Otoriterleşme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Otoriterleşme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2023 Cumartesi

Vergi adaleti

 

Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında adaletli bir vergi sistemine olan ihtiyaç devam ediyor

Mustafa Durmuş

25 Şubat 2023


Bir ülkede uygulamadaki vergi sistemi birçok önemli şeyin göstergesidir, özellikle de aşağıdakilerin:

(i) Ülke ekonomisinin gelişkinliğinin ve ülkenin genel olarak gelişmişliğinin ya da azgelişmişliğinin bir göstergesidir.

(ii) Ülkeyi yönetenlerin hangi sosyal sınıflardan yana duruş sergilediğinin, siyasal tercihlerinin hangi sosyal sınıflar ve kesimlerden yana olduğunun bir göstergesidir.

(iii) Siyasal iktidarın olduğu gibi, toplumun da demokrasi karşısındaki ya da yanındaki tutumunun, bu konudaki bilinç düzeyinin bir göstergesidir.

(iv) Vergilerin yükünün hangi sosyal sınıflar ve kesimler üzerinde olduğunun, böylece de ülkede vergilemede adalet olup olmadığının bir göstergesidir.

Vergiler topluma yararlı kamusal hizmetler için kullanılmalı

Bu nedenle de, öncelikle, toplanan vergilerin topluma yararlı kamusal hizmetlerin finansmanında kullanılması, bölüşümdeki adaletsizlikleri giderici olması ve sosyal ve ekonomik kalkınmaya hizmet etmesi son derece önemli.

Bu bağlamda, vergiler lükse, israfa, hurafeye, malum cemaatleri ve sermaye sınıfını gereksiz yere teşvik etmeye ve yöneten sınıfların iktidarını sağlamlaştırmaya dönük otoriterleşmeye ve militarizme hizmet eden harcamalar için kullanılmamalı.

“Vergiler kimlerden alınıyor” sorusu önemli

Ayrıca, bu vergilerin kimlerden alındığı da önemlidir. Örneğin bu vergiler ağırlıklı olarak Katma Değer Vergisi (KDV) ve Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) gibi halktan alınan vergilerse, buna karşılık Gelir Vergisi ve Kurumlar Vergisi gibi gelirler düşük önemde kalıyorsa o ülkenin gelişmişliğinden de, o ülkede vergi adaletinden de söz edilemez.

Çünkü KDV ve ÖTV gibi vergiler, ödeyenin gelirine bakılmaksızın (yoksul ya da zengin her türden gelir grubundan) herkesten alınırlar, dolayısıyla da düşük gelirliler, yoksullar bu verginin yükünü çok daha fazla hissederler ve taşırlar.

Keza, Türkiye’de olduğu gibi,  yüksek enflasyon söz konusu olduğunda mal ve hizmet fiyatları arttığından, ödenen verginin miktarı da artar. Bu yüzden de bu vergiler halkı ezen vergilerdir.

Bu nedenle de halktan yana bir vergi sistemi, vergi yükünün halkı ezen böyle vergilerden vazgeçilerek (ya da asgaride tutularak), en zenginlerden daha yüksek oranda alınan Gelir Vergisine, şirketlerden/sermaye kesiminden alınan Kurumlar Vergisine ve çok zenginlerden artan oranlı olarak alınması gereken Servet Vergisine kaydırılmasını gerekli kılar.

Bir ülkenin vergi sistemi bir hastanın MR’ı gibidir

Aşağıdaki tablo bu tespitlerimizin ve önerilerimizin karşılığında ülkedeki fiili durumun ne olduğunu göstermesi açısından yararlı olabilecek bir tablo.(1) Çünkü bu tablo adeta bir MR gibi OECD ülkelerinin vergilerinin bileşimini gösteriyor.



Bu tabloya baktığımızda Şili, Macaristan, Kolombiya ve Litvanya’dan sonra Türkiye’nin, vergi gelirlerini en fazla tüketim üzerinden alınan vergilerden sağlayan ülke olduğunu görebiliyoruz.

Aslında tüketim üzerinden alınan vergiler hikâyenin belli bir kısmı. Bir de buna Türkiye’de “deprem vergileri” adı da verilen ‘Özel İletişim Vergisi’, Damga Vergisi, Harçlar ve Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi gibi vergi ve vergi benzeri tahsilatları eklediğimizde toplam dolaylı vergilerin payı yüzde 68’i aşıyor.

Sonuç olarak

Gelir vergisinin azımsanamayacak bir kısmının da asgari ücretin üzerinde ücret alan emekçilerden tahsil edildiği ve bu kesimlerin ilave olarak çok yüksek elektrik ve doğal gaz faturalarını da ödemek zorunda kaldıkları unutulmamalı.

Ayrıca, son deprem vesilesiyle yaptıkları yardımları (!) şova döndüren sermaye kesimine her yıl yüzlerce milyar liralık vergi istisnası, muafiyeti ve indirimi uygulanarak bu kesimlerden alınan vergilerin azaltıldığı da, (sözlerini tutarlarsa) bu deprem yardımlarını vergi matrahından indirerek daha az vergi ödeyecekleri de biliniyor.

Dahası bu bir kısım sermaye kesiminin ödemesi gereken vergiler yüksek enflasyon altında ya geciktirilerek ödeniyor ya da ödenmiyor. Böylece ödenmesi gereken vergilerin reel değeri enflasyon altında azaltılıyor. Ardından, son 20 yılda ortalama her 2 yılda bir yapıldığı gibi, çıkartılan vergi aflarıyla bu vergilerin cezaları, gecikme faizleri vb affediliyor.

Ülkedeki vergi sisteminin bu hali dikkate alındığında, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında demokratik bir cumhuriyet inşa edilmeli ve vergi adaletsizliği ortadan kaldırılmalıdır.

Dip notlar:

(1) https://taxfoundation.org/oecd-tax-revenue-by-country-2023 (23 February 2023).

