ÖTV ve yüzde 35 oranında artan KDV gelirlerinden kaynaklandı. Çünkü Gelir Vergisi tahsilatları yüzde -1 ve Kurumlar Vergisi tahsilatları yüzde -23 civarında azaldı.  Diğer yandan vergi dışı devlet gelirleri yüzde - 74 civarında azalınca, toplam bütçe gelirleri yüzde – 7,4 oranında düştü.

Kısaca bütçe giderleri hızla artarken bütçe gelirlerinin düşmesi bütçe açığını artırdı.   

                                Bütçe gelir ve giderlerinde artış

 

Kamu harcamalarında artış (%)

Vergi gelirlerinde artış (%)

Vergi dışı bütçe gelirlerinde artış (%)

(Ocak-Temmuz 2020)

39,1

30,3

-         74,0

 

Bu dönemde faiz ödemelerinin dışında, Korona Salgını yüzünden başta sermaye kesimi olmak üzere çeşitli kesimlere verilen mali destekler, sermayeye verilen ucuz faiz ve döviz desteği yüzünden kamu bankalarının artan görev zararları belirleyici oldu.

Hanelere verilen destekleri de kapsayan bu “cari transfer harcamaları” adı da verilen harcamalar bütçe ödeneklerinin yaklaşık yüzde 44’ünü oluşturuyor. Bu kalemdeki artış ise yüzde 30 oldu.

Abartılı güvenlik harcamaları krizi tetikliyor

Diğer yandan (üzerinde konuşulması çok da istenmeyen), ancak hız kesmeden de devam eden ve kimilerine göre “güvenlik harcaması” (savunma ve iç güvenlik gibi), kimilerine göre “militarizm ve otoriterleşmeye dönük harcamalar” ya da bazılarınca “savaş harcamaları” olarak adlandırılan harcamalar bütçenin harcamalar tarafını etkileyen en önemli gider kalemi oldu.

Öyle ki 2017 yılı sonu itibariyle iç ve dış güvenlik kurumları (savunma hizmetleri + kamu düzeni ve güvenlik) toplam olarak merkezi yönetim bütçesinin yaklaşık yüzde 11’i civarında kaynak kullandı. Buna adalet hizmetlerine ayrılan yüzde 1,1 civarındaki pay da eklendiğinde, bu pay yüzde 12,1’e çıkıyor. (18)

2020 yılı Merkezi Yönetim Bütçesi ödeneklerinin dağılımı ise çok daha çarpıcı (19). Bu ödeneklerin yüzde 13,2’si (145 milyar lira) iç ve dış güvenlik ve yargılama hizmetleri için ayrılmış durumda.

Ancak buna sermayelerinin tamamına yakını devlete ait olan Aselsan, Roketsan, Savunma ve Hava Sanayi, TAİ, STM gibi ‘Askeri Sanayi Karması’nın ulusal örneklerini oluşturan şirketlerin güvenlik hizmetine dönük üretimleri için kullandıkları kaynak olan 98,5 milyar lira ve Savunma Sanayi Destekleme Fonu’nun (SSDF)  23,9 milyar liralık harcaması dâhil edildiğinde bu rakam 272,9 milyar liraya ve oran yüzde 25’e yükseliyor.

Denetlenemeyen askeri harcamalar

Bütçe dışı bir fon olduğu için Meclis denetimine tabi olmayan ve yaptığı harcamaların detayları gizlilik gerekçesiyle Meclis ile dahi paylaşılmayan Savunma Sanayi Destekleme Fonu bünyesinde 2018 yılında yaklaşık 24 milyar lira gelir elde edildi. Aynı yıl güvenlik ve savunmaya yönelik araç, gereç ve savaş teçhizatı alımına 22,5 milyar liralık harcama yapıldı. (20)

Bu fonun gelir kaynakları 28 Kasım 2017 tarih ve 7061 sayılı Yasa ile daha da güçlendirildi ve 2018 yılından itibaren Gelir ve Kurumlar Vergisinin SSDF’ye aktarılan payı yüzde 6’ye çıkartıldı, Motorlu Taşıtlar Vergisinin yüzde 20’si ve Veraset ve İntikal Vergisinin yüzde 25’i de bu fona aktarılmaya başlandı.

Bir çalışma ülkedeki Askeri Sanayi Karması ve askeri harcamaların geleceğine ilişkin önemli bulgular sunuyor.

