sınıf savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sınıf savaşı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ağustos 2020 Salı

Korona ile mücadelede vergi indirimleri


Korona ile mücadele: Tavşana kaç tazıya tut!

Mustafa Durmuş

4 Ağustos 2020

Öyle bir dönemden geçiyoruz ki basın toplantılarıyla yapılması gereken resmi açıklamalar, artık konudan sorumlu bakanların ya da bürokratların tweetlerinde yer alan bir iki kısa cümle ile yapılıyor.

Böyle bir yöntem belki politikacıların işini kolaylaştırıyor, ancak halkın ülkede olup bitenle ilgili olarak tam ve doğru bilgi edinme hakkını da ortadan kaldırıyor.

İki tweet

Nitekim son bir hafta içinde atılan ve birbiri ile (en azından görünürde) çelişen iki resmi tweet ülkede hem Korona salgını, hem de ekonomik kriz ile ilgili olarak kafaları karıştırdı.  

İlk tweeti Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak attı. Bakan, Kurban Bayramı arifesinde, bazı mal ve hizmetlerden alınan KDV oranlarının düşürüldüğünü açıkladı. (1)
Bu indirimleri “zor durumdaki esnafa bir bayram müjdesi” olarak sunsa da, hangi mal ve hizmetlerin KDV’sinin düşürüldüğüne bakıldığında, bu indirimlerin esnaftan ziyade, krizdeki turizm sektörü patronları için yapıldığı görülüyor.

“Korona sahile indi, dikkatli olun”

İkinci tweet Sağlık Bakanı Koca’ya ait. Bakan Bayramla birlikte dolup taşan sahilleri görünce “birinci dalga sahillere indi, dikkatli olalım” diye kısa bir açıklama yaptı. (2)
Halkımızın ne kadarının twitter kullanıcısı olduğu bir yana, böyle ciddi bir uyarının bu yolla yapılması da son derece düşündürücü. Belli ki son günlerde günlük vaka sayısındaki artışı bir türlü durduramayan, açıkladığı verilerin de gerçek durumu tam olarak yansıtmadığı yönünde eleştirilen Bakanlık, salgının tekrar patlama yapmasından endişelendiğinden (düşük profilde de olsa) uyarıda bulunma ihtiyacı duyuyor. Nitekim dün Bakan yeni bir açıklama ile vakaların ülke genelinde artışa geçmesinden söz ederek, endişe duyduğunu vurguladı.(3)

Ya biri ya diğeri

Ancak bu ülkenin yönetiminde görev alan bakanların bir gerçeğin farkında olmaları gerekiyor: Turizmi destekleyerek ekonomiyi canlandırma çabaları kaçınılmaz olarak insan hareketliliğini, mobilizasyonu artırır. Bu durum, salgın sonrasında dünya çapında da kanıtlanmış bir olgu. (4) Bu hareketlilik de salgını artırır. Yani  “tatile çıkın ama dikkatli olun” demenin toplumda bir karşılığı bulunmuyor.

Lafı eğip bükmenin bir gereği de yok. Bir süredir izlenmekte olan ‘sürü bağışıklığı stratejisi’nin önemli bir unsuru olan “sorumluluğu bireylerin kendilerine bırakma” biçimindeki epidemiyolojik neo-liberalizmin kaçınılmaz sonuçlarını yaşıyoruz.

Kısaca, büyüklerimiz: “normalleşiyoruz ancak kendi önleminizi kendiniz almalısınız” dediğinde, halkımız bunu bireysel özgürleşme çağrısı olarak algılıyor, kendini dışarı atıyor ve göstermelik maske takma dışında önlem de almıyor.

Yabancı turist gelmeyince

Ancak işin derininde, kusuru “sorumsuz” insanımıza yıkmayı önleyen önemli zorlayıcı faktörler mevcut. Şöyle ki:

Hatırlayalım; üniversiteye giriş sınavlarının ertelenmesi; bu sınavların salgın vakalarını artıracağı gerekçesiyle, hem öğrenciler, hem veliler, hem de sınavda gözetmenlik yapacak olan öğretmenler tarafından talep edilmişti. Ancak bu talep, turizme zarar vereceği gerekçesiyle kabul edilmedi ve bu sınavlar ciddi riskler alınarak da olsa yapıldı.
Bununla da kalınmadı, ülkedeki reel faiz oranları enflasyonun çok altında olmasına rağmen, ısrarla düşürüldü ve bankalar tarafından insanlara düşük faizli, bol miktarda tatil kredisi verildi.

Ardından turistik konaklama tesisleri açıldı. Ancak kendilerine “Özal Zenginleri” adı da verilen, çoğunluğu da 1980’lerde devlete taahhüt işleri yaparak büyümüş, gelişmiş olan inşaatçı sermaye grupları tarafından, üstelik devletten sağlanan ve maliyetin yüzde 40’ına varan nakit teşvikleriyle ve üstelik normalden büyük kapasitelerle sahillerimizde kurulan 5 yıldızlı oteller, tatil köyleri ve diğer irili ufaklı konaklama tesislerinden oluşan turizm sektörü, Korona salgını nedeniyle ciddi bir krize girdi. Çünkü ülkeye turist gelmedi.

