23 Ağustos 2016 Salı

DARBE NOTLARI 3: Commerzbank Raporları



DARBE NOTLARI 3

(COMMERZBANK RAPORLARI) 

Mustafa Durmuş

(…devam)
3. Commerzbank’ın darbe girişiminden bu yana yayımladığı 4 Türkiye raporundaki (17-25 Temmuz 2016) çarpıcı tespitler:

►Bütün finansal göstergeler kötüleşmiş durumda. 

►Moodys’in puan düşürmesi risk sigortalama maliyetini artıracak, bu da Türkiye’nin bundan böyle çok daha yüksek maliyetlerle borçlanması anlamına geliyor. 

►Orta ve uzun vadede reel yatırımlar azalacak, büyüme hızı düşecek. 

►Yükselen dolar kuru ve yakın gelecekte artması kaçınılmaz olan faiz oranları, buna karşılık ticaret – satış gelirlerindeki azalma nedeniyle şirketlerin temerrüde girme (borçlarını ödeyememe durumu) riski % 3 puan birden arttı. 

►Türkiye’nin kredi notu düşecek ve yatırım yapılabilir düzeyin altına gerileyecek. Bu durum  yabancı sermaye girişlerini azaltacaktır.

► Hükümet kaçınılmaz olarak maliye politikalarını gevşetecek, bu da mali disiplini (bütçe disiplini)  bozacak. 

►İdam cezası kabul edilirse Türkiye’nin AB üyeliği artık imkânsız olacak. 

►Özellikle OHAL sonrasında ekonomik durum daha da kötüleşebilir: Yeni şirket batışları gündeme gelirken, turizm gelirleri daha da azalacaktır. 

►Erdoğan’a olan parlamento dışı muhalefet artar. 

(-) Commerzbank,  EM Briefing, EM Research,  17 July, 2016, “Turkey-Calm after the failed coup d’etat”:

Gelişmeler özel sektördeki belirsizlikleri artıracaktır. Hali hazırda durmak üzere olan yatırımcı iştahını daha da kapatacaktır. Bu nedenle 2016 yılında büyüme % 3,5, 2017’de ise % 2,5 olabilir.
Bütçe açığı % 1’in biraz üzerinde olduğu için hükümet kamu harcamalarını artırarak yatırım ortamını iyileştirmek yoluna gidebilir. 

(-) Commerzbank EM Briefing, EM Research,  20 July, 2016:

Yabancı yatırımcılar açısından Türkiye artık bir “Türk Lokumu” olarak anılmayacak.
Darbe girişimi sonrasında borsa % 8, lira % 5 değer kaybetti. CDS 50 baz puan yükseldiğinden, temerrüt riski % 13,6’dan % 16,5’e yükseldi.

Türkiye’nin kredi notunun düşürülmesi kaçınılmaz olacak. 

AB üyeliği süreci gecikecek ya da tamamıyla reddedilecek (eğer idam cezası yürürlüğe konulursa). Bu durum seçime hazırlanan Avrupalı muhafazakâr politikacıların işlerini kolaylaştıracak.
Finansal varlık satışları artacak ya da kısa vadeli finansal varlık alım satımı ön plana çıkacak.
Bu yıl kur; 1 $ = 3,25 - 3,30 lira ve enflasyon % 10 olur.

(-) Commerzbank EM Briefing, EM Research, Turkey: “The state of emergency”, 21 July, 2016:

OHAL, ülkenin ekonomik görünümünü değiştirecek zira yeni projeler ve genişleme yatırımları ertelenecek. Bu arada Rusya ile yeniden kurulmaya çalışılan ilişkilere rağmen OHAL turizmde toparlanmayı önleyecektir. Bu nedenle de darbe girişimi sonrasında yaptığımız,  gelecek yıla ait büyüme tahminimizi OHAL sonrasında % 2,1’e çekiyoruz. 5 yıllık tahvil CDS spreadleri 300-310 baz puan ve dolar 2017 yılı sonuna kadar 3,40 liraya kadar çıkabilecektir. 

Moodys’in devlet tahvillerinin puanını “çürük tahvil” düzeyine (junk) kadar düşürmesi kesinlikle beklenebilir.

İdam cezası tekrar getirilirse AB’ye giriş kalıcı olarak gündemden kalkacaktır. Darbe girişiminden önce de aslında Türkiye 250 baz puan spredinde (yani yatırım altı düzeyde) yer almaktaydı ki şu anda 290 baz puanda ve S&P’nin BB derecesinin altında ticarete konu oluyor. En zor durumdaki Macaristan’ın dahi puanı BBB.

Yani Moodys puan düşürürse, yatırımcılar ellerindeki tahvillerin bir kısmını satarlar ki bu da spredleri fırlatır.

OHAL’in etkileri

M. Şimşek, OHAL’in yalnızca güvenliğin sağlanması amacıyla getirildiğini ve normal ekonomik-iş ilişkilerine zarar vermeyeceğini açıkladı. Hükümetin niyeti bu yönde olsa da yatırımcılardaki güven yitimine neden olan önemli faktörler mevcut. 