Buna göre (21) Türkiye Savunma Sanayi Başkanlığı’nca yayınlanan 2019-2023 dönemi için stratejik planda; Türk savunma sektörünün gelirlerinin 26,9 milyar dolara, ihracatının ise 10,2 milyar dolara çıkartılması hedefleniyor. Türkiye Savunma ve Havacılık Sanayi Üreticileri Birliği tarafından Nisan ayında açıklanan 2019 sanayi verilerine göre ise; sektörün ihracatı 2019 yılında yüzde 40,2 artarak (2018'deki 2,2 milyar dolarlık düzeyden) 3,1 milyar dolara yükseldi. Toplam satışları ise yüzde 24,2 artarak (2018'de 8,8 milyar dolara kıyasla), 10,9 milyar dolara yükseldi.  

Sonuç olarak, silah sanayi sektörünün satışlarının dörtte üçünün iç pazarda kullanıldığı ve bunun temel alıcısının da devlet olduğu dikkate alınırsa; sermaye kesimine verilen desteklerin yanı sıra, ülkedeki otoriterleşme ve militarizmi artırmada kullanılan devlet harcamalarının faiz dışı açığı artıran, böylece de devlet mali krizine yol açan faktörlerden biri olduğunun altını çizmek gerekiyor.

Kapitalizmin, krizleri derinleştikçe, savaşlara yönelmesi Birinci Paylaşım Savaşından bu yana kanıtlanmış olan bir olgu. Bugün de, bu yönde olmak üzere tüm dünyada hem ırkçılık, hem de militarizm yükseliyor. Savunma amacını fazlasıyla aşan büyüklüğe erişen askeri harcamalarsa böyle savaşları gündemde tutmaya yarıyor.

Diğer yandan, dünyanın her yerinde savaşı, ölümü ve öldürmeyi kutsamak yerine, ısrarla ve inatla barışı, yaşamı ve yaşatmayı savunanların mücadelesi de kesintisiz sürüyor.

Mali bir krizin de tetikleyicisi olan savaş harcamalarının arttığı bir dönemde de olsa,  çok önemsediğimiz için her yıl alanlara çıktığımız bir gün olan 1 Eylül Dünya Barış Günü tüm dünya halklarına kutlu olsun.

Sonraki yazı: İçi boşalan Hazine ve önlenemeyen devlet borçlanması

Dip notlar:

(1)     World Bank Group, Turkey Economic Monitor, August 2020: Adjusting the Sails, www.worldbank.org. s. 65.

(2)       TÜİK, Sanayi Üretim Endeksi, Haziran 2020,  Haber Bülteni (14 Ağustos 2020), http://www.tuik.gov.tr.

(3)       World Bank Group, agr. s. 15.

(4)     http://disk.org.tr/2020/08/covid-19-istihdami-vurdu-issizlik-ve-is-kaybi-toplami-17-2-milyon (10 Ağustos 2020).

(5)       TCMB, Mayıs Ayı Finansal Kesim Dışındaki Firmaların Döviz Varlık ve Yükümlülükleri, https://www.tcmb.gov.tr (5 Ağustos 2020), s. 1

(6)       https://tr.investing.com/rates-bonds/turkey-cds-5-year-usd (24 Ağustos 2020).

(7)       https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kredi-derecelendirme-kurulusu-fitch-turkiyenin-not-gorunumunu-negatife-dusurdu (23 Ağustos 2020).

(8)       https://www.dunya.com/kose-yazisi/bu-doviz-cikisina-rezerv-dayanmaz-zaten-dayanmiyor (20 Ağustos 2020).

(9)       https://www.bloomberght.com/kamu-bankalari-tl-yi-savunmak-icin-doviz-acik-pozisyonlarini-artirdi (17 Temmuz 2020).

(10)   Bu  konuda bkz: Mustafa Durmuş, “Elbette “ekonomi yüksek döviz kurlarından ibaret değil”, http://mustafadurmusblog.blogspot.com/2020/08.

(11)   BDDK, Türk Bankacılık Sektörü Temel Göstergeleri, Haziran 2020, s. 14.

(12)   Goldscheid, Rudolf (1925), A Sociological Approach to Problems of Public Finance. R. Musgrave and A. Peacock (Edts), Classics in The Theory of Public Finance, Palgrave Macmillan, 1958 içinde, s. 202-213.

(13)   R. A. Musgrave, "Schumpeter's Crisis of the Tax State: An Essay in Fiscal Sociology," Journal of Evolutionary Economics, Springer, vol. 2(2), August, 1992, s. 89-113.

(14)   James O’Connor,  The Fiscal Crises Of the State, St.Martin’s Press, New York,  1973, Chapter 2, s. 40-64.

