Darbe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Darbe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Eylül 2019 Pazar

EYLÜL DARBELERİ: ŞİLİ VE TÜRKİYE (2) / 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi


EYLÜL DARBELERİ: ŞİLİ VE TÜRKİYE (2) / 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi

Mustafa Durmuş

12 Eylül 2019

Dün paylaştığım yazımda 11 Eylül 1973’te Şili’de yapılan askeri darbeye değinmiş ve bu darbe ve bu dönemde yapılan diğer darbeleri ABD emperyalizmi ile doğrudan ilişkilendiren bir bakış açısına (1) yer vermiştim.

Bu bakış açısına göre; 1960 sömürgecilik sonrasında iktidara gelen Ulusal Kalkınmacı Yönetimler (batılı kapitalist ülkelerin çıkarlarına ters düşen strateji ve politikalar izlediklerinden) başta ABD olmak üzere diğer emperyalist devletler tarafından düşman olarak ilan edildiler ve bu yüzden de CIA destekli askeri darbelerle devrildiler.

Bu yazım ile ilgili olarak, Türkiye’deki 12 Eylül 1980 darbesi ve özellikle de 15 Temmuz 2016 Darbe Girişimini kapsamadığı, dolayısıyla da eksik olduğu yönünde eleştiriler alınca bu yazıyı kaleme almak gerekli oldu.

DARBELERİN EKONOMİK VE POLİTİK NEDENLERİ

Öncelikle vurgulanması gereken bir konu var. Dün yer verdiğim Ulusal Kalkınmacı bakış açısında yapıldığı gibi, tüm darbeleri sadece ülke yönetimlerinin emperyalizmle ters düşmesi ya da çatışması ile açıklamak doğru değil. 1960 sonrası özellikle Latin Amerika ve Türkiye’deki darbelerde ABD emperyalizminin ve NATO’nun payı elbette çok büyük. Çünkü (ekonomik-parasal ilişkileri bir yana bırakın) darbeciler ve temsil ettiği ordular doğrudan Pentagon ve NATO ile ilişkililer.  

Ancak darbelere neden olan diğer bazı (daha ziyade içsel) ekonomik ve politik faktörler de söz konusu. Bunların başında kuşkusuz derin ekonomik krizler ve politik krizler geliyor. Bunların her ikisi de örneğin 12 Eylül 1980 Askeri Darbesinde son derece etkili olmuşken, 15 Temmuz Darbe Girişimi ve ardından 20 Temmuz OHAL ile gelen ve genelde sivil darbe olarak nitelendirilen gelişmede ekonomik faktörden ziyade politik kriz etkili oldu.

12 EYLÜL 1980 DARBESİ’NE GİDEN SÜREÇ: EKONOMİK VE POLİTİK KRİZ

12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrasındaki askeri yönetim döneminde resmi kayıtlara göre 650 bin kişi gözaltına alındı, 230 bin kişi askeri mahkemelerde yargılandı. Bu dönemde, 1 milyon 683 kişi fişlenirken, binlerce kamu görevlisi 1402 Sayılı Kanun gereğince kamu görevinden mahrum edildi. Tespit edilebilen gözaltında ya da hapishanelerde, işkence vb. yöntemlerle ölüm sayısı 229 oldu. 700 kişinin idamı istendi ve bunlardan 50’si (17 ‘si siyasi hükümlü olmak üzere) idam edildi (2).