17 Mayıs 2020 Pazar

KORONAVİRÜS SONRASI YENİ VERGİLER VE ZAMLAR



YENİ VERGİLER VE ZAMLARLA FATURA YİNE EMEKÇİLERE KESİLİYOR

Mustafa durmuş

16 Mayıs 2020


Mayıs ayına vergi artışlarıyla başladık. 13 Mayıs’ta sigaranın asgari maktu vergi tutarı yüzde 17,2 oranında artırılarak bir paket sigaradan alınan vergi 7,79 liradan 9,13 liraya çıkartıldı.

750 kalem mala ek gümrük vergisi

Bununla yetinilmedi, diğer vergiler peş peşe geldi. Dünya Gazetesinde yer alan bir habere göre (1), siyasal iktidar 21 Nisan’da 3 bin kalem ürüne getirdiği ek ithalat vergisine ilave olarak,  bu hafta başında, yeni bir kararla 750’ye yakın ürüne daha yüzde 1,9 ila yüzde 30 arasında ek vergi getirdi.  

Böylece yurtdışından gelen beyaz eşya, klima, spor malzemeleri, mücevher, zirai el aletler, inşaat malzemeleri, demir-çelikten teller, halatlar, kablolar gibi ürünlere 30 Eylül’e kadar yüzde 30’a varan oranlarda ilave gümrük vergisi uygulanacak.
Bu ek gümrük vergilerinin Mart ayında 5 milyar dolara yaklaşan cari açık nedeniyle, ithalata olan bağımlılığı azaltmak (adeta bir tür ithal ikameci bir stratejiye geçerek yerli üretimi desteklemek) niyetiyle getirildiği düşünülebilirse de, nesnel durum bu değil.
Çünkü başta çelik ve mücevher gibi sektörlerde uygulanmakta olan dâhilde işleme rejimi ve serbest ticaret anlaşmaları böyle bir yerli üretime dönüş stratejisini uygulamaya izin vermiyor.

Birikim rejiminin gereği yapılıyor

Kaldı ki emperyalist-kapitalist sisteme artık tam anlamda eklemlenmiş ve bu yönde 1980’li yıllardan bu yana neo-liberal bir birikim stratejisi uygulayan Türkiye kapitalizminin düğmeyi bir anda çevirerek, 1960’lardaki gibi kısmi de olsa ithal ikameci bir kapitalist birikim modeline geri dönüş yapması (sermaye sınıfının çıkarlarına ve onun ideolojisiyle hareket eden siyasal iktidara da ters düşeceğinden) çok zor görünüyor.

Vergi ve zamlarla ilgili son haber ise bugüne ilişkin. 16 Mayıs tarihinden itibaren  geçerli olmak üzere motorine 11 kuruş, benzine 9 kuruş zam geleceği açıklandı.(2)
Vergilerdeki bu üç gelişme bir arada değerlendirildiğinde siyasal iktidarın asıl kaygısının Korona salgını sonrasında düşen vergi gelirlerine karşılık artan harcamalarla iyice büyüyen bütçe açığını kontrol altına almak ve içi iyice boşalan Hazineye yeni gelir temin etmek olduğu anlaşılıyor.

Bu söylediklerimizi destekleyen verilere ise 15 Mayıs’ta açıklanan bütçe gerçekleşme raporundan ulaşmak mümkün.

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın düzenli olarak yayınladığı Aylık Bütçe Gerçekleşme Raporu’na göre (3); Bu Ocak-Nisan dönemi bütçe açığı -72,8 milyar lira oldu. Geçen yılın aynı 4 aylık döneminde bu açık -54,5 milyar idi Yani 4 aylık açık yüzde 34’e yakın bir artış gösteriyor.

Nisan’da bütçe açığında yüzde 136’lık artış

Ancak Koronavirüsün bütçede neden olduğu etkiyi görebilmek için asıl olarak Nisan ve sonrası aylara ait verilere bakmak gerekir. Mayıs ayı henüz tamamlanmadığı için bunu bilmek mümkün değil ama Nisan verileri mevcut.

Öyle ki bu yıl sadece Nisan ayı bütçe açığı - 43,2 milyar lira oldu. Geçen yılın Nisan ayında bu açığın sadece  -18,3 milyar lira olduğu dikkate alınırsa, açıktaki büyümenin yüzde 136 gibi bir rekor oranda olduğu görülür. Bunun Mayıs^tan itibaren daha da artması hayli muhtemel. Çünkü harcamalar hız kesmezken vergi gelirleri yerinde sayıyor. Öyle ki yine Nisan ayında vergi gelirlerindeki değişim (geçen Nisan ayına göre) hızı sadece binde 7 olabildi.

Faizciye yapılan ödemede yüzde 235’lik artış
Bu dönemde faiz giderlerinin yüzde 235 oranında artması ise iktidarın hem nasıl bir hızla borçlanmak zorunda kaldığını, hem de vergilerimizin nasıl rantiyeye faiz geliri olarak dağıtıldığını gösteriyor. Öyle ki bu dönemdeki genel bütçe gelirlerindeki artış hızı sadece yüzde 43 oldu. Yani faiz harcamaları diğer giderlerden 5,5 kat daha hızlı arttı.
Yıllarca borca dayalı olarak büyümüş, diğer dönemlerinde de servet zenginlerini vergilemek yerine rantiyeden borç alarak açıklarını kapatmaya çalışmış bir ekonomi-politik modelin farklı sonuçlar üretmesi de beklenmezdi doğrusu.

Faiz dışı açıktaki artış yüzde 98 oldu
Nisan ayında faiz dışı açık – 26,2 milyar lira oldu. Geçen yılın aynı ayında bunun – 13,2 milyar lira olduğu düşünüldüğünde faiz dışı açığın neredeyse 2 kat (yüzde 98) oranında arttığı anlaşılıyor.
Bu da sorunun sadece faiz harcamalarında değil, asıl olarak bir süredir dillendirdiğimiz bir sav olan bir kamu maliyesi kriziyle sonuçlanabilecek olan bir yapısal bütçe kriziyle ilişkili olduğunu gösteriyor. Bu da kaçınılmaz olarak yılın ikinci yarısından itibaren bir ek bütçe yapma ihtiyacı doğuracak.

