Bütçe Açığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bütçe Açığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Aralık 2025 Salı

2026 Yılı Bütçesi

 

2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçesinin Analizi (1):

Yeni bir bütçe paradigmasına ihtiyaç var!

Mustafa Durmuş

8 Aralık 2025


2026 yılı bütçesi bugün Meclis Genel Kuruluna geldi. Normal koşullarda 20 gün boyunca tartışılacak ve sonra oylanacak. 5018 Sayılı Kanun’a göre bütçede harcama artırıcı değişikliklerin yapılması mümkün görünmediğinden, muhalefet partilerinin sözcüleri öneride bulunmaktan daha çok bütçe üzerinden iktidarı eleştirecekler ve ülkenin diğer sıcak gündemlerini tartışacaklar.

Biz bu yazı dizisinde bütçeyi çok yönlü olarak ele alacak ve ilk bölümde bütçenin ekonomi ve emekçiler ve bir bütün olarak toplum açısından önemini anlatacağız.

Bütçeler ‘Sosyal Sözleşme’nin yıllık olarak düzenlenmiş halidir

Devlet bütçelerine ilişkin hususlar toplumun çok ilgisini çeken hususlar olmasa da toplumu düşündüğümüzden çok daha fazla etkilerler. Çünkü bir hükümetin; kimin hangi vergileri ödeyeceği, kimin hangi hizmetlerden yararlanacağı ve ne kadar borç alınacağına ilişkin olarak aldığı kararlar; sadece ekonomi üzerinde değil, aynı zamanda insanların gelirleri ve refahları üzerinde de büyük bir etkiye sahiptir.

Bütçeler ayrıca bir toplumun daha eşit mi olacağı, yoksa sosyal olarak bölünmüş mü kalacağı ve dezavantajlı gruplar da dahil olmak üzere toplumun daha iyi bir yaşam için gerçek imkanlara sahip olup olmayacağı konusunda da etkilidir.

Böylece bir siyasal iktidarın vergilendirme, harcama yapma ve borçlanma açılarından niyetini ortaya koyan hükümet bütçeleri, kamu kaynaklarının nasıl artırılacağına ve harcanacağına dair bir belge olarak, bir devleti ve vatandaşlarını birbirine bağlayan ‘sosyal sözleşme’nin yıllık olarak düzenlenen belgesi gibidir. Ayrıca kaynakları (yeniden) dağıtmanın bir yolu olarak, siyasi müzakerenin ve hesap verebilirliğin sağlanması için kilit bir arenadır.

Bütçeler çok önemli siyasi, hukuki, iktisadi ve yönetsel belgelerdir

Çünkü:

• Siyasal iktidarlara ve devletin tüm kurumlarına, yapacağı harcamalar ve toplayacağı vergi gelirleri açısından yasallık (meşruiyet) kazandırırlar.

• Egemen- yöneten sınıfların en önemli ekonomi ve maliye politikası, sermaye ve servetin yeniden üretimi ve gelirin yeniden bölüşümünün aracı olarak işlev görürler.

• Ülkedeki rejimin ve siyasal iktidarların demokratik ve sosyal hak ve özgürlükler konusundaki duruşunun en önemli göstergesidir.

• Önümüzdeki yıl için 19 trilyon TL’ye yakın bir harcamanın yapılmasına ve 16 trilyon TL’den fazla kamu gelirinin tahsilatına izin verdiğinden, 2026 yılı bütçesi sosyal sınıflar ve farklı kimlikler arasındaki mücadelenin en önemli alanlarından biridir.

Yani bütçe bir kanun, bir politik belge olduğu kadar hem harcamalar hem vergiler hem de borçlanma boyutlarıyla ekonominin bütünü ve toplumsal sınıflar ve kesimler üzerinde çok önemli etkilere neden olan bir siyaset aracıdır.

Neo liberal bütçe anlayışı egemenlerin çıkarlarını korumayı amaçlar!

Kamu maliyesi ve devlet bütçesine yönelik mevcut neo liberal yaklaşım ise ‘makroekonomik istikrar’ ve ‘mali disiplin’e yoğun bir şekilde odaklanır. Oysa bütçe aynı zamanda çok önemli kaynak tahsisi ve yeniden bölüştürücü etkileri olan bir araçtır. Bu yüzden de bütçelerin sadece ekonomik değil, aynı zamanda sosyal ve siyasal yönlerden de ele alınması gerekir. Bu da bütçelerin sadece “iktisadi” değil, “adalet, demokrasi, insan hakları ve toplumsal barış” açılarından da ele alınmasını gerekli kılar.

Bu yaklaşım, kalıcı yoksulluk, artan eşitsizlikler ve adaletsizlikler ve çevresel tahribat gibi devam eden küresel ve yerel sorunlar karşısında ve kuşkusuz aşırı sağcı popülist otoriterliğin ve yeni faşizmin yükselişine bir yanıt olması anlamında, özellikle önemlidir.

Jeopolitik gerginliklerin arttığı bir dönem bütçesi

Bir başka anlatımla, 2026 merkezi yönetim bütçesi varoluşsal bir acil durumla karşı karşıya olduğumuz bir dönemde TBMM’de görüşülüyor. Bu dönem, uluslararası gerginliklerin ve savaşların yaşandığı bir dönemdir. Bu dönemde eşitsizlik ve yoksulluk artarken, liberal demokrasiler birer birer ortadan kalkmaya başladı.

Türkiye’de ise 22 yıldır sürdürülen neo liberal politikalar ülkeyi ciddi ekonomik krizlerin içine sürükledi. Aynı zamanda, vergi adaletini daha da kötüleştirdi: büyük sermaye şirketlerine hala çok hoşgörülü davranılıyor, onlardan ve zengin bireylerden yeterince vergi alınmıyor. Bu kesimlerin, gelirleri ve kazançları dikkate alındığında, karşılaştıkları vergi yükünün çoğu emekçilerin katlandığı vergi yükünden çok daha düşük olduğu görülüyor.

Bu politikalar, çoğu emekçinin, yoksul köylünün, küçük esnafın ve küçük işletme sahiplerinin, devlete ve demokrasiye olan inancını ciddi ölçüde sarstı. Bunun sonucunda aşırı sağcı otoriterliğin demokrasiye yönelik tehditleriyle karşı karşıyayız.

Ayrıca faşizm gibi açık bir diktatörlüğün önlenebilmesi, ekonomilerin toparlanabilmesi, eşitsizliğin azaltılabilmesi ve finansal piyasaların yeniden düzenlenebilmesi için bu politik ve ekonomik paradigmanın sona erdirilmesi ve bunların yerini emek ve doğadan yana, demokratik, kadını güçlendiren, eşitlikçi ve adaletçi yeni bir paradigmanın alması şart gözüküyor.

Kısaca, devlet, demokrasi ve piyasalar başarısız olduklarında, halkların geçimlerini sürdürebilmesi giderek zorlaştığında ve ekolojik yıkım arttığında, tüm bunlara yol açan kapitalist düzeni radikal bir dönüşüme uğratmanın ve yeni paradigmayı hayata geçirmenin zamanı gelmiş demektir.

Yeni bir bütçe paradigmasına ihtiyaç var

Kısaca ülkede artık kamu politikaları, kamu maliyesi ve devlet bütçelerine ilişkin yeni bir paradigmaya ihtiyaç var. Çünkü mevcut kamu maliyesi ve devlet bütçeleri alanındaki mevcut düşünce ve uygulama artık toplumsal ihtiyaçlara cevap vermiyor. Şöyle ki:

Mevcut paradigma toplumsal sorunların çözümünden ziyade mali disipline ve ekonomik büyümeye aşırı vurgu yapıyor

Böyle olunca da devlet bütçeleriyle ilgili kamuoyu tartışmaları, çok dar bir şekilde iki konuya odaklanma eğiliminde oluyor: “bütçe açığı” ve “ekonomik büyüme”.