12 Eylül Askeri Darbesi öncesinde dünya kapitalizmi uzun süren bir iktisadi durgunluk, Türkiye ekonomisi ise derin bir iktisadi ve politik kriz içindeydi. Türkiye’nin krizi aslında 1962’den itibaren uygulamakta olan kapitalist ithal ikameci büyüme modelinin (en azından Türkiye’deki versiyonunun), bir kriziydi ve kendisini döviz krizi biçiminde gösteriyordu.
Yani ağırlıklı olarak iç pazara, dolayısıyla belli düzeyde satın alma gücünü garantileyen göreli olarak yüksek işçi ve memur ücretlerine dayalı ithal ikameci birikim ve büyüme stratejisi 1970’lerin ortalarından itibaren hem iç hem de dış ekonomik nedenlerden dolayı krize girdi. Sermaye birikim rejimini bu krizden çıkartmak ancak yeni bir birikim rejimi ile mümkün olabilirdi. Bu artık iç pazara değil, kapitalist küreselleşmeye paralel olarak,  dış pazara dayanan bir model olmak durumundaydı. Bu modelin ekonomi-politik temelini ise rekabetçi işçi ücretleri (yani düşük ücretler), işçi sınıfının örgütlerinin dağıtılması ve genel olarak hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılması oluşturuyordu.
Krizden çıkış için önce 24 Ocak 1980 Kararları adı altında IMF-Dünya Bankası kaynaklı istikrar tedbirleri ve yapısal uyum programları uygulandı. Bu kararlar Türkiye’yi hızla küreselleşen kapitalizme -emperyalizme yeni ve daha sağlam bir biçimde eklemlemeyi hedefleyen kararlardı.  Bu kararların hayata geçirilebilmesi için (aksak işlese de) mevcut parlamenter demokratik rejimin ortadan kaldırılması gerekiyordu. Çünkü işçi sınıf hareketi ve sendikalar güçlenmiş, toplumsal muhalefet ayağa kalkmıştı. On binlerce işçi grevdeydi. İşçi ve emekçilerin haklarını, ekonomik ve politik örgütlerini ortadan kaldıran bir tür açık diktatörlüğe ihtiyaç vardı. Bu ihtiyacı 12 Eylül Askeri Darbesi ile kurulan askeri diktatörlük karşıladı.
Bu süreçte,  bu kararlara ve bu kararları uygulayan askeri ve sivil yönetimlere uluslararası sermaye, emperyalist devletler, IMF, Dünya Bankası ve OECD gibi uluslararası kuruluşlar da destek verdiler.
24 Ocak Kararları ve 12 Eylül Askeri Diktatörlüğünün sonucunda; Türkiye ekonomisinin makroekonomik performansı artırıldı; yerli ve uluslararası sermayenin kârlılığı restore edildi ve ekonomi yeniden dış borç geri ödemesi yapabilir hale getirildi. Bunun faturası ise (açık diktatörlük şartlarında) işçi ve emekçi sınıflara ödettirildi. İşçilerin reel ücretleri ve köylülerin gelirleri düştü,  gelir dağılımı daha da bozuldu. Düşük ücret, yüksek reel faiz, zamlar ve devalüasyonlar ile halk daha da yoksullaştırıldığı gibi, ekonomik ve demokratik haklarından mahrum bırakılarak askeri diktatörlük altında ağır bir zulme uğratıldı (3).
Darbeden bu yana geçen otuz dokuz yıl boyunca Türkiye Neo-liberal politikalara teslim edilerek bir bütün olarak hızla dönüştürüldü,  özelleştirmeler ve serbestleştirme politikalarıyla ekonomi küresel kapitalizme ve emperyalizme daha da bağımlı hale getirildi, kalkınma ve sanayileşme çabalarından vazgeçildi.
15 TEMMUZ 2016 DARBE GİRİŞİMİ VE OHAL

