kamu harcaması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kamu harcaması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mayıs 2024 Perşembe

Kamuda tasarruf

 

Tasarruf paketinde olmayanlar

Mustafa Durmuş

17 Mayıs 2024

Bugünlerde gündem kamuda uygulanacak olan tasarruf tedbirleri. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, “Tasarruf ve Verimlilik” adlı paketin açıklanmasından önce yaptığı sunumda, tüm kamuyu kapsayan bir çalışma yapıldığını, TBMM hariç bütün kamu kurum ve kuruluşlarının tasarruf paketine uymasının zorunlu kılınacağını açıkladı. (1)

Yani açıklamaya göre, tasarruf paketi tüm kamu kurum ve kuruluşlarının yanı sıra KİT’leri, döner sermayeleri, fonları ve yerel yönetimleri de kapsıyor (bu durum istihdam yaratamama bağlamında, muhalefete geçen yerel yönetimler için ciddi bir sorun oluşturacaktır).

Etki analizine yer verilmeyen bir paket

Pakette, alınacak önlemlerin sayısal büyüklüğü, enflasyon, bütçe açığı ve ekonomik büyüme gibi makroekonomik değişkenler üzerindeki etkileri gibi önemli hususların yer almaması pakete yönelik eleştirilerin başında geliyor. Çünkü bu paketin, enflasyonla mücadele (dezenflasyon sürecine destek), verimli kaynak kullanımı ve sürdürülebilirlik gibi amaçlarla hazırlandığı ileri sürülüyor.

Saray’ın harcamaları?

Her ne kadar TBMM dışında tüm kamu kuruluşlarının tasarruf tedbirlerini uygulayacağı ileri sürülse de, Saray’ın harcamalarının bu tedbirlerin kapsamında olup olmayacağının muallakta olması da haklı bir diğer eleştiri konusu.

Ayrıca paketin asıl olarak harcamalardaki kesintilerle ilgili olması, örneğin vergisel tasarruf tedbirlerine (“kayıt dışılıkla mücadele” gibi yıllardır söylenenler dışında) yer verilmemesi de eleştiriliyor.

Gerçi bu paketin bir ilk olduğu ve bunun devamının geleceğinin açıklanması ilerde vergilerle ilgili düzenlemeleri de gündeme getirecektir. Buradaki sorulması gereken soru, “hangi sınıf ya da kesimlerin vergisinin artırılarak vergi geliri artışının sağlanacağı” sorusu olmalıdır.

Pakette öne çıkan tasarruf tedbirleri

Pakette sekiz başlık altında sıralanan tasarruflarla ilgili olarak emekçilerin gözüne çarpması gereken ilk tedbir (beklendiği gibi) “Personel Harcamaları”, yani kamu emekçileriyle ilgilidir. Zira pakete göre, kamuda yeni personel alımı üç yıl boyunca emekli olan kişi sayısıyla sınırlandırılacak.

Böylece işsizliğin gerçek anlamda artmaya başladığı bir dönemde kamunun istihdam yaratma kapasitesi iyice daraltılıyor. Bu tedbirin faturasını en çok da üniversite mezunu olup da kamuda işe girmeyi bekleyen gençlerin (başta atama bekleyen öğretmenler olmak üzere), kadro bekleyen taşeron işçilerinin ödeyeceği çok açık.

İkinci tasarruf kalemi bütçede “Cari Harcamalar” olarak geçen piyasadan mal ve hizmet alımlarıyla ve “Yatırım Harcamaları” olarak bilinen kamu yatırımlarıyla ilgili. Buna göre, deprem için harcanacak olan ödenekler hariç, mal ve hizmet alımı ödeneklerinin yüzde 10’u ve yatırım ödeneklerinin yüzde 15’i kesiliyor.

