Sosyal İzolasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sosyal İzolasyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mayıs 2020 Pazartesi

‘EVDE KAL’ IN BAZI SOSYO-EKONOMİK SONUÇLARI



‘EVDE KAL’ IN BAZI SOSYO-EKONOMİK SONUÇLARI

Mustafa Durmuş

4 Mayıs 2020







Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre Korona  salgını (hız kesmiş olsa da)  hala ciddi boyutlarda devam ediyor. Buna rağmen başta ABD ve Avrupa ülkelerinin hükümetleri 7 haftalık karantinanın ardından ekonomileri yeniden açma hazırlığı içine girdiler.

SALGIN DEVAM EDİYOR

3 Mayıs 2020 itibarıyla Koronavirüs vaka sayısı dünyada 3.546,758’i bulurken, günlük vaka sayısı 65,387; günlük ölüm sayısı 2,649 ve toplam ölüm sayısı 247,3123 oldu.

ABD’de toplam 1.179,454 vaka; dünkü vaka sayısı 18,680; dün ölen sayısı 735 ve toplam ölüm sayısı 68,179 oldu. Avrupa’da toplam 1.447,189 vaka; 22,803 yeni vaka (dünkü); 1,163 günlük ölüm ve 140,5733 toplam ölüm var. Türkiye’de toplam vaka sayısı 126,045;  dünkü vaka sayısı 1,670; dün ölen sayısı 61 ve toplam ölüm sayısı 3,397 oldu (1)

SAYILAR GERÇEĞİ YANSITMIYOR

Ancak bu verilerin gerçeği tam olarak yansıtmadığına yaygın bir biçimde inanılıyor. Buna gerekçe olarak da; salgın karşısında başarısız kalan hükümetlerin sayıları bilinçli olarak düşük gösterdikleri ileri sürülüyor.

Öncelikle; bu sayılar hastane vb resmi kurumlara intikal eden vakaları yansıtıyor. Bu kurumların dışında (örneğin kırsalda, sağlık hizmetlerinin çok yetersiz olduğu bölgelerde) salgından ölümler olduğunda bunlar rakamlarda yer almıyor. Ya da salgın belirtileri göstermesine rağmen (evlerinde karantinaya alınanlarda olduğu gibi) bazı hastaların hasta sayılmaması, bunlar öldüğünde ise Koronavirüsten ölmüş olarak kayda geçirilmemesi söz konusu.  Keza daha az test yapıldığında bu sayılar azalıyor. Ayrıca bu aylarda (geçen yılın aynı ayları ile kıyaslandığında) ölen insan sayısı neredeyse iki kata çıkmış durumda. Aradaki farkın salgın ile ilgili olması beklenirken, salgından ölenlerin sayısı ile bu aradaki fark uyuşmuyor.

ŞEYTANİ BİR AÇMAZ

Salgınla ilgili olarak hükümetlerin izleyebileceği iki strateji olabilirdi: (i) Mevcut sosyal izolasyon ve evde kal biçimindeki katı karantinanın, salgın iyice hafifleyene kadar uzatılması. (ii) Bu önlemlerin (aşamalı olarak) kaldırılarak, üretim ve diğer ekonomik faaliyetlere geri dönüş.

Hollanda Başbakanı bu durumu  “şeytani bir açmazdayız” diye tanımlarken,(2)  kapitalist hükümetlerin nerdeyse tamamı ikinci stratejiye yöneldiler (yeni bir salgın dalgasını tetiklemeyi de göze alarak).  Üretime bu aydan itibaren geri dönmeyi, okulları, fabrikaları, alışveriş merkezlerini, restoranları, küçük işyerlerini yeniden açmayı planlıyorlar.

OKULLAR, DÜKKANLAR,  RESTORANLAR, FABRİKALAR AÇILIYOR

ABD değişik eyaletlerde eş anlı olmayan bir üretime ya da işe geri dönüş planlıyor. Bu bağlamda bazı eyaletler hali hazırda fiziki mesafelenmeyi gevşetip, işe başlama programlarını açıkladılar. 
Örnek olarak, Boeing şirketi 27,000 işçisini yeniden işe başlatıyor.(3) Trump ayrıca verdiği bir talimat ile tüm et üretim-işleme işletmelerinin salgın boyunca açık tutulması, yani işçilerin tam kapasite ile çalışmalarını sürdürmesi zorunluluğunu getirdi. Bu kararın öncesinde bazı et işletmeleri üretimlerini yüzde 20’ye kadar düşürmeyi planladıklarını açıklamışlardı. Bu karar patronları mutlu ederken, sektörde çalışan işçiler sağlık güvenliği ile ilgili önlemlerin yetersizliği ve virüs kapma riskinin yüksekliğinden dolayı çalışmayı reddediyorlar. (4)
Avrupa ‘da; Almanya Wolkswagen fabrikalarında yeniden iş başı yaptırıyor. Ayrıca küçük dükkânlar açılabilecek ve bu aydan itibaren çocuklar okullarına gidebilecekler. Danimarka ve İzlanda’da kreşlerin, okulların ve üniversitelerin açılıp, küçük dükkânların da faaliyetlerine izin verilirken,  Norveç’te kişisel temasa dayalı hizmetler (kuaförler gibi) artık serbestçe verilebilecek.  Avusturya küçük dükkânların, okulların yanı sıra restoranların da 2 Mayıs’tan itibaren açılmasını kararlaştırdı. Benzer uygulamaları İsviçre ve Hollanda da başlattı. Şimdilik alışveriş merkezlerini açacak tek ülke ise Hırvatistan olacak. Bu ülkede şehirlerarası seyahat yasağı bu ay kalkıyor. (5)

TÜRKİYE’DE ÜRETİME ARA VERİLMİŞ MİYDİ?

