Çin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mart 2020 Pazartesi

KORONA VİRÜSÜ (COVID-19) DOSYASI (1)- Nasıl ortaya çıktı, ne kadar önemli?



KORONA VİRÜSÜ (COVID-19) DOSYASI (1)-
Nasıl ortaya çıktı, ne kadar önemli?

Mustafa Durmuş

9 Mart 2020


 “Dünya ekonomisindeki durgunluk belirginleşiyor, iklim krizi riski artıyor, gelir ve servet dağılımı adaletsizliği zirvede, otoriter, pro-faşist yönetimler işbaşında, militarizm ve savaşlar hız kesmiyor” derken yeni bir sorunumuz daha oldu: Öldürücü Korona Virüsü ya da bilimsel adıyla COVID-19.

Bu virüse karşı acil önlemler olarak; karantina, evlerde tecrit ve zorunlu izinlerin yanı sıra (finans piyasalarındaki kaybı telafi etmek için) başta faiz oranlarının düşürülmesi ve parasal genişlemeye gidilmesi gibi para politikası ve vergilerin ertelenmesi gibi maliye politikası önlemlerine başvuruluyor.

Virüsle mücadele için alınan bu önlemler toplum ya da halk sağlığını korumaktan ziyade piyasaların ve kârların korunmasını sağlamaya dönük olduğunu gösteriyor.


NE KADAR CİDDİ?

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 5 Mart tarihli açıklamasına göre; Korona Virüsü ile ilgili dünya çapında 95,265 rapor edilmiş vaka mevcut ve şu ana kadar 3,281 ölüm gerçekleşti.  Çin’in dışında 33 ülkede 2,055 vaka belirlendi.(1)

Bir başka kaynağa göre (2); virüsün görüldüğü ülke sayısı 90'ı geçiyor. Özellikle salgının İtalya'ya sıçramasının ardından Avrupa ülkelerindeki vaka sayısı hızla arttı.
ABD’de ise virüs hızla yayılıyor. Şu ana kadar 16 eyalette görüldü. 4 Mart tarihi itibariyle 9 kişi öldü. California, New York ve Washington en çok etkilenen yerler. (3)

Avrupa'da (6 Mart 2020 itibariyle) sadece 9 ülkede virüs henüz görülmedi: Türkiye, Bulgaristan, Arnavutluk, Karadağ, Kıbrıs, Kosova, Slovakya, Malta ve Moldova. Virüsün Ortadoğu'daki yayılması ise büyük oranda İran üzerinden oldu.

Diğer yandan bu verileri kuşku ile karşılamak lazım zira bunlar hali hazırda yapılmış olan testlere göre oluşturulmuş veriler.  Oysa gerek yeterli test kitinin olmaması, gerekse de bu kitlerin çok pahalı olması ve bireylerin bunları finansal olarak karşılayamaması gibi nedenlerle, çok sayıda potansiyel virüs taşıyıcısı vaka kayıtlarında yer almıyor. Ayrıca hükümetler vaka ve ölüm sayısını daha düşük gösterebiliyorlar (4).

GRİP VİRÜSÜNDEN 30 KAT DAHA HIZLA YAYILIYOR

Korona Virüsü insandan insana geçiyor ve iki haftalık kuluçka dönemi söz konusu. Böylece iki hafta boyunca belirtiler görülmüyor. Sonrasında virüs ve hastalık bir salgına dönüşüyor. Böylece grip virüsünden 30 kat daha hızlı yayılan bir virüsten söz ediliyor. Bu da virüsün bu hızla yayılması sürerse (Güney Kore, ABD, Japonya ve İran’da yayılma sürüyor) yakın gelecekte daha fazla vaka ve ölüm ile karşılaşma olasılığı çok yüksek.

Nitekim DSÖ’ye göre virüsü kapanların ortalama yüzde 3,4’ü ölüyor. Harvard Üniversitesi’nden Dr. Lipsitch’e göre ise virüsün yayılması önlenemezse dünya nüfusunun yüzde 60’ı virüsten etkilenebilir. DSÖ’nün sözünü ettiği ölüm oranıyla bu onlarca milyon insanın ölebileceği anlamına geliyor. (5)

Dikkatli davranırsanız, genç ve sağlıklıysanız, iyi besleniyorsanız virüs kapma ve ölme riskiniz düşük. Buna karşılık yaşlı ve sağlıksızsanız, üstelik de yoksulsanız, yani kötü bir yaşam sürüyorsanız riskiniz bir hayli yüksek. Kısacası olası ölümlerin büyük çoğunluğu halk sınıflarından, yoksullardan olacak.

İNSANIN DOĞA ÜZERİNDE KURDUĞU TAHAKKÜM VİRÜSÜN HAYVANDAN İNSANA GEÇİŞİN ASIL  NEDENİ

Dünya Sağlık Örgütü ve bilim insanları bu virüsün başlangıçta hayvandan insana bulaştığını, sonrasında ise mutasyona uğrayarak insandan insana geçtiğini ileri sürüyorlar. Ancak virüsün neden ve nasıl ortaya çıktığı konusunda tatmin edici bir bilimsel açıklamaları yok.