(15)   T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı, Aylık Bütçe Gerçekleşme Raporu,  Temmuz 2020, s. 2-7.

(16) Hazine ve Maliye Bakanlığı, Aylık Bütçe gerçekleşme Raporu (Ocak 2020), s. 2.

(17) https://www.sozcu.com.tr/2020/ekonomi/son-dakika-merkez-bankasindan-ihtiyat-akcesi-karari (20 Ocak 2020).

(18) Koç Üniversitesi- Eaf-TÜSİAD,  Merkezi Yönetim Bütçesi Takip Raporu, Mayıs 2018, s. 42

(19) T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı,  2020 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifi ve Bağlı Cetveller.

(20) T.C. Sayıştay Başkanlığı, Savunma Sanayi Destekleme Fonu 2018 Yılı Sayıştay Denetim (Düzenlilik) Raporu, (Eylül 2019), s. 22.

(21) Ali Bakeer,  “Turkey’s Defense Industry in the Covid Age”, https://cgpolicy.org (10 July 2020).

 

17 Ağustos 2020 Pazartesi

Okullar açılırken

 

Okullar açılırken

Mustafa Durmuş

15 Ağustos 2020

Türkiye’de ilk ve orta öğretimdeki okulların 31 Ağustos’ta uzaktan erişimle (muhtemelen özel okulların talebi sonucunda), 21 Eylül’den itibaren ise sınırlandırılmış- dönüşümlü olarak yüz yüze eğitimle, açılmasına karar verildi.

Bu konuda yaygın bir endişe var.

Özellikle de veliler, bilhassa alt yapının yetersiz olduğu, kalabalık bölgelerde ilköğrenim çağındaki küçük çocukların alınacak önlemleri ne ölçüde uygulayabileceği ve bunun sonucunda Korona vakalarının patlama yapıp yapmayacağı konusunda haklı olarak endişe duyuyor.

Bu endişeyi haklı çıkaran bir haber Brezilya’dan geldi (1) . Ülkenin Manaus adlı bir bölgesinde geçen hafta açılan ve 110.000 öğrencinin öğrenim gördüğü 123 devlet okulunun 36’sında daha ilk haftada yeni Korona vakası görüldü.

Bu ülkede de, bizde hedeflenene benzeyen bir sınırlandırılmış-dönüşümlü eğitim sistemi (hibrid) uygulanması başlatılmıştı. Bununla da yetinilmemiş, durumu denetleyebilmek için, okullarda okul aile birliği ve öğretmenler sendikası temsilcileri gibi ilgili tarafların da temsilcileri bulundurulmuş. Ayrıca koruyucu maskeler, dezenfektanlar  dağıtılmış.

Ancak, alınan önlemlere rağmen,  ilk günde 1 öğretmen Koronaya yakalandı. 2 gün içinde 8 okul kapatıldı ve sonuçta, açılıştan itibaren geçen sadece 1 hafta içinde toplam 36 okulda (bölgedeki okulların yüzde 30 ‘unu oluşturuyor) yeni Korona vakası görüldü.

Eylül ayında Britanya’da da okullar yüz yüze eğitim için açılacak. Salgınla mücadeleyi piyasaların insafına bırakmak anlamına gelen sürü bağışıklığı stratejisini uygulayan Brezilya’dan sonra Britanya’dan da benzer haberlerin gelmesi kaçınılmaz olacak.

Bu gelişmelerden iki acil ders ve görev çıkartmak lazım:

İlk olarak; kâr için üretim insan hayatından (özellikle de çocuklarımızı ve eğitim emekçilerini riske atarak) daha değerli değildir, insan ve toplum sağlığı her şeyin üzerindedir.

İkinci olarak eğitim, bir toplumun bir müştereği,- ortaklaşımı olarak kabul edilmeli ve kâr için feda edilmemelidir. Bu nedenle de kamusal eğitim kurumları iyileştirilirken, özel okullar ve kurumlar derhal toplumsallaştırılmalı ve doğrudan toplumun yönetimi ve denetimine bırakılmalıdır.

…….

(1) Tomas Castanheira, “Brazilian teachers report 36 COVID-infected schools after one week of classes in Manaus”, https://www.wsws.org (15 August 2020).

4 Ağustos 2020 Salı

Korona ile mücadelede vergi indirimleri


Korona ile mücadele: Tavşana kaç tazıya tut!

Mustafa Durmuş

4 Ağustos 2020

Öyle bir dönemden geçiyoruz ki basın toplantılarıyla yapılması gereken resmi açıklamalar, artık konudan sorumlu bakanların ya da bürokratların tweetlerinde yer alan bir iki kısa cümle ile yapılıyor.