Türkiye’de ise ekonomik kapanma (talep azalması nedeniyle) otomotiv sektöründeki geçici olarak faaliyet durdurma, restoran, kuaför gibi hizmete dayalı işyerleri ve kamu sektörü dışında gerçekte yaşanmadı.

Başta tekstil gibi emek yoğun sektörlerde üretim faaliyetleri devam etti. 65 yaş üstü ve 20 yaş altına getirilen evde kalma zorunluluğu,  fiziksel mesafelenme ve hafta sonları 31 ilde uygulanan sokağa çıkma yasakları, şehirlerarası seyahat yasağı dışında her hangi bir yasak getirilmedi. Çalışma yasağı gündeme getirilmedi,  hatta sokağa çıkma yasaklarına rağmen madenler de dâhil olmak üzere bazı kentlerde (özel izinle) işçiler fabrikalarda üstelik çoğu kez maske dahi olmaksızın, çalıştırıldılar. (6)

Bu durum işçiler arasında hastalığın yayılmasına neden oldu. Örneğin yaklaşık 12 bin maden işçisinin fiili olarak çalıştığı Soma'da, salgına rağmen işçilerin hiçbir önlem alınmadan çalıştırılmaya devam ettirilmesinin sonucunda 200 civarında işçinin virüs kaptığı belirlendi. (7)

KADIN İŞÇİLER ÇALIŞMAYA DEVAM ETTİLER

Koronavirüs nedeniyle ortaya çıkan mağduriyetin önlenmesiyle ilgili çıkartılan yasaların da görmezden geldiği bir işçi sınıfı katmanı olan ücretsiz aile işçileri ve bir kısım kendi hesabına çalışanlar üretimlerini sürdürdüler. Evlere gündelikçi olarak temizliğe giden kadın işçilerse büyük risk altında bu işlerini sürdürmek durumunda kaldılar.
Karantina günlerinde işte olanların çok önemli bir kısmının (özellikle de tekstil ve konfeksiyon fabrikalarındaki işçilerin) kadın olması, salgının yükünün de ağırlıklı olarak onlar tarafından taşındığını gösteriyor.

Bu nedenle de Ramazan Bayramı sonrasında karantina ya da evde kal uygulamalarının gevşetileceği sözü aslında emekçilerin çok büyük bir kısmı açısından müjdeli bir haber değil.

EVDE KAL: AMA NASIL?

Özellikle de salgının çok hızlı yayıldığı haftalarda evde kalmanın doğru bir yöntem olduğu konusunda (sürü bağışıklığı yöntemini savunanların dışında) hemen herkes hem fikirdi.

Diğer yandan evde kalmanın kendi de, çalışmak için dışarı çıkmak kadar sorunlu. Özellikle de sınıfsal ayrımın, dolayısıyla da olanakların devasa bir biçimde farklılaştığı, bazılarının (deyim yerindeyse) evlerinin adeta “yeryüzü cenneti” halindeyken, bazıları için evlerin küçük birer cezaevi anlamına geldiği bir toplumda, evde uzun süreli kalmayı savunmak da adil değil.

Öncelikle; 65 yaş üstündeki ve 20 yaş altındaki onlarca milyon insan için (özellikle de yoksul ve yoksunlar için) cezaevi tanımlaması uygun düşüyor.  Mahalledeki parka dahi gidememek,  hareketsiz kalmak, yaşlı insanların fiziki olarak sağlık sorunlarını artırırken, gençleri en hafif deyimle bunalttı. Yalnız yaşayan yaşlıların gıda temini sorunu ise başlı başına bir sorun olarak akıllarda kaldı.

Ayrıca “evde kal” uygulaması,  endişe ve kaygı artışları gibi gelecekle ilgili belirsizliklerden kaynaklı ruhsal sorunlara neden olabildiği gibi, başta kadın ve çocuklara yönelik olmak üzere ev içi şiddetin de artmasıyla sonuçlandı. Keza uyuşturucuya ve alkollü içkilere yönelimin de arttığı gözlemleniyor.

‘EVDE KAL’MANIN SÜRPRİZ İYİ YANLARI VAR MI?

Kuşkusuz, evde kalmanın olumlu yanlarının olduğu da ileri sürülebilir. Örneğin evde kalma nedeniyle çocuklar hem daha iyi uyuyup, daha fazla dinlenebilirler, daha az endişe duyarlar, istedikleri şeyleri daha çok yapabilirler, aileleriyle etkileşimi öğrenerek daha mutlu olabilirler.
Brooklyn Rail gazetesine verdiği röportajda ekonomist José Tapia ekonomik yavaşlamanın hayatlarımızı olumlu yönde etkileyebileceğini ileri sürüyor. Ona göre fazla mesailer ortadan kaldırıldığında ve genel olarak da çalışma saatleri azaltıldığında insanlar daha fazla uyuyabiliyorlar ve daha fazla egzersiz yapabiliyorlar. Daha az sigara ve alkol tüketiyorlar, daha çok dinleniyorlar, tehlikeli sanayi ekipmanlarıyla daha az zaman harcıyorlar. Daha az insan trafiğe çıkıyor ve daha az karbondioksite maruz kalıyor. Keza böyle dönemler insanlar arasındaki sosyal dayanışma ağlarının güçlenmesine de yardımcı oluyor, bu da sağlıkla ilgili daha iyi sonuçlara yol açabiliyor. (8)
Salgın döneminde evde kalmanın yukarıda sözü edilen sürpriz faydalarının temel ihtiyaçları karşılanan, gelir yetersizliği içinde olmayan, bahçeli, internetli, orta sınıf ve üstü aileler için geçerli olduğu ileri sürülebilir.