Bu darbeden sonra da ülkede post modern darbeler gerçekleşti. En sonuncusu ‘15 Temmuz Başarısız Darbe Girişimi’ olarak tarihe geçti. Bazılarına göre ‘kontrollü bir darbe’ olan bu girişim 12 Eylül 1980 darbesi öncesindeki gibi ekonomik kriz koşullarının yol açtığı bir darbe değildi.  
Çünkü darbe öncesi yıla göre, darbe yılının ilk 6 ayında borsa yüzde 15 yükselmiş, yabancı sermaye girişleri son yılların en yüksek seviyesine ulaşmış ve 10 yıllık devlet tahvillerinin faizleri de geçen yıllara göre düşmüştü.
Kısaca 15 Temmuz 2016 Darbe Girişiminin ardındaki faktör ekonomik krizden ziyade politik krizdi. Bu krizin bir ayağı 2013 yılından o yana iyice belirginleşen FETÖ-AKP çatışmasıydı. Diğer ayağı ise Orta Doğu’da Türkiye’nin de parçası haline geldiği savaşla birlikte iyice karmaşık bir hal alan Kürt Sorunuydu. Öyle ki 2015 yılında çatışmasızlık sürecine son verip savaş konseptine geri dönüşü sağlayan üst akıl darbe mekaniğini de harekete geçirdi.
Darbe girişiminden sadece 1 hafta sonra ilan edilen OHAL ve devreye sokulan KHK’ler neo-liberal, neo-popülist ve neo-otoriter bir rejimin kurulmasının ilk adımları oldu. Geçen 3 yıl boyunca parlamenter demokrasi ortadan kaldırılıp, güç ve iktidarın tek elde toplanmasına izin veren bir Türk Tipi Başkanlık Sistemi kuruldu.
OHAL döneminin yol açtığı çok ağır insani, sosyal, siyasal ve ekonomik maliyetleri görebilmek için ise çarpıcı bir yazıya (4) ve geniş çaplı bir araştırmaya dayalı olarak hazırlanan 993 sayfalık raporu incelemek yeterli (5).
Yeni rejim altında da politik kriz atlatılamadığı gibi, ekonomi derin bir krize sürüklendi.
2016 yılı ekonomik olarak kayıp yıl sayılırken, 2017 yılında, biraz yeni büyüme hesaplama yönteminin etkisi, biraz da Kredi Garanti Fonu’nun devasa boyutlara ulaşan kredileriyle ekonomi hormonlu bir biçimde büyütüldü. Ancak 2018 yılından itibaren ekonomi sert biçimde yavaşladı ve tüm parasal ve reel göstergelere göre derin bir kriz girdi. Yani bu kez politik kriz ekonomik krizi tetikledi. Bu süreç hala devam ediyor.
DİP NOTLAR:
(1)  Jason Hickel, The Divide-A brief Guide to Global Inequality and Its Solutions, Windmill Books, 2017, s. 112-133.
(2)  Mustafa Durmuş, “12 Eylül Askeri Darbesinin Ekonomi Politiği”, Memleket Siyaset Yönetim Dergisi, 2011/15, s. 95-139.
(3)  Agm.
(4)  Nejla Kurul, “KHK’lilerin yası tutulabilir mi?”, https://www.gazeteduvar.com.tr (20 Temmuz 2019).
(5)  Mağdurlar İçin Adalet Topluluğu, İkinci Yılında OHAL’in Toplumsal Maliyetleri Araştırma Raporu (Ocak 2019).

EYLÜL DARBELERİ: ŞİLİ VE TÜRKİYE (1) / Sömürgecilik Sonrası Dönemde Yapılmış Olan Askeri Darbelere İlişkin Bir Değerlendirme


EYLÜL DARBELERİ: ŞİLİ VE TÜRKİYE (1) / Sömürgecilik Sonrası Dönemde Yapılmış Olan Askeri Darbelere İlişkin Bir Değerlendirme

Mustafa Durmuş

11 Eylül 2019

Bugün, bundan tam 46 yıl önce Şili’de demokratik yollara iktidara gelmiş olan Sosyalist Başkan Allende ve Hükümetine karşı CIA tarafından organize edilmiş olan ve faşist General Pinochet öncülüğündeki Cunta tarafından yapılan kanlı darbenin yıldönümü.

Yarınsa, yine CIA tarafından organize edilmiş olan, yerli büyük sermaye tarafından da desteklenen ve faşist General Kenan Evren öncülüğündeki Cunta tarafından gerçekleştirilen 12 Eylül 1980 askeri darbesinin 39. Yıldönümü.

12 YILDA 15 DARBE

Bu darbelerle birlikte 1973-1985 tarihleri arasında başta Latin Amerika olmak üzere Uzak Doğu ve Orta Doğu coğrafyasında 15 civarında askeri darbe gerçekleşti. Ardından askeri diktatörlükler iş başına geldiler.

Bu darbelerin neden olduğu insani kayıplar, sosyal kayıplar ve ekonomik kayıplar ve nedenleri üzerine şu ana kadar çok şey yazıldı (bunlardan biri de tarafımca yazılmış olan “12 Eylül Askeri Diktatörlüğünü Ekonomi Politiği” adlı bir kitapçıktı. Bu çalışma Memleket Siyaset Yönetim Dergisi’nin 2011 /15 sayısında aynı adla yayımlandı).

Burada bu darbeleri bir başka bağlamda ele alan bir kitaptan bazı alıntılar yapacağım. Kitabın adı “The Divide-A brief Guide to Global Inequality and Its Solutions”. Yazarı Britanyalı bir akademisyen Prof. Jason Hickel. Basım tarihi 2017.

ULUSAL KALKINMA STRATEJİSİNE KARŞI ASKERİ DARBELER

Kitabın bu darbelere ilişkin temel yaklaşımı; bu darbelerin yapıldığı ülkelerde sömürgecilik sonrası döneme denk düşen Ulusal Kalkınmacı strateji ve politikaların uygulanıyor olmasının ABD emperyalizmine ve batıya verdiği rahatsızlık (yazarın olaylara daha çok emperyalizm (Kuzey) ve emperyalizme bağımlı ülkeler (Güney) arasındaki çatışmalardan bakan ve tartışmaya açık bir perspektifi olduğunu belirtelim). Yazının bundan sonrası tarafımdan kitaptan yapılmış özet çeviri biçiminde olup ve yazara aittir (s. 112-133).