Ek bütçe ihtiyacı
Kuşkusuz burada ek bütçenin büyüklüğünden ziyade, bunun kaynaklarının hangi harcamalardan kısıntılar ve hangi vergi kaynaklarına başvurularak sağlanacağı konusu önemli olacak.
Güvenlik harcamalarının kısılması ve sermayeye verilen desteklerin azaltılmasının yanı sıra bu kesimlerden toplanması gereken vergilerin tam olarak toplanması ve bir servet vergisi uygulaması bugün toplumun bütünü açısından ihtiyaç olsa da (4) siyasal iktidarın ek bütçeyi böyle düşünmediği çok açık.

Ekonomiye verildiği iddia edilen 200-525 milyar liralık destek
Vergiler ve bütçe alanında böyle gelişmeler olurken, Hazine ve Maliye Bakanının (detaylarını vermese de) Korona salgınından bu yana halka verilen desteğin 200 milyar lirayı (ve çarpan etkisiyle birlikte 525 milyar lirayı) bulduğunu iddia etmesi (5) çok çarpıcıydı.

Çünkü Korona salgını sonrasında açıklanan “Ekonomik İstikrar Kalkanı” adlı destek paketi çerçevesinde; yüzde 75’i vergi ve benzeri ödemelerin ertelenmesi, kalan yüzde 25’inin ise kredi desteği biçiminde açıklanan ve toplamı 100 milyar lirayı bulan bu paketin nasıl 200 milyara çıktığını, dahası ne büyüklükte bir çarpan katsayısıyla çarpılarak bunun ekonomide 525 milyar liralık bir hâsıla genişlemesi yaratmakta olduğunu sadece bakan ve çevresi biliyor olsa gerek. (6)

Bizim bildiğimiz ise yoksul ailelere verilen 2 milyarlık nakit desteğinin sonradan 4,4 milyar liraya çıkartılmış olması. Bakanın açıklamalarını veri aldığımızda sözü edilen bu yarım trilyon liralık imkândan işsizlere, yoksulların payına sadece minik bir miktar (on binde 8) düşmüş.

Artan açıklara gerekçe bulma ihtiyacı

Böyle bir açıklama kanımızca, ciddi bir biçimde artmakta olan bütçe açıklarını bir şekilde gerekçelendirme ihtiyacının bir sonucu. Çünkü hızla artan bütçe açığı, bunun neden olduğu artan borçlanma ihtiyacı ve bütün bu nakit ihtiyacının bir süredir Merkez Bankasının para basmasıyla karşılanması ekonomik ve politik olarak sürdürülebilir bir durum olmaktan çıktı.

Öyle ki Merkez Bankasının böyle bir açığı fonlamak için kullanılması,  sadece tartışmalı enflasyon rakamlarını daha da yükseltmekle kalmıyor, aynı zamanda dolarizasyonu da körükleyerek, dövizin kurunu yükseltiyor, Türk lirasını daha da değersizleştiriyor. Ayrıca böyle bir yol kamu bankalarının riskini artırdığı gibi,  Merkez Bankası’nın net döviz rezervlerini eritip, eksiye düşürüyor.

Farklı merkez bankalarıyla yapılabilecek TL/döviz swap (takas)  anlaşmalarının aldıracağı nefes ise 1 hafta ile 3 ayla sınırlı bir nefes olabilir ki (7), Koronavirüsün tahrip ettiği ekonomiyi ayağa kaldırıp, para-döviz-fiyat dengelerini yeniden kurabilmek, ekonomide tekrar sürdürülebilir bir büyümeyi sağlayabilmek bir yılı, hatta yılları alabilir.

“V” Tipi değil, “U” tipi bir toparlanma, o da 2 yıl sonra

Bu bağlamda örneğin ne Avrupa Yatırım Bankası’nın (EBRD) ileri sürdüğü gibi ekonominin bu yıl yüzde 3,5 küçülürken (sosyal mesafelenme önlemlerinin süresi ve boyutlarına bağlı olarak), gelecek yıl yüzde 6 büyümesi (8) (yani net yüzde 9,5 büyümesi), ne de hükümetin öngördüğü gibi “V” tipi bir toparlanma (yani dibi gördükten sonra çok hızlı bir çıkış) mümkün olabilir.

Dünyada ve Türkiye’de olasılığı yüksek bir ikinci Koronavirüs salgını dalgası ve bunun neden olacağı yeni ekonomik kapanmalara ve bunların süresi ve şiddetine bağlı olarak, bu toparlanma “W” ya da daha büyük bir olasılıkla “U” biçiminde olacak gibi görünüyor.

Yani ekonominin dibe vurması sonrasında hızlı bir çıkış ya da zigzaglı bir çıkış yerine, uzunca bir süre çok düşük, hatta sıfıra yakın bir ekonomik büyüme durumu ile karşı karşıya kalabiliriz.

Ekonomilerin toparlanmasının “U” tipli bir toparlanma olacağına inanan OECD Genel Sekreteri A. Gurria’nın altını çizdiği gibi dünyadaki birçok ekonominin normale dönmesi en az 2 yıl alabilecek.(9)

Sınıfsal tercihler ön planda

Bir de hükümetin sermayeye verdiği bir söz var: Bu yıl özel sektörün 200 milyar liralık KDV iadesi alacağının geri ödenmesi sözü. Bu rakam bu yılki vergi gelirlerinin neredeyse dörtte birini oluşturuyor. Üstelik bu söz bu yıl bu kesimden normalde toplanması gereken yaklaşık 196 milyar liralık bir verginin; muafiyet, istisna ve indirim adı altında toplanmayacağı gerçeği ortada iken verilen bir söz.

Diğer taraftan OECD’nin yeni bir raporu vergilerin sermaye kesimini desteklerken, emekçileri nasıl ezdiğini gözler önüne seriyor. (10) Bu rapora göre, 3 temel vergi ve benzeri mali yük işçilerin ücretlerini azaltıyor: Gelir Vergisi (GV), Sosyal Güvenlik Katkı (SGK) Payları ve Katma Değer Vergisi (KDV).