Savunma, güvenlik hizmetleri ve KÖİ projeleri istisna tutuluyor

Böylece, savunma ve ambulans alımı gibi alanlar hariç, üç yıl süreyle yeni araç satın alma ve kiralama yapılamayacak. Savunma ve güvenlik hariç, toplu taşıma olan yerlerde servis sözleşmeleri sonlandırılacak. Ayrıca yeni kamu binası, lojman ve sosyal tesis alımı, yapımı, kiralanması süresiz olarak durduruluyor. Keza savunma ve güvenlik amacıyla kullanılanlar hariç, binalar “ekonomiye kazandırılmak” adı altında özel şirketlere ve şahıslara satılacak (bu satışların kimleri zengin edeceği ise merak konusu).

Bir hesaplamaya göre, mal ve hizmet alımlarından 68 milyar TL ve yatırımlardan 95 milyar TL olmak üzere toplamda 164 milyar TL’lik bir tasarruf sağlanacak. Bu miktar GSYH’nin yüzde 0,4’üne denk düşüyor. (2)

Pakette köprüler, oto yollar ve şehir hastaneleri gibi döviz cinsinden ya da kura endeksli gelir garantilerine ilişkin bir tasarruf tedbirine rastlanmazken, kamu emekçilerinin sayısının sınırlandırılması, servis araçlarının kaldırılması ya da lojman sayısının azaltılması, aslında bir kemer sıkma tedbiri olan söz konusu kamusal tasarrufların sınıfsal karakterini de ortaya koyuyor.

Özetle, şu ana kadar ki israf düzeninin, bütçe açığının ve İktidar Blokunun yanlışlarının bedelini yine emekçiler ödeyecek.

Kamu harcamalarındaki tasarruf miktarı ne olmalı?

Peki, kamuda yapılması gereken tasarruf ihtiyacı, pakette önerildiği gibi 200 milyar TL’nin altında mıdır? Yoksa bunun çok üstünde midir?

Eski Hazine Müsteşar Yardımcısı R. Hakan Özyıldız’ın hesaplamasına göre, önlem paketinin, enflasyonla mücadele programına destek verebilmesi için, büyüklük olarak en azından 1,5 trilyon lira (milli gelirin yüzde 3,5’i) civarında bir büyüklükte olması gerekiyor.

Aksi halde kamu bankalarından borçlanacak ve 1 trilyon TL’yi aşan böyle bir borçlanmanın tamamı baskılanmış faiz oranından kamu bankalarından karşılanamayacağı için, bu durum faiz oranlarının artmasıyla, bu da faiz harcamalarının ve bütçe açığının büyümesiyle sonuçlanacaktır.

Bir TEPAV çalışmasına göre ise, aslında 2024 için toplam 1 trilyon 45 milyar TL’lik tasarruf alanı ve ayrıca alınacak tedbirlerle 300 milyar 309 milyon TL’lik gelir artışı imkânı var. (3)

Faiz harcamaları?

Saray’ın harcamalarının dışında, iktidarın tasarruf yapamayacağı harcama kalemlerinin başında kuşkusuz faiz ödemeleri geliyor.

Bilindiği gibi, 2024 yılı Merkezi Yönetim Bütçesi’nde faiz ödemeleri için 1 trilyon 254 milyar TL’lik, 2025 için 1 trilyon 809 milyar TL’lik ve 2026 için 2 trilyon 295 milyar TL’lik bir kaynak ayrıldı. Yani 2024-2026 dönemini kapsayan üç yıllık süreçte faiz için bütçeden 5 trilyon 358 milyar TL ödeme yapılacak ve böylece faiz giderlerinin bütçedeki payı yüzde 10,5’ten yüzde 14,3’e çıkacak.

NAS gerekçe gösterilerek 2021 yılında başlatılan faiz indirimlerine rağmen kamunun üzerindeki faiz yükünün (deyim yerindeyse) patlaması ayrıca sorgulanmalı ve bunun siyasal sorumluları hesap vermelidir.

Faiz ödemeleri bütçe açığının yüzde 53’ü kadar

Üstelik faizle ilgili durum faiz oranlarının tekrar yükseltilmeye başlandığı M. Şimşek’in son döneminde de kötüleşerek sürüyor.