Dünya Turizm Örgütü uyarmıştı

Zaten, Dünya Turizm Örgütü yıllık 1,5 trilyon dolarlık gelir kapasitesine sahip küresel turizm sektörünün Korona nedeniyle bu yılki zararının 300-450 milyar doları bulacağını, yani geçen yılki gelirlerin üçte birinin yok olacağını ve gelen turist sayısında geçen yıla göre yüzde 20-30’luk bir azalma olacağını (hazırladığı bir raporla (5) dünyaya duyurmuştu.

Bu uyarılara rağmen, siyasal iktidar (biraz da turizm sezonunda geleceğini düşündüğü dövize güvenerek), Merkez Bankası’nın döviz rezervlerini eritme pahasına, kura sürekli müdahalelerde bulundu. Ancak bu hesap tutmadı, döviz fırladı ve ülke 2018’dekinden çok daha derin bir döviz krizine doğru giderken, sektörde çalışan on binlerce turizm emekçisi işsiz, gelirsiz, aşsız kaldı.

Salgını artırma pahasına yerli turistler devreye sokuldu

Bu işletmeleri açabilmek için bu kez yerli turistler devreye sokuldu. Normalleşme programı ve söylemleri altında alınan önlemlerden birer birer vazgeçildi ve sonunda Kurban Bayramı tatili ile birlikte yerli turistler otellere, tatil köylerine, sahillere akın ettiler. Düşük faizli tatil kredisinin yanı sıra, Bayram öncesinde KDV oranlarının yüzde 1’e düşürülmesi de bu gelişmede etkili oldu.

Korona salgını sonrasında azalan vergi gelirleri ve artan kamu harcamaları nedeniyle tarihsel büyüklükte bütçe açıkları vermeye başlayan Hazine ise (vergi gelirlerinin daha da azalması) bu indirimleri yaptı. Bakan Albayrak bu indirimleri sosyal medya hesabında şöyle duyurdu:

"Bayram öncesinde başta esnafımız olmak üzere tüm vatandaşlarımıza müjdemiz var. İş yeri kira stopajını yüzde 20’den yüzde 10’a, yolcu taşımacılığı, düğün, nikâh organizasyonu, konut bakım onarımı, tamir, kuru temizleme, terzilik gibi esnaf hizmetlerinde KDV’yi yüzde 18’den yüzde 8’e indirdik. Ayrıca; KDV oranı yüzde 8 olan konaklama yeme-içme hizmetlerinde ve sinema, tiyatro, müze giriş ücreti gibi kültürel faaliyetlerde KDV’yi yüzde 1’e indirdik. Esnafımızı her alanda desteklemek için üzerimize düşeni yapıyoruz. Bu indirimler esnafımıza ve milletimize hayırlı olsun."(6)

KDV yüzde 8’den yüzde 1’e düşürüldü

Kısaca, talebin canlandırılması için yılsonuna kadar geçerli olmak üzere, daha ziyade küçük üretici faaliyetleri olarak nitelendirilen bazı mal ve hizmetlerin sunumundan alınan KDV yüzde 18’den yüzde 8’e ve turizm ve konaklama ve ilgili faaliyetlerden alınan KDV yüzde 8’den yüzde 1’e düşürüldü.

Yeme-içme ve konaklama gibi faaliyetlerde KDV oranının yüzde 1’e düşürülmesinin nedeni kuşkusuz turizm sektörünün Korona’dan dolayı içine girdiği kriz.
Öyle ki Türkiye bir süredir (başta Avrupa ülkeleri tarafından olmak üzere) seyahat edilmesi riskli ülkeler grubuna dâhil edildi. Salgınla ilgili bu endişelere bir de ülkenin uluslararası alanda yalnızlaşmasına neden olan jeopolitik faktörler ve ülkedeki demokrasi kayıpları eklenince, ülke yabancıların gözünde güvenli bir ülke olmaktan çıktı ve bu yıl yabancı turist potansiyelinin neredeyse tamamını kaybetti.

Gelen turist sayısı yüzde 99 azaldı

Öyle ki resmi verilere göre; bu yılın Nisan ayında ülkeye gelen yabancı turist sayısı (önceki yılın aynı ayına göre) yüzde 99 azalarak 3,3 milyondan 24 bin 238’e geriledi.(7)

Bu yüzden (Bayram vesilesiyle) yapılan KDV indirimleriyle bu zararın kısmen de olsa yerli turist ile telafi edilmesi öngörülüyor. Ancak bir yandan iyice derinleşen ekonomik kriz, artan işsizlik ve belirsizlikler,  diğer yandan dünyada olduğu gibi ülkede de giderek artan Korona vakaları, yerli turistlerin bu yıl tatil planları yapmasını önemli ölçüde önledi. Nitekim Bayram öncesinde oteller ve restoranlar neredeyse bomboştu.

Daha önce de vurgulandığı gibi, eve kapanmanın neden olduğu baskıdan kurtulma isteği, normalleşme programı ve uygulamaları, Korona’nın bittiğine dair oluşturulan algı, düşük faizli tatil kredileri ve ardından gelen KDV indirimleri bir kısım tüketicinin Bayram tatilini de fırsat bilerek fikir değiştirip turistik bölgelerine gelmesiyle sonuçlandı.