Korona Virüsü (CoV) soğuk algınlığından, MERS ve SARS gibi çok sayıda hastalığa neden olan geniş bir virüs ailesinden geliyor ve zoonotik, yani hayvandan insana geçiyor. Örneğin SARS’ın Misk kedisinden, MERS’in ise tek hörgüçlü deveden insana geçtiği biliniyor. Bilinmeyen ve mutasyon nedeniyle bilinemeyecek olan çok sayıda virüsün hayvanlarda var olduğu, ancak henüz insanlara bulaşmadığı da ileri sürülüyor. (6)

ÇİN’DE ÇIKMASI TESADÜF DEĞİL

Burada asıl mesele bu virüsün nasıl insana bulaştığı ve öldürücü olabildiği. Bunun için kapitalizmin öldürücü virüsler için uygun ortamı nasıl hazırladığını bilmek gerekiyor. Bu bağlamda virüsün Çin’de ortaya çıkması tesadüf değil. Çünkü Çin’de son 50 yıldır (özellikle de bu yüzyılda) sınai gıda üretimi daha önce görülmemiş ölçekte büyüdü.

Yani tarımın kapitalist sanayileşme altında uğradığı devasa çaptaki değişimden ve bozulmadan söz ediyoruz.  Daha doğrusu insanın ve kâr sürümlü kapitalist üretim tarzının doğa üzerinde kurduğu tahakkümün virüsün ölümcül ve yaygın hale gelmesindeki etkisi çok büyük.

Böylece hayvanlarda yüzlerce yıldır var olan birçok virüs gibi, Korona virüsü de yoğun kapitalist sanayi tarımı ve giderek yaygınlaşan egzotik vahşi hayvan eti piyasaları sayesinde öldürücü bir virüs haline geldi. (7)

VAKA SAYISININ YÜKSEKLİĞİ YETERSİZ SAĞLIK ALT YAPISI İLE DOĞRUDAN İLGİLİ

Kuşkusuz virüsün insana geçmesinde insan doğa ilişkisi önemli ama ölüm oranının yüksekliği daha çok içinde yaşadığımız sistemdeki insan eylemleriyle ilgili. Yani ekonominin özel mülkiyetçi karakteri, sağlık alt yapısının ve sağlığa ayrılan kaynakların yetersizliği gibi hususlar bu konuda en önemli etkenler.

Nitekim Çin (virüsün varlığını geç kabul etse de) virüsle mücadele ederken ekonomisinin çarklarının üçte ikisini durdurma pahasına virüsün yayılmasını önleyebildi. Diğer taraftan ABD gibi piyasacı kapitalizmin en vahşi halinin geçerli olduğu bir ülkede virüs yayılmaya ve ölümler artmaya devam ediyor.

Çünkü ABD’de kişi başı sağlık harcaması 10,000 dolar civarında ve bu haliyle sağlığa en fazla para harcayan bir ülke konumunda. Buna rağmen çok kötü bir sağlık alt yapısı var 30 milyona yakın bir nüfus sağlık sigortası olmadığından sağlık hizmetlerinden yararlanamıyor. Bulaşıcı hastalıklarla mücadele için kurulmuş kamu kurumları yeterince fonlanmıyor.

ABD’de hastanelerde çalışan hemşirelerin sadece yüzde 44’ü hastanelerinin Korona Virüsü konusunda eğitildiklerini, sadece yüzde 29’u ise hastaların sağlıklı bir biçimde tedavi edilebilmelerine yönelik planlama yapabildiklerini itiraf ediyorlar. (8)
Korona virüsü kuşkusuz öncelikle insanları öldürdüğü, toplum sağlığını tehdit ettiği için çok önemli.

Nitekim bu virüse karşı aşı geliştirilmesi programında çalışan önde gelen Britanyalı doktorlardan biri olan R. Hatchett twitter hesabında Korona virüsü ile ilgili olarak şunu paylaştı: “Meslek hayatım boyunca karşılaştığım en korkutucu hastalık. Gripten çok daha öldürücü.” (9)

Ayrıca virüsle birlikte hem insanlar tecrit ediliyorlar, ayrımcılığa uğruyorlar, hem de yabancı düşmanlığı ve ırkçılık artıyor. Bu da bir süredir yükselmekte olan milliyetçi otoriterlik dalgasının daha da yükselmesine yol açıyor. Bu aynı zamanda finansal spekülasyonla birlikte yürüyor.

Öyle ki sınırlarını kapatarak bireylerin seyahat özgürlüğünü kısıtlayan devletler, finansal seçkinlerin paralarının serbestçe bir ülkeden çıkıp diğerine gitmesine karşı çıkmıyorlar.

Örnek olarak bu finansal seçkinler virüsün çok etkili olduğu İtalya’daki devlet tahvillerinden çıkıp, Alman devlet tahvillerine geçiş yapmaya başladılar bile. (10) Kuşkusuz burada güvenli bir liman arama kaygısı da söz konusu ancak yasağın finansal sermayeye işlememesi çok çarpıcı.