Bunlar: (i) OHAL’in 3 ayın ötesine uzatılma olasılığı (ii) Bir kez daha Erdoğan’a olan siyasal alan dışındaki muhalefetin artması. Zira OHAL, normal yollarla politik alanda siyaset yapılmasını imkânsız kılıyor (iii) Türkiye’nin kredi puanının yeniden düşürülmesi (bu sermaye girişlerini önler ve bu da yeni puan düşürülmesinin önünü açar).

S&P’nin puan düşürmesi sadece sembolikti. Ülkenin CDS spredi zaten “yatırım altı” düzeydeydi. Ama Moodys’in olası bir puan indirimi çok daha somut etkiler yaratacaktır.

Genişletici maliye ve para politikaları ile bu olumsuz gidişatı önlemek mümkün olmaz. Bu gelişmelerle yeni yatırımlar ve kapasite artışı yatırımlarındaki ertelemelerin önüne geçilemeyecek,  bu da sermaye stokunu negatif yönde etkileyecektir. Geçen yıla nazaran hali hazırda % 25 olan turizm gelirlerindeki azalma daha da artacaktır.

Sonuç olarak, GSYH  büyümesi  bu yılın 3.çeyreğinde düşer ve OHAL uzatılırsa 4. çeyrekte de düşer. Böylece büyüme 2016’da  % 3 ve 2017’de sadece  % 2,1 olabilir.

(-) Commerzbank, EM Briefing, 25 July 2016:

Türkiye içinde bulunduğumuz bu hafta itibariyle ‘Yükselen Ekonomi’ler içinde dolar karşısında en fazla değer kaybeden, CDS spredleri (risk sigortalama maliyetleri)  en fazla yükselen, 5 yıllık swapları ve 10 yıllık devlet tahvillerinin spredleri en yüksek olan ekonomi konumunda. Önümüzdeki hafta içinde Türkiye’nin de bulunduğu ‘Yükselen Ekonomi’lerin finansal varlıkları açısından  riskli bir hafta olabilir. 

( Morgan Stanley’in raporlarıyla devam edecek…)






DARBE NOTLARI 2: Darbe girişimi ve OHAL'in iktisadi etkileri



DARBE NOTLARI 2

DARBE GİRİŞİMİ VE OHAL’İN İKTİSADİ ETKİLERİ

Mustafa Durmuş

Bir önceki yazımızda, darbe girişimi ve hemen sonrasında ilan edilen Olağan Üstü Hal (OHAL) uygulamalarında ülkenin içinde bulunduğu bir iktisadi kriz durumunun belirleyici  olmadığını, ancak bu gelişmelerin ülkedeki iktisadi kriz dinamiklerini hareketlendirerek, mevcut iktisadi durgunluğu derinleştirmenin ötesine geçerek, bir finansal-iktisadi krizin ortaya çıkmasına neden olabileceğini vurgulamıştık.

Bu çerçevede yazı dizimizin ikinci kısmında iktisadi krize gidiş sürecinde bu iki olgunun ne tür makro ve mikro iktisadi etkiler yaratmakta olduğunu ya da yaratabileceğini ele alacağız.
Bunu, spekülatif-manipülatif yanlarını da göz ardı etmeden- küresel finansal örgütlerin Türkiye üzerine yazdıkları raporlar aracılığıyla yapacağız. Küresel finans örgütleri ve küresel derecelendirme kuruluşlarının raporlarının baz alınmasının nedeni, bu kuruluşların başta Türkiye’ye yönelik sermaye akımları olmak üzere Türkiye ekonomisi için çok önemli olan temel iktisadi değişkenler üzerinde çok etkili olmaları.

Büyük finansal yatırımcı kuruluşlar hazırladıkları raporlarla yatırımcılarını Türkiye piyasası konusunda bilgilendirmekle kalmamakta, onların, onlarca milyon dolarlık yatırımlarını da yönlendirmektedirler. Benzer bir biçimde S&P, Moody’s ve Fitch gibi derecelendirme kuruluşları da ülke puanını düşürerek ya da yükselterek ülkeye giren yabancı sermayenin miktarını ve bileşimini ciddi olarak etkilemektedirler. 

Bu durum da yeniden üretim ve dış borç çevrimi için dövize, uluslar arası sermaye akımlarına bağımlı olan Türkiye gibi bir ekonomide cari açık, enflasyon, kur gibi parasal göstergelerin yanı sıra, yeni yatırım ve kapasite artırımı kararlarını, tüketim harcamalarını, dolayısıyla da orta ve uzun dönemde büyüme ve istihdamı-işsizliği, yoksulluk ve gelir bölüşümünü etkilemektedir.
Vereceğimiz bir örnek bu üç derecelendirme kuruluşunun uluslar arası sermaye hareketleri üzerinde ne denli etkili olduğunu ortaya koymaktadır.