FARKLI SINIFLARIN ‘EVDE KAL’I DA FARKLI OLUYOR

Diğer taraftan böyle zamanlarda evde kalmak büyük çoğunluğu yoksul ve düşük gelirli ailelerden oluşan toplumlarda gıdadan yoksun kalmak, aç kalmak, telefon, doğal gaz, elektrik, su, kira, anapara taksiti, faiz gibi ödemelerini yapamamak anlamına geliyor.  Bu kesimler için Korona salgınından ölmek ile açlıktan ölmek arasında çok ince bir çizgi olduğu da aşikâr.

Ayrıca böyle evlerde internet, plazma TV ya da geniş bir kitaplık (okuma alışkanlığının da düşük olduğu beklenir) imkânlarının çok sınırlı olması (maddi olarak ihtiyaçları karşılansa dahi), kendilerini bu kapalı mekânlarda oyalamalarını da önlüyor.

GÖÇMENLER VE SIĞINMACILARIN DURUMU ÇOK DAHA KÖTÜ

Toplumun büyük bir kısmınca hiç dikkate alınmayan, varoşlarda yaşamak zorunda kalan toplulukların, göçmenlerin, sığınmacıların evlerine, kamplarına kapatılması ise bambaşka yoksunluklara ve sağlık sorunları da dâhil psikolojik sorunlara yol açıyor.

İngiltere’deki bir araştırmacının Korona günlerindeki gözlemleri bu açıdan çok çarpıcı. Una göre; sosyal mesafelenme ya da izolasyon mültecileri ve sığınmacıları diğer insanlardan çok daha fazla etkiliyor. Çünkü salgınla birlikte bunların güvendiği dayandığı enformel destek ağları ortadan kalktı. Tek odalı evlere tıkılmış, küçük çocuklu, dil bilmeyen ebeveynler acil gereklilikte dahi sağlık hizmeti alamıyorlar, mahalle doktorunu dahi arayamıyorlar (bazıları çocukları ellerinden alınır korkusuyla bunu yapmıyor).  Normal koşullarda onlara bu tür destekler enformel destek ağları ve kişiler tarafından sağlandığından, sosyal izolasyonla bu imkan ortadan kalkınca bu kesimler büsbütün kaderleriyle baş başa kaldılar. Sosyal izolasyon bu tür destek gruplarının da faaliyetlerini büsbütün durdurmasıyla sonuçlandı. (9)

Türkiye’ye sığınmak durumunda kalan ve sayılarının 4,5 milyonu bulduğu ileri sürülen, başta Suriyeli mülteciler olmak üzere mültecilerin, salgın döneminde nasıl hayatta kalabildikleri ya da ne tür sorunlar yaşadıkları ise hala içinde yaşadığımız toplumun büyük bir kesiminin dert edinebildiği bir konu değil.

İŞSİZ VE YOKSUL HANELER

Eve kapanmanın en yakıcı sonucu kuşkusuz emeğinden başka satacak gücü olmayan ve bir ay sonrasını bile idare edebilecek düzeyde maddi birikime sahip bulunmayan emekçilerin işsiz ve gelirsiz kalmaları.

Küresel çapta bu yılın ilk üç ayında 305 milyon insanın işsiz kaldığı, ABD’de sadece 6 haftada işsiz sayısının 30 milyonu aştığını biliyoruz. Türkiye’de ise işsiz sayısının 6,5 milyon kadar artarak 10 milyona yaklaşabileceği ileri sürülüyor. (10)
Tüm dünyada resmi olarak işsiz kalanlara (çok yetersiz olsa da) çeşitli ücret ve gelir destekleri yapılıyor. Oysa bu desteklerden hiç yararlanamayan çok geniş bir işçi sınıfı kitlesi var: Kayıt dışı çalışanlar.

KAYITDIŞI ÇALIŞANLAR EN KORUMASIZ OLANLAR

ILO’ ya göre dünyadaki istihdamın yüzde 61,2’si kayıt dışı sektörlerdeki istihdamdan oluşuyor.  Buralarda çalışan işçilerin çok büyük bir kısmı da devlet kurtarmalarının dışında kalan işletmelerde çalışıyorlar.  Bu nedenle de kriz dönemlerinde bu işçiler tamamıyla korumasız kalıyorlar. Yükselen ekonomilerde bu oran yüzde 70’i buluyor. Yani bu ülkelerde her 3 işçiden ikisi kayıt dışı çalışıyor. 2018 yılında küresel çapta 2 milyar işçi kayıt dışı çalışıyordu (ILO, 2019 için bunu 1,6 milyar olarak tahmin ediyor). Bunlar hakları olmayan, kötü çalışma koşullarında çalışan, sosyal korumadan mahrum işçiler. Bir ekonomik krizde aileleriyle birlikte krizden en çok etkilenen kesimler.  Bu kriz bir de bir pandemi ile birlikte geldiğinde durum onlar için tam bir felakete dönüşüyor. (11)

Türkiye’de büyük bir emek sömürüsüne maruz bırakılan mevsimlik tarım işçilerinin yaygınlığı ve bunların önemli bir kesiminin de kadın ve çocuk işçilerden oluştuğu dikkate alındığında, kayıt dışı işçiler açısından evde kal stratejisinin çok da anlam ifade etmediği anlaşılabilir.