Öte yandan finans kapital (Trump’un önerilerine uygun olarak) spekülasyonu da hızlandırdı. Yani küresel borsalarda değeri düşen hisseleri en dipten alıp birkaç gün içinde satarak (“açığa satış” adı veriliyor) yaklaşık 50 milyar dolardan fazla para kazandı. (11)

Ancak altının özellikle çizilmesi gereken bir durum daha  söz konusu.  Geçen yılın son çeyreğinden itibaren tekrar durgunluğa giren dünya ekonomisi virüsün etkisiyle ciddi bir ekonomik krize doğru sürüklenirken, küresel borsalarda yaşanan ve yüzde 10’a kadar varan kayıplar,  petrolün varilinin 30 dolara kadar düşmesi (Cuma günü 45 dolardı) ve ABD 30 yıllık devlet tahvili getirisinin 1 dolar ve 10 yıllık tahvilin getirisinin 0,50 doların altına düşmesi ABD’den başlayacak bir finansal krizin de her an patlayabileceğini gösteriyor. (12)

Bunun kuşkusuz ekonomik olduğu kadar sosyal ve politik sonuçları da olacaktır.

ALIŞ VERİŞ, MORAL, BORSA PANİKLERİ VE GÜVEN KAYBI

DSÖ henüz Korona virüsüne pandemik adını koymasa da (yani dünya çapında yayıldığını kabul etmese de) panik her yerde yaşanıyor.

İlk olarak, başta gelişkin ekonomiler olmak üzere ciddi bir alış veriş paniği yaşanıyor. İngiltere’de her 10 kişiden 1’i gıda, maske ve tuvalet kâğıdı stoklaması yaparken, insanlar marketlerde birbirleriyle neredeyse kavga ediyor. İkinci olarak, hastalıktan dolayı başkalarını suçlama davranışı biçiminde bir panik başladı (moral panik). 
Böylece birileri ya da bir grup hedef haline getiriliyor. Bunlar örneğin Çin’in bazı bölgelerinde “Hubei’li Şeytanlar”, diğer ülkelerde Çinliler gibi başka ırk ve kültürlere sahip insanlar olabiliyor. Son olarak (yazının ilerleyen bölümlerinde daha detaylı olarak ele alınacağı gibi), küresel borsalarda panik satışlar başladı ve borsalar ciddi değer kaybettiler. (13)

Korona Virüsü, insanların artık devlet kurumlarına ya da uluslararası kurumlara karşı da bir güven sorunu yaşadığını ortaya koydu. Çünkü özellikle de sosyal medya aracılığıyla (kasıtlı ya da kasıtsız) çok miktarda yanlış bilgi dolaştırılıyor. Bu yüzden de örneğin DSÖ sıklıkla “sadece virüsle değil, bilgi kirliliği ve yanlış bilgi ile de mücadele ettiklerini” açıklamak durumunda kalıyor.

TAYINLAMA GÜNDEMDE

Alış veriş paniği bir yandan stokların eritilmesi yoluyla satışları ve kârları artırırken, diğer yandan da tayınlamaya (karne sistemi) geçişin önünü açıyor. Yani tüketici tercihlerinin kısıtlandığı, bazı mal gruplarının raflardan kalktığı ve genel olarak tayınlama yapılan bir döneme girilebilir.

Nitekim Britanya Hükümeti büyük süper marketlerle birlikte, olası bir tayınlama planlaması hazırlığı içinde. Bu kısa da sürebilir, 1945 sonrasında görüldüğü gibi çok daha uzun da. Kısaca Korona Virüsünden sonra bazı şeylerin (örneğin tüketici davranışları) eskisi gibi olmayacağı kabul ediliyor. (14)

KARANTİNA VE TOPLU TECRİT

İngiltere, Kanada, ABD ve Avustralya gibi ülkeler Korona virüsünün yayılmasına karşı bir dizi önlemi başlattılar. Bunların arasında hastalık şüphesi taşıyan birisinin 24 saat ile 14 gün arasında karantinaya alınması (bu süre yetmezse ilave süre kullanabilecekler), testlerin yapılması gibi önlemler ön plana çıkıyor. Ayrıca virüs şüphesi taşıyanlar sadece hastanelerde değil, kendi evlerinde de toplumdan tecrit edilebiliyorlar. Bu önlemlere karşı çıkmak ise suç teşkil ediyor. (15)

Çin ise özellikle de ilk haftalarda köyleri, kasabaları, kentleri dahi kapatmış, ülkenin geri kalanı ile bağlarını koparmıştı.

Her ne kadar virüsün yayılmasını önleme gerekçesiyle bu önlemlere başvurulsa da, bu önlemlerin insan haklarını, birey hak ve özgürlüklerini ve özel yaşamı tehdit eden boyutlarının olduğu da açık.

ÖZGÜRLÜKLER KISITLANIYOR, YABANCI DÜŞMANLIĞI VE IRKÇILIK ARTIYOR

Ayrıca hükümetler bu sorunu gerekçe göstererek her türlü gösteri, toplantı, miting gibi özgürlükleri de engelleyebiliyorlar. Ayrımcılık, yabancı düşmanlığı ve ırkçı saldırılardaki artışlar ise virüsün çok ciddi sosyal maliyetlerinden bir kısmını oluşturuyor. Medyada virüs haberlerinin veriliş biçimi ile (özellikle de kullanılan görsellerle) ırkçı bir dalga estiriliyor.