Böyle bir yöntem belki politikacıların işini kolaylaştırıyor, ancak halkın ülkede olup bitenle ilgili olarak tam ve doğru bilgi edinme hakkını da ortadan kaldırıyor.

İki tweet

Nitekim son bir hafta içinde atılan ve birbiri ile (en azından görünürde) çelişen iki resmi tweet ülkede hem Korona salgını, hem de ekonomik kriz ile ilgili olarak kafaları karıştırdı.  

İlk tweeti Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak attı. Bakan, Kurban Bayramı arifesinde, bazı mal ve hizmetlerden alınan KDV oranlarının düşürüldüğünü açıkladı. (1)
Bu indirimleri “zor durumdaki esnafa bir bayram müjdesi” olarak sunsa da, hangi mal ve hizmetlerin KDV’sinin düşürüldüğüne bakıldığında, bu indirimlerin esnaftan ziyade, krizdeki turizm sektörü patronları için yapıldığı görülüyor.

“Korona sahile indi, dikkatli olun”

İkinci tweet Sağlık Bakanı Koca’ya ait. Bakan Bayramla birlikte dolup taşan sahilleri görünce “birinci dalga sahillere indi, dikkatli olalım” diye kısa bir açıklama yaptı. (2)
Halkımızın ne kadarının twitter kullanıcısı olduğu bir yana, böyle ciddi bir uyarının bu yolla yapılması da son derece düşündürücü. Belli ki son günlerde günlük vaka sayısındaki artışı bir türlü durduramayan, açıkladığı verilerin de gerçek durumu tam olarak yansıtmadığı yönünde eleştirilen Bakanlık, salgının tekrar patlama yapmasından endişelendiğinden (düşük profilde de olsa) uyarıda bulunma ihtiyacı duyuyor. Nitekim dün Bakan yeni bir açıklama ile vakaların ülke genelinde artışa geçmesinden söz ederek, endişe duyduğunu vurguladı.(3)

Ya biri ya diğeri

Ancak bu ülkenin yönetiminde görev alan bakanların bir gerçeğin farkında olmaları gerekiyor: Turizmi destekleyerek ekonomiyi canlandırma çabaları kaçınılmaz olarak insan hareketliliğini, mobilizasyonu artırır. Bu durum, salgın sonrasında dünya çapında da kanıtlanmış bir olgu. (4) Bu hareketlilik de salgını artırır. Yani  “tatile çıkın ama dikkatli olun” demenin toplumda bir karşılığı bulunmuyor.

Lafı eğip bükmenin bir gereği de yok. Bir süredir izlenmekte olan ‘sürü bağışıklığı stratejisi’nin önemli bir unsuru olan “sorumluluğu bireylerin kendilerine bırakma” biçimindeki epidemiyolojik neo-liberalizmin kaçınılmaz sonuçlarını yaşıyoruz.

Kısaca, büyüklerimiz: “normalleşiyoruz ancak kendi önleminizi kendiniz almalısınız” dediğinde, halkımız bunu bireysel özgürleşme çağrısı olarak algılıyor, kendini dışarı atıyor ve göstermelik maske takma dışında önlem de almıyor.

Yabancı turist gelmeyince

Ancak işin derininde, kusuru “sorumsuz” insanımıza yıkmayı önleyen önemli zorlayıcı faktörler mevcut. Şöyle ki:

Hatırlayalım; üniversiteye giriş sınavlarının ertelenmesi; bu sınavların salgın vakalarını artıracağı gerekçesiyle, hem öğrenciler, hem veliler, hem de sınavda gözetmenlik yapacak olan öğretmenler tarafından talep edilmişti. Ancak bu talep, turizme zarar vereceği gerekçesiyle kabul edilmedi ve bu sınavlar ciddi riskler alınarak da olsa yapıldı.
Bununla da kalınmadı, ülkedeki reel faiz oranları enflasyonun çok altında olmasına rağmen, ısrarla düşürüldü ve bankalar tarafından insanlara düşük faizli, bol miktarda tatil kredisi verildi.

Ardından turistik konaklama tesisleri açıldı. Ancak kendilerine “Özal Zenginleri” adı da verilen, çoğunluğu da 1980’lerde devlete taahhüt işleri yaparak büyümüş, gelişmiş olan inşaatçı sermaye grupları tarafından, üstelik devletten sağlanan ve maliyetin yüzde 40’ına varan nakit teşvikleriyle ve üstelik normalden büyük kapasitelerle sahillerimizde kurulan 5 yıldızlı oteller, tatil köyleri ve diğer irili ufaklı konaklama tesislerinden oluşan turizm sektörü, Korona salgını nedeniyle ciddi bir krize girdi. Çünkü ülkeye turist gelmedi.