Öyle ki Merkezi Yönetim Bütçesi açığı bu Nisan ayında yüzde 34,2 artarak 177,8 milyar liraya yükselirken, ilk dört aydaki açık yüzde 81 artışla 691,3 milyar liraya ulaştı. Ancak bu dört aylık dönemde faiz harcamaları yüzde 170 oranında artış kaydetti. Böylece faiz harcamaları toplam bütçe açığının yüzde 53’ünü oluşturdu. (4)

Faiz ödemelerinin bütçe açığındaki bu yüksek payı düşürülemediği sürece, bütçe açığının da, enflasyonun da artmaya devam edeceğini, böylece açıklanan bu tasarruf tedbirlerinin sonuç vermeyeceğini öngörmek için “ekonomist” olmaya gerek yok sanırız.

Vergisel teşviklere dokunulmuyor

22 yıllık AKP iktidarlarınca sermaye kesimine doğrudan kamu harcaması yoluyla destekler veriliyor (yüksek fiyatlı kamu ihaleleri, garantiler, piyasadan mal ve hizmet alımları gibi yollarla).

Ayrıca ‘vergi harcamaları’ adı altında bu kesimden vergi alınmayarak da bu destek dolaylı olarak sürdürülüyor. Uygulamanın adı da (vergi harcaması) bu işlev konusunda her hangi bir fikir vermediğinden, sermaye sınıfına yapılan böyle bir destek kolayca toplumdan gizlenebiliyor.

Nitekim 2024 yılı Bütçe Kanunu’nda bu rakam 2 trilyon 210 milyar TL olarak belirlendi. Dahası 2024-2026 dönemini kapsayan üç yılda bu tutar 8 trilyon 211 milyar TL’yi bulacak.

Pakette, vergi indirimi, muafiyeti ve istisnalarını içeren ve yüzde 90’ından sermaye kesiminin faydalandığı bu alanda önerilen somut bir tasarruf tedbiri mevcut değil (sadece bu ay içinde mevduat faizi gelirlerindeki stopaj oranları bir miktar artırıldı).

KÖİ projeleri ve şehir hastanesi ödemeleri kapsam dışı

Sermayeye verilen destekler bunlarla da sınırlı değil. KÖİ projeleri ve Şehir Hastanelerinin bütçeye çok ciddi bir yükü olmasına rağmen, pakette bu alana ilişkin de her hangi bir tasarruf tedbiri mevcut değil. Aksine bu alanda kullanıcı ücretlerine yüzde 60’a varan zamlar yeni yapıldı.

Örneğin sadece bu yıl bu projeler için 163 milyar TL civarında bir ödeme yapılacak. Yani iktidarın yapacağı tasarruflardan elde etmeyi beklediği miktar kadar bir para bu tartışmalı projeler için harcanacak.

Savunma ve güvenlik harcamalarında tasarruf yok!

Son olarak, bu pakette kayırılan harcamaların başında gelen bir diğer harcama kaleminin “savunma ve güvenlik harcamaları” olduğunun altını çizelim. Gariptir ki sağcısı, solcusu, muhafazakârı ya da liberali hiçbir yorumcu bu konuya hiç girmiyor, yorumda bulunmuyor.

Oysa yukarıda da belirtildiği gibi, diğer alanlardaki kamu personelinin servisleri ve lojmanları azaltılıp, genel olarak deprem ve zorunlu harcamalar hariç cari harcamalar düşürülürken, savunma ve güvenlik amaçlı olarak ayrılan ödeneklere dokunulmayacak. Yani mevcut rejime damgasını vuran güvenlikçi politikalar açıklanan tasarruf tedbirlerinde de kendini gösteriyor zira bu alan tedbirlerin dışında bırakılıyor.

Öte yandan, yine hatırlatalım önümüzdeki üç yılda savunma ve kamu düzeni/güvenlik harcamalarına bütçeden ayrılan pay yüzde 11,2’den yüzde 11,8’e yükselecek (faiz ödemeleri dışarıda tutulduğunda bu pay yüzde 12,6’dan yüzde 13,7’ye çıkacak).

Böylece 2024-2026 yıllarını kapsayan üç yılda bu harcamalar için bütçeden toplam 4 trilyon 869 milyar TL ödenek ayrıldı. Üstelik bu harcamalara Savunma Sanayi Destekleme Fonu’nun (SSDF) kaynakları dâhil değil.