Bu da daha önce asker uğurlamaları, düğünler, taziyeler gibi etkinliklerde yaşanan ve fiziksel mesafelenme ve korunma kurallarının bütünüyle bir kenara atılmasıyla sonuçlanan durumun tatil yörelerinde de yaşanmasıyla neticelendi. Bu kalabalık ortamlarda virüsün ne kadar etkili olduğunu daha sonraki gün ve haftalarda göreceğiz.

Ekonomi canlanmaz, Salgın artar

Vergi indirimlerinin turizm ve onunla ilişkili alt sektörleri ne kadar canlandıracağını tam olarak kestirebilmek mümkün değil, çünkü böyle vergi indirimlerinin tüketiciye yansıtılarak fiyatların düşeceğinin bir garantisi yok.

İşin aslı bu indirimlerin işe yaramadığını dünya genelindeki örneklerle kanıtlayan çok sayıda akademik çalışma da mevcut. Yani bu çalışmalarda yapılan vergi indirimlerinin genelde tüketici fiyatlarına yansımadığı ortaya konuluyor. Örneğin bir bilimsel çalışma(8) Fransa’da bu indirimlerden sadece işletmelerin yararlandığını gösteriyor.

Diğer taraftan bu indirimlerin (turizmi teşvik eden diğer uygulamalarla birlikte) Korona salgınını artıracağına kesin gözüyle bakabiliriz. Yani Türkiye’yi yöneten büyük sermaye gruplarına ait lüks oteller ve tatil köyleri başta olmak üzere sektördeki işletmelere verilen bu teşvikler, talepte ve ekonomide beklendiği gibi bir canlılık sağlamasa da, salgını artıracak gibi görünüyor (Sağlık Bakanının son açıklamasını bunun bir teyidi olarak okumak da mümkün). 

Esnaf zaten büyük ölçüde kayıtdışı

İndirimlerin ikinci boyutu esnaf ile ilgili. Hem işyeri kiralamalarında yapılan KDV stopajı yüzde 20’den yüzde 10’a, hem de yolcu taşımacılığı, tamirat-tadilat gibi daha ziyade küçük ölçekli hizmet sunumundan alınan KDV yüzde 18’den yüzde 8’e düşürülüyor.

Yani düğün-nikâh organizasyonu, oto, motosiklet, bisiklet, ayakkabı tamirciliği, terzi tadilatları gibi vergileme açısından önemli ölçüde kayıt dışında kalan faaliyetlerde tahsil edilen KDV oranı düşürülüyor.

Ancak bu faaliyetlerin en belirgin özelliği büyük ölçüde kayıtdışı olarak yapılması. Yani alınan hizmet sonucunda tüketiciye (genelde) fiş ya da fatura verilmediğinden kamu açısından ciddi bir vergi kaybı doğuyor.

Bu yüzden, hali hazırda vergilendirilemeyen bir sektörde yapılan KDV indiriminin, esnafın işlerini artırarak bu sektörü canlandırmak ya da kayıt dışılığı önleyerek vergi gelirlerini artırmak biçiminde bir katkısının olmasını beklemek gerçekçi olmaz.

Vergi ayrımcılık aracı olarak kullanılır mı?

Turizm- konaklama sektöründe yüzde 1’e düşürülen KDV ile ilgili bir detayın da altını çizmek gerekiyor.

Gıda ve alkolsüz içkilerde oran yüzde 1’e düşürülürken,  alkollü içkilerde yüzde 18 olarak uygulanmaya devam edilecek. Yani turistik bir otelde yenilen yemeğin yanında içilen alkollü içeceğin KDV’si hala yüzde 18 olarak ödenmeye devam edilecek.

Siyasal iktidarın alkollü içkiler konusundaki tutumu sır değil. Devletin vergi gelirlerinin önemli bir kısmını oluşturmasına rağmen, bir süredir bu vergiler de alkollü içki kullananları ve bunları üretenleri cezalandırma politikasının araçlarından biri olarak kullanılıyor.

Rakıdan alınan toplam vergi 103 lira

Öyle ki KDV’nin dışında bu içeceklerden yüzde 63 oranında ÖTV alınıyor. Sonuçta 50’lik bir şişe biradan ÖTV ve KDV olarak 6 liranın üzerinde, 70’lik bir şişe şaraptan 7 liranın üzerinde ve 70’lik bir şişe rakı ya da viskiden 103 lirayı aşan tutarda bir vergi alınıyor.(9) Böyle olunca da markette 70’lik bir Yeni Rakının fiyatı 170 lirayı, restoranlarda ise 300-400 lirayı bulabiliyor.

Turizm, tatil ve alkollü içecekler birbirinden ayrılması zor bir üçlü. Bu nedenle de alkollü içkiden tahsil edilen vergi, bu denli yüksek olduğunda ve geçici de olsa yapılan indirimlerin dışında tutulduğunda, bunun turistik tesislere, konaklamalara ve yeme içme mekânlarına olan talebi artırmayacağı açık.