İşin gerçeği, dünya çapındaki maliye politikaları, genellikle mali disiplini sürdürme sloganları tarafından belirleniyor (yani düşük bütçe açığı ve borç seviyelerine ve özel yatırımı ve dolayısıyla büyümeyi teşvik etmek için vergileri düşük tutmaya odaklanmak). Bu tercih, iktidarların sahip olduğu mali alanın kapsamını sınırlıyor ve gelirin yeniden bölüşümü ve kaliteli ücretsiz kamusal hizmetlerin sunulması gibi konuları ikincilleştiriyor.

Oysa mali disiplin ve ekonomik büyüme önemli olsa da tek başına insanların yaşamlarında mutlaka iyileşmelere yol açmadığı için bunların bütçe politikalarının tek amacı olarak kabul edilmesi söz konusu olmamalıdır.

Keza bütçe açığı vererek toplam talep, gelir ve istihdam artırılabilir. Üstelik enflasyonun artması da şart değildir. Ancak buna uluslararası finans kapital ve onun yerli işbirlikçisi ulusal hükümetler karşı çıkarlar. Bu nedenle halka kemer sıktırırlar. Zira “kemer sıkma” bir tür uluslararası finans kapitalin emirlerini yerine getirme işidir. Bu yolla aynı zamanda ekonomiyi de kontrolü altına alır.

Bir başka anlatımla bütçe açığı, ileri sürüldüğü gibi, her zaman ekonomi üzerinde kötü etkilere sahip değildir. Öyle ki toplam talebin yetersiz, işsizliğin çok yüksek ve âtıl kapasitenin bulunduğu bir ekonomide özel yatırımları dışlama etkisi ortaya çıkmaz. Zira sabit bir tasarruf havuzu olmadığından, kamu harcamaları arttığında özel yatırımlar bu havuzdan payını alırlar. Tasarruflar gelirle, bu toplam taleple, bu da bütçe açığıyla büyür. Enflasyon oluşmaz zira ekonomide yüksek işsizlik mevcuttur. Toplam talepteki bir artış fiyat artışından ziyade hâsıla artışıyla sonuçlanır. (1)

Maliyet ve faydaların adaletsiz dağılımı söz konusudur

Bütçe politikaları, toplumun daha yoksul ve marjinalleşmiş ezilen kesimlerini de kapsayan emekçi sınıflar yerine, sermaye sınıfının ve onların güçlü siyasal aktörlerinin çıkarlarını desteklemek için kullanılır.

Örneğin ülkede, yoksullar (kayıt dışı olarak çalışsalar bile), gelirlerinin daha yüksek bir kısmını dolaylı vergi (KDV ve ÖTV) ve kamu fiyatlaması olarak öderken, zengin bireylerin ve büyük şirketlerin (son zamanlarda Man Adası ve Panama Belgeleri sızıntılarında bolca belgelendiği gibi), servetlerini ve kârlarını vergi cennetlerinde saklamak için yasal boşluklardan yararlanmalarına veya mali fayda ve teşvik elde etmek için lobicilik ve nüfuzlarını kullanmalarına izin veriliyor.

Benzer bir şekilde, güçlü siyasi aktörler, kaynak tahsisi mekanizmasını, halkları yoksullaştırmak pahasına ama kendi destekçilerinin yararına olacak şekilde etkilerken, zayıf tedarik sistemleri ve yozlaşmış kamu görevlileri ile büyük müteahhitler arasındaki gizli anlaşmalar genellikle düşük kaliteli, yüksek fiyatlı sermaye yatırım projeleriyle sonuçlanıyor. Böylece bu projelerden beklenen sosyal fayda, sosyal maliyetin çok gerisinde kalıyor.

Geniş tartışma ve müzakere için yurttaşların söz hakkı yok!

Genel olarak, hükümetlerin politika tercihleri ve bunların bütçesel etkileri hakkındaki kamuoyu tartışması sıradan yurttaşlara ve emek ve meslek örgütlerine kapalıdır. Politikalar ve bütçeler hakkındaki kararlar, ortalama yurttaşların (sadece yoksul ve marjinalleştirilmiş kesimler değil) büyük ölçüde dışlandığı süreçlerde belirleniyor.

Politikalar ve bütçeler hakkında kamuya açık bilgiler, anlamlı tartışma ve müzakerelere yol açmıyor. Yani toplumdaki tüm aktörlerin görüş oluşturabildiği ve karar almaya katkıda bulunabildiği ve hükümetlerin kararlarını kamusal alanda gerekçelendirmesi ve savunması gereken süreçler mevcut değil.

Bütçe reformlarına aşırı teknik bir yaklaşım söz konusu

Kamu Mali Yönetiminin mevcut “paradigması”, asgari düzeyde korunması gereken temel sağlık ve eğitim gibi bütçe kalemleri dışında, kamu kaynaklarının nasıl tahsis edildiği veya harcandığı konusunda sözde nötr kalma eğilimindedir. Orta Vadeli Program’a bağlı hareket etme zorunluluğu, bu reformların teknik yönlerine odaklanılmasıyla ve bunların devletin yürütme kolu içinde gerçekleşmesiyle sınırlı kalmaktadır.

Dip notlar:

(1)Prabhat Patnaik, The perversity of the neo-liberal fiscal regime, https://mronline.org (3 January 2020).

 

 

 

 

 

 

16 Mayıs 2024 Perşembe

Kamuda tasarruf

 

Tasarruf paketinde olmayanlar

Mustafa Durmuş

17 Mayıs 2024

Bugünlerde gündem kamuda uygulanacak olan tasarruf tedbirleri. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, “Tasarruf ve Verimlilik” adlı paketin açıklanmasından önce yaptığı sunumda, tüm kamuyu kapsayan bir çalışma yapıldığını, TBMM hariç bütün kamu kurum ve kuruluşlarının tasarruf paketine uymasının zorunlu kılınacağını açıkladı. (1)

Yani açıklamaya göre, tasarruf paketi tüm kamu kurum ve kuruluşlarının yanı sıra KİT’leri, döner sermayeleri, fonları ve yerel yönetimleri de kapsıyor (bu durum istihdam yaratamama bağlamında, muhalefete geçen yerel yönetimler için ciddi bir sorun oluşturacaktır).

Etki analizine yer verilmeyen bir paket

Pakette, alınacak önlemlerin sayısal büyüklüğü, enflasyon, bütçe açığı ve ekonomik büyüme gibi makroekonomik değişkenler üzerindeki etkileri gibi önemli hususların yer almaması pakete yönelik eleştirilerin başında geliyor. Çünkü bu paketin, enflasyonla mücadele (dezenflasyon sürecine destek), verimli kaynak kullanımı ve sürdürülebilirlik gibi amaçlarla hazırlandığı ileri sürülüyor.

Saray’ın harcamaları?

Her ne kadar TBMM dışında tüm kamu kuruluşlarının tasarruf tedbirlerini uygulayacağı ileri sürülse de, Saray’ın harcamalarının bu tedbirlerin kapsamında olup olmayacağının muallakta olması da haklı bir diğer eleştiri konusu.

Ayrıca paketin asıl olarak harcamalardaki kesintilerle ilgili olması, örneğin vergisel tasarruf tedbirlerine (“kayıt dışılıkla mücadele” gibi yıllardır söylenenler dışında) yer verilmemesi de eleştiriliyor.

Gerçi bu paketin bir ilk olduğu ve bunun devamının geleceğinin açıklanması ilerde vergilerle ilgili düzenlemeleri de gündeme getirecektir. Buradaki sorulması gereken soru, “hangi sınıf ya da kesimlerin vergisinin artırılarak vergi geliri artışının sağlanacağı” sorusu olmalıdır.

Pakette öne çıkan tasarruf tedbirleri

Pakette sekiz başlık altında sıralanan tasarruflarla ilgili olarak emekçilerin gözüne çarpması gereken ilk tedbir (beklendiği gibi) “Personel Harcamaları”, yani kamu emekçileriyle ilgilidir. Zira pakete göre, kamuda yeni personel alımı üç yıl boyunca emekli olan kişi sayısıyla sınırlandırılacak.