Türkiye: Emeğin vergilendirilmesi açısından en adaletsiz ülkelerden biri

Rapordan, istihdam maliyeti içindeki payları açısından bu 3 verginin OECD genelinde bekâr bir işçinin ücretinin yüzde 40’dan fazlasını (yüzde 41,5) alıp götürdüğü anlaşılıyor. Türkiye’de ise bu oran yüzde 43 olarak hesaplanıyor.
İşçi evli ve 2 çocuklu olduğunda durum biraz değişiyor ve bu yük OECD ortalamasında yüzde 26,4’e düşüyor. Türkiye’de ise bu yüzde 37’ini üzerinde kalıyor (11 puana yakın bir sapma). 

Bunun nedeni diğer ülkelerde işçi ailelerine yaygın vergi iadesi ve diğer devlet yardımları verilirken, Türkiye’deki işçilerin sadece asgari geçim indiriminden yararlanabilmesi ve devlet yardımlarının neredeyse hiç olmaması. Üstelik 2016 yılından bu yana bu yük OECD genelinde azalırken, Türkiye’de artmış durumda.

Bu rapor Türkiye’de emekçinin sadece 3 vergi ve SGK primi biçimindeki mali yük açısından ne kadar ağır bir yük altında ezildiğini (36 ülke içinde 16. Sırada) gösteriyor.

ÖTV dâhil edildiğinde emekçinin yükü daha da artıyor
Kuşkusuz bunlara yukarıda sözünü ettiğimiz sigara, petrol ve alkollü içecek ve beyaz eşya da dâhil geniş bir tabanı bulunan Özel Tüketim Vergisinin (ÖTV) getirdiği yük dâhil edilmemiş. Bu vergiler de eklendiğinde ülkenin sermayedarlar için vergi cenneti olurken, işçiler ve emekçiler için nasıl bir vergi cehennemine dönüştüğü ortaya çıkıyor.
Sonuç olarak siyasal iktidar, salgın nedeniyle ortaya çıkan ekonomik hasardan yola çıkarak büyük sermayeye ve yandaşlara her türlü desteği vermeyi sürdürürken, bu işin faturasını da, liranın pula dönen değeri ile satın alma gücü iyice azalan, iyice yoksullaşan emekçilere, halka yeni vergilerle ve zamlarla ödetmeye başladı. (11)

Bütün bunlar olurken, toplumsal rıza artık ikna yoluyla değil, yeni kayyum atamalarıyla, Meclis’e yeni partilerin gelmesini önlemeye dönük anti demokratik Siyasal Partiler Yasası değişiklikleri önerileri ve sosyal medyayı kontrol altına almaya çalışan girişimlerle üretilmeye çalışılıyor.

Anahtar sözcükler: Vergi yükü, bütçe açığı, kamu maliyesi krizi, otoriterleşme, emeğin vergilendirilmesi, “U” tipi toparlanma.

Dip notlar:

(1)  Yener Karadeniz, “Ek gümrük vergisi tartışması büyüyor”, https://www.dunya.com (14 Nisan 2020).
(3)  Hazine ve Maliye Bakanlığı, Aylık Bütçe Gerçekleşme Raporu (Nisan 2020), https://www.hmb.gov.tr/duyuru/2020-nisan-merkezi-yonetim-butce-gerceklesmeleri-raporu (15 Mayıs 2020).
(6)  Kaldı ki yatırım ve tüketim harcamasının bıçakla kesilir gibi kesildiği bir salgın döneminde çarpan katsayısının 4 civarında olduğuna inanarak, çok büyük bir kısmının vergi ertelemelerinden oluştuğu bir paketin 525 milyar liralık bir hâsıla etkisi yaratacağını iktisat kuramlarının hiç biri ile açıklayabilmek mümkün değil.
(7)  Yalçın Karatepe, “Swap bizi kurtarır mı?”, BirGün Gazetesi (15 Mayıs 2020).
(9)  Martin Arnold, “Pandemic stimulus debt will ‘come back to haunt us’, warns OECD”, https://www.ft.com (13 April 2020).
(10)                OECD, Taxing Wages 2020, OECD Publishing, Paris, https://doi.org (May 2020).
(11)                Burada “büyük sermaye” deyimini özellikle kullanıyoruz zira salgın sonrası açıklanan kredi desteği gibi desteklerden, yandaşların dışında küçük esnafın ve işletmecilerin fiilen faydalanamadıkları, bekledikleri kredileri alamadıkları ileri sürülüyor.









4 Mayıs 2020 Pazartesi

‘EVDE KAL’ IN BAZI SOSYO-EKONOMİK SONUÇLARI



‘EVDE KAL’ IN BAZI SOSYO-EKONOMİK SONUÇLARI

Mustafa Durmuş

4 Mayıs 2020







Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre Korona  salgını (hız kesmiş olsa da)  hala ciddi boyutlarda devam ediyor. Buna rağmen başta ABD ve Avrupa ülkelerinin hükümetleri 7 haftalık karantinanın ardından ekonomileri yeniden açma hazırlığı içine girdiler.

SALGIN DEVAM EDİYOR

3 Mayıs 2020 itibarıyla Koronavirüs vaka sayısı dünyada 3.546,758’i bulurken, günlük vaka sayısı 65,387; günlük ölüm sayısı 2,649 ve toplam ölüm sayısı 247,3123 oldu.

ABD’de toplam 1.179,454 vaka; dünkü vaka sayısı 18,680; dün ölen sayısı 735 ve toplam ölüm sayısı 68,179 oldu. Avrupa’da toplam 1.447,189 vaka; 22,803 yeni vaka (dünkü); 1,163 günlük ölüm ve 140,5733 toplam ölüm var. Türkiye’de toplam vaka sayısı 126,045;  dünkü vaka sayısı 1,670; dün ölen sayısı 61 ve toplam ölüm sayısı 3,397 oldu (1)

SAYILAR GERÇEĞİ YANSITMIYOR

Ancak bu verilerin gerçeği tam olarak yansıtmadığına yaygın bir biçimde inanılıyor. Buna gerekçe olarak da; salgın karşısında başarısız kalan hükümetlerin sayıları bilinçli olarak düşük gösterdikleri ileri sürülüyor.