“2. Dünya Savaşı sonrasına denk düşen Sömürgecilik Sonrası Dönemde Afrika (özellikle de Gana ve Mısır ) bir tür Afrika sosyalizmini denerken, Hindistan ve Doğu Asya’da benzer uygulamalar görüldü, buralarda bebek sanayiler kuruldu. Bunlar Batıya karşı yüksek gümrük tarifeleri uyguluyor, yabancı sermaye kontrolü yapıyor ve yabancıların özel mülkiyeti edinmesini kısıtlıyordu.

1960-1970’leri kapsayan bu Kalkınmacı Dönemde azgelişmiş ekonomiler yılda ortalama yüzde 3,2 oranında büyüdüler. Bu, sanayi devrimi döneminde batı ekonomilerinin büyüme hızlarının 2-3 katı ve sömürgecilik döneminin sömürge ekonomilerinin büyüme hızının ise 6 katından fazlaydı.

Gelir ve servet uçurumu azaldı. Öyle ki Latin Amerika’da en zengin yüzde 20 ile en yoksul yüzde 20 arasındaki servet farkı yüzde 22 azaldı, refah arttı.

1960 yılında ABD’de ortalama kişi başı gelir Doğu Asya’dakinden 13,6 kat fazlayken, bu oran 1970’lerin sonlarında 10,1’e geriledi (yüzde 26 düzelme yaşandı). Güneyin yükselişi Birleşmiş Milletler nezdinde UNCTAD’ın kurulmasıyla sonuçlandı.

MUSADDIK, SUKARNO, ALLENDE…

Kuşkusuz bu gelişmeler Batı ve ABD için tehlike arz ediyor ve darbeler çağının da önünü açıyordu. Öyle ki 1953 yılında ABD’de Eisenhower Başkan olduğunda, “kalkınmacılığı komünizme açılan yol olarak” niteleyip lanetlemişti. Bu tutum darbeler dönemini başlattı. İlk hedef İran ve Musaddık oldu. CIA darbesiyle Musaddık devrildi ve yerine Şah Pehlevi getirildi.

Guatemala’dan Brezilya’ya kadar birçok Latin Amerika ülkesinde United Fruit Company gibi büyük Amerikan şirketlerine toprak,  arazi gibi imkân ve imtiyazlar sunan yerli diktatörler korunurken, Kalkınmacı Paradigmaya yönelenler birer birer devrildiler.

Guyana’da, o ana kadar seçilmiş ilk Marksist devlet başkanı 1953 yılında İngiltere tarafından devrildi. Küba’daki 1961 Domuzlar Körfezi çıkartması (Castro’ya karşı) başarısız kaldı.

Endonezya’da CIA, IMF politikalarına karşı çıkan ve yoksullardan yana yeniden bölüşüm programlarını başlatan Sukarno’yu devirmeyi amaçlayan General Suharto’ya destek verdi. ABD askeri destek ve istihbarat desteği sundu. Suharto böylece 1965 yılında yüzyılın en kanlı iç savaşını başlatarak 500 bin ila 1 milyon arasında Sukarno taraftarını katletti. 1967’de Suharto kontrolü tamamen ele geçirdi.

1966 yılında Gana devlet başkanı bir askeri darbe ile devrildi ve ekonomi IMF ve Dünya Bankası’na teslim edildi.

Bu arada, 1940-1950’lerde ABD’de gelir vergisi oranları yüzde 90’a yaklaşmıştı. Bu dönem söylenenin aksine en yüksek büyüme oranlarının da elde edildiği,  aynı zamanda reel ücretlerin yüksek, sendikalaşma oranının yüzde 35’leri aşarak tarihsel zirve yaptığı bir dönemdir.

HAYEK VE FRIEDMAN DEVREDE

Gelişmeler sonucunda servetten aldığı paylar göreli olarak azalan sermaye sahibi seçkinler çareyi Hayek ve Friedman’a sığınmakta buldular. Bu iki sağcı 1947 yılında diğer sağcı entellektüeller ve politikacılarla birlikte Mont Pelerin Topluluğunu kurdu.
Friedman’a göre, enflasyon ve işsizliğin nedeni piyasaların gerçekten serbest olmamasıydı. Bu nedenle de devlet müdahaleciliğine son verilmeliydi. Ancak serbest piyasaları sadece ekonominin yasalarıyla değil, demokrasi ve özgürlük değerleriyle ilişkilendirdiğinden fikirleri oldukça güçlü bir görünümdeydi (Kapitalizm ve Özgürlük adlı kitabı).