Örneğin, ABD’de medyada yer alan virüs haberlerinde virüsü taşıyan kişi ile ilgisiz bir biçimde Çinlilerin ya da New York’taki Chinatown’ın resimleri yer alabiliyor. Bununla da kalmayıp sokakta, alış veriş sırasında Çinliler ve Asyalılar sözlü saldırılara uğrayabiliyorlar. Bu yüzden de Hastalık Kontrol Merkezi (CDC)  “Gerçeği paylaşalım, korkuyu değil” başlıklı sitesinde halkı uyarmak zorunda kalıyor. (16)

Britanya’daki bir öğretmenler sendikası (NASUWT), Milli Eğitim Bakanı’na bir mektup yazarak Korona Virüsünün yayılmasının ardından, Çin orijinli öğretmen ve öğrencilerin taciz, önyargılı davranış, yabancı düşmanlığı ve ırkçılığa uğrayarak dışlandıklarına dikkat çekti. Ayrıca Çinliler ile ilgili kötü şakaların yaygınlaştırıldığını, onlara karşı ırkçılık içeren korkutucu ifadelerin kullanıldığını ileri sürerek, bakanlığı bu konuda tedbir alması için uyarılarda bulundu. (17)

ÇİNLİLERE KARŞI FİZİKİ SALDIRILAR

Irkçı, ayrımcı saldırlar sadece medya ile sınırlı kalmıyor, fiziki saldırılara da dönüşüyor. J. Mok adlı 23 yaşındaki Singapurlu bir öğrenci Londra’nın en işlek caddelerinden biri olan Oxford Circus’ta 3-4 kişilik bir grubun saldırısı sonucunda yaralandı. Saldıranlar “ senin Korona Virüsünü ülkemizde istemiyoruz” diye bağırarak öğrenciyi darp ettiler. (18)

Jiye Seong-Yu adlı 29 yaşındaki bir Güney Koreli çevirmen kadın Londra’da bisikletle giderken kızıl saçlı ve sakallı motosiklet kullanan iki kişinin saldırısına uğradı. Biri “Çinli” diye bağırırken, diğeri ona yumrukla saldırıda bulundu.

Sorun öyle ciddileşmiş durumdaki 3 Şubat’ta Almanya’daki Güney Kore Elçiliği yurttaşlarına karşı olası ırkçı saldırılar konusunda uyarılarda bulundu. Çünkü o gün bir Çinli kadın iki kadın tarafından Berlin’de dövülerek hastanelik edilmişti. Fransa’da ise Çin orijinli Fransızlar twitter hesaplarından şu hashtag’ı paylaşarak ırkçılığı teşhir etmeye çalıştılar (19):

#JeNeSuisPasUnVirus — Ben virüs değilim#.

Devam edecek: Hükümetlerin önlemleri: Halk sağlığı mı, piyasalar mı?

DİP NOTLAR:

Çizgi: https://www.economist.com/china/2020/02/17

(2)  Fatih Yetim,  “Hızla yayılan koronavirüs Avrupa'da hangi ülkelere sıçramadı?”, https://tr.euronews.com (6 Mart 2020).
(3)  Andre Damon and David North,  “Capitalism’s disastrous response to the coronavirus pandemic”, https://www.wsws.org (4 March 2020).
(4)  Jack Rasmus “The Virus & the Working Class”, https://jackrasmus.com (8 March 2020).
(5)  “What must be done to fight the coronavirus pandemic”, https://www.wsws.org (6 March 2020).
(6)  Lee Humber, “What makes a disease go viral?”, https://socialistreview.org.uk/455 (March 2020).
(7)  Agm.
(8)  Mark Gruenberg, “ Scientists fault gov’t and private industry response for U.S. coronavirus spread”, https://www.peoplesworld.org (6 March 2020).
(9)  pic.twitter.com/1tjJ2ed0Hq (7 March 2020).
(10)               Yanis Varoufakis, “Coronavirus has sparked a perfect storm of nationalism and financial speculation”, https://www.theguardian.com (8 March 2020).
(11)               Kristine Owram, “Short Sellers Made Over $50 Billion During Coronavirus Sell-Off”, https://www.bloomberg.com (4 March 2020).
(12)               Jack Rasmus, “Financial Crash Now Underway!”, https://jackrasmus.com (8 March 2020).
(13)               Robert Peckham,   “Why the World Health Organisation is calling Coronavirus an “infodemic”, https://www.prospectmagazine.co.uk ( 4 March 2020).
(14)               Richard Murphy, “Nothing in the economy might be the same after coronavirus”, https://www.taxresearch.org.uk (5 Mart 2020).
(15)               Morgan Shimwell, “Compulsory isolation in the fight against coronavirus: a clash of human rights and public health”, https://theconversation.com (2 March 2020).
(16)               Leah Carroll, “Why Does Every Coronavirus Story Show An Image Of Chinatown? Racism”,  https://www.refinery29.com/en-us (4 March 2020).
(17)               Kit Heren, “Coronavirus related racism on the rise in schools, teachers' union warns”, https://www.standard.co.uk (4 March 2020).
(18)               Laura Italiano, “Asian man reportedly attacked in London by racist angry about coronavirus”, https://nypost.com (5 March 2020).
(19)               Megha Rajagopalan, “Map of London  Men Yelling “Chinese” Tried To Punch Her Off Her Bike. She’s The Latest Victim Of Racist Attacks Linked To Coronavirus”, https://www.buzzfeednews.com/article/meghara/coronavirus-racism-europe-covid-19 (4 March 2020).