Öncelikle; bu sayılar hastane vb resmi kurumlara intikal eden vakaları yansıtıyor. Bu kurumların dışında (örneğin kırsalda, sağlık hizmetlerinin çok yetersiz olduğu bölgelerde) salgından ölümler olduğunda bunlar rakamlarda yer almıyor. Ya da salgın belirtileri göstermesine rağmen (evlerinde karantinaya alınanlarda olduğu gibi) bazı hastaların hasta sayılmaması, bunlar öldüğünde ise Koronavirüsten ölmüş olarak kayda geçirilmemesi söz konusu.  Keza daha az test yapıldığında bu sayılar azalıyor. Ayrıca bu aylarda (geçen yılın aynı ayları ile kıyaslandığında) ölen insan sayısı neredeyse iki kata çıkmış durumda. Aradaki farkın salgın ile ilgili olması beklenirken, salgından ölenlerin sayısı ile bu aradaki fark uyuşmuyor.

ŞEYTANİ BİR AÇMAZ

Salgınla ilgili olarak hükümetlerin izleyebileceği iki strateji olabilirdi: (i) Mevcut sosyal izolasyon ve evde kal biçimindeki katı karantinanın, salgın iyice hafifleyene kadar uzatılması. (ii) Bu önlemlerin (aşamalı olarak) kaldırılarak, üretim ve diğer ekonomik faaliyetlere geri dönüş.

Hollanda Başbakanı bu durumu  “şeytani bir açmazdayız” diye tanımlarken,(2)  kapitalist hükümetlerin nerdeyse tamamı ikinci stratejiye yöneldiler (yeni bir salgın dalgasını tetiklemeyi de göze alarak).  Üretime bu aydan itibaren geri dönmeyi, okulları, fabrikaları, alışveriş merkezlerini, restoranları, küçük işyerlerini yeniden açmayı planlıyorlar.

OKULLAR, DÜKKANLAR,  RESTORANLAR, FABRİKALAR AÇILIYOR

ABD değişik eyaletlerde eş anlı olmayan bir üretime ya da işe geri dönüş planlıyor. Bu bağlamda bazı eyaletler hali hazırda fiziki mesafelenmeyi gevşetip, işe başlama programlarını açıkladılar. 
Örnek olarak, Boeing şirketi 27,000 işçisini yeniden işe başlatıyor.(3) Trump ayrıca verdiği bir talimat ile tüm et üretim-işleme işletmelerinin salgın boyunca açık tutulması, yani işçilerin tam kapasite ile çalışmalarını sürdürmesi zorunluluğunu getirdi. Bu kararın öncesinde bazı et işletmeleri üretimlerini yüzde 20’ye kadar düşürmeyi planladıklarını açıklamışlardı. Bu karar patronları mutlu ederken, sektörde çalışan işçiler sağlık güvenliği ile ilgili önlemlerin yetersizliği ve virüs kapma riskinin yüksekliğinden dolayı çalışmayı reddediyorlar. (4)
Avrupa ‘da; Almanya Wolkswagen fabrikalarında yeniden iş başı yaptırıyor. Ayrıca küçük dükkânlar açılabilecek ve bu aydan itibaren çocuklar okullarına gidebilecekler. Danimarka ve İzlanda’da kreşlerin, okulların ve üniversitelerin açılıp, küçük dükkânların da faaliyetlerine izin verilirken,  Norveç’te kişisel temasa dayalı hizmetler (kuaförler gibi) artık serbestçe verilebilecek.  Avusturya küçük dükkânların, okulların yanı sıra restoranların da 2 Mayıs’tan itibaren açılmasını kararlaştırdı. Benzer uygulamaları İsviçre ve Hollanda da başlattı. Şimdilik alışveriş merkezlerini açacak tek ülke ise Hırvatistan olacak. Bu ülkede şehirlerarası seyahat yasağı bu ay kalkıyor. (5)

TÜRKİYE’DE ÜRETİME ARA VERİLMİŞ MİYDİ?

Türkiye’de ise ekonomik kapanma (talep azalması nedeniyle) otomotiv sektöründeki geçici olarak faaliyet durdurma, restoran, kuaför gibi hizmete dayalı işyerleri ve kamu sektörü dışında gerçekte yaşanmadı.

Başta tekstil gibi emek yoğun sektörlerde üretim faaliyetleri devam etti. 65 yaş üstü ve 20 yaş altına getirilen evde kalma zorunluluğu,  fiziksel mesafelenme ve hafta sonları 31 ilde uygulanan sokağa çıkma yasakları, şehirlerarası seyahat yasağı dışında her hangi bir yasak getirilmedi. Çalışma yasağı gündeme getirilmedi,  hatta sokağa çıkma yasaklarına rağmen madenler de dâhil olmak üzere bazı kentlerde (özel izinle) işçiler fabrikalarda üstelik çoğu kez maske dahi olmaksızın, çalıştırıldılar. (6)

Bu durum işçiler arasında hastalığın yayılmasına neden oldu. Örneğin yaklaşık 12 bin maden işçisinin fiili olarak çalıştığı Soma'da, salgına rağmen işçilerin hiçbir önlem alınmadan çalıştırılmaya devam ettirilmesinin sonucunda 200 civarında işçinin virüs kaptığı belirlendi. (7)

KADIN İŞÇİLER ÇALIŞMAYA DEVAM ETTİLER

Koronavirüs nedeniyle ortaya çıkan mağduriyetin önlenmesiyle ilgili çıkartılan yasaların da görmezden geldiği bir işçi sınıfı katmanı olan ücretsiz aile işçileri ve bir kısım kendi hesabına çalışanlar üretimlerini sürdürdüler. Evlere gündelikçi olarak temizliğe giden kadın işçilerse büyük risk altında bu işlerini sürdürmek durumunda kaldılar.
Karantina günlerinde işte olanların çok önemli bir kısmının (özellikle de tekstil ve konfeksiyon fabrikalarındaki işçilerin) kadın olması, salgının yükünün de ağırlıklı olarak onlar tarafından taşındığını gösteriyor.