Morgan Stanley’in 25 Temmuz tarihli Türkiye raporuna göre,  geçmişte (2012 yılı) sadece 6 ay içinde Türkiye’ye gelen yabancı sermayedeki % 7’lik ya da 25 milyar dolarlık artışın nedeni bu 3 derecelendirme kuruluşunun ülke puanını yükseltmesiydi. Aynı rapora göre not düşürme olasılığı en az % 50 olan Moody’sin Türkiye’nin kredi notunu bu aralar düşürmesi halinde devlet tahvili piyasasındaki 5 milyar dolarlık yabancı sermaye yurt dışına çıkacaktır.

Darbe girişiminin hemen ardından S&P’nin not düşürmesi sonucunda piyasaların ani bir şok yaşadıkları; dolar-lira kurunun 3.10’a kadar yükseldiği, BİST’in  % 7-9 oranında değer kaybettiği, ülkenin risk sigortalama maliyetinin (CDS) 60-80 puan arasında yükseldiği, 10 yıllık devlet tahvili getirilerinin yükseltildiği yani ülkenin riskli konumunun arttığı ve zaten “yatırım yapılabilirlik düzeyinin / IG” asgarisine tutunmuş bir ekonominin bunun altına düşme riskinin arttığı gerçeği unutulmamalı.

Okuyucular,  bu rapor özetlerini incelerken şu veriler ve bunlardan türetilen ekonomi-politik çıkarımlara odaklanmalıdır:

(i) Türkiye ekonomisinin en yumuşak karnı olan yabancı sermaye akımlarının durumu, bu akımlardaki bir yavaşlama, donma ya da geriye çıkışın; cari açık, yeni yatırımlar ve kapasite artışı yatırımları, enflasyon, üretim, büyüme ve istihdam-işsizlik üzerindeki etkileri.

(ii) Sektörel ve mikro etkiler başlığı altında özellikle imalat, ihracat, turizm ve bankacılık sektörü ve bu sektörlerde faaliyet gösteren işletmelerin bunlardan nasıl etkilenebileceği. Bu bağlamda; bu gelişmelerin şirket borçları (özellikle de döviz cinsinden),  bankaların sorunlu kredileri, iflaslar nedeniyle ortaya çıkabilecek olan işsizlik üzerindeki etkileri son derece önemli olacaktır. 

(iii) Darbe girişimi ve OHAL’in derinleştirilerek ve uzatılarak uygulanmasının kamu maliyesi-devlet bütçesi, kamu harcamaları, vergi gelirleri ve borçlanma maliyetlerinin artması şeklindeki etkileri.
Kuşkusuz bu kuruluşlar bu raporlarında adeta “ölümü göstererek sıtmaya razı etmek” biçiminde bir yaklaşımla bu kötü koşullardan çıkışın bir süredir üzerinde çalışılmakta olan “yapısal reformların hızla gerçekleştirilmesi” olduğunu ileri sürüyorlar. Yapısal reformlardan kasıt ise somut olarak, emek gücü piyasalarının daha fazla esnekleştirilmesi, örgütsüzleştirilmesi ve böylece emeğin daha da ucuzlaştırılmasıdır. Bunların başında kıdem tazminatları konusu geliyor ve bunun OHAL sırasında çıkartılması sürpriz olmayacaktır. Böyle emek karşıtı gelişmelerin politik değerlendirmesi ise ayrıca yapılacaktır.

Küresel finansal kuruluşların Türkiye raporlarından bazı örnekler (geniş özet):

1. Deutche Bank, “Turkey: It is no longer business as usual”, 21 Temmuz 2016:

Cumhurbaşkanı Erdoğan OHAL’i açıklarken, bu düzenlemenin iç ve dış iktisadi işler konusunda negatif etkiler yaratacağı konusunda bir endişenin olmaması gerektiğini söyledi ve hükümetin başta düşük iç tasarruf oranı sorununa çözüm bulmak, mali disiplini sürdürmek ve piyasa ekonomisinin ilkelerine sadık kalmak üzere yapısal reformlar konusundaki taahhütlerinin arkasında durduğunu vurguladı.

İşlerin değişmeyeceği söylense de artık işler eskisi gibi olmayacak. Zira kamuda on binlerce insanın işine son verilmesi, Türkiye’nin kurumsal kalitesinin çok zayıf olduğunu ortaya koyuyor. S&P’nin puan indirimi bunun somut bir sonucudur. Yani piyasaların, devletin kurumlarına olan güveni azalmaktadır.

OHAL, “şok terapi” tercihinin politik olarak seçildiğini gösteriyor ki en azından yakın dönemde işler artık eskisi gibi yürümeyecektir.

Yetkililer iç ekonomik dengeleri, haklı olarak, ön planda tutuyorlar. Ancak dış ekonomik dengeler de bir o kadar önemli durumda (özellikle de Türkiye’nin dış finansman ihtiyacının büyüklüğü dikkate alındığında).