3 Mart 2015 Salı

Küresel Ekonominin Ters Esen Rüzgârları




(Yayın tarihi Şubat 2015)

Aşağıda burjuva ana akım iktisadı çerçevesinde yapılmış bir Çin değerlendirmesini sunuyorum. Yazar efsane büyüme gerçekleştiren Çin ekonomisinin bir krizin eşiğinde olduğunu, zira hem küresel ekonomik durgunluk nedeniyle ihracata dönük büyüme stratejisinin, hem de iç talebe ve inşaat ve konut balonlarına dayalı büyüme stratejisinin artık sürdürülemez bir noktaya geldiğini ileri sürüyor.
İlk olarak, yazarın piyasaların içinden gelen akım bir iktisatçı olması çok önemli, zira Çin’deki büyümeyi sağlayan etkenlerin kalıcı olmadığını, yaratılan balonlar sönmeye başladığında Çin’in artık eskisi gibi büyüyemeyeceğini ve Çin’in küresel krizin yeni bir odağı olacağını benim de içinde yer aldığım birçok eleştirel-sol-sosyalist iktisatçı daha önce defalarca yazmıştı. Ancak bu yazılanlara ideolojik olduğu gerekçesiyle itibar edilmemişti. Yazar, Tıpkı Piketty’nin kapitalizmin 21.Yüzyılda neden olduğu gelir ve servet bölüşümü adaletsizliğinin büyüklüğü örneğinde olduğu gibi, ana akımın kendi içinden artık “kral çıplak” dediği için tespitleri çok önemli.

İkincisi, 2013 yılında yayımlanan  Kapitalizmin Krizi” adlı kitabımın “4. Baskısına önsöz”ünde de yazdığım gibi, bu makale ‘Ayrışma Tezi’ nin bir şehir efsanesi olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Zira 2008 krizinin patlak vermesinin ardından, ortaya atılan bu teze göre, Çin, Hindistan ve Brezilya ve Türkiye gibi ülkeler dünya ekonomisinin genel gidişinden ayrışacaklar (decoupling), yani dünya ekonomisi küçülürken onlar hızla büyüyecekler ve bu da dünya ekonomisinin canlanması için temel oluşturacaktı. Ancak 2013 yılından bu yana ortaya çıkan gelişmeler ve Çin’deki son durum bunun gerçekleşmediğini ve yükselen piyasaların yeni büyüme kaynağı olamadıkları gibi, küresel istikrarsızlığın da yeni kaynağı haline geldiklerini ortaya koydu. Küresel kapitalizmin motoru durumundaki Çin ekonomisinin eski günlerde olduğu gibi % 10–12 büyüyemeyeceği ve 2013-2104’ü ortalama% ’lük bir büyüme ile kapatacağı IMF tarafından da öngörülmüştü. 
Sadece düşük büyüme oranları değil, Çin ile ilgili bir diğer temel sorun yüksek borç düzeyleriydi. Küresel kriz sonrası uygulanan bol kredi ve mali teşvikler yeni bir finansal krizi tetikleyebilecek boyutlara erişmişti. Financial Times’e göre Çin’in toplam borçları GSYH’sinin % 200’üne erişmişti. Öyle ki Çin bankacılık sistemi 2008–2013 arasında 14 trilyon dolar büyüyerek ABD bankacılık sisteminin büyüklüğüne ulaşmıştı. Geri dönüşü riskli / takipteki kredilerin miktarı 2013’ün ikinci çeyreğinde 2 trilyon dolar artmıştı.

Çinli iktisatçı Minxin Pei’ye göre (MinxinPei, ThePolitics of a SlowingChina, , http://www.project-syndicate.org, 06 July 2013), daha 2013’ün Temmuz ayında sadece birkaç gün içinde interbank faiz oranlarının ikili rakamlara ulaştığı Çin’in son finansal çalkantısı, dünyanın bu en büyük ikinci ekonomisinin sert bir inişe geçtiğini gösteriyordu. Çin ekonomisi 2008–2012 arasında GSYH’sinin % 30’una ulaşan devasa bir kredi büyümesi ile ateşlenmiş, dolayısıyla da kaldıraç oranı yükselen ekonomiler içinde en yükseğe çıkmıştı. Bunun sonucunun iyi bitmesi beklenemezdi. Nomura Securities’e ait bir çalışmanın bulgularından hareketle Pei, Çin’in finansal risk profilini, geçmişteki finansal krizleri öncesinde Tayland, Japonya, İspanya ve ABD’ninkilere benzetiyordu. Çin Halk Bankası da kaldıraç oranlarının tehlikeli bir düzeye eriştiğini kabul etmek durumunda kalmıştı. Tek soru sadece tersine kaldıracın ne zaman ve nasıl gerçekleşeceği sorusuydu. İster sert isterse yumuşak bir biçimde tersine kaldıraç harekete geçirilsin, her iki politikanın sonucunda da Çin ekonomisi daha da yavaşlamaya devam edeceğiydi. 

Aynı tarihlerde yazan Robert J. Shiller’e göre (Bubbles Forever, 17 July 2013, http://www.project-syndicate.org), balonların sona erdiğini düşünmek yanıltıcıydı. Zira hem ABD hem de Çin gibi ülkelerde yeni ve süregelen balonlar konutta/ gayrimenkülde, borsada, uzun vadeli tahvil piyasasında, petrolde ve altında büyüyerek yayılıyordu. Balonlar sosyal ve psikolojik bir olgu olduklarından doğaları gereği kontrol edilebilmeleri de çok zordu. Spekülatif balonlar kısa bir hikâyede olduğu gibi sonlanmazlardı, gerçek dünyada ne zaman sonlanacakları asla bilinemezdi. 