SAĞLIK KADAR SOSYAL GÜVENLİK AĞI GEREKLİ

Dolayısıyla da eğer insanların yaşam koşulları onlara yeterli imkân tanımıyorsa evde kalmayı, sosyal ya da fiziksel mesafelenmeyi önermek (toplum sağlığı açısından çok önemli olsa da) çok anlamlı değil. Salgının neden olduğu sorunlar hafifletilmek isteniyorsa, hem sağlıkla ilgili radikal önlemler alınmalı, hem de güçlü sosyal güvenlik ağları oluşturulmalı. Bunlar yapılırken de orta ve üst sınıflara mensup kesimlerden önce, işçi sınıfının en yoksulu ve yoksunu konumundaki kayıt dışı işçilerin ihtiyaçları ön planda tutulmalı. 

Bu salgının önemini artırdığı bir istihdam biçiminin “evden çalışanlar” olduğu ileri sürülüyor.  Salgın uzaktan erişim teknolojisini izin verdiği; bilişim, haberleşme, finans danışmanlığı, avukatlık, muhasebecilik-mali müşavirlik ya da üst düzey yöneticilik gibi mesleklerde evden çalışmayı artırdı. Bu kesimler gerek yaşam koşulları, gerekse de aldığı ücretlerin yüksekliği nedeniyle sınıfın diğer katmanlarına göre daha iyi durumdalar.

ABD’de böyle çalışanlar toplam işgücünün yüzde 35’ini oluşturuyor. Evlerinden, laptopları ile çalışıyorlar ve kriz öncesindeki gibi ücretlerini almaya devam ediyorlar. Böylece diğerlerine göre salgından çok daha az etkilenmiş görünüyorlar. (12)

EMEĞİN 24 SAAT DENETİMİ

Diğer taraftan bunların da evde kalmanın neden olduğu psikolojik ve fiziksel sorunların yanı sıra maruz kaldıkları bir başka sorun var. Bunlar işverenleri tarafından 24 saat çalıştırılabilecek konumdaki işçiler. Zamanla her hangi bir sınırları yok, her an erişilebilir konumdalar. Bu nedenle de ücretleri aynı kalsa da bunun için neredeyse 24 saat boyunca çalıştırılıyorlar. Bu da emek sömürüsünü artırıyor.

‘EVDE KAL’IN KAZANANLARI

Ayrıca Netflix ve Amazon şirketlerinin salgın boyunca artan zenginliği de evde kal stratejisinden işçilerin genel olarak kaybetmelerine karşın, bazı sermaye gruplarının kârlı çıktığını gösteriyor.
Öyle ki Bu yılın ilk 3 ayında da Netflix şirketi 799 milyon dolar kâr elde etmiş  (geçen yılki ilk 3 ayın 2 katı) (13),  Amazon şirketinin kurucusu Jeff  Bezos’un serveti ise şirketinin borsa değerinin yüzde 5 artmasından dolayı 25 milyar dolar daha artmış. (14)

KAPANMA NEO-LİBERALİZMİN SÜRDÜRÜLMESİ VE OTORİTERLİĞİ ARTIRMAK İÇİN KULLANILIYOR

Son olarak, sosyal izolasyon, evde kal, oto karantina gibi önlemlerin neo-liberalizmi derinleştirmeye ve beraberinde otoriterliği artırmaya hizmet ettiğini (ya da bu amaçla kullanıldığını) ileri süren görüşler de mevcut.

Bunlara göre, bu önlemler aslında toplumu kontrol etmek amacıyla gündeme getirildiler, çünkü hak ve özgürlüklerin kısıtlanması ve böylece de gelecekte otoriter rejimlere uygun toplumların yaratılması amaçlanıyor.  Örneğin, seçkinlerin  (tıpkı 2008 krizi sonrasında yaptıkları gibi), ekonomideki bu kapanmaları ve eve kapatılmaları, “Şok Doktrini”nin bir aracı olarak kullanacakları iddia ediliyor.

Bu bağlamda soldan yapılan bir değerlendirmeye göre;  ekonomilerdeki bu kapatılma hali sürerse, bu durum daha fazla konsolidasyona, daha fazla özelleştirmeye, kemer sıkmaya, daha fazla kamusal hizmet programının kısıtlanmasına, böylece daha fazla işsizliğe, yoksulluk ve açlığa, evsiz insana (yani çok daha büyük bir toplumsal bunalıma) neden olacak. Egemenler ayrıca istihdamı daha fazla güvencesizleştirecek, işçileri daha fazla örgütsüzleştirecekler. Kısaca sermaye bu durumu işçileri iyice ezme stratejisinin bir aracı olarak kullanacak. Bu nedenle de vakit geçirmeden ekonomilerin tekrar açılmasında yarar var. (15)

Bu yaklaşımı savunanlara göre,  “ekonomilerin yeniden açılmasını savunmak kârın insan sağlığının üzerinde tutulmasını savunmak anlamına gelmiyor”. Çünkü ekonomi olmadan insanların işi, aşı, zorunlu giderlerini karşılayacak gelirleri de olmuyor.

Ayrıca (salgın tüm dünyayı etkilemekte olsa da) ülkelerin bu salgınla mücadelede kullanabilecekleri kaynaklara ilişkin olanaklar  çok asimetrik. Örneğin ABD, trilyonlarca dolar basarak ekonomisini ayağa kaldırabilme imkânına sahipken, özellikle de çok kırılgan ekonomilere, çok yüksek borç stoklarına sahip azgelişmiş ülkelerin, (ekonomilerindeki bu kapanma ve kriz hali sürerse), çok daha büyük sorunlar yaşaması ve sonunda kaçınılmaz olarak IMF gibi örgütlere başvurmaktan başka çareleri kalmıyor.

Bu yüzden de yapılması gereken şeyin; olabildiğince az insanın salgından zarar görmesini sağlarken, aynı zamanda da ekonomiyi açık tutmak olduğu (örneğin İsveç’in izlediği yolla bunu başardığı) ileri sürülüyor. (16) 


FAŞİZME KARŞI BİR CEO, ÖZGÜRLÜK YANLISI BİR TRUMP (!)