Bu nedenle de Ramazan Bayramı sonrasında karantina ya da evde kal uygulamalarının gevşetileceği sözü aslında emekçilerin çok büyük bir kısmı açısından müjdeli bir haber değil.

EVDE KAL: AMA NASIL?

Özellikle de salgının çok hızlı yayıldığı haftalarda evde kalmanın doğru bir yöntem olduğu konusunda (sürü bağışıklığı yöntemini savunanların dışında) hemen herkes hem fikirdi.

Diğer yandan evde kalmanın kendi de, çalışmak için dışarı çıkmak kadar sorunlu. Özellikle de sınıfsal ayrımın, dolayısıyla da olanakların devasa bir biçimde farklılaştığı, bazılarının (deyim yerindeyse) evlerinin adeta “yeryüzü cenneti” halindeyken, bazıları için evlerin küçük birer cezaevi anlamına geldiği bir toplumda, evde uzun süreli kalmayı savunmak da adil değil.

Öncelikle; 65 yaş üstündeki ve 20 yaş altındaki onlarca milyon insan için (özellikle de yoksul ve yoksunlar için) cezaevi tanımlaması uygun düşüyor.  Mahalledeki parka dahi gidememek,  hareketsiz kalmak, yaşlı insanların fiziki olarak sağlık sorunlarını artırırken, gençleri en hafif deyimle bunalttı. Yalnız yaşayan yaşlıların gıda temini sorunu ise başlı başına bir sorun olarak akıllarda kaldı.

Ayrıca “evde kal” uygulaması,  endişe ve kaygı artışları gibi gelecekle ilgili belirsizliklerden kaynaklı ruhsal sorunlara neden olabildiği gibi, başta kadın ve çocuklara yönelik olmak üzere ev içi şiddetin de artmasıyla sonuçlandı. Keza uyuşturucuya ve alkollü içkilere yönelimin de arttığı gözlemleniyor.

‘EVDE KAL’MANIN SÜRPRİZ İYİ YANLARI VAR MI?

Kuşkusuz, evde kalmanın olumlu yanlarının olduğu da ileri sürülebilir. Örneğin evde kalma nedeniyle çocuklar hem daha iyi uyuyup, daha fazla dinlenebilirler, daha az endişe duyarlar, istedikleri şeyleri daha çok yapabilirler, aileleriyle etkileşimi öğrenerek daha mutlu olabilirler.
Brooklyn Rail gazetesine verdiği röportajda ekonomist José Tapia ekonomik yavaşlamanın hayatlarımızı olumlu yönde etkileyebileceğini ileri sürüyor. Ona göre fazla mesailer ortadan kaldırıldığında ve genel olarak da çalışma saatleri azaltıldığında insanlar daha fazla uyuyabiliyorlar ve daha fazla egzersiz yapabiliyorlar. Daha az sigara ve alkol tüketiyorlar, daha çok dinleniyorlar, tehlikeli sanayi ekipmanlarıyla daha az zaman harcıyorlar. Daha az insan trafiğe çıkıyor ve daha az karbondioksite maruz kalıyor. Keza böyle dönemler insanlar arasındaki sosyal dayanışma ağlarının güçlenmesine de yardımcı oluyor, bu da sağlıkla ilgili daha iyi sonuçlara yol açabiliyor. (8)
Salgın döneminde evde kalmanın yukarıda sözü edilen sürpriz faydalarının temel ihtiyaçları karşılanan, gelir yetersizliği içinde olmayan, bahçeli, internetli, orta sınıf ve üstü aileler için geçerli olduğu ileri sürülebilir.

FARKLI SINIFLARIN ‘EVDE KAL’I DA FARKLI OLUYOR

Diğer taraftan böyle zamanlarda evde kalmak büyük çoğunluğu yoksul ve düşük gelirli ailelerden oluşan toplumlarda gıdadan yoksun kalmak, aç kalmak, telefon, doğal gaz, elektrik, su, kira, anapara taksiti, faiz gibi ödemelerini yapamamak anlamına geliyor.  Bu kesimler için Korona salgınından ölmek ile açlıktan ölmek arasında çok ince bir çizgi olduğu da aşikâr.

Ayrıca böyle evlerde internet, plazma TV ya da geniş bir kitaplık (okuma alışkanlığının da düşük olduğu beklenir) imkânlarının çok sınırlı olması (maddi olarak ihtiyaçları karşılansa dahi), kendilerini bu kapalı mekânlarda oyalamalarını da önlüyor.

GÖÇMENLER VE SIĞINMACILARIN DURUMU ÇOK DAHA KÖTÜ

Toplumun büyük bir kısmınca hiç dikkate alınmayan, varoşlarda yaşamak zorunda kalan toplulukların, göçmenlerin, sığınmacıların evlerine, kamplarına kapatılması ise bambaşka yoksunluklara ve sağlık sorunları da dâhil psikolojik sorunlara yol açıyor.

İngiltere’deki bir araştırmacının Korona günlerindeki gözlemleri bu açıdan çok çarpıcı. Una göre; sosyal mesafelenme ya da izolasyon mültecileri ve sığınmacıları diğer insanlardan çok daha fazla etkiliyor. Çünkü salgınla birlikte bunların güvendiği dayandığı enformel destek ağları ortadan kalktı. Tek odalı evlere tıkılmış, küçük çocuklu, dil bilmeyen ebeveynler acil gereklilikte dahi sağlık hizmeti alamıyorlar, mahalle doktorunu dahi arayamıyorlar (bazıları çocukları ellerinden alınır korkusuyla bunu yapmıyor).  Normal koşullarda onlara bu tür destekler enformel destek ağları ve kişiler tarafından sağlandığından, sosyal izolasyonla bu imkan ortadan kalkınca bu kesimler büsbütün kaderleriyle baş başa kaldılar. Sosyal izolasyon bu tür destek gruplarının da faaliyetlerini büsbütün durdurmasıyla sonuçlandı. (9)

Türkiye’ye sığınmak durumunda kalan ve sayılarının 4,5 milyonu bulduğu ileri sürülen, başta Suriyeli mülteciler olmak üzere mültecilerin, salgın döneminde nasıl hayatta kalabildikleri ya da ne tür sorunlar yaşadıkları ise hala içinde yaşadığımız toplumun büyük bir kesiminin dert edinebildiği bir konu değil.