Dünya Turizm Örgütü uyarmıştı

Zaten, Dünya Turizm Örgütü yıllık 1,5 trilyon dolarlık gelir kapasitesine sahip küresel turizm sektörünün Korona nedeniyle bu yılki zararının 300-450 milyar doları bulacağını, yani geçen yılki gelirlerin üçte birinin yok olacağını ve gelen turist sayısında geçen yıla göre yüzde 20-30’luk bir azalma olacağını (hazırladığı bir raporla (5) dünyaya duyurmuştu.

Bu uyarılara rağmen, siyasal iktidar (biraz da turizm sezonunda geleceğini düşündüğü dövize güvenerek), Merkez Bankası’nın döviz rezervlerini eritme pahasına, kura sürekli müdahalelerde bulundu. Ancak bu hesap tutmadı, döviz fırladı ve ülke 2018’dekinden çok daha derin bir döviz krizine doğru giderken, sektörde çalışan on binlerce turizm emekçisi işsiz, gelirsiz, aşsız kaldı.

Salgını artırma pahasına yerli turistler devreye sokuldu

Bu işletmeleri açabilmek için bu kez yerli turistler devreye sokuldu. Normalleşme programı ve söylemleri altında alınan önlemlerden birer birer vazgeçildi ve sonunda Kurban Bayramı tatili ile birlikte yerli turistler otellere, tatil köylerine, sahillere akın ettiler. Düşük faizli tatil kredisinin yanı sıra, Bayram öncesinde KDV oranlarının yüzde 1’e düşürülmesi de bu gelişmede etkili oldu.

Korona salgını sonrasında azalan vergi gelirleri ve artan kamu harcamaları nedeniyle tarihsel büyüklükte bütçe açıkları vermeye başlayan Hazine ise (vergi gelirlerinin daha da azalması) bu indirimleri yaptı. Bakan Albayrak bu indirimleri sosyal medya hesabında şöyle duyurdu:

"Bayram öncesinde başta esnafımız olmak üzere tüm vatandaşlarımıza müjdemiz var. İş yeri kira stopajını yüzde 20’den yüzde 10’a, yolcu taşımacılığı, düğün, nikâh organizasyonu, konut bakım onarımı, tamir, kuru temizleme, terzilik gibi esnaf hizmetlerinde KDV’yi yüzde 18’den yüzde 8’e indirdik. Ayrıca; KDV oranı yüzde 8 olan konaklama yeme-içme hizmetlerinde ve sinema, tiyatro, müze giriş ücreti gibi kültürel faaliyetlerde KDV’yi yüzde 1’e indirdik. Esnafımızı her alanda desteklemek için üzerimize düşeni yapıyoruz. Bu indirimler esnafımıza ve milletimize hayırlı olsun."(6)

KDV yüzde 8’den yüzde 1’e düşürüldü

Kısaca, talebin canlandırılması için yılsonuna kadar geçerli olmak üzere, daha ziyade küçük üretici faaliyetleri olarak nitelendirilen bazı mal ve hizmetlerin sunumundan alınan KDV yüzde 18’den yüzde 8’e ve turizm ve konaklama ve ilgili faaliyetlerden alınan KDV yüzde 8’den yüzde 1’e düşürüldü.

Yeme-içme ve konaklama gibi faaliyetlerde KDV oranının yüzde 1’e düşürülmesinin nedeni kuşkusuz turizm sektörünün Korona’dan dolayı içine girdiği kriz.
Öyle ki Türkiye bir süredir (başta Avrupa ülkeleri tarafından olmak üzere) seyahat edilmesi riskli ülkeler grubuna dâhil edildi. Salgınla ilgili bu endişelere bir de ülkenin uluslararası alanda yalnızlaşmasına neden olan jeopolitik faktörler ve ülkedeki demokrasi kayıpları eklenince, ülke yabancıların gözünde güvenli bir ülke olmaktan çıktı ve bu yıl yabancı turist potansiyelinin neredeyse tamamını kaybetti.