Çağın otomobili sayılan elektrikli otomobilin üreticisi olan Tesla'nın CEO'su Elon Musk ise, salgın sebebiyle uygulanan sokağa çıkma ve dükkân açma yasakları için "Bu faşizm. İnsanlara özgürlüklerini geri verin"  (17) ifadesini kullanıyor.

Trump başta olmak üzere sağcı think-tank kuruluşları ve ABD’li milyarderlerse Koronavirüsün ekonomik ve sosyal etkilerinin,  neden olduğu sağlık etkilerinden çok daha büyük olduğunu ileri sürerek, olabildiğince çabuk bir biçimde ekonominin yeniden açılmasını, işçilerin yeniden işbaşı yapmasını, AVM’lerin açılmasını talep ediyorlar. Bu taleplerini haklı gösterebilmek için de ülkedeki artan işsizliği gerekçe olarak gösteriyorlar.

Geçtiğimiz haftalarda bu sözler karşılık buldu ve sokaklara taşındı. ABD’nin muhtelif eyaletlerinde,  aşırı sağcı bazı örgütler ve bazı sermaye gruplarınca kurulmuş olan muhafazakâr ve aşırı sağcı vakıflar tarafından organize edilen (18) ve sayıları binleri bulan kalabalıklar sokaklara çıkarak karantina politikalarını protesto edip, bu uygulamaların kaldırılmasını talep ettiler.

Taşıdıkları dövizler arasında aşı karşıtı, komünizm karşıtı, 5G karşıtı dövizler ve “virüsün Tanrının bir cezası olduğunu” ileri süren dövizler vardı. Genel olarak protestocular devletin piyasalara ve işletmelere yasak koyarak tiranlık yaptığını iddia ettiler. Trump ise gösterileri kendiliğinden ve insanların hayatlarını geri istemeleri ve işe dönmek istemeleri olarak yorumlayarak destekledi. 

Devam edecek: Ekonomileri erken açmak ne kadar doğru?

DİP NOTLAR:

(4)  https://edition.cnn.com/2020/04/28/politics/defense-production-act-executive-order-food-supply.

(8)  Jeff Sparrow, “A recession devastates people’s lives. But there are surprising health benefits when capitalism stops working”, https://www.theguardian.com (28 April 2020)’den aktaran Michael D. Yates, https://www.facebook.com/michael.d.yates.10 (28 Nisan 2020).

(9)  Reza Gholami,Coronavirus: Social distancing is cutting asylum seekers off from education and support”, https://theconversation.com (6 April 2020).
(11)                C. P. Chandrasekhar and Jayati Ghosh, “Informal workers in the time of Coronavirus”,  http://www.networkideas.org (24 March 2020).
(12)                Robert Reich, “Covid-19 pandemic shines a light on a new kind of class divide and its inequalities”,  https://www.theguardian.com (26 April 2020).
(14)                https://ips-dc.org/billionaire-bonanza-2020 (23 April 2020).
(15)                Mike Whitney, “Lifting the Lockdown; Easy Does It”, https://www.unz.com/mwhitney/lifting-the-lockdown-easy-does-it (26 April 2020).

(16)                Mike Whitney, “Sweden Is Right. The Economy Should be Left Open”, https://www.globalresearch.ca (20 April 2020).











16 Mart 2020 Pazartesi

KORONA VİRÜSÜ (COVID-19) DOSYASI (2)- Hükümetlerin Önlemleri: Halkın Sağlığı mı, Piyasaların Sağlığı mı?


KORONA VİRÜSÜ (COVID-19) DOSYASI (2)-
Hükümetlerin Önlemleri: Halkın Sağlığı mı, Piyasaların Sağlığı mı?

Mustafa Durmuş

15 Mart 2020

Bu hafta sonu itibariyle küresel Korona Virüs pandemiği yeni bir aşamaya girdi. Johns Hopkins Korona Virüsü İzleme Grubu’nun verilerine göre dünya çapındaki yeni vaka sayısı 16,000 olurken (bugün itibariyle 152,428 vaka ve 5,720 ölüm gerçekleşti) (1), İtalya’da sadece Cuma günü 250 kişi daha hayatını kaybetti ve vaka sayısındaki artış 2,547 oldu. İspanya’da vaka sayısı ikiye katlandı (2,086 yeni vaka daha eklendi). ABD’de ise 573 yeni vaka ortaya çıkarken, ölü sayısındaki artış 9 oldu. (2)

Türkiye’de ise resmi vaka sayısının 5 olduğu açıklandı.  Virüsün çok hızlı yayıldığı ve umreden gelen 21,000 yurttaşın durumları da dikkate alındığında bu sayı hızla artabilir.
O halde virüs endişe verici bir hızla yayılırken, bireyler ve hükümetler ne tür önlemler alıyorlar?

VİRÜSE TEPKİLER SINIFSAL AYRIŞMAYI YANSITIYOR

Korona virüsünün ortaya çıkışından bu yana virüsün görüldüğü ülkelerde bireysel olarak alınan önlemler ve hükümetlerin aldıkları (ya da almadıkları) önlemler ve bu önlemlerin yavaşlığı kapitalizmin sınıfsal bölünmüşlüğünü açığa çıkardığı gibi,  hükümetlerin insana, topluma, sağlığa ve piyasalara, kâra, sermayeye, servete nasıl baktıklarını da ortaya koyuyor.