Bir diğer ana akım iktisatçı ikilisi de (Dennis Reinhardt, Salvatore Dell'Erba, Not all capital waves are alike: A sector-level examination of surges in FDI inflows, http://www.voxeu.org/article/fdi-surges-not-all-capital-waves-are-alike, 8 July 2013), bu kez doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının, tıpkı portföy yatırımları gibi, bilinenin aksine, finansal sektörde yoğunlaşmaları halinde makro ekonomik istikrarsızlığa neden olduğunu, geldikleri ülkelerdeki ekonomik çalkantıların büyümesine, kredi patlamasına, ulusal paranın aşırı değerlenmesine ve aniden tersine dönüşlere yol açtığını ortaya koymuştu.
Son olarak, yine burada kısa bir süre önce yayımlanan bir yazıda (M. Durmuş, Konut desteği: Ev alana mı, finansal sermayeye mi? siyasihaber.org, 3 Şubat 2015), Türkiye’deki sermaye birikimi ve büyüme stratejisinin önemli bir kısmını ağırlıklı olarak, dış kaynakla finanse edilen alt yapı ve üst yapı inşaatları oluşturduğu verilerle ortaya konulmuştu. Öyle ki, 2014 yılı itibariyle inşaat-gayrimenkul ve finans sektörünün GSYH içindeki payı % 23,1’i bularak neredeyse imalat sanayini yakalamıştı. Hali hazırda toplamda milli gelirin beşte birini bulan toplam yatırımların neredeyse yarısı inşaat sektöründe gerçekleşiyordu. 

Keza aynı yazıda İnşaat sektöründeki bu büyümenin eş ikizi finansallaşmadaki artış olduğunun altı çiziliyordu. Genel olarak inşaat sektöründe yaşanan bu hızlı büyümeye paralel bir biçimde Türkiye ekonomisi son on yıldır hiç olmadığı miktarda ve hızda finansallaşmıştı. Sanayi sektöründeki yaşanan kâr sıkışması, dış kaynak kullanımındaki artışla beraber başta bankacılık, sigortacılık ve yatırım fonları olmak üzere inşaat-rant, gayrimenkul sektörlerinden oluşan finansal sektörde yapılan yatırımlarla aşılmıştı. Nitekim 2014 yılının üçüncü çeyreğinde özel sektörün yurt dışından sağladığı uzun vadeli 163 milyar doları aşan borcun asıl olarak bankacılık, inşaat-gayrimenkul gibi finans sektörü ve ulaştırma ve enerji gibi alt yapı sektörlerindeki büyük projelerin finansmanında kullanıldığı göze çarpıyordu. İmalat sanayi firmalarının dışarıdan borçlanmalardaki payı ise % 15’i bulmuyordu. 

Ancak 2013 yılından bu yana inşaat sektöründe ciddi bir yavaşlama göze çarpmaktaydı. Örneğin 2013 yılının ilk altı ayında sektör bir önceki yıla göre ortalama % 6,7 oranında büyümüştü. 2014 yılının ilk ayında ise bir önceki yıla göre büyüme oranı neredeyse yarı yarıya düşerek yüzde 3,8 olmuş ve düşüş özellikle 2014’ün ikinci çeyreğinden itibaren belirginleşmişti. Bu gerilemede en önemli etkenler; yükselen faizler ve döviz kurları nedeniyle özellikle ipotekli konut satışlarında görülen belirgin azalma ve konut stoklarındaki hızlı artışlardı. Paralel bir biçimde de ekonomik büyüme oranları 2014 yılının üçüncü çeyreğinde % 1,7’ye kadar gerilemişti ve 2014 yılının en iyi ihtimalle % 2,5-3 arasında bir büyüme oranı ile kapanabileceği dikkate alındığında bu durum son on yılın büyüme ortalamasının yarısı anlamına gelmekteydi.

Yani asıl olarak 2012 yılına kadarki AKP iktidarları döneminde,  ortalama % 5-6 büyüme sağlayan ve bol sıcak para, düşük kur ve yüksek faiz ve yüksek ithalat ve yüksek cari açık mekanizmasına dayalı olarak temelde bankacılık sistemi üzerinden gelen paralarla, başta bankacılık, borsa,  gayrimenkul-inşaat, perakendecilik ve ithalata dayalı tüketim sektörlerinde balonlar şişirerek yürüyen, böylece hem ekonomik canlılık yaratırken, hem de özellikle de, kentsel rant projeleri üzerinden sermaye ve servet birikimi sağlayan, böylece kitlelerin borçluluğunu ve yoksulluğunu artırırken, onlarca yeni dolar milyarderi üreten büyüme stratejisi artık sürdürülemez bir hale gelmişti.
Özcesi, Çin’deki son gelişmeler, AKP iktidarları boyunca benzer bir modeli uygulayan Türkiye’deki gelişmelerin de habercisidir. Üstelik Çin’in ekonomik büyüklüğü ve küresel dış ticaret, sınaî üretim içindeki ilk sıralardaki payına bakıldığında, Türkiye’den çok daha iyi durumda olduğu açıktır. Oysa Türkiye ekonomisi dışsal şoklara karşı son derece kırılgan bir ekonomidir.  Bu nedenle de artık ABD’den ziyade “Çin hapşırdığında Türkiye nezle olacaktır.” 