Sigarada vergi oranı yüzde 86

Benzer bir durum tütün içeren sigaralar için söz konusu. Bunlardan tahsil edilen ÖTV ve KDV satış fiyatının yüzde 86’sını oluşturuyor. Yani en düşük sigara fiyatı olan 14,5 liralık bir paket sigaranın 12,46 lirası bu iki vergiden oluşuyor.(10)

Benzinde ise hem ÖTV, hem de KDV uygulaması nedeniyle verginin oranı Mart ayındaki düzenlemeler neticesinde yüzde 69’u aştı. Benzin istasyonuna her gidişimizde KDV haricinde, benzin için sadece ÖTV olarak 2,65 liraya yakın ve motorin için 1,8 liraya yakın ÖTV ödüyoruz.(11)

Kuşkusuz petrol, içki ve sigara fiyat esnekliği en katı olan ürünler. Bu yüzden de bunlara konulan vergiler fiyatı artırsa da, talepte o kadar bir düşüş yaratmıyor. Bunu bilen iktidarlar da ne zaman gelire ihtiyaç duysalar hep bu ürünlerin vergilerine yükleniyorlar. Ancak bu bir süre sonra tüketicilerin kendi içkilerini kendilerini üretmesiyle ve kaçak sigaraya yönelmeleriyle sonuçlanıyor.

Amaç sadece gelir yaratmak ya da sağlığa zararlı faaliyetleri caydırmak değil

Bu vergileri sürekli artırarak iktidarın sadece gelir yaratma peşinde ya da sağlığa zararlı faaliyetleri önleme çabası içinde olduğunu düşünmemek gerekir. Zira bacalarında filtresi olmayan santraller ve zehrini derelere akıtan çok sayıda işletme var bu ülkede. Keza kadınların yasal bir güvencesi niteliğindeki İstanbul Sözleşmesi ortadan kaldırılmak isteniyor.

Yani fiziksel, ruhsal, toplum sağlığı açısından çok sayıda zararlı mal ve hizmet, davranış,  tutum söz konusu. Eğer amaçlanan zararlıları ortadan kaldırmaksa önce buralardan başlamak gerekiyor.

Politikleştirilmiş vergiler

İşin gerçeği, bir süredir Siyasal İslam gömleğini giymiş bulunan iktidar, vergileri kendisi gibi düşünmeyen, kendi inandığına inanmayan, kendi gibi yaşamayan kesimleri cezalandırma aracı olarak kullanıyor.

Bu bağlamda da siyasal iktidarın KDV indirimlerinde dahi tüketiciler arasında (içki içen ve içmeyen) biçiminde bir ayrımcılığa gitmesi sürpriz bir uygulama değil.

Sağlık ve eğitimde neden KDV indirilmiyor?

Bu ayrımcılığın aklımıza getirdiği bir diğer soru kuşkusuz bugün Salgından en çok etkilenmiş olan sektörlerin başında gelen sağlık hizmetleri ve eğitim hizmetleri sektörünün durumu.

Zira özel sağlık ve eğitim hizmetlerinde KDV hala yüzde 18 olarak uygulanıyor. Üstelik bu sektörler büyük ölçüde kurumsallaşmış sektörler, dolayısıyla da bir KDV indiriminin sektör bileşenlerini rahatlatması söz konusu olabileceği gibi kayıtdışılığı da azaltarak vergi gelirlerini artırabilir.

Asıl soru: Zorunlu mal ve hizmetlerden neden hala vergi alınıyor?

Korona Salgını sonrasında; ekonomik kriz, devasa biçimde artan işsizlik, enflasyon, yoksulluk, kapıdaki açlık en temel sorunlarımız iken, neden temel gıda maddelerinin ve başta temizlik malzemeleri olmak üzere diğer zorunlu tüketim maddelerinin KDV’si indirilmiyor?

Yani neden hala et, balık, süt ve süt ürünleri, çay, yumurta, peynir, zeytinde KDV sıfırlanmıyor da, hala yüzde 8’den vergilendiriliyor? Çoğunluğu yüzde 18 KDV oranına tabi temizlik, hijyen dezenfektandan alınan KDV yüzde 1’e düşürülmüyor? 

Günlük 39 liraya mahkûm edilerek zorunlu izne çıkartılanlar ya da günlük 77 lira ile hayatta kalmaları istenen asgari ücretlilerin temel gıda maddelerinden neden hala vergi alınıyor?

Günlük bir öğünü dahi karşılamakta zorlanan asgari ücretli, işsiz ve zorunlu ücretsiz izinli işçiler,  KDV’si yüzde 1’e düşürülen turistik tesislerin patronlarından daha mı iyi durumdalar ki onların vergisi indirilmiyor?

Ya da neden hala litre başına uygulanan en fazla vergi nedeniyle dünyanın en pahalı benzinini kullanan tüketicilerin ve en pahalı mazotunu kullanan çiftçilerin vergileri indirilip böyle bir kriz döneminde biraz da olsa nefes almaları sağlanmıyor?