Gelen turist sayısı yüzde 99 azaldı

Öyle ki resmi verilere göre; bu yılın Nisan ayında ülkeye gelen yabancı turist sayısı (önceki yılın aynı ayına göre) yüzde 99 azalarak 3,3 milyondan 24 bin 238’e geriledi.(7)

Bu yüzden (Bayram vesilesiyle) yapılan KDV indirimleriyle bu zararın kısmen de olsa yerli turist ile telafi edilmesi öngörülüyor. Ancak bir yandan iyice derinleşen ekonomik kriz, artan işsizlik ve belirsizlikler,  diğer yandan dünyada olduğu gibi ülkede de giderek artan Korona vakaları, yerli turistlerin bu yıl tatil planları yapmasını önemli ölçüde önledi. Nitekim Bayram öncesinde oteller ve restoranlar neredeyse bomboştu.

Daha önce de vurgulandığı gibi, eve kapanmanın neden olduğu baskıdan kurtulma isteği, normalleşme programı ve uygulamaları, Korona’nın bittiğine dair oluşturulan algı, düşük faizli tatil kredileri ve ardından gelen KDV indirimleri bir kısım tüketicinin Bayram tatilini de fırsat bilerek fikir değiştirip turistik bölgelerine gelmesiyle sonuçlandı.

Bu da daha önce asker uğurlamaları, düğünler, taziyeler gibi etkinliklerde yaşanan ve fiziksel mesafelenme ve korunma kurallarının bütünüyle bir kenara atılmasıyla sonuçlanan durumun tatil yörelerinde de yaşanmasıyla neticelendi. Bu kalabalık ortamlarda virüsün ne kadar etkili olduğunu daha sonraki gün ve haftalarda göreceğiz.

Ekonomi canlanmaz, Salgın artar

Vergi indirimlerinin turizm ve onunla ilişkili alt sektörleri ne kadar canlandıracağını tam olarak kestirebilmek mümkün değil, çünkü böyle vergi indirimlerinin tüketiciye yansıtılarak fiyatların düşeceğinin bir garantisi yok.

İşin aslı bu indirimlerin işe yaramadığını dünya genelindeki örneklerle kanıtlayan çok sayıda akademik çalışma da mevcut. Yani bu çalışmalarda yapılan vergi indirimlerinin genelde tüketici fiyatlarına yansımadığı ortaya konuluyor. Örneğin bir bilimsel çalışma(8) Fransa’da bu indirimlerden sadece işletmelerin yararlandığını gösteriyor.

Diğer taraftan bu indirimlerin (turizmi teşvik eden diğer uygulamalarla birlikte) Korona salgınını artıracağına kesin gözüyle bakabiliriz. Yani Türkiye’yi yöneten büyük sermaye gruplarına ait lüks oteller ve tatil köyleri başta olmak üzere sektördeki işletmelere verilen bu teşvikler, talepte ve ekonomide beklendiği gibi bir canlılık sağlamasa da, salgını artıracak gibi görünüyor (Sağlık Bakanının son açıklamasını bunun bir teyidi olarak okumak da mümkün). 

Esnaf zaten büyük ölçüde kayıtdışı

İndirimlerin ikinci boyutu esnaf ile ilgili. Hem işyeri kiralamalarında yapılan KDV stopajı yüzde 20’den yüzde 10’a, hem de yolcu taşımacılığı, tamirat-tadilat gibi daha ziyade küçük ölçekli hizmet sunumundan alınan KDV yüzde 18’den yüzde 8’e düşürülüyor.

Yani düğün-nikâh organizasyonu, oto, motosiklet, bisiklet, ayakkabı tamirciliği, terzi tadilatları gibi vergileme açısından önemli ölçüde kayıt dışında kalan faaliyetlerde tahsil edilen KDV oranı düşürülüyor.

Ancak bu faaliyetlerin en belirgin özelliği büyük ölçüde kayıtdışı olarak yapılması. Yani alınan hizmet sonucunda tüketiciye (genelde) fiş ya da fatura verilmediğinden kamu açısından ciddi bir vergi kaybı doğuyor.

Bu yüzden, hali hazırda vergilendirilemeyen bir sektörde yapılan KDV indiriminin, esnafın işlerini artırarak bu sektörü canlandırmak ya da kayıt dışılığı önleyerek vergi gelirlerini artırmak biçiminde bir katkısının olmasını beklemek gerçekçi olmaz.

Vergi ayrımcılık aracı olarak kullanılır mı?

Turizm- konaklama sektöründe yüzde 1’e düşürülen KDV ile ilgili bir detayın da altını çizmek gerekiyor.

Gıda ve alkolsüz içkilerde oran yüzde 1’e düşürülürken,  alkollü içkilerde yüzde 18 olarak uygulanmaya devam edilecek. Yani turistik bir otelde yenilen yemeğin yanında içilen alkollü içeceğin KDV’si hala yüzde 18 olarak ödenmeye devam edilecek.