İŞSİZ VE YOKSUL HANELER

Eve kapanmanın en yakıcı sonucu kuşkusuz emeğinden başka satacak gücü olmayan ve bir ay sonrasını bile idare edebilecek düzeyde maddi birikime sahip bulunmayan emekçilerin işsiz ve gelirsiz kalmaları.

Küresel çapta bu yılın ilk üç ayında 305 milyon insanın işsiz kaldığı, ABD’de sadece 6 haftada işsiz sayısının 30 milyonu aştığını biliyoruz. Türkiye’de ise işsiz sayısının 6,5 milyon kadar artarak 10 milyona yaklaşabileceği ileri sürülüyor. (10)
Tüm dünyada resmi olarak işsiz kalanlara (çok yetersiz olsa da) çeşitli ücret ve gelir destekleri yapılıyor. Oysa bu desteklerden hiç yararlanamayan çok geniş bir işçi sınıfı kitlesi var: Kayıt dışı çalışanlar.

KAYITDIŞI ÇALIŞANLAR EN KORUMASIZ OLANLAR

ILO’ ya göre dünyadaki istihdamın yüzde 61,2’si kayıt dışı sektörlerdeki istihdamdan oluşuyor.  Buralarda çalışan işçilerin çok büyük bir kısmı da devlet kurtarmalarının dışında kalan işletmelerde çalışıyorlar.  Bu nedenle de kriz dönemlerinde bu işçiler tamamıyla korumasız kalıyorlar. Yükselen ekonomilerde bu oran yüzde 70’i buluyor. Yani bu ülkelerde her 3 işçiden ikisi kayıt dışı çalışıyor. 2018 yılında küresel çapta 2 milyar işçi kayıt dışı çalışıyordu (ILO, 2019 için bunu 1,6 milyar olarak tahmin ediyor). Bunlar hakları olmayan, kötü çalışma koşullarında çalışan, sosyal korumadan mahrum işçiler. Bir ekonomik krizde aileleriyle birlikte krizden en çok etkilenen kesimler.  Bu kriz bir de bir pandemi ile birlikte geldiğinde durum onlar için tam bir felakete dönüşüyor. (11)

Türkiye’de büyük bir emek sömürüsüne maruz bırakılan mevsimlik tarım işçilerinin yaygınlığı ve bunların önemli bir kesiminin de kadın ve çocuk işçilerden oluştuğu dikkate alındığında, kayıt dışı işçiler açısından evde kal stratejisinin çok da anlam ifade etmediği anlaşılabilir.

SAĞLIK KADAR SOSYAL GÜVENLİK AĞI GEREKLİ

Dolayısıyla da eğer insanların yaşam koşulları onlara yeterli imkân tanımıyorsa evde kalmayı, sosyal ya da fiziksel mesafelenmeyi önermek (toplum sağlığı açısından çok önemli olsa da) çok anlamlı değil. Salgının neden olduğu sorunlar hafifletilmek isteniyorsa, hem sağlıkla ilgili radikal önlemler alınmalı, hem de güçlü sosyal güvenlik ağları oluşturulmalı. Bunlar yapılırken de orta ve üst sınıflara mensup kesimlerden önce, işçi sınıfının en yoksulu ve yoksunu konumundaki kayıt dışı işçilerin ihtiyaçları ön planda tutulmalı. 

Bu salgının önemini artırdığı bir istihdam biçiminin “evden çalışanlar” olduğu ileri sürülüyor.  Salgın uzaktan erişim teknolojisini izin verdiği; bilişim, haberleşme, finans danışmanlığı, avukatlık, muhasebecilik-mali müşavirlik ya da üst düzey yöneticilik gibi mesleklerde evden çalışmayı artırdı. Bu kesimler gerek yaşam koşulları, gerekse de aldığı ücretlerin yüksekliği nedeniyle sınıfın diğer katmanlarına göre daha iyi durumdalar.

ABD’de böyle çalışanlar toplam işgücünün yüzde 35’ini oluşturuyor. Evlerinden, laptopları ile çalışıyorlar ve kriz öncesindeki gibi ücretlerini almaya devam ediyorlar. Böylece diğerlerine göre salgından çok daha az etkilenmiş görünüyorlar. (12)

EMEĞİN 24 SAAT DENETİMİ

Diğer taraftan bunların da evde kalmanın neden olduğu psikolojik ve fiziksel sorunların yanı sıra maruz kaldıkları bir başka sorun var. Bunlar işverenleri tarafından 24 saat çalıştırılabilecek konumdaki işçiler. Zamanla her hangi bir sınırları yok, her an erişilebilir konumdalar. Bu nedenle de ücretleri aynı kalsa da bunun için neredeyse 24 saat boyunca çalıştırılıyorlar. Bu da emek sömürüsünü artırıyor.

‘EVDE KAL’IN KAZANANLARI

Ayrıca Netflix ve Amazon şirketlerinin salgın boyunca artan zenginliği de evde kal stratejisinden işçilerin genel olarak kaybetmelerine karşın, bazı sermaye gruplarının kârlı çıktığını gösteriyor.
Öyle ki Bu yılın ilk 3 ayında da Netflix şirketi 799 milyon dolar kâr elde etmiş  (geçen yılki ilk 3 ayın 2 katı) (13),  Amazon şirketinin kurucusu Jeff  Bezos’un serveti ise şirketinin borsa değerinin yüzde 5 artmasından dolayı 25 milyar dolar daha artmış. (14)

KAPANMA NEO-LİBERALİZMİN SÜRDÜRÜLMESİ VE OTORİTERLİĞİ ARTIRMAK İÇİN KULLANILIYOR

Son olarak, sosyal izolasyon, evde kal, oto karantina gibi önlemlerin neo-liberalizmi derinleştirmeye ve beraberinde otoriterliği artırmaya hizmet ettiğini (ya da bu amaçla kullanıldığını) ileri süren görüşler de mevcut.