Sıradan halkın, emekçilerin fazla bir seçeneği yok.  Sokağa daha az çıkıp, elini daha sık ve dikkatli yıkayıp, tokalaşmaktan ve sarılmaktan vazgeçip, makarna ve tuvalet kâğıdı stoklayıp, buna karşılık kalabalık metrolarda ve diğer toplu taşım araçlarında işine, gücüne gitmek ve kalabalık işyerlerinde çalışmak zorunda.

Zenginler de telaşlı ama onların telaşı farklı biçimde kendini gösteriyor. Çünkü onlarca milyon dolarlık ya da milyar dolarlık servetin derdi de büyük oluyor. Emekçiler gibi çalışmak zorunda değiller ama canlarını da korumak durumundalar. Zira (en azından başlangıçta) virüs zengin-yoksul ayırımı yapmıyor ve aşısı da henüz bulunamadığı gibi, virüs sürekli mutasyona uğruyor.  

Bu nedenle de bu zenginler kalabalıklardan, kentlerden kaçıyorlar. Aileleriyle, yakınlarıyla birlikte dağlık bölgelerdeki kışlık evlerinde ya da ıssız adalarda tatile çıkarak (örneğin Galapagos Adaları ya da Antartika’ya) kendilerini güvenli bölgelere atıyorlar.

Bunu yaparken de tarifeli uçaklarda birinci sınıf uçmaktan dahi kaçınıyorlar, özel jetler ve yatları yoksa kiralıyorlar. Öyle ki New York’tan Londra’ya 12 koltuklu bir özel jetle uçuşun maliyeti 140,000 doları bulurken, özel jet firmaları taleplere yetişemiyor. (3) Metropollerde kalanlar ise dışarıda yemek alışkanlıklarından vazgeçmeksizin,  sadece masalar arasında geniş mesafelerin bulunduğu lüks restoranlarda yemeklerini yiyorlar. (4)

Yani bu virüsün insanları nasıl etkilediği ya da etkileyeceği sorusuna yanıt aranırken, kapitalizme içkin devasa gelir ve servet eşitsizlikleri, zenginlik ve yoksulluk ile kendini açığa vuran sınıfsal bölünmüşlük gerçeği göz ardı edilmemeli.

NE YAPILMALIYDI?

Böyle bir felaketle karşılaşıldığında öncelikli olarak yapılması gereken şey; bu sorunun ciddi bir insan,  toplum-halk sağlığı sorunu olarak kabul edilmesi olmalıydı.

Böyle bir bakış açısı altında acilen alınması gereken önlemler ise şöyle sıralanıyor: Hükümetlerin en yüksek hız ve etkinlikte hareket etmesi, virüsten etkilenen insanların ve bölgelerin toplumun diğer kesiminden (geçici olarak) uzaklaştırılarak (sosyal izolasyon) virüsün yayılmasının önlenmesi, hızlı, kesin ve yaygın testlerin yapılması, sağlık personelinin virüsle mücadele konusunda eğitilmesi ve koruyucu önlemlerin artırılması, yaşlılar, hastalar ve mahkumlar, mülteciler gibi diğer potansiyel hasta grupları ile ilgili olarak özel önlemler alınması ve bu hastalıkla mücadelede kullanılmak üzere ciddi bir kamusal fonun oluşturulması. (5)

Kuşkusuz bunlara; virüs nedeniyle işlerine gidemeyecek işçilerin ücretli izinli sayılmaları, ücretlerinin tam olarak ödenmeye devam edilmesi, evden çalışanlar da dâhil olmak üzere tüm çalışanların sağlık hizmetlerinden eksiksiz ve ücret ödemeksizin yararlanmalarının sağlanması,  küçük üreticilerin ve işyeri sahiplerinin virüs nedeniyle bozulan işleri yüzünden ortaya çıkan zararlarının telafi edilmesi ve bazı fırsatçı işverenlerin işçileri işten çıkartma eylemlerinin önlenmesi gibi tedbirleri de eklemek gerekiyor.

SOSYAL İZOLASYON

Bu çerçevede çok tartışmalı bir öneri ünlü tıp dergisi Lancet’in baş editörü R. Morton’dan geldi, Morton İngiltere’deki hükümeti virüs ile ilgili önlemler konusunda eleştirirken:  “Hükümetin halkla rulet oynadığını, bunun temel bir hata olduğunu” ileri sürdü ve “Korona Virüsünün yayılmasını önlemenin en etkili yolunun sosyal mesafelenme/izolasyon ve kapatma önlemleri olduğunun” altını çizdi. (6)

Yani Lancet’e göre, hastaları ve efekte olmuş bölgeleri toplumun kalan kısmından ayrı tutarak virüsün yayılmasını önlemek anlamına gelen sosyal izolasyon halinde hem vaka, hem de ölüm sayısı azaldığı gibi, hastanelerin yükü de azalıyor. Böyle bir uygulamanın Çin’de son derece başarılı olduğu açık.

Bu yapılmazsa, çok büyük ölçüde metalaştırılmış, finansallaştırılmış ve ticarileştirilmiş mevcut sağlık sistemleri altında ölümler kaçınılmaz olarak daha da artıyor. 

Bu bağlamda umre dönüşlerinin olduğu bugün Türkiye açısından çok önemli bir gün. Yurda dönenlerin sayısı ve geldikleri yerde virüsün görülmüş olduğu gerçeği (hem kendilerini, hem de diğer insanları korumak açısından), bu yurttaşları evlerinde 14 gün boyunca tutmak yerine, sosyal izolasyon önerisi üzerinde ciddi bir biçimde düşünmek gerekiyor. Çünkü aksi takdirde evdeki diğer insanlar da potansiyel olarak virüs kapma risk altına giriyorlar.