Bu gözlemelerden yola çıkılarak mevcut durumun geçici bir durum olduğunu söyleyebilmek zor. Politik şokların büyüklüğü ve süresinin uzunluğu dikkate alındığında, ekonominin başlangıçtaki tahminlerimizin üstünde,  bir büyüyememe riskine sahip bulunduğunu kabul etmek gerekir. Keza OHAL, daha önce olmayan bir biçimde,  bu kez tüketici güvenini ve tüketim harcamalarını düşürecek ve yatırım harcamaları da bundan etkilenecektir.

Turizm gelirlerinde de durum bundan farklı olmayacak ve senaryomuza göre bu yıl turizm gelirleri, geçen yıla göre % 40 düşük gerçekleştiğinde bunun ekonomik büyüme oranına etkisi eksi yönde % 05 puan olacaktır (bizim bu yılki beklentimiz % 4 civarındaydı). Ayrıca döviz gelirlerinde bir azalma % 4,5 civarında seyreden cari açığı artıracaktır.
Hükümet talep yönlü makro ekonomi politikalarında genişlemeye gidecektir. Çünkü bütçe açığının düşüklüğü veri alındığında, hükümet bunu kamu borcu dinamiklerinde her hangi bir bozulmaya neden olmaksızın yapabileceğini öngörmektedir.

Ancak Merkez Bankası faizleri daha da aşağıya çekemez zira bu durum liranın değer kaybının artmasına, bu da döviz açığı artışıyla birlikte finansal istikrarın bozulmasına neden olabilir. 

Bankaların risk primi yükseleceğinden dolayı bu gevşeme büyümeyi teşvik edici olmayacaktır. Yine ülkenin düşük döviz rezervi durumu faiz oranlarının daha fazla düşürülmesine olanak vermeyecektir.
Son olarak, politik kriz derinleştikçe, yapısal reform gündemi tekrar canlandırılırken, yatırımcı güveninin sağlanabilmesi için çok daha fazla ekonomik çaba gerekli olacaktır. Hem iç hem de dışarıdaki iktisadi aktörlerin arz yönlü önlemlerin alınacağına dair artık daha ciddi düzeyde ikna edilmeleri gerekecektir. Kısa vadede maliyeti yüksek arz yönlü politikalarla, artırılması hedeflenen kısa vadeli talep yönlü önlemlerin nasıl uyumlulaştırılacağı ise ayrı bir sorundur.

2. Fitch: “Turkish Bank’s Risks Increase Following Failed Coup”, 20 Temmuz 2016:

Ülkede politik kutuplaşma artıyor, bankaların kredi profilleri ve kredi notları kötüleşiyor. Çünkü bankaların kredi profilleri ülke risklerine, döviz piyasalarına erişime ve liranın değerine son derece duyarlıdır.

Şu anda döviz açıklarını kapatmak için bankaların yabancı piyasalardan borçlanmalarında bir sorun gözükmese de, kreditörlerin güveninde ortaya çıkacak bir azalma sermaye girişlerini zayıflatacağından dövize erişim üzerindeki baskı artar ve bu liranın daha da değer kaybetmesiyle sonuçlanır.

2016 yılının ilk çeyreği itibariyle Türkiye’nin 416 milyar dolarlık dış borcunun 170 milyar doları bankaların üzeride görünüyor ki bunun 100 milyarı 12 aydan kısa vadeli.

Liranın değerindeki düşüş sektörün döviz cinsinden kredi verme riskinin arttığını ortaya koyuyor zira döviz cinsinden borçlar sektörün toplam borcunun üçte birini oluşturuyor. Değer kaybı sürerse bankaların zararı artar. Keza banka varlıklarının kalitesi ile ilgili riskler ve sermaye rasyosu üzerindeki baskılar artar.

Bazı bankaların varlık kalite rasyosu turizm sektöründeki riskli kredilerden ötürü daha artabilir. Bu da politik gerilimlerin artmasının sonucunda ortaya çıkar. 

Türk bankalarının kredi notu belirlemesinde devlet tahvillerine ait not kilit noktayı oluşturuyor. 10 yabancı sermayeli bankanın notu (BBB) iken, 5 yerli sermayeli bankanın ki (BBB-). Devlet bankalarının kredi notunu belirleyen şey politik belirsizliklerin nasıl sonuçlanması olacak.
(Commerzbank raporlarıyla devam edecek…)

Darbe Notları 1: 15 Temmuz Darbe Girişimini Açıklamaya Dönük İki Yaklaşım



Darbe Notları 1

15 Temmuz Darbe Girişimini Açıklamaya Dönük İki Yaklaşım

Mustafa Durmuş

Ne denli bilimsel olursa olsun tek bir yaklaşımla, yöntemle ya da tek bir faktörle sosyal, siyasal ve ekonomik yaşamın ve olayların bütün karmaşıklığını tam olarak kavramanın ve açıklayabilmenin zorluğunun altını çizerek, “15 Temmuz başarısız darbe girişiminin” ekonomi politiğini irdelemeye başlayabiliriz.