Bunlara göre, bu önlemler aslında toplumu kontrol etmek amacıyla gündeme getirildiler, çünkü hak ve özgürlüklerin kısıtlanması ve böylece de gelecekte otoriter rejimlere uygun toplumların yaratılması amaçlanıyor.  Örneğin, seçkinlerin  (tıpkı 2008 krizi sonrasında yaptıkları gibi), ekonomideki bu kapanmaları ve eve kapatılmaları, “Şok Doktrini”nin bir aracı olarak kullanacakları iddia ediliyor.

Bu bağlamda soldan yapılan bir değerlendirmeye göre;  ekonomilerdeki bu kapatılma hali sürerse, bu durum daha fazla konsolidasyona, daha fazla özelleştirmeye, kemer sıkmaya, daha fazla kamusal hizmet programının kısıtlanmasına, böylece daha fazla işsizliğe, yoksulluk ve açlığa, evsiz insana (yani çok daha büyük bir toplumsal bunalıma) neden olacak. Egemenler ayrıca istihdamı daha fazla güvencesizleştirecek, işçileri daha fazla örgütsüzleştirecekler. Kısaca sermaye bu durumu işçileri iyice ezme stratejisinin bir aracı olarak kullanacak. Bu nedenle de vakit geçirmeden ekonomilerin tekrar açılmasında yarar var. (15)

Bu yaklaşımı savunanlara göre,  “ekonomilerin yeniden açılmasını savunmak kârın insan sağlığının üzerinde tutulmasını savunmak anlamına gelmiyor”. Çünkü ekonomi olmadan insanların işi, aşı, zorunlu giderlerini karşılayacak gelirleri de olmuyor.

Ayrıca (salgın tüm dünyayı etkilemekte olsa da) ülkelerin bu salgınla mücadelede kullanabilecekleri kaynaklara ilişkin olanaklar  çok asimetrik. Örneğin ABD, trilyonlarca dolar basarak ekonomisini ayağa kaldırabilme imkânına sahipken, özellikle de çok kırılgan ekonomilere, çok yüksek borç stoklarına sahip azgelişmiş ülkelerin, (ekonomilerindeki bu kapanma ve kriz hali sürerse), çok daha büyük sorunlar yaşaması ve sonunda kaçınılmaz olarak IMF gibi örgütlere başvurmaktan başka çareleri kalmıyor.

Bu yüzden de yapılması gereken şeyin; olabildiğince az insanın salgından zarar görmesini sağlarken, aynı zamanda da ekonomiyi açık tutmak olduğu (örneğin İsveç’in izlediği yolla bunu başardığı) ileri sürülüyor. (16) 


FAŞİZME KARŞI BİR CEO, ÖZGÜRLÜK YANLISI BİR TRUMP (!)


Çağın otomobili sayılan elektrikli otomobilin üreticisi olan Tesla'nın CEO'su Elon Musk ise, salgın sebebiyle uygulanan sokağa çıkma ve dükkân açma yasakları için "Bu faşizm. İnsanlara özgürlüklerini geri verin"  (17) ifadesini kullanıyor.

Trump başta olmak üzere sağcı think-tank kuruluşları ve ABD’li milyarderlerse Koronavirüsün ekonomik ve sosyal etkilerinin,  neden olduğu sağlık etkilerinden çok daha büyük olduğunu ileri sürerek, olabildiğince çabuk bir biçimde ekonominin yeniden açılmasını, işçilerin yeniden işbaşı yapmasını, AVM’lerin açılmasını talep ediyorlar. Bu taleplerini haklı gösterebilmek için de ülkedeki artan işsizliği gerekçe olarak gösteriyorlar.

Geçtiğimiz haftalarda bu sözler karşılık buldu ve sokaklara taşındı. ABD’nin muhtelif eyaletlerinde,  aşırı sağcı bazı örgütler ve bazı sermaye gruplarınca kurulmuş olan muhafazakâr ve aşırı sağcı vakıflar tarafından organize edilen (18) ve sayıları binleri bulan kalabalıklar sokaklara çıkarak karantina politikalarını protesto edip, bu uygulamaların kaldırılmasını talep ettiler.

Taşıdıkları dövizler arasında aşı karşıtı, komünizm karşıtı, 5G karşıtı dövizler ve “virüsün Tanrının bir cezası olduğunu” ileri süren dövizler vardı. Genel olarak protestocular devletin piyasalara ve işletmelere yasak koyarak tiranlık yaptığını iddia ettiler. Trump ise gösterileri kendiliğinden ve insanların hayatlarını geri istemeleri ve işe dönmek istemeleri olarak yorumlayarak destekledi. 

Devam edecek: Ekonomileri erken açmak ne kadar doğru?

DİP NOTLAR:

(4)  https://edition.cnn.com/2020/04/28/politics/defense-production-act-executive-order-food-supply.

(8)  Jeff Sparrow, “A recession devastates people’s lives. But there are surprising health benefits when capitalism stops working”, https://www.theguardian.com (28 April 2020)’den aktaran Michael D. Yates, https://www.facebook.com/michael.d.yates.10 (28 Nisan 2020).

(9)  Reza Gholami,Coronavirus: Social distancing is cutting asylum seekers off from education and support”, https://theconversation.com (6 April 2020).
(11)                C. P. Chandrasekhar and Jayati Ghosh, “Informal workers in the time of Coronavirus”,  http://www.networkideas.org (24 March 2020).
(12)                Robert Reich, “Covid-19 pandemic shines a light on a new kind of class divide and its inequalities”,  https://www.theguardian.com (26 April 2020).
(14)                https://ips-dc.org/billionaire-bonanza-2020 (23 April 2020).
(15)                Mike Whitney, “Lifting the Lockdown; Easy Does It”, https://www.unz.com/mwhitney/lifting-the-lockdown-easy-does-it (26 April 2020).

(16)                Mike Whitney, “Sweden Is Right. The Economy Should be Left Open”, https://www.globalresearch.ca (20 April 2020).