Böylece işsizliğin gerçek anlamda artmaya başladığı bir dönemde kamunun istihdam yaratma kapasitesi iyice daraltılıyor. Bu tedbirin faturasını en çok da üniversite mezunu olup da kamuda işe girmeyi bekleyen gençlerin (başta atama bekleyen öğretmenler olmak üzere), kadro bekleyen taşeron işçilerinin ödeyeceği çok açık.

İkinci tasarruf kalemi bütçede “Cari Harcamalar” olarak geçen piyasadan mal ve hizmet alımlarıyla ve “Yatırım Harcamaları” olarak bilinen kamu yatırımlarıyla ilgili. Buna göre, deprem için harcanacak olan ödenekler hariç, mal ve hizmet alımı ödeneklerinin yüzde 10’u ve yatırım ödeneklerinin yüzde 15’i kesiliyor.

Savunma, güvenlik hizmetleri ve KÖİ projeleri istisna tutuluyor

Böylece, savunma ve ambulans alımı gibi alanlar hariç, üç yıl süreyle yeni araç satın alma ve kiralama yapılamayacak. Savunma ve güvenlik hariç, toplu taşıma olan yerlerde servis sözleşmeleri sonlandırılacak. Ayrıca yeni kamu binası, lojman ve sosyal tesis alımı, yapımı, kiralanması süresiz olarak durduruluyor. Keza savunma ve güvenlik amacıyla kullanılanlar hariç, binalar “ekonomiye kazandırılmak” adı altında özel şirketlere ve şahıslara satılacak (bu satışların kimleri zengin edeceği ise merak konusu).

Bir hesaplamaya göre, mal ve hizmet alımlarından 68 milyar TL ve yatırımlardan 95 milyar TL olmak üzere toplamda 164 milyar TL’lik bir tasarruf sağlanacak. Bu miktar GSYH’nin yüzde 0,4’üne denk düşüyor. (2)

Pakette köprüler, oto yollar ve şehir hastaneleri gibi döviz cinsinden ya da kura endeksli gelir garantilerine ilişkin bir tasarruf tedbirine rastlanmazken, kamu emekçilerinin sayısının sınırlandırılması, servis araçlarının kaldırılması ya da lojman sayısının azaltılması, aslında bir kemer sıkma tedbiri olan söz konusu kamusal tasarrufların sınıfsal karakterini de ortaya koyuyor.

Özetle, şu ana kadar ki israf düzeninin, bütçe açığının ve İktidar Blokunun yanlışlarının bedelini yine emekçiler ödeyecek.

Kamu harcamalarındaki tasarruf miktarı ne olmalı?

Peki, kamuda yapılması gereken tasarruf ihtiyacı, pakette önerildiği gibi 200 milyar TL’nin altında mıdır? Yoksa bunun çok üstünde midir?

Eski Hazine Müsteşar Yardımcısı R. Hakan Özyıldız’ın hesaplamasına göre, önlem paketinin, enflasyonla mücadele programına destek verebilmesi için, büyüklük olarak en azından 1,5 trilyon lira (milli gelirin yüzde 3,5’i) civarında bir büyüklükte olması gerekiyor.

Aksi halde kamu bankalarından borçlanacak ve 1 trilyon TL’yi aşan böyle bir borçlanmanın tamamı baskılanmış faiz oranından kamu bankalarından karşılanamayacağı için, bu durum faiz oranlarının artmasıyla, bu da faiz harcamalarının ve bütçe açığının büyümesiyle sonuçlanacaktır.

Bir TEPAV çalışmasına göre ise, aslında 2024 için toplam 1 trilyon 45 milyar TL’lik tasarruf alanı ve ayrıca alınacak tedbirlerle 300 milyar 309 milyon TL’lik gelir artışı imkânı var. (3)

Faiz harcamaları?

Saray’ın harcamalarının dışında, iktidarın tasarruf yapamayacağı harcama kalemlerinin başında kuşkusuz faiz ödemeleri geliyor.

Bilindiği gibi, 2024 yılı Merkezi Yönetim Bütçesi’nde faiz ödemeleri için 1 trilyon 254 milyar TL’lik, 2025 için 1 trilyon 809 milyar TL’lik ve 2026 için 2 trilyon 295 milyar TL’lik bir kaynak ayrıldı. Yani 2024-2026 dönemini kapsayan üç yıllık süreçte faiz için bütçeden 5 trilyon 358 milyar TL ödeme yapılacak ve böylece faiz giderlerinin bütçedeki payı yüzde 10,5’ten yüzde 14,3’e çıkacak.

NAS gerekçe gösterilerek 2021 yılında başlatılan faiz indirimlerine rağmen kamunun üzerindeki faiz yükünün (deyim yerindeyse) patlaması ayrıca sorgulanmalı ve bunun siyasal sorumluları hesap vermelidir.

Faiz ödemeleri bütçe açığının yüzde 53’ü kadar

Üstelik faizle ilgili durum faiz oranlarının tekrar yükseltilmeye başlandığı M. Şimşek’in son döneminde de kötüleşerek sürüyor.

Öyle ki Merkezi Yönetim Bütçesi açığı bu Nisan ayında yüzde 34,2 artarak 177,8 milyar liraya yükselirken, ilk dört aydaki açık yüzde 81 artışla 691,3 milyar liraya ulaştı. Ancak bu dört aylık dönemde faiz harcamaları yüzde 170 oranında artış kaydetti. Böylece faiz harcamaları toplam bütçe açığının yüzde 53’ünü oluşturdu. (4)

Faiz ödemelerinin bütçe açığındaki bu yüksek payı düşürülemediği sürece, bütçe açığının da, enflasyonun da artmaya devam edeceğini, böylece açıklanan bu tasarruf tedbirlerinin sonuç vermeyeceğini öngörmek için “ekonomist” olmaya gerek yok sanırız.

Vergisel teşviklere dokunulmuyor

22 yıllık AKP iktidarlarınca sermaye kesimine doğrudan kamu harcaması yoluyla destekler veriliyor (yüksek fiyatlı kamu ihaleleri, garantiler, piyasadan mal ve hizmet alımları gibi yollarla).

Ayrıca ‘vergi harcamaları’ adı altında bu kesimden vergi alınmayarak da bu destek dolaylı olarak sürdürülüyor. Uygulamanın adı da (vergi harcaması) bu işlev konusunda her hangi bir fikir vermediğinden, sermaye sınıfına yapılan böyle bir destek kolayca toplumdan gizlenebiliyor.

Nitekim 2024 yılı Bütçe Kanunu’nda bu rakam 2 trilyon 210 milyar TL olarak belirlendi. Dahası 2024-2026 dönemini kapsayan üç yılda bu tutar 8 trilyon 211 milyar TL’yi bulacak.

Pakette, vergi indirimi, muafiyeti ve istisnalarını içeren ve yüzde 90’ından sermaye kesiminin faydalandığı bu alanda önerilen somut bir tasarruf tedbiri mevcut değil (sadece bu ay içinde mevduat faizi gelirlerindeki stopaj oranları bir miktar artırıldı).

KÖİ projeleri ve şehir hastanesi ödemeleri kapsam dışı

Sermayeye verilen destekler bunlarla da sınırlı değil. KÖİ projeleri ve Şehir Hastanelerinin bütçeye çok ciddi bir yükü olmasına rağmen, pakette bu alana ilişkin de her hangi bir tasarruf tedbiri mevcut değil. Aksine bu alanda kullanıcı ücretlerine yüzde 60’a varan zamlar yeni yapıldı.

Örneğin sadece bu yıl bu projeler için 163 milyar TL civarında bir ödeme yapılacak. Yani iktidarın yapacağı tasarruflardan elde etmeyi beklediği miktar kadar bir para bu tartışmalı projeler için harcanacak.

Savunma ve güvenlik harcamalarında tasarruf yok!