Friedmancılara göre sadece Keynesyenler değil, komünistler, sosyal demokratlar ve Güney’deki Kalkınmacılar da ulusun düşmanıydılar. Bu iki sağcı akademisyen fiyat kontrollerine, asgari ücret yasalarına ve yoksullara verilen sübvansiyonlara karşıydılar.
1929’da patlak veren Büyük Depresyonla birlikte etkisini yitiren Klasik liberalizmi yeniden canlandıran bu iki akademisyenin öncülüğünü yaptığı bu ideolojinin adı Neo-liberalizm oldu. Neo liberaller, emekçilere verilen sübvansiyon ve diğer devlet desteklerine karşı iken, zenginleri ve büyük şirketleri koruyan düzenlemelerden ve teşviklerden yanaydılar. Şikago Okulu ise sağcıların 1970’lerdeki mabedi idi.

ŞİLİ: NEO-LİBERALİZMİN İLK DENEK’İ

Şili uygulamaları Neo-liberalizmin ilk uygulamalarıdır. Neo liberal uygulamalar asgari ücret yasasını çıkartan, ekmeğin fiyatını düşüren, ücretsiz öğrenci yemeği veren, düşük gelirlilere konut imkânı sunan, işçi sınıfının kamusal ulaştırmadan daha fazla yararlanmasına imkân veren, bakır madenlerini kamulaştıran, köylülere yeniden toprak dağıtan, sömürgeci Latifundia sistemine son veren Allende Hükümetine karşı CIA destekli Pinochet darbesi ve askeri diktatörlüğünün ardındaki ekonomik ve sosyal program olarak hayata geçirildi.

Darbecilere İngiliz yapımı savaş uçakları da Başkanlık sarayını bombalamak suretiyle destek verdi.  Darbe ile birlikte CIA’nın fonladığı bir grup Şilili ekonomist (Şikago Üniversitesi Mezunları- Şikago Çocukları diye bilinirler) yeni rejimin ekonomik programını oluşturmakla görevlendirildiler. Bunların rehberi ise Friedman’ın Kapitalizm ve Özgürlük adlı kitabıydı.

Programın ilk etkileri enflasyonun yüzde 341’e, ekonominin resesyona ve işsizliğin yüzde 19’a yükselmesiyle görüldü. Sonraki yıllarda devasa bir özelleştirme başlatıldı. 500’den fazla kamu işletmesi (bankalar dâhil) özelleştirilerek satıldı.  Okullar ve sosyal güvenlik sistemi özelleştirildi, tarifeler kaldırıldı, fiyat kontrollerine ve gıda sübvansiyonlarına son verildi. Sosyal hizmetler için bütçeden ayrılan pay yarıya düşürülürken, ordunun payı artırıldı”.

…devam edecek


23 Ağustos 2016 Salı

Darbe Notları 6: İnsan hakları ihlalleri yabancı yatırımcıyı caydırır mı?



Darbe Notları 6

İNSAN HAKLARI İHLALLERİ YABANCI YATIRIMCIYI CAYDIRIR MI?

Mustafa Durmuş

Darbe girişimi ve sonrasındaki gelişmelerin, ekonomik istikrarın ve büyümenin sürdürülebilirliği anlamında ekonomiye olası etkileri tartışılmaya devam ederken, OHAL uygulamaları ile tekrar gündeme gelen insan hakları ihlalleri yeni bir sorunun sorulmasına neden oluyor: 

“Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı sermaye yatırımları insan hakları ihlallerinden etkilenir mi, etkilenirse bunun ekonomi üzerindeki sonuçları neler olabilir?” 

Türkiye ekonomisinin yapısal bir sorunu olan sermaye ve kaynak temini açısından dışa bağımlılığı ve şu ana kadar gelen sermayenin kısa vadeli ve spekülatif kazanç amaçlayan sıcak para niteliğinin ağır bastığı, buna karşılık yeni yatırımlara dönük sermaye girişlerinin keskin bir şekilde azalarak iyice azaldığı bir dönemde, bu yatırımlar bu kez de insan hakları ihlalleri nedeniyle kesilirse Türkiye % 7-8 civarındaki tasarruf-yatırım açığını nasıl kapatacaktır?

İç tasarruf oranının % 13’e kadar gerilemiş olması orta vadede bu açığın iç kaynaklarla kapanmasını mümkün kılmıyor. T. Varlık Fonu gibi fonların da bu derde çare olamayacağı açık (http://siyasihaber3.org/dokunulmaz-statatusunde-bir-fon-tur…)

Garriga isimli bir bilim kadınının 135 geri bıraktırılmış ülkeden derlediği verilere dayalı olarak yaptığı araştırma insan hakları ihlallerinin doğrudan yabancı sermaye yatırımları üzerindeki etkileri konusundaki kafa karışıklığına yanıt niteliğinde (Ana Carolina Garriga, “Human Right Regimes, Reputation and Foreign Direct Investment”, International Studies Quarterly, 2016 (60), s. 160-172).
Çünkü ilk bakışta, insan hakları ihlallerinin yoğunluğu ile ülkeye gelen yabancı sermaye akımları arasında negatif bir ilişki olduğu göze çarpıyor.  Yani bu tür ihlaller (düşünce, ifade, örgütlenme özgürlüğü, kimlik ve inanç özgürlükleri, cinsiyet ayrımcılığının olmaması, LGBTİQ bireylerinin haklarına yönelik vs) arttığında ülkeye gelen yabancı sermaye azalıyor.

Diğer taraftan eğer söz konusu ülke, “insan hakları sözleşmesi ya da rejimini” kabul etmişse durum değişiyor ve yabancı sermayenin hassasiyeti ortadan kalkıyor.

Garriga bunu, “yabancı sermayenin bu tür anlaşmaları/sözleşmeleri ya da taahhütleri kendi itibarını koruyan bir şemsiye olarak gördüğünü, gerçekte ülkede ciddi insan hakları ihlalleri olsa da, eğer ülke görüntüde uluslar arası insan hakları sözleşmesine imza atmışsa ya da bu doğrultuda bir taahhüdü varsa, bu durumun yabancı yatırımcılar açısından yeterli bulunduğu” biçiminde açıklıyor.

Kısaca, 135 ülkenin deneyimlerinin ele alındığı bu araştırmada, yabancı yatırımcılar için, gerçekte olan bitenden ziyade, görüntünün önemli olduğunun, bu tür anlaşmalar varsa bu görüntünün yabancı sermayeyi tatmin ettiği gerçeğinin altı çiziliyor.

Bu araştırma, kapitalist bir sistemde yatırımcıyı harekete geçiren temel etkenin (ekonomik istikrar, güven ve olumlu beklentiler gibi faktörlerin ötesinde); toplumsal ihtiyaçları karşılamaya ya da toplumsal iyiliğe, kamu yararına dönük üretimin değil, asıl olarak kâr, daha fazla kâr ve en fazla kâr elde etmek olduğu şeklindeki  A. Smith, D. Ricardo ve K. Marks’tan bu yana ortaya atılmış olan yüzlerce yıllık tespitin doğru olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Kapitalizm asıl olarak, büyük sermaye şirketleri arasındaki rekabet aracılığıyla işliyor. Ancak günümüzde bu rekabet firmalar arasındaki, ürün fiyatları üzerinden yürütülen bir rekabetten ziyade, emek gücü ve hammadde/kaynak maliyetleri üzerinden yapılıyor. Yani emek gücünü ve hammaddeyi ve doğal kaynağı en ucuza hangi şirketler elde ediyorsa, pazarda onlar avantajlı hale geliyor ve diğerlerini dışarı atıyor ya da ele geçiriyor.

Bu nedenle de özellikle de kapitalizmin krizinin artık kronik bir hal aldığı neo liberal çağda, en ucuz emek gücü ve doğal kaynak (enerji başta olmak üzere) temini için kıyasıya bir rekabet ortaya çıkıyor. Bu durum da her türlü emek karşıtı politikanın (düşük ücret, esnek çalıştırma, sendikasızlaştırma vs), insan hakları ihlallinin ve doğa tahribatının önünü açıyor. 