Adair Turner
Çeviri: Mustafa Durmuş

PEKİN- Geçen yıl küresel ekonominin normale dönmesi bekleniyordu. ABD’de ve Birleşik Krallıkta faiz oranları artacak, Japonya’daki ‘miktarsal kolaylaştırma’ enflasyonu yükseltecek ve avro bölgesinde bankalara olan güven tazeleme kredi sürümlü bir toparlanmayı mümkün kılacaktı. 12 ay sonra, sözü edilen bu normalleşme beklentisi artık hiç olmadığı kadar geride kaldı. Bunun temel nedeni ise Çin’den esen ters rüzgârlar (1).

İktisadi büyümeyi sağlamak ve refaha erişmek için Çin daha önce Japonya, Güney Kore ve Tayvan’ın izlediği yoldan gitmeyi denedi, ama bir tek farkla: Ölçek farkıyla. Sırasıyla, bu Asya ülkeleri 127 milyon, 50 milyon ve 23 milyon gibi nüfuslarıyla, kendilerini daha yüksek gelir düzeylerine kendilerini sıçratabilecek bir ihracata dayalı büyüme modelini esas aldılar. Ancak dünya pazarları 1,3 milyar nüfuslu Çin’i daha yüksek bir gelir düzeyine sıçratacak büyüklükte değil.

İhracata dayalı büyüme modelinin belli bir süreliğine Çin’de işe yaradığına kuşku yok. Öyle ki 2007 yılında dış ticaret fazlası GSYH’sinin % 10’una kadar yükselmiş ve kırsal alandaki emek gücü fazlalığı sanayi tarafından emilebilmişti. Ancak Çin’in bu çaptaki dış ticaret fazlası başka yerlerde, özellikle de ABD’de olduğu gibi, kredi ile büyütülmüş dış ticaret açığı demekti. Bu nedenle de 2008 yılında kredi balonu patladığında Çin’in ihracat pazarları büyük sıkıntı yaşadı.

İstihdam kayıplarını giderebilmek ve ekonomik büyümesini sürdürebilmek için Çin bu kez iç talebi artırmaya yöneldi ve çok büyük çaplı kredilerle inşaat sanayini hızlandırdı. İthalat patlayınca da cari fazlası GSYH’sinin % 2’sinin altına kadar geriledi.

Çin ekonomisi giderek dengesiz bir hal aldı. Yatırımları, 2007 yılında GSYH’nin % 42’sinden, 2010 yılında % 48’ e yükselirken, bu artıştan en büyük payı emlak/gayrimenkul ve alt yapı projeleri aldılar. Benzer biçimde krediler adeta patlayarak 2007 yılında GSYH’nin % 130’undan 2014 yılında % 220’sine kadar yükseldi. Bu artan kredilerin % 45’i ise sözü edilen bu emlak, gayrimenkul ve ilgili sektörlere gitti.

Bu gayrimenkul patlaması 1980’lerde Japonya ekonomisinde yaşananları anımsatıyor. Bu ülkede önce bu sektörde ciddi bir canlılık yaşanmış, sonra da bir çöküş gerçekleşerek ülkenin hala içinden çıkamadığı bir anemik büyüme ve deflasyon durumu gelişmişti. Japonya’nın bu canlılık dönemindeki kişi başına düşen gelirin sadece dörtte birine erişebilen Çin’deki, ülkenin karşı karşıya bulunduğu, riskler ise hafife alınmamalı.

Bu sava karşı verilebilecek bir yanıt, Çin’in durumunun göreli olarak daha iyi olduğu, zira kişi başına düşen sermaye stoku miktarının 1980’lerdeki Japonya’nınkinin çok altında olduğu ve Çin’in hızla büyümekte olan kentsel nüfusunu desteklemek için çok daha fazla yatırıma ihtiyaç olduğu biçiminde olabilir (2013’te % 53’ten, 2020’de % 60’a çıkartılması planlanmış durumda). Ancak bu yatırımlara güvenmek aşırı iyimserlik olur. Zira her ne kadar Çin ekonomisinin daha fazla yatırıma ihtiyacı olduğu bir gerçekse de, sermaye tahsisi mekanizması şu ana kadar inanılmaz bir israfa neden oldu.
İşin gerçeği, Çin diğer üç ülkenin asla yapmadığı bir şeyi yaptı ve kentleşmeyi açık bir amaç olarak belirledi. Böylece inşaat sektörüne yönelik yapısal bir ekonomik eğilime yöneldi. Bir süredir alt yapı inşaatları üzerinden birbiriyle rekabete giren yüzlerce kent ya da “hayalet şehir” üretiliyor.
İşi daha da zora sokan bir başka şey Çin’in yerel yönetim finansman modeli. Bu model yatırım fazlası ve yabancı kaynak (borç) yaratma konusunda oldukça etkinsiz. Zira bu yerel hükümetler, arazilerini alt yapı yatırımlarını fonlamak için aldıkları krediler için teminat olarak kullanıyorlar, ama sonrasında da bu kredilerin geri ödemesini bu arazilerin satışlarından elde ettikleri gelirlerle yapmaya çalışıyorlar. Bu nedenle de emlak piyasası balonu söndükçe bu yönetimlerin borçlarının geri ödenmesi imkânsız hale geliyor. Öyle ki birçok yerel hükümet arazi fiyatlarını yükseltebilmek için arazi satın almaya, bunun için de borç/kredi almaya yöneldiler. Ekonomist Hyman Minsky'nin literatüründe bunun adı spekülatif finansmandır ve bu kaçınılmaz olarak tam bir ‘Ponzi Döngüsü’yle sonuçlanır.