Son olarak, bu pakette kayırılan harcamaların başında gelen bir diğer harcama kaleminin “savunma ve güvenlik harcamaları” olduğunun altını çizelim. Gariptir ki sağcısı, solcusu, muhafazakârı ya da liberali hiçbir yorumcu bu konuya hiç girmiyor, yorumda bulunmuyor.

Oysa yukarıda da belirtildiği gibi, diğer alanlardaki kamu personelinin servisleri ve lojmanları azaltılıp, genel olarak deprem ve zorunlu harcamalar hariç cari harcamalar düşürülürken, savunma ve güvenlik amaçlı olarak ayrılan ödeneklere dokunulmayacak. Yani mevcut rejime damgasını vuran güvenlikçi politikalar açıklanan tasarruf tedbirlerinde de kendini gösteriyor zira bu alan tedbirlerin dışında bırakılıyor.

Öte yandan, yine hatırlatalım önümüzdeki üç yılda savunma ve kamu düzeni/güvenlik harcamalarına bütçeden ayrılan pay yüzde 11,2’den yüzde 11,8’e yükselecek (faiz ödemeleri dışarıda tutulduğunda bu pay yüzde 12,6’dan yüzde 13,7’ye çıkacak).

Böylece 2024-2026 yıllarını kapsayan üç yılda bu harcamalar için bütçeden toplam 4 trilyon 869 milyar TL ödenek ayrıldı. Üstelik bu harcamalara Savunma Sanayi Destekleme Fonu’nun (SSDF) kaynakları dâhil değil.

Bazı kıyaslamalar

Türkiye’deki askeri harcamaların durumunu görebilmek için bazı kıyaslamalar yapmak yararlı olabilir.

Örneğin, NATO ülkeleri arasında en fazla askeri personele sahip ülkeler sıralamasında Türkiye, ABD’den sonra ikinci sırada yer alıyor. Ayrıca NATO üyesi ülkelerde askeri harcamaların kişi başı milli gelire oranı ile ilgili yapılan sıralamada Türkiye 7’nci sırada bulunuyor (bu oran Türkiye için 2023 yılında yüzde 0,016). Askeri harcamaların GSYH içindeki payı itibarıyla ise yüzde 1, 22 ile 9’uncu ülke konumunda. (5)

Son olarak,  Türkiye 11,702 adet tank ile dünyada en fazla tanka sahip bulunan 4’üncü ülke. İlk sırada 60,937 tank ile ABD, ikinci sırada 23,928 tank ile Rusya ve 3’üncü sırada 20,254 tank ile Çin gelirken; dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip ülkesi olan Hindistan’ın 8,309 ve nüfusu 90 milyona yaklaşan İran’ın sadece 2,878 tankı bulunuyor. (6)

Sonuç olarak

Açıklanan “kamuda tasarruf ve verimlilik paketi” süslü cümlelerle kamuoyuna sunulan ama öz itibarıyla tasarrufu sağlamaktan uzak ve eklektik bir paket olduğu gibi, sınıfsal karakteri itibarıyla faturayı emekçi halklara ödettirecek olan bir pakettir. Bu paketin adil bir vergilemeye dayalı bir kamu gelir ayağı ise mevcut değildir.

Bu paketi başka tasarruf paketlerinin izleyeceğinin açıklanması ise İktidar Blokunun örtülü bir IMF Kemer Sıkma Politikasını hayata geçirmeye başladığının bir itirafı niteliğindedir.

Devletlerin sosyal sınıflar karşısında tarafsız olmadığı bir gerçektir. Bu nedenle de devleti yönetenlerin hayata geçirdikleri bu tür tedbirler de tarafsız olamaz. Nitekim açıklanan paket sermayeyi, faiz lobilerini, yüksek kâra dayalı büyük alt yapı projelerini hayata geçiren yerli ve yabancı yatırımcıları koruyan, diğer yandan emekçileri zarara uğratan, işsiz ve yoksul bırakan bir pakettir.

Son olarak, bu paket devleti yönetenlerin militarist, güvenlikçi, otoriter karakterlerini de ortaya koymaktadır. Zira hemen her türden sosyal harcama kısılırken, savunma ve güvenlik harcamaları bu tasarruf tedbirlerinin dışında bırakılmaktadır. Bu durum emek, demokrasi ve barış mücadelesinin bir arada yürütülmesi gibi bir zorunlu görevi önümüze koymaktadır.

Dip notlar:

(1)    https://www.youtube.com/watch?v=UWpKu_FPuqU (15 Mayıs 2024).

(2)    https://www.ekonomim.com/ekonomi/kamuda-tasarrufa-uymayana-ceza-surprizi-haberi (14 Mayıs 2024).

(3)    Nasıl bir tasarımda yapısal ve mali nitelikli tedbir önerileri düşünülebilir? (Değerlendirme Notu / H. Hakan Yılmaz), https://www.tepav.org.tr (10 Mayıs 2024).

(4)    https://www.hmb.gov.tr/2024-nisan-ayi-butce-gerceklesme-sonuclari (16 Mayıs 2024).

(5)    https://www.statista.com/chart/14636/defense-expenditures-of-nato-countries (21 July 2022).

(6)    https://www.visualcapitalist.com/visualized-top-15-global-tank-fleets (15 March 2024).

 

 

17 Mart 2024 Pazar

Dış borçlanma ve bütçe açığı

 

İktidardan iki” başarılı (!)” icraat daha

Mustafa Durmuş

17 Mart 2024

Yerel seçimlere sayılı günler kala, ülkenin bakanları seçim alanlarında AKP-MHP İktidar Blokunun adaylarına açıktan oy isterken, Hazine ve Maliye Bakanı da sosyal medyada bu kampanyaya ekonomideki başarıları anlatarak katkıda bulunuyor.

Euro tahvil ihracına 5 kat teklif

Öyle ki, Bakan M. Şimşek, birkaç gün önce gerçekleştirilen ve beş kattan fazla talep gelen 2 milyar euroluk tahvil ihracının, “bu sene yatırım yapılabilir nota sahip ülke ihraçları dışında gerçekleşen ilk euro ihracı olduğunu” belirterek, “bu başarılı ihraç, uluslararası yatırımcıların ülkemize olan güveninin, programımıza duyulan inancın açık bir göstergesidir” ifadesini kullandı.

Ne acıdır ki bu ülkede bir zamanlar bu tür borçlanmaya ülke çıkarları açısından karşı çıkan söylemler daha egemen iken, şimdilerde “kolay dış borçlanmanın büyük bir başarı olarak takdim edildiği” bir dönemi yaşıyoruz.

Çünkü iktidarın bu söylemine gerçekte karşı çıkacak tek kesim olan sol partiler ve emek örgütleri çok güçsüzler, dolayısıyla da sesleri duyulmuyor. Böyle bir ortamda, küresel finansal sermayenin savunucuları ve sağcı politikacılar ve ekonomistler rahatça böyle bir borçlanmayı savunabiliyorlar.

‘Akbaba Fonlar’ın ülkeye olan ilgisi

Oysa bu tür borçları ülkeye verenler ülke sevdalısı değiller. Bunu veren ve uluslararası düzeyde “Akbaba Fonlar” olarak da adlandırılan ve örneğin Arjantin’deki borç temerrüdüne neden olan ve ülkeyi IMF kapısına götüren bu fonlar ve varlık yönetim şirketleri (BlackRock ve Fidelity gibi) bizim karakaşımız kara gözümüz için ülkemize gelmediğine göre, bu ilginin başka bir nedeni olmalı.

Bu neden, AKP-MHP İktidar Blokunun, bu borçlanma karşılığında dünyanın şu anda çağdaş hiçbir hükümetinin sunmadığı kadar yüksek faiz getirisini sunması olmasın sakın?

Bakan Şimşek tweetinde hangi faiz oranlarından bu ihraçların yapıldığını belirtmiyor ama Bakanlığın konu ile ilgili basın açıklamasında bu bilgi mevcut. Buna göre,  21 Mayıs 2030 vadeli tahvillerin kupon oranı yüzde 5,875 ve getiri oranı yüzde 6,125. Ortalama getirinin yıllık yüzde 6,5 civarında olacağı tahmin ediliyor.  