En fazla kârı yapmak ve bunu koruyabilmek için sistemin egemenleri, doğayı da, demokrasiyi de, insan haklarını da (kapitalistlerin bazıları sübjektif olarak bu niyette olmayabilirler), özellikle de ekonomik durgunluk ya da kriz dönemlerinde,  ortadan kaldırıyor ya da minimuma indiriyorlar. Buna hazır politik rejimlerle uzlaşabiliyor,  hatta bu tür rejimlerin kurulmasına destek verebiliyorlar. Ekonomistler bunun teorisini oluşturabiliyorlar (M. Friedman’ın, 1970’lerde Şili’deki askeri diktatör Pinoche’nin ekonomi danışmanı olarak görev yaptığını ve neo liberal politikaların ilk olarak bu ülkede denendiğini ve sonrasında tüm dünyaya yayıldığını hatırlayalım). 

Özgürlüklerle ilgili sermayenin kırmızı çizgisi ise özel mülkiyetin ve bundan kaynaklanan ‘haklar’ın korunmasıdır.  Sermaye açısından üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet garanti altına alındıkça ve serbestçe kâr çıkarımı yapılabildiği sürece insan hakları, demokrasi gibi şeyler sadece platonik bir ilişki olarak kalabilir.

Bir başka anlatımla, yatırımların temel güdüleyicisi ve nedeni kâr mekanizması olduğu sürece ve bu mekanizma (dolayısıyla da artı değer sömürüsü) ortadan kaldırılmadığı sürece, H. Zinn’in de vurguladığı gibi, insanın, emeğin ve doğanın gerçek anlamda özgürleşmesi mümkün değil.
Bu bağlamda Türkiye’deki yabancı sermaye yatırımcıları açısından insan hakları ihlalleri konusu, kârlı üretim, örgütsüz ve ucuz emek, yeni özelleştirme imkânları, yeni kârlar ve rantlar gibi çıkarlardan sonra gelmektedir. Ekonominin istikrarlı büyüme potansiyeli devam ettiği, “yapısal reformlar” adı altında talep ettikleri emek karşıtı emek gücü piyasa reformları yerine getirildiği, yeni özelleştirmelerle yeni fırsatlar yaratıldığı (www.hurriyet.com.tr/ozellestirme-torbasi-geliyor) ve kendilerine üretim-kâr transferi güvencesi verildiği sürece, aşırı sermaye nedeniyle getirinin küresel çapta düştüğü bir zamanda,  insan hakları sözleşmesine atılmış olan imzanın ya da bu yöndeki taahhütlerin varlığı bu yatırımcılar açısından yeterli olabilecektir.

DARBE NOTLARI 5: Moody's Türkiye'nin Notunu Pas Geçti




DARBE NOTLARI 5

Moody's Türkiye'nin Notunu Pas Geçti

 Mustafa Durmuş

S&P, Moody’s ve Fitch gibi kuruluşların kararlarının, uluslar arası sermaye hareketleri üzerindeki etkileri aracılığıyla Türkiye ekonomisi ve siyaseti üzerinde bu denli etkili olduğu gerçeği, bizim bir kez daha emperyalist kapitalist sistemi masaya yatırmamızı ve bu kuruluşlardan, uluslar arası sermaye hareketlerinden bağımsız davranabilecek bir ekonomi ve siyaset modelini ve demokratik bir toplum inşasını nasıl gerçekleştirebileceğimizi bir kez daha düşünmemizi acilen gerekli kılıyor.

http://img.haberler.com/manset/0/moody-s-turkiye-yi-pas-gecti_x_8677674_86_z1.jpg
Dün, uluslar arası yatırımcıların ve Türkiye ekonomisini yönetenlerin merak ve endişe ile beklediği karar açıklandı. Uluslar arası kredi derecelendirme kurumu Moody’s Türkiye’nin notunu düşürmedi, görünümünü değiştirmedi. 

Hatırlanacağı üzere Moody’s 18 Temmuz’da yaptığı açıklamada Türkiye’nin kredi notunu ve not görünümünü “negatif” izlemeye almış ve “Eğer Türkiye ekonomisi, kurumları, dışsal pozisyonu artan politik riskten kaynaklı baskıya karşı durabilir, güven ve büyümeyi koruyabilirse, ekonomik reformlarını artırabilir, döviz rezervi ve ödemeler dengesinde daha fazla bozulmanın önüne geçebilirse, Moody’s Türkiye’nin Baa3 olan kredi notunu teyit etmeyi değerlendirebilir” (bloomberg) ifadelerine yer vermişti.