Siyasal iktidarın alkollü içkiler konusundaki tutumu sır değil. Devletin vergi gelirlerinin önemli bir kısmını oluşturmasına rağmen, bir süredir bu vergiler de alkollü içki kullananları ve bunları üretenleri cezalandırma politikasının araçlarından biri olarak kullanılıyor.

Rakıdan alınan toplam vergi 103 lira

Öyle ki KDV’nin dışında bu içeceklerden yüzde 63 oranında ÖTV alınıyor. Sonuçta 50’lik bir şişe biradan ÖTV ve KDV olarak 6 liranın üzerinde, 70’lik bir şişe şaraptan 7 liranın üzerinde ve 70’lik bir şişe rakı ya da viskiden 103 lirayı aşan tutarda bir vergi alınıyor.(9) Böyle olunca da markette 70’lik bir Yeni Rakının fiyatı 170 lirayı, restoranlarda ise 300-400 lirayı bulabiliyor.

Turizm, tatil ve alkollü içecekler birbirinden ayrılması zor bir üçlü. Bu nedenle de alkollü içkiden tahsil edilen vergi, bu denli yüksek olduğunda ve geçici de olsa yapılan indirimlerin dışında tutulduğunda, bunun turistik tesislere, konaklamalara ve yeme içme mekânlarına olan talebi artırmayacağı açık.

Sigarada vergi oranı yüzde 86

Benzer bir durum tütün içeren sigaralar için söz konusu. Bunlardan tahsil edilen ÖTV ve KDV satış fiyatının yüzde 86’sını oluşturuyor. Yani en düşük sigara fiyatı olan 14,5 liralık bir paket sigaranın 12,46 lirası bu iki vergiden oluşuyor.(10)

Benzinde ise hem ÖTV, hem de KDV uygulaması nedeniyle verginin oranı Mart ayındaki düzenlemeler neticesinde yüzde 69’u aştı. Benzin istasyonuna her gidişimizde KDV haricinde, benzin için sadece ÖTV olarak 2,65 liraya yakın ve motorin için 1,8 liraya yakın ÖTV ödüyoruz.(11)

Kuşkusuz petrol, içki ve sigara fiyat esnekliği en katı olan ürünler. Bu yüzden de bunlara konulan vergiler fiyatı artırsa da, talepte o kadar bir düşüş yaratmıyor. Bunu bilen iktidarlar da ne zaman gelire ihtiyaç duysalar hep bu ürünlerin vergilerine yükleniyorlar. Ancak bu bir süre sonra tüketicilerin kendi içkilerini kendilerini üretmesiyle ve kaçak sigaraya yönelmeleriyle sonuçlanıyor.

Amaç sadece gelir yaratmak ya da sağlığa zararlı faaliyetleri caydırmak değil

Bu vergileri sürekli artırarak iktidarın sadece gelir yaratma peşinde ya da sağlığa zararlı faaliyetleri önleme çabası içinde olduğunu düşünmemek gerekir. Zira bacalarında filtresi olmayan santraller ve zehrini derelere akıtan çok sayıda işletme var bu ülkede. Keza kadınların yasal bir güvencesi niteliğindeki İstanbul Sözleşmesi ortadan kaldırılmak isteniyor.

Yani fiziksel, ruhsal, toplum sağlığı açısından çok sayıda zararlı mal ve hizmet, davranış,  tutum söz konusu. Eğer amaçlanan zararlıları ortadan kaldırmaksa önce buralardan başlamak gerekiyor.

Politikleştirilmiş vergiler

İşin gerçeği, bir süredir Siyasal İslam gömleğini giymiş bulunan iktidar, vergileri kendisi gibi düşünmeyen, kendi inandığına inanmayan, kendi gibi yaşamayan kesimleri cezalandırma aracı olarak kullanıyor.

Bu bağlamda da siyasal iktidarın KDV indirimlerinde dahi tüketiciler arasında (içki içen ve içmeyen) biçiminde bir ayrımcılığa gitmesi sürpriz bir uygulama değil.

Sağlık ve eğitimde neden KDV indirilmiyor?

Bu ayrımcılığın aklımıza getirdiği bir diğer soru kuşkusuz bugün Salgından en çok etkilenmiş olan sektörlerin başında gelen sağlık hizmetleri ve eğitim hizmetleri sektörünün durumu.

Zira özel sağlık ve eğitim hizmetlerinde KDV hala yüzde 18 olarak uygulanıyor. Üstelik bu sektörler büyük ölçüde kurumsallaşmış sektörler, dolayısıyla da bir KDV indiriminin sektör bileşenlerini rahatlatması söz konusu olabileceği gibi kayıtdışılığı da azaltarak vergi gelirlerini artırabilir.