Diğer yandan böyle bir sosyal mesafelenmenin, Türkiye gibi sağlık alt yapısının yetersiz ve var olanın da toplum sağlığından ziyade kâr amaçlı olarak tasarlandığı, gerçek anlamda toplum sağlığı hizmetlerinin kamusal kaynaklardan çok az pay alabildiği ülkelerde nasıl gerçekleştirilebileceği sorunu ciddi bir sorun.  

Kısaca önümüzdeki 25 yıl boyunca sadece 20 şehir hastanesi için 142 milyar dolar civarında kamu bütçesinden kaynak ayırmayı taahhüt eden ülke böyle bir pandemi ile mücadele edebilecek yeterli sağlık alt yapısına sahip değil.

TOPLUM YA DA PİYASALAR     

Lancet’in önerisi bize bir gerçeği bir kez daha hatırlatıyor: Temel amacı kâr yaratmak olan kapitalist toplumda, böyle pandemiler söz konusu olduğunda aynı anda hem insanları kurtarmak, hem de ekonomiyi kurtarmak mümkün değil. Bunlardan birinin seçilmesi kaçınılmaz. (7)

Kısaca, ya insan ve toplum/halk sağlığını ön planda tutup ortaya çıkacak ekonomik kayıpları dikkate almayacaksınız ya da insan sağlığını dikkate almadan ekonomiyi ve piyasaları kurtaracaksınız. İkisini aynı anda gerçekleştirebilmek içinde yaşadığımız sistemin algoritmasına uygun değil.

SADECE ÇİN…

Nitekim neredeyse Çin Hükümeti dışında sorun bu perspektiften ele alınmadı ve önlemler (en azından zamanında) bu yönde olmadı. Bu yüzden de Çin çok hızlı bir biçimde virüsün yayılmasını önleyip, hastaların birçoğunu iyileştirirken, İtalya gibi ülkelere de sağlıkçı yardımı gönderirken, ABD, İtalya, İspanya ve Japonya gibi ülkelerde virüs adeta patlama yaşadı.

Bir başka anlatımla, virüsün ortaya çıktığı devasa coğrafi büyüklüğe ve insan nüfusuna sahip Çin kapitalist dünyanın geri kalanından farklı bir yol izliyor. Bir yandan virüsün yayılmasını önlemek için seyahatleri kısıtlayıp (hatta yasaklayıp), büyük ölçekli karantina uygulamalarını gerçekleştirirken , diğer yandan da milyonlarca insanı virüs testine tabi tutarken, virüse karşı aşıyı bulabilmek için olağan üstü bir çaba gösteriyor.

Bu yüzden de Çin’in yüksek boyutlarda insani ve maddi kaynağı kullanarak virüsü adeta abluka altına alabilmesi tesadüfen elde edilmiş bir başarı değil.

İTALYA, ABD, İNGİLTERE: GECİKMİŞ ÖNLEMLER

Virüsün Çin’den sonra en fazla ölüme neden olduğu başta İtalya ve ABD olmak üzere, Avrupa ülkeleri, Japonya ve Güney Kore ise önlem almakta geciktiler. Önlemler daha ziyade seyahatlerin yasaklanması, kısmi karantinalar ve eğitim kurumlarının kısmi olarak kapatılması, toplantı ve gösterilerin yasaklanması biçiminde oldu.

Kısaca, başta ABD ve İngiltere olmak üzere,  piyasaların ve sermayedarların çıkarlarının insan sağlığının üzerinde tutulduğu, bu nedenle de doğru ve yeterli kaynak planlamasının yapılmadığı, sağlığın neredeyse bütünüyle metalaştırıldığı ülkelerde ve çürük bir alt yapıya sahip İran’da hastalığın yayılması bir türlü önlenemiyor.

Sağlığın metalaştırılmasının ve ticari bir mal gibi alınıp satılmasının ne denli zararlı olduğu ise bu virüs aracılığıyla bir kez daha ortaya çıktı.

Öyle ki ABD’de virüs belirtisi gösteren herkese test yapılmıyor çünkü bir testin maliyeti 35 dolar civarında. Yani özel sigortası olmayanlar test yaptıramıyorlar (ABD’de 27 milyon insanın sağlık sigortası yok).  Basında yer alan bir habere göre; sigortasız birine test yaptıkları ve sonuçta virüs tespit edilemediğinde bu testin parası hastadan talep edilmiş.

Oysa test kitine erişim yoksa virüsün tespit edilmesi de imkânsız. ABD Kongresi ise şu ana kadar virüsle ilgili olarak sadece 8,3 milyar dolarlık bir kaynak ayırdı. Bu miktar, ABD’nin her yıl Afganistan savaşı için ayırdığı kaynağın sadece onda biri ya da dolar milyarderi Jeff Bezos’un servetinin on beşte birine denk düşüyor. (8)

Trump ise, bir konferansta yaptığı skandal açıklamayla (bir yandan Korona Virüsüne karşı sözde savaş ilan ederken), ülkenin sağlık alt yapısını güçlendirmek ya da hastalık nedeniyle işe gidemeyecek olan milyonlarca işçinin ücretli hastalık iznini yasalaştırmak yerine, yeni kamusal satın almalar yoluyla eş-dost-ahbap zengin petrol ve doğal gaz şirketlerinin sahiplerini kurtarmayı seçti. (9)

FİNANS PİYASALARI: YANGINDA İLK KURTARILACAK

Batılı kapitalist ülkelerin bu şekilde davranmalarının asıl nedeni (daha önce de vurgulandığı gibi) sermaye sınıfının ve onların güdümündeki hükümetlerin insan ve toplum sağlığından ziyade piyasaların ve ekonominin sağlığına odaklanmaları.
Çünkü onlara göre önce insanı kurtarmanın sağlayacağı ekonomik kazançlar ancak uzun vadede ortaya çıkarken, önce ekonomiyi kurtarmanın faydaları kısa zamanda görülüyor.