Bazı kıyaslamalar

Türkiye’deki askeri harcamaların durumunu görebilmek için bazı kıyaslamalar yapmak yararlı olabilir.

Örneğin, NATO ülkeleri arasında en fazla askeri personele sahip ülkeler sıralamasında Türkiye, ABD’den sonra ikinci sırada yer alıyor. Ayrıca NATO üyesi ülkelerde askeri harcamaların kişi başı milli gelire oranı ile ilgili yapılan sıralamada Türkiye 7’nci sırada bulunuyor (bu oran Türkiye için 2023 yılında yüzde 0,016). Askeri harcamaların GSYH içindeki payı itibarıyla ise yüzde 1, 22 ile 9’uncu ülke konumunda. (5)

Son olarak,  Türkiye 11,702 adet tank ile dünyada en fazla tanka sahip bulunan 4’üncü ülke. İlk sırada 60,937 tank ile ABD, ikinci sırada 23,928 tank ile Rusya ve 3’üncü sırada 20,254 tank ile Çin gelirken; dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip ülkesi olan Hindistan’ın 8,309 ve nüfusu 90 milyona yaklaşan İran’ın sadece 2,878 tankı bulunuyor. (6)

Sonuç olarak

Açıklanan “kamuda tasarruf ve verimlilik paketi” süslü cümlelerle kamuoyuna sunulan ama öz itibarıyla tasarrufu sağlamaktan uzak ve eklektik bir paket olduğu gibi, sınıfsal karakteri itibarıyla faturayı emekçi halklara ödettirecek olan bir pakettir. Bu paketin adil bir vergilemeye dayalı bir kamu gelir ayağı ise mevcut değildir.

Bu paketi başka tasarruf paketlerinin izleyeceğinin açıklanması ise İktidar Blokunun örtülü bir IMF Kemer Sıkma Politikasını hayata geçirmeye başladığının bir itirafı niteliğindedir.

Devletlerin sosyal sınıflar karşısında tarafsız olmadığı bir gerçektir. Bu nedenle de devleti yönetenlerin hayata geçirdikleri bu tür tedbirler de tarafsız olamaz. Nitekim açıklanan paket sermayeyi, faiz lobilerini, yüksek kâra dayalı büyük alt yapı projelerini hayata geçiren yerli ve yabancı yatırımcıları koruyan, diğer yandan emekçileri zarara uğratan, işsiz ve yoksul bırakan bir pakettir.

Son olarak, bu paket devleti yönetenlerin militarist, güvenlikçi, otoriter karakterlerini de ortaya koymaktadır. Zira hemen her türden sosyal harcama kısılırken, savunma ve güvenlik harcamaları bu tasarruf tedbirlerinin dışında bırakılmaktadır. Bu durum emek, demokrasi ve barış mücadelesinin bir arada yürütülmesi gibi bir zorunlu görevi önümüze koymaktadır.

Dip notlar:

(1)    https://www.youtube.com/watch?v=UWpKu_FPuqU (15 Mayıs 2024).

(2)    https://www.ekonomim.com/ekonomi/kamuda-tasarrufa-uymayana-ceza-surprizi-haberi (14 Mayıs 2024).

(3)    Nasıl bir tasarımda yapısal ve mali nitelikli tedbir önerileri düşünülebilir? (Değerlendirme Notu / H. Hakan Yılmaz), https://www.tepav.org.tr (10 Mayıs 2024).

(4)    https://www.hmb.gov.tr/2024-nisan-ayi-butce-gerceklesme-sonuclari (16 Mayıs 2024).

(5)    https://www.statista.com/chart/14636/defense-expenditures-of-nato-countries (21 July 2022).

(6)    https://www.visualcapitalist.com/visualized-top-15-global-tank-fleets (15 March 2024).

 

 

23 Temmuz 2017 Pazar

ÖNCELİKLİ SORUN VERGİ Mİ, KAMU HARCAMASI MI?