Dünkü açıklama Hükümet ve ekonomi yönetimi çevrelerince, beklendiği gibi, memnuniyetle karşılandı, derin bir nefes alınmasını sağladı. Hatta ekonominin yönetiminden sorumlu olan bazı bürokratlar bunu, “Türkiye ekonomisinin darbe girişimine rağmen ne kadar sağlam bir biçimde ayakta kaldığının bir kanıtı” olarak yorumladılar. Bloomberg bu kararı, “Moody’s Türkiye'nin not değerlendirmesini pas geçti” biçiminde verdi ve her hangi bir yorum yapmadı.

Bu kararın ekonomi üzerinde artmış olan basıncı bir miktar azaltması beklenebilir zira karar yeni bir not düşürümü biçiminde çıksaydı J.P.Morgan’ın tahminiyle 7,2 milyar doları devlet tahvillerinden ve 1,5 milyar doları özel sektör kredi piyasasından olmak üzere 8,7 milyar dolarlık bir sermaye çıkışı olabilecekti. Bu da doların kurunun tekrar 3.10 liraya, 10 yıllık devlet tahvili faizinin % 10 düzeyine ve kredi sigorta risk priminin (CDS spredi) 50 puan daha yükseğe çıkmasına neden olabilirdi. Bu karar ile dolar kuru 2.85’e kadar gerileyebilir.

Tehlike tamamen geçti mi? Bunu söylemek çok zor, zira hem Türkiye ekonomisinin en yumuşak karnı olan yabancı sermaye akımlarına olan bağımlılığı ve cari açık sorunu, hem de özel sektörün devasa boyutlara ulaşan dış borçları ve düşük yatırım sorunu devam ediyor, aynı zamanda da bu sorunları daha da derinleştirebilecek politik riskler sürüyor. 

Türkiye ekonomisinin sakinleşmesi önemli ölçüde siyasetin normalleşmesine, demokratikleşmesine, AB ile ilişkilerin normalleşmesine bağlı gibi gözüküyor. Siyasal iktidarın demokrasiye mi, yoksa darbe girişiminin sunduğu imkânlarla daha fazla otoriterleşme ve totaliterleşmeye mi yöneleceği ekonominin geleceğini belirleyecek gibi görünüyor.

Gelelim Moody’sin kararında es geçilen kısıma. Türkiye’nin puanı Baa3, görünümü negatif. Bu yatırımcı jargonunda “yatırım yapılabilirlikte asgari düzey” anlamına geliyor. Yani ekonomi çok önemli bir eşikte. Ekim’de ya da Aralık’ta yapılacak yeni bir değerlendirmede not düşürüldüğü anda (hala bu olasılık % 50’dir) Türkiye “yatırım yapılamaz düzeye” (non-investment grade status) ve devlet tahvilleri “çürük düzeye” (junk bond) geriletilecektir ki yeniden üretim ve finans temini açısından uluslar arası yatırımcılara bu denli bağımlı bir ekonomi için bu bir felaket durumudur.
Artık Fitch’in kararı beklenecektir. Moody’sin ardından bu kuruluşun da Türkiye’nin notunu değiştirmesi düşük bir olasılıktır.

Moody’sin bu kararı siyasilerin söylemindeki bir çelişkiyi de ortaya çıkardı. Darbe girişiminin ertesinde S&P not düşürdüğünde, bu durum bazı çevrelerce “Türkiye düşmanlığı” ile açıklanmış ve tepki gösterilmişti, şimdi Moody’si notu değiştirmemesi “Türkiye dostluğu” ya da “tarafsızlık” olarak mı izah edilecektir? 

Bu konuda refleksif açıklamalar yapanların bir kez daha oturup düşünmeleri gerekir (daha önce de vurgulandığı gibi bu tür kurumlar, bir boyutuyla, küresel kapitalist sistemin gözlemci kuruluşlarıdır ve onun sınıfsal ve politik-devletlerarası güç ilişkilerinden bütünüyle bağımsız davranmaları beklenemez).

S&P, Moody’s ve Fitch gibi kuruluşların kararlarının, uluslar arası sermaye hareketleri üzerindeki etkileri aracılığıyla Türkiye ekonomisi ve siyaseti üzerinde bu denli etkili olduğu gerçeği, bizim bir kez daha emperyalist kapitalist sistemi masaya yatırmamızı ve bu kuruluşlardan, uluslar arası sermaye hareketlerinden bağımsız davranabilecek bir ekonomi ve siyaset modelini ve demokratik bir toplum inşasını nasıl gerçekleştirebileceğimizi bir kez daha düşünmemizi acilen gerekli kılıyor.