Bunun sonucunda, toplam borcu nominal GSYH’sinden üç kat daha hızlı artıyor olsa da, Çin ekonomisi keskin bir aşağıya doğru gidiş sürecine girdi. Özellikle de büyük şehirlerin dışındaki emlak satışlarının düşmesinin sonucunda inşaat motoru yavaşlamaya başlayınca ağır sanayi sektöründe aşırı kapasite sorunları da kendini göstermeye başladı. Son veriler sanayi sektöründe ciddi bir yavaşlama olduğunu ortaya koyuyor.  Geçen ay üretici fiyatlarındaki düşüş yıllık bazda % 4,3 oldu. Bu da meta fiyatlarına olan talepte ciddi bir düşüşle sonuçlandı. Bu gelişme ise diğer yükselen ekonomilerin büyüme umutlarını zayıflattı. 

Bu arada, Çin’in cari fazlası tekrar artmaya başladı. Her ne kadar bu oran (% 4),  2007- kriz öncesi seviyesi olan % 10’un oldukça gerisinde olsa da,  miktar anlamında eski zirvesine geri döndü. Küresel talebi etkileyen şey de Çin’in bu miktarsal cari fazla düzeyi.  Kısaca Çin başladığı yere geri döndü ve artık büyümesi yine ihracatına bağımlı. İhracatı ise gelişmiş ülkelerin yüksek düzeydeki borçları nedeniyle kısıtlandı.

Bunun sonucunda, Çin’in aşağıya doğru gidişi küresel toparlanmayı önleyen deflasyonist tersinden esen rüzgârları yoğunlaştırıyor, bu da artan arzın yanı sıra petrol fiyatlarının düşmesinde temel bir rol oynuyor. Düşük petrol fiyatları dünya ekonomisi için bir lütuf gibi görünse de, bu düşüş küresel talebin ciddi olarak daralmakta olduğu gerçeğini yansıtıyor.

Çin şimdilerde, daha önce Japonya’nın Güney Kore’nin ve Tayvan’ın karşılaşmadığı bir problem ile karşı karşıya. İç talebi hızlı bir biçimde artırabilmenin ve bunu sürdürülebilir bir hale getirebilmenin yollarını bulmak zorunda. 2014 yılında düşük düzeyde de olsa hane halkı tüketiminde bir artışın olması bu yönde olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir.

Tüketim büyümesini hızlandırmak için Çin’in yöneticiler daha kapsamlı ve daha güçlü bir sosyal güvenlik ağı hayata geçirmeli ve böylece de insanların tedbir niteliğindeki tasarruflara olan ihtiyacını azaltmalıdırlar. Devlete ait işletmelerin dağıtacağı yüksek kâr payları ise aşırı yatırıma yönelmeyi caydırırken, aynı zamanda da sosyal güvenlik ağının fonlanmasına yardımcı olabilir.
15-30 yaş grubunun toplam nüfus içindeki payının önümüzdeki on yıl içinde % 25 oranında düşürülmesi biçimindeki bir demografik değişiklik de işe yarayabilir. Her ne kadar nüfusun istikrara kavuşturulması aşırı gayrimenkul yatırımlarının neden olduğu bugünkü tehlikeleri artıracak olsa da, böyle bir politika emek gücü piyasalarını sıkılaştırarak ücret artışlarının önünü açabilir.
Çin önündeki tehditlerle baş edebilir. Ancak, yatırım sürümlü gelişmesi sona erdiğinden, büyümesinin ciddi oranda yavaşlaması kesindir. Bu da küresel ekonomideki deflasyonist güçleri daha da kuvvetlendirecektir. Bu nedenle de 2015 yılına, bir kez daha, normale dönüş ümitlerinin hayal kırıklığı ile sonuçlanacağı bir yıl olarak bakmak daha doğru olacaktır.

Adair Turner, ‘Birleşik Krallık Finansal Hizmetler Otoritesi’nin önceki başkanı, ‘Finansal Para Komitesi’nin önceki üyesi ve şu anda Frankfurt’taki ‘ Yeni Ekonomik Düşünce ve Finans Çalışmaları Merkezi’nde öğretim üyesi. Bu makale yazarın The Global Economy’s Chinese Headwinds”, www.project-syndicate.org, 12 February 2015, künyeli makalesinden Mustafa Durmuş tarafından çevrilmiştir.
(1) Ekvator’dan 30° enlemlerine esen Alize Rüzgârları’na ters, üstten esen rüzgârlara da Ters (Üst) Alizeler denir. Ters Alizeler 30° enlemleri civarında alçalarak tropikal  çöllerin oluşmasına neden olur(http://cografyalise.blogcu.com).