KDV’yi adilce indiren ülkeler de var

Korona sürecinde adaletli vergi indirimi yapan ülkeler mevcut. Örneğin Almanya 1 Temmuz- 31 Aralık 2020 arasında 20 milyar avroluk KDV indirimi yapacağını açıkladı. Bu indirimlerle;  standart oran olan yüzde 19 yüzde 16’ya; aralarında bazı gıda, içecek, sağlık malzemesi, kitap, dergi, kültürel faaliyetler, kısa vadeli otel konaklaması, ülke içi ulaştırma gibi faaliyetlerin bulunduğu mal ve hizmetlerden alınan KDV yüzde 7’den yüzde 5’e düşürüldü.(12)

Sorunun yanıtı açık aslında: Korona’nın tetiklediği kriz ile birlikte sınıf mücadelesinin üzerindeki örtü kalktı. Hükümetleri arkasına almış bulunan sermaye sınıfı, işçilere, emekçilere karşı acımasız bir sınıf savaşı yürütüyor ve Salgının ve ekonomik krizin neden olduğu zararı başta işçi sınıfı olmak üzere, emekçi sınıflara, halklara ödetiyor.
Özetle bugünlerde yaşamakta olduğumuz şey bu.

Dip notlar:

(1)     https://twitter.com/BeratAlbayrak (30 Temmuz 2020).
(2)     https://twitter.com/drfahrettinkoca (1 Ağustos 2020).
(3)     https://www.milliyet.com.tr/gundem/son-dakika-haberi-bakan-koca-endise-duyuyoruz-diyerek-kritik-durumu-acikladi (3 Ağustos 2020).
(4)     Biao Xiang, “Hostages of Mobility”, https://www.indiachinainstitute.org/hostages-of-mobility (18 May 2020).
(5)     https://webunwto.s3.eu-west-1.amazonaws.com/s3fs-public, Coronavirus.pdf (24 March 2020).
(6)     https://twitter.com/BeratAlbayrak (30 Temmuz 2020).
(7)     İrem Köker, “Koronavirüs, Türkiye'de turizm sektörünü nasıl etkiledi?”, https://www.bbc.com (17 Haziran 2020).
(8)      “Who Really Benefits from Consumption Tax Cuts? Evidence from a Large VAT Reform in France”, https://www.aeaweb.org ( February 2019).
(9)     https://gazetemanifesto.com/2020/alkollu-iceceklere-ve-sigaraya-yeni-zam (4 Temmuz 2020).
(10)  Agm.
(11) https://www.gib.gov.tr/fileadmin/mevzuatek/otv_oranlari_tum/otv02042020_1sayili.pdf (3 Ağustos 2020).
(12)   Daniel Bunn, “Germany Adopts a Temporary VAT Cut”,  https://taxfoundation.org (16 June 2020).

 


2 Eylül 2018 Pazar

KRİZDEKİ ÜÇ ÜLKE: ARJANTİN, TÜRKİYE, VENEZÜELLA (2) (EKONOMİK SAVAŞ MI, SINIF SAVAŞI MI?)


KRİZDEKİ ÜÇ ÜLKE: ARJANTİN, TÜRKİYE, VENEZÜELLA (2)
(EKONOMİK SAVAŞ MI, SINIF SAVAŞI MI?)

Mustafa Durmuş

2 Eylül 2018
…devam ediyor

KRİZDEN İKİ FARKLI ÇIKIŞ YOLU
Bu üç ülkenin krizden çıkış için uyguladıkları politikalar da onları ayrıştırıyor. İlk ikisi yani Arjantin ve Türkiye benzer politikalar uyguluyor. Arjantin, IMF ile yapmış olduğu anlaşma nedeniyle kaçınılmaz olarak IMF politikaları uyguluyor ve halkına kemer sıktırıyor.
Türkiye ise henüz IMF ile anlaşmadı ama IMF’siz kemer sıkma politikalarını bir süredir uyguluyor. Özellikle de son iki yıldır krizden çıkış gerekçesiyle halka kemer sıktırılırken (yüksek elektrik, doğal gaz zamları, yüksek dolaylı vergiler, düşük tutulan asgari ücret ve ücret ve maaşlarda yapılan düşük artışlar, kamuda işten çıkartmalar gibi), sermaye sınıfı (özellikle de son dönem büyüme stratejisine eklemlenmiş kesimleri) kamu kaynaklarından yararlanmaya devam ediyor.
Çıkartılan vergi affı yasalarıyla sermaye kesiminin vergileri yeniden yapılandırılarak erteleniyor, uzlaşma komisyonları aracılığıyla milyonlarca lira tutarındaki vergi alacağının aslı, cezaları, gecikme faizleri siliniyor, varlık barışı altında bu kesimlerin yurt dışında tuttukları kaynağı belirsiz milyarlarca dolarlık servetlerini vergisiz ve incelemesiz ülkeye getirerek meşrulaştırılmalarının önü açılıyor.
Aynı zamanda da büyük çaptaki kamu harcaması pastasından bu kesimlere cömert ihaleler veriliyor, kamu bankalarından düşük faizli krediler sağlanıyor ve milyar dolarlık dış kredili projelerine Hazine garantileri veriliyor.
Bu gelişmeler ekonomik kriz içindeki ülkede aslında, bir ‘ekonomik savaş’ tan ziyade, bir sınıf savaşının yürütüldüğünü ortaya koyuyor.
Bu yönde atılan adımları uzun uzun anlatmaya gerek yok. Merak edenler benim daha önceki yazılarım da dâhil olmak üzere bu alanda yazılanlara bakabilirler.
Benim burada asıl odaklanacağım konu, iki gün önce yapılan bir düzenlemeyle lira cinsinden elde edilen faiz gelirlerinden alınan gelir vergisinin oranı azaltılırken, döviz cinsindekilerin artırılmasıydı. Çünkü bu düzenlemenin doların yükselişini ya da liranın düşüşünü önlemek için alındığı ileri sürülüyor.