Bu bağlamda önce, komplo teorilerini, bilimsel bir temel dayanmadıkları ve pratikte de siyaset alanında hareket imkanı bırakmadıkları için, dışarıda tutarak, darbe girişiminin farklı yaklaşımlarca nasıl açıklandığını ele alabiliriz. Bu girişim ve sonrasındaki OHAL uygulamalarının yarattığı ekonomi ve emek alanındaki etkiler ise ayrı bir yazı konusu olacak.

1. “Darbe Mekaniği” yaklaşımı

Bu yaklaşım “15 Temmuz başarısız darbe girişimini”,  hali hazırda ordu içinde mevcut olan bir darbe mekaniğinin işlemesiyle açıklıyor ve daha çok Kürt Hareketince dillendiriliyor. Bu mekanizmayı harekete geçiren gücün de Kürt sorununun bir kez daha çözümsüz bırakılması olduğu ileri sürülüyor.
Kısaca, bu yaklaşıma göre, 7 Haziran 2015 genel seçimlerinin ortaya çıkardığı sonuçlar R.T. Erdoğan’ı, iktidarda kalabilmek için savaş konseptine dönüp orduya muhtaç hale getirince, Balyoz operasyonları gibi operasyonlarla Ergenekoncu generallerden büyük ölçüde temizlenmiş, ama bunların yerini büyük ölçüde Amerikancı-NATO’cu- Fetullahçı generallerin aldığı ordu siyaset içinde giderek kaybettiği gücü tekrar ele geçirmeye başladı. Böylece potansiyel olarak her zaman darbelere açık olan böyle büyük bir askeri yapıda darbe mekaniği devreye girdi ve darbeyi gerçekleştirmek için uygun koşulların oluşması beklendi.

1 Kasım 2015’de tekrarlanan seçimlerden sonra savaş hızlanıp, ordu şehirlere gönderildiğinde ikinci darbe mekaniği de harekete geçirildi. Çünkü Türkiye siyasetinin ağırlık merkezinde yer alan “Kürt sorunu” karşısındaki sert tutumu belli olan ve alanda giderek daha fazla yer alan ordu, bu sayede Erdoğan karşısındaki konumunu daha fazla güçlendirdi. Savaşta güçlendiğine inanan ordu,  Türkiye siyasetini yeniden tasarlamak için siyasal alanda daha fazla rol oynamak istedi ve darbe girişiminde bulundu. Böylece darbe mekaniği bir kez daha harekete geçirildi.

Kısacası bu tez, bir darbe mekaniğinin özellikle son bir iki yıldır, harekete hazır olduğunu ileri sürüyor. Bu mekaniği harekete geçiren gücün de Kürt sorununun askeri çözümünde aktif rol alan ordunun sivil siyaset karşısında güç kazanması olduğunu vurguluyor. Bu ordu içinde kilit noktalarda olanlar ise Fetullahçı üst düzey rütbeli askerler ve Ergenokoncu klik dışında kalan bazı yeni ulusalcı ya da yeni Kemalist rütbeli askerler.

Bu yaklaşım her ne kadar darbe girişiminin Türkiye’nin en önemli sorunu olan Kürt sorunu ile olan ilişkisini kurması ve ordu içindeki kliklerin sivil siyaset karşısında harekete geçmesini açıklaması bakımından önemli bir yaklaşım olsa da, bazı soruların yanıtlarını vermekte yetersiz kalıyor.

(i) Öncelikle, darbe girişimini tek başına “Kürt sorununun çözümsüzlüğü ya da çözüm sürecinin sona erdirilmesi” gibi tek bir faktörle açıklamak yeterli değil. Çünkü bu analize toplumsal sınıflar arası çelişkiler-çatışmalar ve bunların siyasal alana yansımaları, jeopolitik gerilimler ya da riskler, ekonomi alanında olan bitenler dâhil edilmiyor.

Oysa darbe girişimi sonrasında yapılan operasyonlarla kamu görevinden çıkartılan (ya da açığa alınan) başta öğretmenler olmak üzere 50,000 civarında kamu görevlisinin “Fetullahçı Terör Örgütü” ile ilişkilendirilmesi darbe sonrası hesaplaşmanın öncelikli olarak kimler arasında olacağını ortaya koyuyor.

Ayrıca aynı yasa çerçevesinde çıkartılan Milli Emlak Genel Tebliğinde getirilen bazı düzenlemeler, resmi açıklamaya göre 1 milyar dolarlık bir mal ve nakit varlığına el konulan, kapatılan 15 vakıf üniversitesi, 35 sağlık kuruluşu, 1043 özel öğretim kurum ve kuruluşu, 1229 vakıf ve dernek, 19 sendika, federasyon ve konfederasyon, sermayenin iktidara yakın olan kesimi (MÜSİAD gibi) ile FETÖ’nün kapsama alanı içinde olan kesimi arasındaki bir süredir devam eden kavgayı da ortaya çıkartıyor.