Çağdaş ekonomiler bizim verdiğimiz faiz oranının yarısından borçlanabiliyor

Aşağıdaki grafikten de görülebileceği gibi, dünyada 10 yıllık euro tahvil faizi yüzde 3’ün altında seyrederken, biz bunun iki katı bir faiz ödemek zorundayız. Yani yabancı fonların ülkeye olan ilgisinin asıl nedeni Şimşek’in uygulamakta olduğu programa olan güvenden ziyade, ülkenin 300 olan CDS risk primi eklendikten sonra dahi, bu tahvillerin Avrupa’nın iç bir yerinde sunulmayan yükseklikte bir faiz getirisi sunuyor olması. Yabancı fonların ve büyük varlık yönetim şirketlerinin akbabalar gibi üşüşmelerinin nedeni bu olsa gerek.

Bedeli çocuklarımız ödeyecek

Diğer taraftan bu borçlanmanın bedelini, yıllar boyunca, vergi mükellefleri olarak bizler ödeyeceğiz ve gelecekte çocuklarımız ödeyecek. Bu yüzden de “bu programla hiç olmazsa ülkeye döviz geliyor” diye naif bir savunu içine girmemek gerekiyor. Asıl sorulması gereken soru “ülkeyi bu hale kimlerin ve neden getirdiği” sorusudur.

Ülkenin mevcut dış borç stokunun 480 milyar doları, 1 yıl vadeli dış borcunun ise 226 milyar doları aştığını biliyoruz. Kısaca bu yüksek faizli borçlarla borç stokları daha da artarken, omuzlarımızdaki borç yükü de ağırlaşacak.

Şimdi soralım: “Emperyalist sömürüye boyun eğmek ne zamandır başarı olarak kabul ediliyor, böyle yüksek bir tefeci faiziyle borçlanmak nasıl bir başarıdır?” Bu başarıyı bizim değil, borcu verenlerin başarı hanesine yazmak daha doğru olacaktır.

Hani Nas vardı?

Ayrıca Nas’ı referans göstererek faize karşı çıkanların, faiz lobilerini suçlayarak mütedeyyin dindar seçmenleri konsolide etmeyi başaranların böyle yüksek faizlerle borçlanma konusunda söyleyecek sözleri kalmadı mı artık?


Merkezi Yönetim Bütçesi açığı Şubat’ta azaldı

İkinci başarı (!) ise bütçe gerçekleşmelerinde sağlanmış. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nca hazırlanan bütçe gerçekleşmeleri raporuna göre, Şubat 2024 merkezi yönetim bütçe açığı geçen yıla göre yüzde 10 azalmış ve 154 milyar TL; Ocak-Şubat 2024’te ise (2 aylık) 304 milyar TL olmuş.

Buraya kadar tablo iyi gibi gözüküyor ama bütçe açığı gerçek durumu gösterme konusunda yetersiz bir ölçüdür. Onun yerine Hazine nakit açığına bakılması gerekir. Anlık gerçek durumu en iyi bu Hazine nakit açığı gösterir.

Aşağıdaki tablodan görülebileceği gibi, Şubat ayındaki Hazine nakit açığı 198 milyar TL ve Ocak-Şubat Hazine nakit açığı (2 aylık) 405 milyar TL olmuş. Yani bir ayda 64 milyar TL, iki ayda 100 milyar TL’nin üstünde Hazine’de nakit açığı var.

Seçim ekonomisi harcamaları arttı

Kısaca, piyasaya iki ayda 100 milyar TL’den fazla ekstradan nakit sürülmüş. Neden acaba? Yaklaşan yerel seçimler öncesinde ekonomide suni bir rahatlık yaratarak kendi seçmenlerini konsolide etme çabası mı söz konusu? Bu neden, normalde daha sonra yapılacak olan bazı kamu ödemelerini öne çekerek Hazine’nin kaynaklarını seçim ekonomisi için kullanmak olmasın sakın?

Bu nakit açığı da kuşkusuz borçlanma ile karşılanmış. Nitekim Ocak-Şubat aylarında Hazine toplamda net 269 milyar TL’lik bir borçlanma yapmak zorunda kalmış. Bu borç da yine vergi mükellefleri olarak bizler tarafından ödenecek, çocuklarımıza kötü bir miras olarak kalacak.


                          (Kaynak: Hazine ve Maliye Bakanlığı)

Sonuç olarak

Ayrıntılara bakınca, Bakan Şimşek’in (adını koymadan) uygulamakta olduğu tipik bir IMF programının toplum yararına her hangi bir başarısından söz edebilmek mümkün değildir.

Bu program net bir emperyalist finans sermayeye teslimiyet programıdır ve işçi sınıfı ve tüm emekçilere bedel ödetmeyi hedefleyen egemen sınıfların yürütmekte oldukları sınıf savaşının sonuçlarına sahiptir. Bu yüzden de bunu “başarılı” olarak nitelemek yerine, bütünüyle reddetmek gerekir.


31 Ağustos 2020 Pazartesi

‘Devlet mali krizi’nin eşiğindeyiz

 

‘Devlet mali krizi’nin eşiğindeyiz

Mustafa Durmuş

26 Ağustos 2020

Artık krizleri yazmak, konuşmak istemesek de içinden geçmekte olduğumuz süreç bize bunu dayatıyor. Krizsiz bir dünya yaratana kadar kapitalizmin neden olduğu ekonomik, sosyal ve ekolojik krizleri ve çöküşleri (kuşkusuz çözümleri de) yazmayı sürdürmek toplumsal sorumluluğumuzun bir gereği.

Türkiye ekonomisinin bu yıl ciddi oranda küçüleceğini artık sağır sultan bile duydu. Dünya Bankası bu küçülmenin yüzde – 3,8, IMF yüzde - 5 ve OECD yüzde -6’ya yakın bir oranda gerçekleşeceğini öngörüyor. (1)

Küçülme kaçınılmaz zira Korona Salgını yüzünden (Çin ekonomisi haricinde), tüm dünya ekonomileri küçülüyor. Türkiye ekonomisi ise 2018 yılında zaten resesyonda idi ve 2019 yılında bu durumdan çıkamamıştı. Korona Salgını ile birlikte, Mart ayından itibaren yaşanan arz ve talep yönlü şoklar yüzünden, çok daha büyük çaplı bir kriz dalgasının etkisi altına girdi.

Diğer yandan krizin tek sorumlusu olarak Korona Salgınını görmek ciddi bir yanılgı olur. Çünkü Salgın öncesinde de ülke ekonomisini krize sürükleyen; başta sistemik iktisadi nedenler olmak üzere, artan militarizm, sürdürülen savaşçı politikalar ve otoriter siyasal İslamcı yeni rejimin beraberinde getirdiği politik belirsizlikler ve riskler gibi nedenler de söz konusuydu.

Birkaç bölümden oluşan bu yazımızın bu bölümünde ülkede yaşanan çoklu krizlerden birini, ‘devlet mali krizi’ni irdeleyeceğiz. Somut olarak Türkiye’deki son kamu maliyesi verilerinden hareketle, ekonomik krizin nasıl devlet mali krizine dönüştüğüne odaklanacağız (bu krizin spesifik bir biçimde hangi yollarla bir bankacılık krizine yol açabileceği konusunu ise daha sonraki yazılarımızda ele alacağız).

Reel ekonomide yaprak kıpırdamıyor

Okuyucunun sabrına güvenerek, analizimize öncelikle Türkiye ekonomisi ile ilgili bazı temel reel göstergeleri sunarak başlayalım.

Ülkede bugünlerde yeni yatırım da, yatırım ortamı da yok. Sabit sermaye yatırım harcamalarındaki bu yılın ilk çeyreğindeki düşüş Salgının etkili olmaya başladığı Nisan ayından itibaren daha da derinleşmiş görünüyor. Aynı zamanda perakende satışlar ve özel tüketim harcamaları da azaldı. Tüketici ve yatırımcı güven endeksleri düşmeyi sürdürüyor. Sanayi üretimi bu yılın ikinci çeyreğinde (bir önceki yılın aynı çeyreğine göre) yüzde - 16,9 azaldı.(2) 2019’da artıya dönen cari açığın bu yıl yüzde -3,2 olması bekleniyor. (3) Geniş tanımlı işsizlik ve istihdam kaybı oranı yüzde 50,  gerçek işsiz sayısı 17,2 milyon oldu.(4) Gerçek enflasyon ve yoksulluk oranı ise yüzde 30’un üzerinde seyrediyor.

Finansal göstergeler endişe veriyor

Finansal göstergeler açısından da durum hiç iç açıcı değil. Örnek olarak dolar kuru 7,40’ın üzerine çıkarak tarihsel bir zirve yaptı. Merkez Bankası kurdaki bu yükselişi durdurabilmek için likidite sıkılaştırmasıyla faizleri (dolaylı da olsa) yükseltmek durumunda kaldı.

Finans dışı özel sektörün net döviz pozisyonu açığı 165 milyar doları aşıyor. (5) Ülkenin  CDS’leri, eşiği çok aşarak Ağustos ayında 560 puana yaklaştı.(6) “Döviz rezervlerindeki düşüş, zayıf para politikası, negatif reel faiz ve kısmen güçlü kredi teşvikinin tetiklediği yüksek cari açığın dış finansman risklerini artırdığı” gerekçesiyle, kredi derecelendirme kuruluşu Fitch ülkenin not görünümünü negatife düşürdü. (7)

Merkez Bankası döviz rezervleri sadece 6 ayda 30 milyar dolar eridi, döviz swapları çıkartıldığında ise eksiye dönüyor. 7 Ağustos itibariyle yurt dışına sermaye çıkışları 12 milyar doları buldu. (8)

Bu süreçte görev zararları artan kamu bankalarının döviz açık pozisyonları da, yasal sınır olan sermayelerinin yüzde 20’sini aşarak, yüzde 30’a ulaştı.(9) Bankacılık sektöründe kârlılık oranları düşerken (10), KOBİ’lere ait takipteki kredilerin oranı yüzde 7’ye aştı. (11)

Daha da kötüleşen devlet maliyesi

Dahası ülkenin sorunları sadece ekonomik küçülme gibi reel ekonominin yaşadığı sorunlarla ya da döviz açığı, yüksek kur, batık krediler gibi finansal sorunlarla sınırlı değil. Devlet maliyesi alanında da ciddi sorunlar yaşanıyor. Bir başka anlatımla; ekonomik kriz sürerken, finansal kriz kapıda beklerken, devlet mali krizi de bir süredir “sırada ben de varım” demeye başladı.

Vergi gelirleri azalırken, bazı devlet harcamaları ciddi olarak arttı

Bu duruma yol açan mali faktörleri şöyle özetlemek mümkün: Toplanamayan, sık sık affedilen, uzlaşma yoluyla eksik alınan ve Korona Salgını yüzünden indirim, erteleme biçiminde özel sektörden tahsil edilmeyen vergiler ve diğer mali yükümlülükler ciddi boyutlara ulaştı.

Diğer yandan Salgın nedeniyle başta sağlık harcamaları olmak üzere,  sermaye sınıfına verilen teşvikler, sübvansiyonlar, büyük inşaat ve enerji şirketlerinin kurtarılması için verilen mali desteklerde ciddi artışlar söz konusu.

Bunlara bir de piyasaya göre daha ucuz faizlerle kredi ve düşük kurdan döviz sattıkları için zarar eden kamu bankalarının zararı, bir türlü düşürülemeyen ve çok büyük bir kısmı halkın refahı ile ilgili olmayan lüks devlet harcamaları, askeri harcamalar, iç güvenlik harcamalarını ve Kamu Özel İşbirliği yöntemi altında yapılan büyük alt yapı projelerinin bütçeye getirdiği yükleri de dâhil ettiğimizde durum iyice kötüleşiyor.

Devlet maliyesindeki bu gelişmelerin sonucunda, özel ekonominin yanı sıra devlet de artık kriz potasına girmiş durumda. Sırasıyla; bütçe açığı, Hazine nakit açığı, kamu borçlanması ve faiz ödemeleri önlenemez bir biçimde artış gösterdi. Öte yandan devlet mali krizi devletin sınırları içinde kalmadı ve bankacılık krizini de tetiklemeye başladı.

Goldscheid’den O’Connor’a devlet mali krizi

‘Devlet mali krizi’ yeni bir kavram değil. Bu kavramı ilk kullanan iktisatçının mali sosyolojinin de öncülerinden R. Goldscheid olduğu kabul ediliyor.

Goldscheid, feodalizm sonrasında feodal devletin yerini alan kapitalist devleti ‘vergi devleti’ olarak niteliyor ve bu yapının içinin sermayedarlar tarafından boşaltılarak mali bir krize sokulduğunu ileri sürüyor. Ona göre mali kriz, finans sermayeye yapılan yüksek borç servisi ödemeleriyle, bu da işçilerin daha ağır biçimde vergilendirilerek sermaye sahipleri tarafından daha fazla sömürülmesiyle sonuçlanıyor.(12)

Goldscheid’ten etkilenen  Schumpeter’e göre,  bir zamanlar feodal egemenlere (devlete) ait olan mülkiyet özel sektöre geçip piyasalar gelişmeye başlayınca, vergileme devletin temel gelir kaynağı oldu. Böylece ‘vergi devleti’ ile kapitalizmin yükselişi aynı sürecin birbirinden ayrılmaz parçaları oldular. Diğer yandan, süreç içinde devletin gelire olan ihtiyacı aşırı bir şekilde arttığında bu durum artık sürdürülemez bir hale gelir ve vergi devleti çöker.(13) Kısaca Schumpeter’e göre devletin özel sektöre olan finansman yönünden bağımlılığı (son tahlilde) vergi devletinin çöküşüne neden olacaktır.

Ancak kavrama asıl anlamını veren kişi İkinci Dünya Savaşı sonrasının Marksist iktisatçılarından J. O’Connor’dur.

Sınıfsal çelişki ve çatışma mali krizin nedeni

O’Connor’a göre, kapitalist devletin kabaca birbiriyle çatışan iki işlevi mevcut: “Sermaye birikimini sağlamak” ve “bunu toplum nezdinde meşrulaştırmak”. Yani devlet bir yandan özel sermaye birikimini kârlı kılabilecek koşulları yaratmalı, diğer yandan da toplumsal uyumu / uzlaşmayı korumalıdır. (14)

Öte taraftan pratikte, birbiriyle uzlaşmaz çelişki içinde olan sosyal sınıfların çıkarlarını yansıtan bu iki işlev devletin bir mali krize girmesiyle sonuçlanır. Şöyle ki; kapitalist devlet sermayenin karşılaştığı maliyetleri sosyalleştirirken, kârların özelde kalmasını sağlar. Böylece kârlı bir sermaye birikimini oluşturmaya dönük olarak yapılan devlet harcamaları, devlet destekleri sürerken, bunları finanse etmesi beklenen vergiler yeterince artırılamaz. Çünkü sermaye sınıfı vergi vermeye yanaşmaz. Halkın vergi ödeme gücününse bir üst sınırı mevcuttur. Bunun sonucunda devlet gelirleri ile devlet harcamaları arasında yapısal bir açık oluşur. Bu da mali bir krize neden olur.   

Özetle devlet mali krizi teorisi perspektifinden; devlet harcamaları artarken, devlet geliri yaratma kapasitesi bunun çok gerisinde kaldığında (yapısal açık), ‘vergiye dayalı devlet’ kendi mali çöküşünün tohumlarını da atmış olur.

Bütçe artık yama tutmuyor

Bu perspektiften Türkiye’de neler olup bittiğine bakalım. Bunun için de öncelikle bütçe açığından başlayalım.

Merkezi Yönetim Bütçesi açığı son yıllarda sürekli artarak; 2016 yılında - 38,2 milyar liraya, 2017 yılında - 60,4 milyar liraya, 2018 yılında -72,8 milyar liraya yükseldi.

2019 yılında  - 80,6 milyar lira olan açığın 2020 yılında -138,9 milyar lira olması öngörülmüştü. Ancak 2020 yılının sadece 7 ayında (Ocak-Temmuz) bu açık – 139,2 milyar lira olarak gerçekleşti. Tek başına Temmuz ayındaki açık ise – 29,7 milyar lira oldu. (15)

Gerçekte açığın çok daha yüksek çıkması gerekiyordu. Çünkü bu 7 ay içinde sadece Ocak ayında bütçe 21,5 milyar lira olmak üzere fazla verdi. (16) Bu fazlanın nedeni bu ay Merkez Bankası’nın yapılan olağanüstü genel kurulunda kurumun geçen yılki kârının yüzde 90’ının ve geçen yıllardan kalan ihtiyat akçesinin Hazine’ye kâr payı olarak aktarılması kararının alınmış olması.

Tahminlere göre bu yıl 50-55 milyar lira civarında bir Merkez Bankası kaynağı (vergi dâhil)  Hazine’ye aktarılmış olacak. (17) Ocak ayında bu aktarmanın bir kısmının yapıldığı anlaşılıyor. Kısaca Merkez Bankası kârı ve ihtiyat akçesi olmasaydı (tıpkı geçen yıl olduğu gibi) bu yıl da bütçe açığı çok daha fazla olacaktı.

                                              Bütçe Açığı 

                                              (Milyar TL)                                                   

 

2016

2017

2018

2019

2020 (İlk 7 ay)*

 

-38,2

-60,4

-72,8

-80,6

-139,2

(* Bu yılın tamamında öngörü -138,9 TL)

Bu gelişmeyi kısaca yorumlayalım: Bu yıl öngörülen açık miktarı daha ilk 7 ayda aşıldı.  Geçen yıl Temmuz ayında bütçe 9,9 milyar lira fazla verirken, bu yılın Temmuz ayında bunun açığa dönüşerek – 29,7 milyar liraya çıkması, açığın yüzde 400 arttığı anlamına geliyor.

7 ay (Ocak-Temmuz) olarak bakıldığında; 2019 yılında bütçe açığı -68,7 milyar iken, bu 2020 yılının aynı döneminde -139,2 ‘ye yükseldi. Bu yaklaşık yüzde 103’lük bir artış demek oluyor.

Bu gelişmeler Dünya Bankası’nın son raporunda bütçe açığının tarihsel zirve olarak milli gelirin yüzde - 5,2’sini bulacağı öngörüsünü doğrular nitelikte (Maastricht Kriteri olan yüzde - 3’ün neredeyse 2 katı).

Faiz dışı açık yüzde 482 arttı

Bu arada bir ayrıntıya da dikkat çekmemiz gerekiyor: Faiz Dışı Denge. Bu kavram faiz ödemeleri düşüldükten sonraki bütçe ya da Hazine dengesini gösteriyor. Ortaya çıkan fark pozitif ise faiz dışı fazladan (FDF), negatif ise faiz dışı açıktan (FDA) söz ediliyor. Bu açığın hızla büyümesi devletin yapısal bir mali kriz (dolayısıyla borçlanma yönündeki baskı) içinde olduğuna işaret ediyor.

Bu çerçevede geçen yılın Temmuz ayında + 17,6 milyar lira olarak faiz dışı fazla verilmiş iken, bu yılın ilk 7 ayında bu fazla açığa dönüştü ve yüzde 220,5 oranında artarak  – 21, 2 milyar liraya çıktı. 7 aylık (Ocak –Temmuz) faiz dışı denge ise – 59,4 milyar lira oldu (bu arada yılın ilk 7 ayında Hazine borçlanmalarından dolayı 79,7 milyar lira faiz ödendi. Bu geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 36’nın üzerinde artış demek).

Böylece 2019 yılının ilk 7 ayında sadece – 10,2 milyar lira olan faiz dışı açık 2020 yılının aynı döneminde yüzde 482’lik bir artış ile - 59,4 milyar liraya çıktı.

Faiz Dışı Denge 

(Milyar TL)

2019 (Ocak-Temmuz)

2020 (Ocak-Temmuz)

Artış hızı (%)

-10,2

-59,4

482

 

Faiz dışı açıktaki artışın bu denli yüksek olması devlet maliyesinin sorununun sadece yüksek faiz ödemelerinden ibaret olmadığını gösteriyor. Asıl sorun artık faiz dışı ve bir türlü azaltılamayan devlet harcamaları. Yani artık devlet maliyesinin dengesizliğine neden olan bazı temel yapısal faktörlerin devrede olduğu çok açık.

Korona sermaye vergilerini azaltırken,  ÖTV ve KDV halkın sırtına iyice bindi

Bu yapısal faktörleri gözden geçirelim. Öncelikle bütçe açığının bir tarafını oluşturan vergi geliri tahsilatları durgun seyrediyor. Bu durgunluğun sebepleri arasında; Korona Salgınının neden olduğu ekonomik krizin vergi ödeme gücünü azaltması, vergi toplama gayretini zayıflatması, sıklıkla çıkartılan vergi afları ve yüksek enflasyonun vergi gelirlerini reel olarak düşürmesi gibi faktörler var.

Örneğin geçen yıl aynı dönem ile kıyaslandığında bu yıl (Ocak-Temmuz) 7 aylık dönemde bütçe açığının diğer belirleyeni olan devlet harcamalarındaki artış yüzde 39,1 (faiz hariç yüzde 42,2) olurken, vergi gelirleri artışı yüzde 30,3’ de kaldı.

Vergi gelirlerindeki bu artış da asıl olarak, yüzde 81 oranında artan ÖTV ve yüzde 35 oranında artan KDV gelirlerinden kaynaklandı. Çünkü Gelir Vergisi tahsilatları yüzde -1 ve Kurumlar Vergisi tahsilatları yüzde -23 civarında azaldı.  Diğer yandan vergi dışı devlet gelirleri yüzde - 74 civarında azalınca, toplam bütçe gelirleri yüzde – 7,4 oranında düştü.

Kısaca bütçe giderleri hızla artarken bütçe gelirlerinin düşmesi bütçe açığını artırdı.   

                                Bütçe gelir ve giderlerinde artış

 

Kamu harcamalarında artış (%)

Vergi gelirlerinde artış (%)

Vergi dışı bütçe gelirlerinde artış (%)

(Ocak-Temmuz 2020)

39,1

30,3

-         74,0

 

Bu dönemde faiz ödemelerinin dışında, Korona Salgını yüzünden başta sermaye kesimi olmak üzere çeşitli kesimlere verilen mali destekler, sermayeye verilen ucuz faiz ve döviz desteği yüzünden kamu bankalarının artan görev zararları belirleyici oldu.

Hanelere verilen destekleri de kapsayan bu “cari transfer harcamaları” adı da verilen harcamalar bütçe ödeneklerinin yaklaşık yüzde 44’ünü oluşturuyor. Bu kalemdeki artış ise yüzde 30 oldu.

Abartılı güvenlik harcamaları krizi tetikliyor

Diğer yandan (üzerinde konuşulması çok da istenmeyen), ancak hız kesmeden de devam eden ve kimilerine göre “güvenlik harcaması” (savunma ve iç güvenlik gibi), kimilerine göre “militarizm ve otoriterleşmeye dönük harcamalar” ya da bazılarınca “savaş harcamaları” olarak adlandırılan harcamalar bütçenin harcamalar tarafını etkileyen en önemli gider kalemi oldu.

Öyle ki 2017 yılı sonu itibariyle iç ve dış güvenlik kurumları (savunma hizmetleri + kamu düzeni ve güvenlik) toplam olarak merkezi yönetim bütçesinin yaklaşık yüzde 11’i civarında kaynak kullandı. Buna adalet hizmetlerine ayrılan yüzde 1,1 civarındaki pay da eklendiğinde, bu pay yüzde 12,1’e çıkıyor. (18)

2020 yılı Merkezi Yönetim Bütçesi ödeneklerinin dağılımı ise çok daha çarpıcı (19). Bu ödeneklerin yüzde 13,2’si (145 milyar lira) iç ve dış güvenlik ve yargılama hizmetleri için ayrılmış durumda.

Ancak buna sermayelerinin tamamına yakını devlete ait olan Aselsan, Roketsan, Savunma ve Hava Sanayi, TAİ, STM gibi ‘Askeri Sanayi Karması’nın ulusal örneklerini oluşturan şirketlerin güvenlik hizmetine dönük üretimleri için kullandıkları kaynak olan 98,5 milyar lira ve Savunma Sanayi Destekleme Fonu’nun (SSDF)  23,9 milyar liralık harcaması dâhil edildiğinde bu rakam 272,9 milyar liraya ve oran yüzde 25’e yükseliyor.

Denetlenemeyen askeri harcamalar

Bütçe dışı bir fon olduğu için Meclis denetimine tabi olmayan ve yaptığı harcamaların detayları gizlilik gerekçesiyle Meclis ile dahi paylaşılmayan Savunma Sanayi Destekleme Fonu bünyesinde 2018 yılında yaklaşık 24 milyar lira gelir elde edildi. Aynı yıl güvenlik ve savunmaya yönelik araç, gereç ve savaş teçhizatı alımına 22,5 milyar liralık harcama yapıldı. (20)

Bu fonun gelir kaynakları 28 Kasım 2017 tarih ve 7061 sayılı Yasa ile daha da güçlendirildi ve 2018 yılından itibaren Gelir ve Kurumlar Vergisinin SSDF’ye aktarılan payı yüzde 6’ye çıkartıldı, Motorlu Taşıtlar Vergisinin yüzde 20’si ve Veraset ve İntikal Vergisinin yüzde 25’i de bu fona aktarılmaya başlandı.

Bir çalışma ülkedeki Askeri Sanayi Karması ve askeri harcamaların geleceğine ilişkin önemli bulgular sunuyor.

Buna göre (21) Türkiye Savunma Sanayi Başkanlığı’nca yayınlanan 2019-2023 dönemi için stratejik planda; Türk savunma sektörünün gelirlerinin 26,9 milyar dolara, ihracatının ise 10,2 milyar dolara çıkartılması hedefleniyor. Türkiye Savunma ve Havacılık Sanayi Üreticileri Birliği tarafından Nisan ayında açıklanan 2019 sanayi verilerine göre ise; sektörün ihracatı 2019 yılında yüzde 40,2 artarak (2018'deki 2,2 milyar dolarlık düzeyden) 3,1 milyar dolara yükseldi. Toplam satışları ise yüzde 24,2 artarak (2018'de 8,8 milyar dolara kıyasla), 10,9 milyar dolara yükseldi.  

Sonuç olarak, silah sanayi sektörünün satışlarının dörtte üçünün iç pazarda kullanıldığı ve bunun temel alıcısının da devlet olduğu dikkate alınırsa; sermaye kesimine verilen desteklerin yanı sıra, ülkedeki otoriterleşme ve militarizmi artırmada kullanılan devlet harcamalarının faiz dışı açığı artıran, böylece de devlet mali krizine yol açan faktörlerden biri olduğunun altını çizmek gerekiyor.

Kapitalizmin, krizleri derinleştikçe, savaşlara yönelmesi Birinci Paylaşım Savaşından bu yana kanıtlanmış olan bir olgu. Bugün de, bu yönde olmak üzere tüm dünyada hem ırkçılık, hem de militarizm yükseliyor. Savunma amacını fazlasıyla aşan büyüklüğe erişen askeri harcamalarsa böyle savaşları gündemde tutmaya yarıyor.

Diğer yandan, dünyanın her yerinde savaşı, ölümü ve öldürmeyi kutsamak yerine, ısrarla ve inatla barışı, yaşamı ve yaşatmayı savunanların mücadelesi de kesintisiz sürüyor.

Mali bir krizin de tetikleyicisi olan savaş harcamalarının arttığı bir dönemde de olsa,  çok önemsediğimiz için her yıl alanlara çıktığımız bir gün olan 1 Eylül Dünya Barış Günü tüm dünya halklarına kutlu olsun.

Sonraki yazı: İçi boşalan Hazine ve önlenemeyen devlet borçlanması

Dip notlar:

(1)     World Bank Group, Turkey Economic Monitor, August 2020: Adjusting the Sails, www.worldbank.org. s. 65.

(2)       TÜİK, Sanayi Üretim Endeksi, Haziran 2020,  Haber Bülteni (14 Ağustos 2020), http://www.tuik.gov.tr.

(3)       World Bank Group, agr. s. 15.

(4)     http://disk.org.tr/2020/08/covid-19-istihdami-vurdu-issizlik-ve-is-kaybi-toplami-17-2-milyon (10 Ağustos 2020).

(5)       TCMB, Mayıs Ayı Finansal Kesim Dışındaki Firmaların Döviz Varlık ve Yükümlülükleri, https://www.tcmb.gov.tr (5 Ağustos 2020), s. 1

(6)       https://tr.investing.com/rates-bonds/turkey-cds-5-year-usd (24 Ağustos 2020).

(7)       https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kredi-derecelendirme-kurulusu-fitch-turkiyenin-not-gorunumunu-negatife-dusurdu (23 Ağustos 2020).

(8)       https://www.dunya.com/kose-yazisi/bu-doviz-cikisina-rezerv-dayanmaz-zaten-dayanmiyor (20 Ağustos 2020).

(9)       https://www.bloomberght.com/kamu-bankalari-tl-yi-savunmak-icin-doviz-acik-pozisyonlarini-artirdi (17 Temmuz 2020).

(10)   Bu  konuda bkz: Mustafa Durmuş, “Elbette “ekonomi yüksek döviz kurlarından ibaret değil”, http://mustafadurmusblog.blogspot.com/2020/08.

(11)   BDDK, Türk Bankacılık Sektörü Temel Göstergeleri, Haziran 2020, s. 14.

(12)   Goldscheid, Rudolf (1925), A Sociological Approach to Problems of Public Finance. R. Musgrave and A. Peacock (Edts), Classics in The Theory of Public Finance, Palgrave Macmillan, 1958 içinde, s. 202-213.

(13)   R. A. Musgrave, "Schumpeter's Crisis of the Tax State: An Essay in Fiscal Sociology," Journal of Evolutionary Economics, Springer, vol. 2(2), August, 1992, s. 89-113.

(14)   James O’Connor,  The Fiscal Crises Of the State, St.Martin’s Press, New York,  1973, Chapter 2, s. 40-64.

(15)   T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı, Aylık Bütçe Gerçekleşme Raporu,  Temmuz 2020, s. 2-7.

(16) Hazine ve Maliye Bakanlığı, Aylık Bütçe gerçekleşme Raporu (Ocak 2020), s. 2.

(17) https://www.sozcu.com.tr/2020/ekonomi/son-dakika-merkez-bankasindan-ihtiyat-akcesi-karari (20 Ocak 2020).

(18) Koç Üniversitesi- Eaf-TÜSİAD,  Merkezi Yönetim Bütçesi Takip Raporu, Mayıs 2018, s. 42

(19) T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı,  2020 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifi ve Bağlı Cetveller.

(20) T.C. Sayıştay Başkanlığı, Savunma Sanayi Destekleme Fonu 2018 Yılı Sayıştay Denetim (Düzenlilik) Raporu, (Eylül 2019), s. 22.

(21) Ali Bakeer,  “Turkey’s Defense Industry in the Covid Age”, https://cgpolicy.org (10 July 2020).