RANTİYENİN VERGİSİ AZALTILIYOR
22.7. 2006 Tarihli ve 2006/10731 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararının Eki Kararda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Karar (Karar Sayısı: 53) (1) ile 3 ay geçerli olmak üzere;
Lira cinsinden tutulan banka mevduatlarından elde edilen faiz gelirinden alınan gelir vergisi: 6 aya kadar vadeli mevduatlarda yüzde 15’ten yüzde 5’e; 6 ay-1 yıl vadeli olanlarda yüzde 12’den yüzde 3’e ve 1 yıldan uzun vadeli olanlardan yüzde 10’dan yüzde 0’a düşürüldü.
Buna karşılık yabancı para (döviz, avro gibi) cinsinden tutulan banka mevduatlarından elde edilen faiz gelirinden alınan gelir vergisi: 6 aya kadar vadeli mevduatlarda yüzde 18’den yüzde 20’ye; 6 ay-1 yıl vadeli olanlarda yüzde 15’ten yüzde 16’ya yükseltilirken, 1 yıldan uzun vadeli olanlardan yüzde 13’te sabit tutuldu.
Kısaca lira cinsinden vadeli mevduatlardaki gelir vergisi (stopaj) oranları düşürülürken, döviz cinsinden olanlarda yükseltildi.
Peki, ne kadarlık bir mevduat büyüklüğünden söz ediyoruz? 20 Ağustos 2018 tarihi itibariyle (2) bankalarda 2,2 trilyon lira tutarında bir toplam mevduat var. Bunun kabaca yüzde 51’i lira ve yüzde 49’u yabancı para cinsinden tutuluyor.
Bu düzenleme sadece vadeli mevduatları içeriyor. Bu bağlamda lira cinsinden mevduatın yüzde 70’i (yani 791 milyarı) lira cinsinden vadelide tutuluyor. Çeşitli vadeler bağlanmış bu tasarrufların faiz gelirinden alınan vergi azaltılacak ya da sıfırlanacak.
Türkiye’de döviz cinsinden tutulan mevduatın tutarı kabaca 153 milyar dolar ve bunun da yüzde 71’i vadeli hesaplarda tutuluyor. Vergisi artırılacak ya da sabit tutulacak hesaplar da bunlar.
Bu arada bu mevduatların nasıl dağıldığı ya da sahiplerinin kimler olduğu da önemli. Resmi verilere göre ülkede kişi başına 20-24 bin liralık mevduat düşüyor. Ama bu tıpkı kişi başı milli gelir hesabı gibi bu rakam son derece yanıltıcı zira herkesin bankada hesabı olmadığı gibi, herkesin hesabındaki tutar da aynı değil.

YOĞURDUN KAYMAĞINI 150 BİN KİŞİ YİYECEK
BDDK verilerine göre ülkedeki toplam 149,719 kişinin (kabaca 150 bin diyebiliriz) mevduatı 995 milyar lirayı buluyor (3). Yani toplam mevduatın yüzde 45’i, bu kendilerine “milyoner” denilen servet zenginlerine ait. Bunların ortalama hesaplarında 6,6 milyon liraları var. Dolayısıyla da sağlanacak vergi indirimlerinden asıl olarak bu 150 bin zengin faydalanacak.
Döviz mevduatlarının sadece yüzde 13’ü yurtdışında yerleşiklerde, yani yabancılarda. Hükümet bu düzenlemeyle büyük çoğunluğu T.C. vatandaşlarına ya da yerli şirketlere ait bu dövizlerin (bunların düşürülmüş vergili lira mevduatlarına kaydırılmasını teşvik ederek) bozdurularak, liradaki sert düşüşü önlemeye çalışıyor. Bu mümkün mü?
Öncelikle, bu düzenlemenin açıklanmasının ardından doların kuru 6,78’lerden 6,39’a kadar gerilese de, bir-iki saat içinde 6,55’lere kadar tekrar yükseldi ve borsadaki swap işlemleriyle ilgili olarak açıklanan yeni düzenlemelerle buradan itibaren kur yatay seyretmeye başladı. Yani düzenlemenin ilk etkisi çok cılız oldu.
Çünkü kurdaki artıştaki ilk görünür neden güven yitimi. Güven yitiminin kuşkusuz siyasi boyutu olduğu kadar ekonomik boyutu da var.
Şöyle ki, bankalarda mevduatları olanlar gelişmelerle ilgili olarak öncelikle enflasyona bakıp karar veriyorlar. Enflasyon yükseliyorsa paralarının değerini kaybetmesini (servet kaybına uğramamak için) önlemek için dolar, avro gibi sağlam-rezerv paralara ya da altına yöneliyorlar.
Ülkede 3 Eylül’de yeni enflasyon oranları açıklanacak ve daha şimdiden enflasyonun daha yüksek çıkacağı beklentisi yaygın. Bu nedenle de sadece vergi politikası ile enflasyonun neden olduğu kaybı azaltmanın mümkün olmadığını bilen yatırımcı dolardan çıkıp liraya yönelmiyor.
Kaldı ki bu ay FED’in faizleri yükseltmesinin neredeyse kesin olması, 1 Kasım’da İran’a karşı ABD yaptırımlarının uygulanmaya başlanacak olması ve bunun İran-Türkiye ilişkileri bağlamında yaratacağı olumsuzluklar gibi etkiler nedeniyle doların daha da yükselmesi beklenmeli.

YA OYUNU KURALLARINA GÖRE OYNARSINIZ YA DA OYUN DIŞI KALIRSINIZ
Neo liberalizmin en belirgin özelliğinin tam serbestleştirme olduğunu biliyoruz. Bu demokratik hak ve özgürlükler anlamında bir serbestleştirme değil, uluslararası finans sermayenin önünde her türlü engelin kaldırılması anlamında bir serbestleştirmedir.
Türkiye 2001 sonrasında kabul edilen K. Derviş Programı’nın sonraki AKP yıllarında daha da derinleştirilerek sürdürülmesi sonucunda dövizi, sermaye hareketlerini serbest bıraktı. Yani dövizin kuru bu serbestleşmiş piyasalarda belirleniyor.
Buna karşılık diğer önemli bir finansal değişken ve para politikasının temel aracı olan faiz oranları bir süredir serbestçe belirlenmiyor. Çünkü bunu yapacak olan Merkez Bankası’nın eli serbest değil.
Yani faizin serbest bırakılması da oyunun bir kuralı iken, buna en üstten müdahale ediliyor ve örneğin dövizin yükselmeye başladığı dönemlerde faizin de artmasına izin verilerek dövizdeki tırmanışın durdurulmasına izin verilmiyor.

İNŞAAT SEKTÖRÜNÜN KRİZİ
Başka bir anlatımla bir süredir, birikim stratejisinin en önemli ayağı olan inşaat sektörü kriz içinde. Milyonları bulan emlak ve konut stoku var. Yarım kalmış inşaatların sayısı hızla artıyor. İnşaat maliyetleri hızla yükseliyor. Faiz oranları da yüksek olunca konut kredili satışlar da dâhil satışlar düşüyor.
Diğer taraftan bu sektör mevcut iktidar blokunun en önemli mali ve siyasal ayağını oluşturuyor. Bu yüzden de bu sektörü daha da zora sokacak bir faiz artışına izin verilmiyor. Faiz artırılmadığında ise dolarizasyon artıyor, sermaye çıkışları artıyor, bu da kuru yükseltiyor.
Bu durumu telafi edebilmek için lira cinsinden mevduat faizinden alınan vergiler düşürülüyor, döviz cinsinden alınanlar yükseltiliyor. Yani vergi politikası faiz politikasının ikamesi olarak kullanılıyor.
Ancak dövizli mevduatların caydırılması, yüzde 13 gibi bir paya sahip olan yabancı yatırımcıların mevduatlarının en azından bir kısmını ülkeden götürmeleriyle, bu da doların kurunun yükselmesiyle sonuçlanabilir.

VERGİ GELİRİ KAYBI
Bu operasyonun ciddi anlamda bir vergi geliri kaybına, bunun da bütçe açığını artıracağına kuşku yok. Bütçe açığı sadece ekonomik nedenlerden dolayı değil, iktidar bloku güvenlik meselesini hep birinci planda tutup buna dönük kamu harcamaları ciddi olarak artırdığı için de artıyor.

MONETİZASYONA GİDEN YOL
Böyle bir durumda bir süre sonra karşılıksız para basma kaçınılmaz olacaktır (ki geçen hafta yapılan 30 milyar lirayı bulan emisyon ile ilgili olarak MB’nin açıklaması tatmin edici olmadı). Yani bunun sonu senaryonun sonu anlamına gelen” monetizasyon” olabilir ki bu da artık her şeyin kontrol çıkması demektir.

SINIF SAVAŞININ ÖRTÜSÜ KALKIYOR
Yapılan düzenlemenin sınıfsal boyutunu anlayabilmek için bu düzenlemeden kimlerin yararlanacağına bakmak yeterli. 150 bin milyoner mevduat sahibinin toplam mevduatın yüzde 45’ine sahip bulunması ve bunların faiz gelirlerinin vergisinin yüzde 3’e kadar düşürülmesi, hatta sıfırlanması bu düzenleme ile bunların daha da zenginleşeceği anlamına gelir.
Yani niyet ne olursa olsun, kapitalizmde uygulanan ekonomi politikaları sınıflar üstü, ya da tarafsız değildir, çok büyük ölçüde sermaye sahiplerinden yana sonuçlar üretir. Bu nedenle de ‘ekonomik savaş’ gibi sözcükler gerçekte bir sınıf savaşının perdelenmiş halidir.