Yani bir süredir devlet imkânlarından (ihale vs) faydalanamayan bazı Anadolu sermayesi gruplarının servetine ve sermayesine “çağdaş” bir ilkel sermaye birikimi yöntemiyle el konuluyor. Bu servet bir süre sonra iktidar bloğuna yakın sermaye gruplarına devredilirse sürpriz olmaz.

Diğer taraftan OHAL uygulamalarının uzatılarak ve genel olarak tüm muhalefeti hedefine alacak bir biçimde derinleştirileceğine ilişkin bazı işaretler, darbe girişimi sonraki siyasal gelişmelerin çok daha sert geçeceğini ve gidişatın demokratik hak ve özgürlüklerin daha da budanacağı yönünde olacağı biçimindeki değerlendirmeleri haklı çıkartıyor.

(ii) İkinci olarak yaklaşım felsefi olarak da eleştiriye açık. Kullandığı “darbe mekaniği” kavramı, olay ve olguları ele alışımızda 100 yılı aşkın bir süredir düşüncelerimizi ciddi olarak etkilemiş olan 19yy pozitivizminin ve fen bilimleri devriminin ortaya attığı bir kavram.  

Şöyle ki 19yy’ın ikinci yarısı fen bilimleri ve matematik alanında devrim niteliğinde buluşların gerçekleştiği bir dönem. Bu dönemin buluşlarını etkileyen en önemli isim ise 17. Yüzyılda yaşamış olan ve  ‘Üç Hareket Kanunu’, ‘Yer Çekimi Kanunu’ bulan ve  ‘Rasyonel Mekanik’ kavramını ortaya atan Isaac Newton idi.

Rasyonel mekanik kavramına göre, bir maddeyi anlayabilmek ve ona ilişkin bir sorunu çözebilmek için onu ana bileşenlerine ayırmak ve her bileşene hükmeden, onları harekete geçiren fizik kanunlarını keşfetmek, buradan matematiksel formüllere ulaşmak ve böylece sorunu çözmek mümkün. Buna göre evrendeki her hareket böyle bir mekaniğin kullanılmasıyla tahmin edilebilir.

Newton’un bu buluşu, 19yy pozitivizminden etkilenmiş olan iktisat ve siyaset kuramcıları dâhil hemen her ideolojiye ve uygulamaya da esin kaynağı oldu. Elektromanyetikten kimyaya ve jeolojiye kadar bütün bilimler bu yaklaşıma çok güçlü bir biçimde adapte oldular.

Böylece “eğer Newton mekaniği mühendislik ve fizik gibi alanlarda başarıyla uygulanabiliyorsa, iktisat, devlet ve politik alanda olan biteni açıklamada da kullanılabilirdi”. Kısaca devlet kurumlarındaki ve politika alanındaki aktörlerin davranışlarına ve hareketlerine yön veren güçleri belirlemek yeterlidir.

Bu bağlamda “Darbe mekaniği” yaklaşımına göre ordu içindeki bu kliklerin davranışlarını ve hareketlerinin yönlerini etkileyen şey; yeniden savaş konseptine dönüşle birlikte çözüm sürecinin ortadan kaldırılmasıyla bu kliklerin yeniden güçlenmeleri ve bu gücü sivil siyaset karşısında kullanmak istemeleri varsayımı.

Kuşkusuz her yaklaşım belli ölçüde varsayımlara dayanmak durumunda. Bu noktada  “bu varsayımların gerçekliğe ne kadar yakın olduğu” sorusu önem kazanıyor.

2. Darbe girişiminin jeopolitik açıklaması

Bu yaklaşım meseleyi ABD’nin Orta Doğu’daki hegemonya kaybı ve Türkiye’nin yalnızlaşması bağlamında ele alıyor. Buna göre, ABD bir süredir Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da ciddi bir hegemonya kaybı yaşıyor. Bölge’de göreli olarak elinde tutabildiği tek ülke Mısır. Mısır’da darbeci Sisi’yi destekleyerek bölgeye ilişkin siyasal rejim tercihlerini de ortaya koymuş durumda.
Diğer yandan Suriye’deki savaş sırasındaki tutumu ile Rusya, İran’la kurduğu ilişkiler ve bölgeye yaptığı yatırımlarla Çin bölgede yükselen güç olduklarını ortaya koydular.

Türkiye ise Yeni Osmanlıcı hayallerinin suya düşmesiyle birlikte kendini bölge devletlerinden neredeyse tamamen izole edilmiş bir durumda buldu. Bu durumu düzeltebilmek için de, darbe girişimi öncesinde, başta İsrail ve Rusya ile olmak üzere bölge devletleriyle ilişkileri düzeltmeye yöneldi.

Yaklaşıma göre, darbe girişimi Türkiye’nin ABD’den ve NATO’dan uzaklaşmasını önlemek için yapılmış olan ve el altından ABD’nin desteklediği bir girişim. Darbe girişimi sırasında ABD’li medyanın darbeciler konusundaki yumuşak tutumu ve sonrasında S&P’nin Türkiye’nin puanını düşürmesi bu tezi desteklemek için örnekler olarak sunuluyor.