Bu yüzden de onlar açısından, finans piyasalarının çöküşünü ve ekonominin hali hazırda girmiş olduğu durgunluktan daha da derin bir durgunluğa girmesini önlemek öncelikli amaç haline geldi.

Bir başka anlatımla, öncelikli olarak virüsün borsaları (dolayısıyla serveti), kârları ve kapitalist piyasaları ekonomiyi nasıl etkileyeceği endişesine ve telaşına kapıldılar. Onlar için “yangında ilk kurtarılacaklar” listesinin başında piyasalar, sermaye-servet sahipleri geliyor.

Öyle ki İngiliz Hükümeti okulları, işyerlerini tatil etmeyi reddederken virüsün daha da yayılmasının önünü de açtı. Başbakan Boris Johnson rahatça “İngiltere’de vaka sayısının artmasının kaçınılmaz” olduğunu “bazı yaşlı sevdiklerimizin de bu hastalıktan vaktinden önce öleceğini” duyurabildi. (10)

Diğer yandan İngiliz Hükümetinin yaptırdığı bir araştırmaya göre okulları 4 hafta boyunca kapatmanın ekonomiye maliyeti ülke milli gelirinin yüzde 3’üne (milyarlarca pound)  denk düşüyor. (11) Bu durum da (ciddi yayılma riskine rağmen)  hükümetin ekonomik büyümeyi sürdürebilmek için okulları açık tuttuğunu gösteriyor.
Benzer bir söylemde Almanya Başbakanı Merkel de bulundu ve Almanya’nın nüfusunun yüzde 60-70’inin virüsten etkileneceğini açıkladı. (12)

New York’ta ise, gerekli olmasına rağmen okulların kapatılmamasının nedeni çocukların evlerinden başka gidebilecekleri yerlerinin olmaması ve ebeveynlerine virüse rağmen ücretli izin verilmemesiydi. (13)

“TOPLUM DİYE BİRŞEY YOK !”

Bu açıklamalar sözde “halka gerçeği söylemek” gibi algılanabilirse de işin aslı farklı. Bu sözler, halka önce piyasaları ve ekonomiyi kurtarmak gerektiği biçimindeki sermaye yanlısı bakışın benimsetilmesi çabası ve kökleri 1980’lere kadar gidiyor.
Nitekim neo-liberalizmin ilk uygulayıcılarından olan İngiltere’nin 1980’li yıllardaki eski başbakanlarından Demir Lady lakaplı Thatcher’e göre toplum diye bir şey yoktur, piyasalardan başka alternatif de söz konusu değildir (TINA). Bu yüzden de bütün çabalar ve araçlar piyasaları korumak için harcanmalı ve kullanılmalıdır.

Bu bakış bugünlerde iyice Malthuscu ve faşizan bir karakter kazandı. Öyle ki sağcı Daily Telegraph Gazetesinin bir yazarına göre, Korona Virüsü (1918’de görülen ve büyük çoğunluğu gençlerden oluşan 50 milyon insanın ölümüne neden olan İspanyol Gribinin aksine),  yaşlı nüfusu öldürerek gençlerin ve verimli bir üretimin önünü açıyor ve ekonomiye ılımlı da olsa katkı sağlama potansiyeli taşıyor. (14)

… devam edecek: Faiz ve Vergi İndirimleri, Parasal Bollaştırma, IMF-Dünya Bankası Kurtarma Paketleri: Kimler Kurtarılacak?

DİP NOTLAR:

(1)  Novel Coronavirus (Covid-19) Situation, https://experience.arcgis.com (15 March 2020).
(2)  Alex Lantier and Andre Damon, “The response of the ruling elite to the coronavirus pandemic: Malign neglect”, https://www.wsws.org (14 March 2020).
(3)  https://flipboard.com/@bloomberg/planes-and-aviation-nkmbjk49z/wealthy-jump-to-private-jets-to-duck-airlines-and-cut-virus-risk (29 February 2020).
(4)  https://news.sky.com/story/coronavirus-what-the-wealthiest-1-are-doing-to-try-and-avoid-the-outbreak (11 March 2020).
(5)  David Wilcox (PIIE), “Designing an effective US policy response to coronavirus”, https://www.piie.com (3 March 2020).
(6)  Jack Peat, “Government is “playing roulette with the public” as UK coronavirus cases hit 456”, https://www.thelondoneconomic.com (11 March 2020).
(8)  “What must be done to fight the coronavirus pandemic”, https://www.wsws.org (6 March 2020).
(9)    Jon Queally,  “At 'Shock Doctrine Press Conference,' Trump Bails Out Oil Industry, Not US Families, as Coronavirus Crisis Intensifies”, https://www.commondreams.org (13 March 2020).
(10)               Boris Johnson: "Many more families are going to lose loved ones before their time", https://www.axios.com (12 March 2020).
(11)               Richard Adams, “School closures could wipe 3% from UK GDP, ministers warned”, https://www.theguardian.com (13 March 2020).
(12)               “Koronavirüs - Merkel: Virüs Almanya nüfusunun yüzde 60 ila 70' ine bulaşabilir”, https://www.bbc.com (11 March 2020).
(13)               https://www.mintpressnews.com/coronavirus-new-york-schools-homeless-kids-have-nowhere-to-go (9 March 2020).
(14)               Joe Roberts,  “Telegraph journalist says coronavirus ‘cull’ of elderly could benefit economy”, https://metro.co.uk (11 March 2020).