VENEZÜELLA HALKTAN YANA BİR KRİZDEN ÇIKIŞ PROGRAMI UYGULAMAYA ÇALIŞIYOR
Gerçek anlamda ekonomik ve politik kuşatma altındaki Venezüella’nın bu krizden çıkabilmek için hazırladığı ekonomik toparlanma plan ve programı krizden çıkışta öncelikli olarak halkı gözeten bir alternatif program örneği oluşturuyor.
Bu programın üçayağı var. Ulusal para bolivarı istikrara kavuşturabilmek ve kara borsa döviz piyasasını ortadan kaldırabilmek için öncelikli olarak yapılacak yüzde 95 oranında bir devalüasyona ilave olarak bolivardan 5 sıfır atılacak. İkinci olarak bu para petrol gelirlerine sabitlenmiş ve bu yılın Mart ayında piyasaya sunulmuş yeni dijital para olan “petro” ile ilişkilendirilecek (4).

YENİ BİR DİJİTAL PARA: "PETRO"
Dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip bulunan Venezüella’da Başkan Maduro yönetiminin dijital bir para yaratarak ve bunu petrol gelirine bağlayarak (1 petro bir varil petrol gelirine eşitleniyor ve şu anda bir varil petrol 60 dolar) ve kamulaştırılmış petrol şirketinin (PDSVA / Veneüella Ulusal Petrol Şirketi) üretimini merkez bankasının emrine vererek Venezüella bu sorunu aşmayı planlıyor. Bu çerçevede PDSVA 30,000 milyon varil petrolün gelirini merkez bankasına devredecek (5).
Petronun sağladığı gelirler ise kurulacak bir Devlet Varlık Fonu’nda değerlendirecek. Amaç bolivarı istikrara kavuşturmak, sermaye çıkışlarını durdurmak, üretimi artırmak, ekonomiye olan güveni artırmak ve uluslararası yatırımları teşvik ederek ekonomik toparlanmayı sağlamak.
Bunun Venezüella için en iyi çıkış planı olduğu ileri sürülüyor. Yani ekonomiyi IMF gibi kuruluşların boyunduruğu altında sil baştan yeniden yapılandırmaktansa, ülke parasını dolara endekslemektense, bir dijital para yaratarak kamuyu fonlamak son derece akılcı bir yol (6).

EMEĞİ KORUYAN BİR SOSYAL PROGRAM
Programın üçüncü ayağı emeğin ve halkın korunmasıyla ilgili. Bu amaçla yüksek enflasyon karşısında eriyen maaş ve ücretleri toparlamak için Venezüella hükümeti asgari ücreti yüzde 3,000 artırırken, ülkeye dönük yaptırımlar nedeniyle iyice kıtlaşan ilaç fiyatlarına üst sınır getiriyor. İlaçta yerli üretimi teşvik ediyor.
Yoksulluğun artmasını önlemek için ise Chavez döneminden beri uyguladığı “Tarjeta Misiones Socialista Program” adı verilen programı genişletiyor. Buna göre yoksulların yüksek indirimlerle sağladıkları zorunlu gıda maddelerinin kapsamı genişletilecek aradaki fark devletçe sübvanse edilecek.
Bu sübvansiyon ise ya milli gelirin yüzde 13’üne denk düşen enerji ve petrol destekleri azaltılarak ya da Kolombiya’dakine benzer bir servet vergisi ve finansal işlem vergisi ile finanse edilecek.
Venezüella Hükümeti’nin ekonomik krizden çıkışta uygulamayı planladığı, uygulamaya başladığı politikalar da meselenin aslında bir sınıf savaşı olduğunu ortaya koyuyor.
Hükümet bu savaşta, kapitalizmi aşmaya çalışan bir modeli hayata geçirirken küresel sermayenin saldırıları nedeniyle karşı karşıya kaldığı ekonomik çöküşü önlemek kadar, emekçi sınıfları korumaya, krizin faturasını onlara ödetmemeye çalışıyor ve bu yönde önlemler alıyor.
Sonuç olarak, üç ülkenin siyasal iktidarlarının ve onların ekonomik politikalarının sınıfsal dayanakları ve sonuçları da, tıpkı krize girme nedenlerinin farklılığı gibi farklılaşıyor.

…………

(1) 
http://www.alomaliye.com/…/08/31/2006-10731-kararda-degisik….
(2) TCMB, Haftalık Para ve Banka İstatistikleri (31 Ağustos 2018), Tablo 2,
http://www.tcmb.gov.tr/…/haftalik+para+ve+banka+istatistikl….
(3) 
http://www.hurriyet.com.tr/…/milyoner-sayisi-150-bine-dayan….
(4) Monica de Bolle (PIIE), “Maduro's Economic Plan for Venezuela: Back to the 1980s?”, 
https://piie.com (23 August 2018).
(5) Les Blough, “Venezuela, President Nicolas Maduro And The People”,
https://www.telesurtv.net (17 August 2018).
(6) Daniele Bianchi, “Don’t be fooled – Venezuela’s Petro is not really a cryptocurrency”, 
https://theconversation.com (23 February 2018).


Formun Üstü