Asıl soru: Zorunlu mal ve hizmetlerden neden hala vergi alınıyor?

Korona Salgını sonrasında; ekonomik kriz, devasa biçimde artan işsizlik, enflasyon, yoksulluk, kapıdaki açlık en temel sorunlarımız iken, neden temel gıda maddelerinin ve başta temizlik malzemeleri olmak üzere diğer zorunlu tüketim maddelerinin KDV’si indirilmiyor?

Yani neden hala et, balık, süt ve süt ürünleri, çay, yumurta, peynir, zeytinde KDV sıfırlanmıyor da, hala yüzde 8’den vergilendiriliyor? Çoğunluğu yüzde 18 KDV oranına tabi temizlik, hijyen dezenfektandan alınan KDV yüzde 1’e düşürülmüyor? 

Günlük 39 liraya mahkûm edilerek zorunlu izne çıkartılanlar ya da günlük 77 lira ile hayatta kalmaları istenen asgari ücretlilerin temel gıda maddelerinden neden hala vergi alınıyor?

Günlük bir öğünü dahi karşılamakta zorlanan asgari ücretli, işsiz ve zorunlu ücretsiz izinli işçiler,  KDV’si yüzde 1’e düşürülen turistik tesislerin patronlarından daha mı iyi durumdalar ki onların vergisi indirilmiyor?

Ya da neden hala litre başına uygulanan en fazla vergi nedeniyle dünyanın en pahalı benzinini kullanan tüketicilerin ve en pahalı mazotunu kullanan çiftçilerin vergileri indirilip böyle bir kriz döneminde biraz da olsa nefes almaları sağlanmıyor?

KDV’yi adilce indiren ülkeler de var

Korona sürecinde adaletli vergi indirimi yapan ülkeler mevcut. Örneğin Almanya 1 Temmuz- 31 Aralık 2020 arasında 20 milyar avroluk KDV indirimi yapacağını açıkladı. Bu indirimlerle;  standart oran olan yüzde 19 yüzde 16’ya; aralarında bazı gıda, içecek, sağlık malzemesi, kitap, dergi, kültürel faaliyetler, kısa vadeli otel konaklaması, ülke içi ulaştırma gibi faaliyetlerin bulunduğu mal ve hizmetlerden alınan KDV yüzde 7’den yüzde 5’e düşürüldü.(12)

Sorunun yanıtı açık aslında: Korona’nın tetiklediği kriz ile birlikte sınıf mücadelesinin üzerindeki örtü kalktı. Hükümetleri arkasına almış bulunan sermaye sınıfı, işçilere, emekçilere karşı acımasız bir sınıf savaşı yürütüyor ve Salgının ve ekonomik krizin neden olduğu zararı başta işçi sınıfı olmak üzere, emekçi sınıflara, halklara ödetiyor.
Özetle bugünlerde yaşamakta olduğumuz şey bu.

Dip notlar:

(1)     https://twitter.com/BeratAlbayrak (30 Temmuz 2020).
(2)     https://twitter.com/drfahrettinkoca (1 Ağustos 2020).
(3)     https://www.milliyet.com.tr/gundem/son-dakika-haberi-bakan-koca-endise-duyuyoruz-diyerek-kritik-durumu-acikladi (3 Ağustos 2020).
(4)     Biao Xiang, “Hostages of Mobility”, https://www.indiachinainstitute.org/hostages-of-mobility (18 May 2020).
(5)     https://webunwto.s3.eu-west-1.amazonaws.com/s3fs-public, Coronavirus.pdf (24 March 2020).
(6)     https://twitter.com/BeratAlbayrak (30 Temmuz 2020).
(7)     İrem Köker, “Koronavirüs, Türkiye'de turizm sektörünü nasıl etkiledi?”, https://www.bbc.com (17 Haziran 2020).
(8)      “Who Really Benefits from Consumption Tax Cuts? Evidence from a Large VAT Reform in France”, https://www.aeaweb.org ( February 2019).
(9)     https://gazetemanifesto.com/2020/alkollu-iceceklere-ve-sigaraya-yeni-zam (4 Temmuz 2020).
(10)  Agm.
(11) https://www.gib.gov.tr/fileadmin/mevzuatek/otv_oranlari_tum/otv02042020_1sayili.pdf (3 Ağustos 2020).
(12)   Daniel Bunn, “Germany Adopts a Temporary VAT Cut”,  https://taxfoundation.org (16 June 2020).