ÖNCELİKLİ SORUN VERGİ Mİ, KAMU HARCAMASI MI?

Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan?

Mustafa Durmuş

23 Temmuz 2017

Bu hafta boyunca sosyal medyada ekonomi alanında en çok tartışılan konulardan biri katma değer vergisi (KDV) tahsilatlarının tarihsel bir dip yapması ve bunun bütçe açığı ve borçlanma gereği üzerindeki olumsuz etkileri oldu.

Maliye Bakanlığının verilerine göre iş alemi, esnaf, şirketler, inşaat firmaları halktan topladıkları her 3 liralık KDV’nin sadece 1 lirasını devlete ödemişler.

Öyle ki özellikle harcamalardan alınan ve taksitlendirilemeyen KDV gelirinde, 2017 Haziran ayı itibariyle kümülatif olarak yaklaşık 81 milyar liralık tahakkuk tutarına rağmen, tahsilat tutarı yaklaşık 26 milyar TL’de kalmış (1).

Dolayısıyla da bu kesimler, devletin onlara vergi toplama da biçtiği gayrı resmi tahsilatçılık görevini yerine getirmemişler, hatta kendilerine ait olmayan vergi gelirlerine el koymuşlar (bu durum Osmanlı’nın son dönemlerinde, vergi toplama işinin ihale edildiği mültezimlerin yaptıklarına benzer bir durum).

Kuşkusuz bu çarpıcı durum vergilemede adaletsizlik ya da vergilerin gasp edilmesi yönünden tartışıldığı gibi, özellikle de CHP’nin uzman ekonomist vekilleri tarafından mali disiplin, bütçe açığı ve borç artışı gibi yönleriyle de tartışıldı. Bu iktisatçılar bu durumu Hükümetin mali disiplinsizliğini teşhir etmek amacıyla gündeme taşıdılar.

2008 Ekonomik krizindeki ile benzerlik

Bazı köşe yazarları da bu durumu ekonomik kriz hali ile ilişkilendirerek 2008-2009 krizi ile benzerlikler kurdular.

Örneğin Dünya Gazetesi’nde yayımlanan bir yazıya göre (2), 12 aylık toplam bütçe açığı 2008-2009 ekonomik krizi öncesinde (Ağustos 2008’de) neredeyse sıfırlanmış iken, kriz ile birlikte hızla yükselerek Ekim 2009’da 55,8 milyar TL düzeyine fırladı. Bunda hem kriz nedeniyle bütçe gelirlerinin azalması, hem de kamunun harcamalarını artırmasının etkisi oldu. Bu krizin bütçe açığına yansımasının neredeyse tıpkısı Mayıs 2016 sonrasında da görülüyor. Mayıs 2016’da 12 milyar TL düzeyine kadar inmiş bulunan 12 aylık bütçe açığı, Haziran 2017’de 55,6 milyar TL ile kriz zamanı ile eşit bir düzeye fırladı. Bütçe açığı 13 ayda Mayıs 2016 düzeyinin 4,6 katına ulaştı.

Biz de, Darbe girişiminin ve OHAL’in ekonomik etkilerini anlattığımız önceki bazı yazılarımızda OHAL uygulamalarının ve referandum gibi gelişmelerin devletin bütçesini ciddi olarak etkileyeceğini belirtmiş, bir de buna çıkartılan vergi ve prim afları eklendiğinde bütçe açığının ve kamu borçlanma gereğinin daha da artacağını vurgulamıştık.

Altını çizdiğimiz bir diğer konu da kamunun fiskal duruşunun (borçlanma düzeyi, bütçe açığı oranı gibi) göreli iyiliğinin sermaye kesiminin iştahını kabarttığı ve bu durumun sermayenin devletten devasa teşvikler sağlamasının da önünü açtığı, kısaca egemenlerin bu alana yüklendikleriydi.

Kamu borçlanma ihtiyacının artmasının kimleri daha da zengin edeceği (örneğin bankalar) ve yeni vergi artışları ve özelleştirmelerle kimleri daha da yoksullaştıracağı ise apaçık ortada.