Öyle ki darbe girişiminin yapıldığı saatlerde J. Kerry sadece “istikrarın sürdürülmesi” dileğinde bulundu. AB Komisyonu Başkan Yrd. Mogherini darbe girişimini açıktan kınamaktan kaçınırken, “demokratik kurumlara saygı gösterilmesi” vurgusunu yaptı. Obama ise darbe girişiminin başarısızlığa uğramasının ardından hükümete desteğini açıkladı.

Darbe girişimi öncesinden başlayan, daha önce dondurulmuş olan ve Rus doğal gazının Avrupa’ya geçişini sağlamaya dönük ‘Mavi Akım Projesi’nin yeniden canlandırılması girişleri de bu tezi destekler nitelikte.

Ayrıca hükümetin ordu ile yaşadığı gerilim, PKK’nin gerek Doğu Beyazıt-İran, gerekse de Irak’tan sağlanan doğal gaz hattına dönük saldırıları güvenlik nedeniyle de bu projenin yeniden gündeme getirilmesinin nedeni olabilir. Hem İsrail hem de Rusya ile düzeltilen ilişkiler sadece bu iki ülkeden doğal gaz temin etmeyi garantilemez, ayrıca Erdoğan’ın bu iki devlet nezdindeci itibarını yeniden tesis etmesine yardımcı olabilir.

Kâr için üretimin zorunlu koşulu olan enerjinin temin edilmesindeki önemi çok büyük olan Mavi Akım Projesinin büyüklüğü, aslında neden ihmal edilemez nitelikte bir proje olduğunu da ortaya koyuyor. 11,4 milyar avroluk 4 hattı içeren bu proje yılda 63 milyar m3’lük bir gaz sevkiyatını içeriyor. Bunun yaklaşık yarısı olan 31,5 milyar m3’lük kısmı tek başına Türkiye, kalanı ise Bulgaristan, Yunanistan ve İtalya tarafından üstleniyor (bu durum diğer ülkelerin sessizliğini korumasının nedenini açıklayıcı olabilir). O denli önemli bir proje ki iktidar blokunun en önemli bileşeni olan Erdoğan Ailesi bu projenin yöneticisi olan bakanlığın kontrolünü bakan - damat aracılığıyla doğrudan elinde tutuyor.

Hükümetin Rusya cephesine doğru kayma eğiliminin bir diğer göstergesi bugün enerji bakanının bu projeye atıfta bulunarak doğal gaz fiyatlarının ucuzlatılacağı müjdesini (!) televizyonlardan vermesiydi.

Diğer taraftan bu teze iki önemli eleştiri yapılabilir. İlki “Avrasya Bloku” olarak da adlandırılan blokun pivotu konumunda olan Rusya’nın içinde bulunduğu durum. Rus ekonomisi bir süredir tarihinin en derin ekonomik sorunlarını ve en derin resesyonunu yaşıyor ve bunun beraberinde getirdiği işsizlik, yoksulluk gibi nedenlerle ülkede sosyal huzursuzluklar giderek artıyor. Ayrıca Rusya’nın Ukrayna ve Orta Doğu’dan dönmesi beklenen binlerce IŞİD’li ile başı belada.  Bu durum Türk sermayesinin eksen kaymasına vereceği desteği azaltan bir etken.

Türk sermayesinden böyle bir kaymaya gelecek itirazın asıl nedeni, AB ve batı ile olan iş, ticaret ve sanayi ilişkilerinden kaynaklanan sınıfsal çıkarlarının zarar görmesi olacaktır. Zira Türkiye son yıla kadar dünyanın en fazla batılı turist çeken destinasyonuydu. En büyük ticari ortakları AB ülkeleri. Sıralamada Irak, Rusya ve İran daha altlarda yer alıyorlar. AB için Türkiye en büyük 5.ihracat, 7.ithalat kapısı. Ayrıca bazı bankalar ve büyük şirketler, başta Alman, İngiliz ve Fransız şirketleri olmak üzere yabancı sermaye ile evlilik yapmış durumda ve bunların her iki tarafta da milyonlarca dolarlık ortak yatırımları söz konusu. Yani Türkiye’nin NATO’dan çıkması, Avrupa ile bağlarını koparması her iki tarafın büyük sermayesi açısından da kabul edilebilir bir durum gibi gözükmüyor.

Sonuç

Bu çapta bir darbe girişimini tek bir faktörle açıklamak mümkün değil. Ancak bu girişim ve beraberinde yükselttiği sivil diktatörlük çabalarına karşı durabilmek için bu girişimin en yüksek soyutlama düzeyinde açıklanmasının çabası içinde olmak da gerekiyor.

Bu bağlamda belki de en net söyleyebileceğimiz şey bu girişimin 12 Eylül 1980 Darbesi gibi bir darbe olmadığıdır. Zira ne dünya ekonomisi 1970’lerin iktisadi krizlerini yaşamaktadır, ne de Türkiye’deki sermaye birikimi rejimi 1980 öncesindeki geçerli rejim gibi tıkanmış, artık yürüyemez durumdadır. Ayrıca yükselen bir sınıf mücadelesi ve işçi sınıfı örgütlülüğü ve sosyalist güçten söz etmek mümkün değil.

Bilindiği gibi 1960’lardan beri uygulanan ve ağırlıklı olarak iç pazara, dolayısıyla göreli olarak belli düzeyde satın alma gücünü garantileyen işçi ve memur ücretlerine dayalı ithal ikameci birikim ve büyüme stratejisi 1970’lerin ortalarından itibaren hem iç hem de dış ekonomik nedenlerden dolayı krize girdi. Sermaye birikim rejimini bu krizden çıkarmak ancak yeni bir birikim rejimi ile mümkün olabilirdi. Bu artık iç pazara değil, kapitalist küreselleşmeye paralel olarak,  dış pazara dayanan bir model olmak durumundaydı. Bu modelin temelini ise rekabetçi işçi ücretleri (yani düşük ücretler), işçi sınıfının örgütsüzleştirilmesi ve genel olarak hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması oluşturuyordu. 1975-1985 döneminde başta Latin Amerika olmak üzere bazı ülkelerde yapılan 15 askeri darbenin getirdiği model aşağı yukarı bu ortak özellikleri taşıyor. Türkiye’de 24 Ocak 1980 Kararları başlangıç oldu ve bu 12 Eylül darbesi ile de perçinlendi.

15 Temmuz darbe girişimi böyle koşulların sonucu değil. Öyle ki geçen yıla göre, bu yılın ilk 6 ayında borsa % 15 yükselmiş ve yabancı sermaye girişleri son yılların en yüksek seviyesine ulaştığı gibi, örneğin 10 yıllık devlet tahvillerinin faizleri de geçen yıla göre düşük durumdaydı.
Bu kez ekonomik kriz darbeye neden olmadı, ama darbe girişimi ve OHAL  bir süredir durgunlukta olan Türkiye ekonomisinin kriz dinamiklerini harekete geçirecek gibi gözüküyor. Özellikle de yabancı kaynak girişinin (azalan yatırımcı güveni gibi nedenlerden dolayı) donması, azalması ve beraberinde çıkışların artması durumunda Türkiye’nin mevcut politik krizine bir de iktisadi kriz eklenecektir.

Bu gelişmelerden hareketle, Gramşi’ye atfen bir değerlendirmede bulunmak mümkün. Gramşi’nin “Tarihsel Blok” adını verdiği, bizim de dar anlamda  “İktidar Bloku” olarak da adlandırabileceğimiz blok büyük bir kırılma yaşıyor(*). Bu kırılma üst yapıda devlet-yönetim krizi, hukuk krizi ve ideoloji krizi olarak kendini gösteriyor. Bir “Hegemonya Krizi” olarak da değerlendirilebilecek bu kriz darbe girişiminin ve sonraki olası yeni girişimlerin de asıl nedenini oluştururken, bu kriz tablosu yukarıdan aşağıya tetiklenmekte olan iktisadi krizle tamamlanacak gibi gözüküyor.

Böyle bir organik krizden iki yolla çıkılabilir. İlki, ucu bir üretim tarzı değişikliğine kadar (sosyalizm) gidebilecek olan demokrasi mücadelesi. İkinci yol ise kabaca önümüze, tarihte de görülmüş olan  üç seçenek koyar:  İlki Bonapartizm’dir. Ancak bunun için yenişemeyen, yani pat durumunda iki sınıf ve buna müdahale edebilecek konumda bir tarihsel figür olmalı. Bu durum Türkiye için geçerli değil. İkincisi askeri diktatörlüklerdir ki bunlardan ilkinin kurulmasına ilişkin girişim başarısız kaldı. Yenileri her an gündeme gelebilir. Üçüncüsü ise bu yollardan en kötü olanıdır:
Otoriter ve totaliter bir faşist diktatörlüğün inşası. Kitlelerin sokaklara çağırılması yeni darbe girişimlerine karşı bir önlem olduğu kadar, yükselen faşizmin kitle tabanının oluşturulması ve sağlamlaştırılması çabası olarak da değerlendirilebilir.

Darbe girişimi sonrasında hızlanan ve bir süredir yerli ve küresel sermaye güçlerinin önerdiği yeni iktidar blokunun-ki buna MHP ve CHP’de dahil edilecek gibi görünüyor- nasıl işleyeceği ya da işlemeyeceği Türkiye’nin bundan sonraki yöneliminde belirleyici etkenlerden bir olacaktır.
(*) Gramşi’ci analiz konusunda kendisi ile de süreci müzakere etme şansı bulduğumuz Prof. Dr. Mehmet Yetiş’in doktora tezine ve diğer çalışmalarına bakılması önerilir.