Tartışmada öncelik kamu harcamalarında olmalı

Ancak sorunu sadece vergilemeye, şirketlerce tahsil edilip de devlete ödenmeyen KDV’ye, buradan hareketle artan bütçe açığı ve borçlanma gereğine sıkıştırmak büyük bir yanılgı olur.

Tartışmayı öncelikli olarak kamu harcamalarının durumundan başlatmalı, kamu harcamalarına öncelik vermeliyiz. Yani akademi dünyasında da yıllardır tartışılmakta olan “vergi mi, yoksa kamu harcamaları mı önce gelir?” tartışmasını yeniden açarak Türkiye’deki durumu bu zemin üzerinden yeniden tartışmalıyız.

Hem akademi hem de siyasette yaygın olarak benimsenmiş olan görüş “ önce vergiler belirlenir, sonra buna uygun olarak kamu harcamalarının düzeyi ve biçimi şekillenir” görüşüdür.

Ancak bu ön kabul doğru değildir. Tam tersine uygulamada önce kamu harcamaları belirleniyor, sonra bunların nasıl karşılanacağından hareketle vergiler belirleniyor.
Nitekim bütçe süreçlerine bakıldığında da öncelikli olarak harcamacı kuruluşlardan ödenek önerilerinin toplandığı görülür (bundan böyle bu belirleme işi büyük ölçüde Saray üzerinden yürütüleceğinden kamu harcamalarının önceliği çok daha belirleyici olacaktır).

 Önce kredi, sonra mevduat

Bu durum bankalardaki kredi – mevduat önceliği ilişkisine benziyor. Birçoğumuz bankaların topladıkları mevduatlara göre kredi verdiklerini düşünürüz ama durum pek öyle değil.

En son İngiliz Merkez Bankası bünyesinde yapılmış olan bir araştırmada da ortaya çıktığı gibi (3), bankalar önce verecekleri kredileri belirliyorlar (zira kredi verebilmenin zeminini oluşturan kaydi parayı yasal olarak yaratıyorlar) sonra mevduata yöneliyorlar.

Nitekim bizde de kredi / mevduat oranının yüzde 140’ı aşıyor olması bankaların mevduattan ziyade krediyi öncelediğini gösteriyor. Mevduat sıkışıklığı olduğunda ise zaten devlet kamu personeli maaşlarını ticari bankalara yönlendirme dâhil olmak üzere birçok mevduat artırma yöntemiyle ticari bankalara destek oluyor.

Vergileme ve harcama yapma konusunda da durum aynı. Pratikte Hükümet önce yapacağı harcamaları belirliyor ve sonra bunları hangi vergilerle, nasıl ve ne düzeyde karşılayabileceğinin ya da ne kadar borçlanacağının hesabını yapıyor.

645 milyar liralık bir harcama bütçesi

Örneğin bu yılın merkezi yönetim bütçesinde 645 milyar liralık bir kamu harcaması öngörülüyor. Bunun 598 milyar lirası kamu gelirleriyle, bunun da 511 milyar lirası vergi gelirleriyle karşılanacak. Aradaki yaklaşık 50 milyarı ise borçlanmayla karşılanacak (4).

Yani iktidar bloku, bu bloku oluşturan iktisadi ve politik kanadın, askeri kanadın önceliklerine ve göreli gücüne göre yapılacak harcamaları belirliyor, sonra sıra vergi toplamaya geliyor.

Bu yüzden de bizim de tartışmayı öncelikle olarak kamu harcamalarına yöneltmemiz ve “Hükumet bu 645 milyar liralık harcama bütçesine neden ihtiyaç duyuyor, bu paraları nerelerde, hangi amaçlarla, etkin, verimli ve adil olarak kullanıyor mu” sorularını sorarak işe başlamamız gerekiyor.

Bu sorgulamayı yapmaksızın vergileri sorgulamak çok anlamlı değil. Örneğin sözü edilen KDV tahakkukunun tamamı tahsil edilseydi, yani şirketler esnaf bunlara el koymasaydı mesele bitmiş olacak mıydı? Ya da vergi kaçırma sıfır düzeyine indirilseydi, adil vergilenme (!) yapılsaydı, adil olmayan harcamalar aklanmış olur muydu?

Öncelik güvenlik ve asayiş harcamalarına

Bu sorgulamayı yaparken örneğin bütçeden en büyük payın özellikle de 2013 yılından bu yana iç ve dış güvenlik ve asayişin sağlanmasından sorumlu kurumlara ve ödenek biçimlerine ayrıldığının (yüzde 15 civarında), eğitimde niteliksel bir artışa yönelik ciddi bir ödenek artışı olmazken (yüzde 85’i personel harcaması) örneğin Diyanet İşleri Bakanlığı’na çok ciddi bir kaynak aktarımı yapıldığının, sağlık, kamusal ulaştırma, sosyal güvenlik gibi temel sosyal refah harcamalarının iyice budandığının altını çizmemiz gerekiyor.
Yani etkinlik, verimlilik ve adalet tartışmasını öncelikle, kamu harcamalarını planlarken yapmalı ve sonra bunların karşılanma yolu olarak vergilerin etkinliği ve adaletini tartışmalıyız (bu vergilemenin önemsizleştirildiği anlamına gelmez).
Daha somut bir biçimde ifade etmeye çalışırsak; askeri harcamalarını, OHAL harcamalarını, sermayeye verilen desteklerini azaltan bir Hükumetin halktan toplaması gereken vergiler de azalacaktır.
Böyle olduğunda vergilerin sosyal adalete uygun olarak alın teriyle kazanılmış emek gelirlerinden ziyade sermaye gelirlerinden alınması gerektiği, KDV ve ÖTV oranlarının iyice düşürülüp, Kurumlar Vergisi oranının artırılması, yüksek gelirlilerin tabi oldukları Gelir Vergisi oranlarının artırılması, yeni bir Servet Vergisi ve Rant Vergisi konulması gerekliliği gibi konular gündeme getirilebilir.
Bu da, “bu düzenin kaymağını yiyenlerin, kamu hizmetlerinden asıl faydalananların bu vergileri ödemeleri gerektiği ” tezinden hareketle savunulabilir.

Devletin vergi toplama gayretini artırılmasıyla, yani “vergi verme - oy ver- destek ver ” biçimindeki karşılıklı alış verişin terk edilmesiyle KDV tahsilatları neden düştü tartışılması da artık gereksiz hale gelir.

Gereksiz, toplumsal yarar sağlamayan (hatta topluma zarar veren), adaletsiz ve verimsiz nitelikteki kamu harcamaları azaltıldığında toplumun vergi yükü azalır.

Sınıf çıkarları karşıtlığı

Diğer yandan bu alanın sosyal sınıflar ve siyasetteki diğer güçler arasında çok önemli bir paylaşım alanı, dolayısıyla da kavga alanı olduğunun da bilincinde olmak gerekiyor. Yani böyle bir dönüşüm sadece bir bütçe planlaması ile gerçekleştirilebilecek teknik bir dönüşüm değildir (5018 Sayılı Kanunun fiilen başarısız kalması bunu açıklar).

Kısaca toplumun ve devletin bir bütün olarak demokratik dönüşümü olmaksızın harcama-vergi dönüşümü gerçekleşemez. Yani demokratik, özgür bir toplum kurulur ve vergi ve harcama sorunları bir madalyonun iki yüzü gibi birbirinden ayrılmadan ele alınırsa ve öncelik harcamaların belirlenmesi konusunda adalet ve etkinliğe verilirse buna uygun adil ve etkin bir vergi sistemi kurulur.
……
(1) CHP’li Böke sordu: Vergiler kimin cebine bırakılıyor?, https://www.poltkyol.com, 21 Temmuz 2017.
(2) İsmet Özkul, Bütçe grafiği, 2008-2009 krizini andırıyor, https://www.dunya.com, 21 Temmuz 2017.
(3) Michael McLeay, Amar Radia and Ryland Thomas, Money creation in the modern economy, Quarterly Bulletin 2014 Q1, s. 15-16.

(4) 2017 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu.