servet bölüşümü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
servet bölüşümü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ekim 2019 Perşembe

90 MİLYAR DOLARI NASIL HARCARDINIZ?


90 MİLYAR DOLARI NASIL HARCARDINIZ?

Mustafa Durmuş

17 Ekim 2019

“Zenginin malı züğürdün çenesini yorarmış” derler ya, dünyanın en zenginlerinin serveti de benim aklımı yordu.

Forbes 400’den bu yılki ABD’nin 400 en zenginine ait servet bilgilerini inceledim ve bunlardan ikinci sıradaki Bill Gates’in yerine (bir sitedeki uygulama aracılığıyla) onun servetini harcamaya çalıştım. Ama bu servetin ancak onda birini harcayabildim.

Sözü edilen en zengin 400 Amerikalının toplam serveti 2,9 trilyon ABD dolarını buluyor.  Geçen yıla göre servetlerini yüzde 2,2 oranında artırmışlar.(1) Bu para dünyada 10 yıl boyunca açlığı yok etmeye yeterli bir para. Eşit dağıtılsa dünyada herkese 34,400 dolar düşüyor.(2)

En tepedeki 55 yaşındaki Bezos’un 114 milyar dolarlık servetinin kaynağı sahibi bulunduğu ünlü Amazon şirketi. Bezos şirketlerinde sendikasız, güvencesiz, kolayca işten çıkartılabilen ve çok düşük ücretli on binlerce işçi çalıştırıyor. Yani rant gelirlerinin yanı sıra çok kötü çalışma koşullarında gerçekleşen emek sömürüsü Bezos’un servetinin asıl kaynağını oluşturuyor.

Kendimi yerine koyduğum ultra zengin ikinci sıradaki 64 yaşındaki Bill Gates. Servetini asıl olarak yazılım gibi entelektüel mülkiyetten elde edilen rant gelirlerinden sağlıyor. Gates’in 90 milyar dolarlık servetini sözünü ettiğim sitedeki uygulama aracılığıyla harcamaya çalıştım. (3)

Bu servet ile lüks yiyecekler, içecekler, kitaplar, spor malzemeleri, irili ufaklı elektronik cihazlar, lüks çantalar, Rolex saatler, elmas yüzükler, kilolarca altın satın almanın dışında, yatırım yaptım ve hayırseverliğim tuttu bağış da yaptım. Ayrıca bazıları ultra lüks sayılabilecek şu harcamalarım da oldu:

1 kamyonet, 2 jet ski, 2 büyük traktör, 2 sürat motoru, 2 helikopter, 5’er adet Tesla, Ferrari ve Lamborghini marka süper otomobil, 1 itfaiye aracı, 5 bahçeli ev, 3 bar restoran, 2 pizza dükkânı, 3 bar altın, 3 lüks yazlık, 3 yat, 3 gökdelen, 2 konak, 3 roket, 3 yolcu uçağı, 1 Mona Lisa tablosu, 3 yolcu gemisi, 1 NBA, 1 MLB ve 1 NFL basket kulübü satın aldım.

Ancak serveti tüketemediğim. Geriye harcayamadığım 79,5 milyar dolar kaldı. Yani Gates’in servetinin sadece yüzde 10’unu harcayabildim. Belki “elin sıkıymış” diye eleştirileceğim ama gerçekten de 90 milyar doları harcamak çok zormuş.

ZENGİN DOSTU VERGİ POLİTİKALARI SERVET ZENGİNLİĞİNİN BİR NEDENİ

Servetin kendi gerçek, harcaması kurgusal olan bu deneyimden çıkartacağımız bazı önemli sonuçlar ve dersler olmalı. Ancak öncelikle dünyada böyle bir servet temerküzünün nasıl oluştuğunu kısaca anlatmakta yarar var. Hatırlatalım dünyanın 26 en zengininin serveti 3,8 milyar insanın toplam servetine eşit.(4)

Kapitalizmin (ortaya çıkışından bu yana) eşitsizliklere neden olduğu ve bunu sürekli olarak büyüttüğü artık bir sır değil. 1980’lerden itibaren ortaya çıkan neo-liberal dönemin bir sonucu olarak gelir ve servet; sadece serbest piyasalardaki emek-sermaye ilişkilerinin (emekçi sınıfların örgütsüzleştirilip güçsüz bırakılmasının) değil, kapitalist devletlerin sermaye sınıfı lehine uyguladığı ekonomi politikaların da ürünü olarak bu sınıfa mensup zenginlerin elinde daha da birikti.

Bu birikime hizmet eden en somut politikalarsa, verginin yükünü emekçilerin üzerine yıkan, sermayedarlardan giderek daha az vergi alınmasını sağlayan emek karşıtı vergi politikaları oldu. Bunun sonucunda zengin ve yoksul arasındaki uçurum daha da büyüdü.

Bir başka anlatımla, gelir ve servet eşitsizliği artışı birinci bölüşüm ve ikinci bölüşüm düzeylerinde olmak üzere iki düzeyde gerçekleşiyor:

Birinci bölüşümde eşitsizliklerdeki artış günümüzde çok önemi boyutlara erişti. Çünkü seçkinlerin sahip olduğu ve kendilerine düzenli gelir sağlayan yeni tür servet gelirleri ortaya çıktı. Bunlar belli ellerde toplanıyor. Bunların içinde entelektüel mülkiyet var (bilginin kontrolünden elde edilen rantiye gelir). Yanı sıra doğası gereği sosyal ya da kamusal birçok müştereğin özelleştirilmesinden elde edilen gelirler var (emek geliri dışında doğrudan doğa ve bilgi üzerinden elde edilen rantlar). Sermayenin giderek artan pazarlık gücü ve emek karşıtı serbestleştirme (de-regülasyon) politikaları birinci bölüşümü servet sahipleri lehine etkiliyor. İkinci bölüşüm ise emek karşıtı, sermaye yanlısı vergileme, sübvansiyon ve transferler sonrası ortaya çıkan bölüşüm anlamına geliyor.(5) Son 20-30 yıldır devlet bütçeleri sermaye sahipleri ve servet zenginlerinin lehine böyle bir yeniden-ikinci  bölüşümün aracı olarak kullanılıyorlar.

Örnek olarak, Türkiye’de neo-liberalizmin uygulanmaya başladığı 1980’li yıllardan itibaren sermayedarlar hem mutlak,  hem de nispi vergi yükü anlamında orta sınıf ve yoksullara kıyasla yükümlülüklerini hızla azalttılar. Öyle ki eğer bugünün süper zenginleri 40 -50 yıl öncesindeki gibi vergilendirilselerdi ortaya çok daha az bir bütçe açığı çıkardı. Üstelik bu zenginlerin göreli olarak daha yüksek oranda vergilendirildiği o yıllarda elde edilen ekonomik büyüme bugünlere göre çok daha yüksek ve işsizlik oranı çok daha düşüktü.

Kısaca bugünün süper zenginlerinin mevcut servetlerinin önemli bir kaynağı çok ödemeleri gereken verginin çok altında vergi ödemeleri. 1980’lerden itibaren ödedikleri vergilerin oranı azaldıkça bu kesimlerin milli gelirden aldıkları pay da hızla arttı.

SERVETİN BELLİ ELLERDE BİRİKMESİ NEDEN SAKINCALI?

Bu belirlemenin ardından şu değerlendirmeleri yapıp, emekten, halktan yana belli önermelerde bulunabiliriz:

Öncelikle, servet, içinde yaşadığımız sınıflı toplumda yöneten sınıfların yönetilenler üzerindeki hegemonyasının en önemli araçlarından birini oluşturuyor.  Öyle ki yüksek düzeyde serveti olanlar sadece ekonomik ve sosyal alanda yoksullarla arayı açmıyorlar, politik alanda da yasaları, kuralları ve düzenlemeleri belirliyorlar. Yani servet zenginleri, devleti kendi varlıklarını ve güçlerini pekiştirmede araç olarak kullanıyorlar.

BÜYÜK SERVET SAHİPLERİ DOĞAYA ZARAR VERİYOR

İkinci olarak, büyük servetlerin sahipleri sadece bu servetlerini oluşturan sektörlerde yaptığı üretim faaliyetleriyle (petrol, otomotiv gibi)  değil, aynı zamanda bu servetlerini harcarken de doğa tahribatına neden oluyorlar. Örneğin özel jetler, yatlar, lüks otomobiller kullanıyorlar ve fosil yakıtla ısıtılan malikânelerde yaşıyorlar, Bu da karbon dioksit emisyonunu artırarak iklim değişikliğine neden oluyor.

Üçüncü olarak, zenginlerin vergi ödeme gücü çok daha fazla olsa da, onlardan vergi vermeleri biçiminde katkıda bulunmaları talep edilmiyor. Böyle olunca da örneğin askeri harcamalar ve sermayeye dönük kurtarma harcamaları yüzünden giderek artan bütçe açığını kapatmak durumunda kalan bir hükümet (bu kesimlerin vergilerini artırmak ya da bir servet vergisi almak yerine), halkın ödediği KDV, ÖTV gibi vergilere yükleniyor. Bir yandan da elektrik, doğal gaz ve ulaştırma gibi temel hizmetlere sık sık zam yaparken,  halka dönük kamusal hizmet harcamalarını kısıyor.

ZENGİNDEN DAHA AZ VERGİ, DAHA FAZLA YATIRIM VE İSTİHDAM ANLAMINA GELMİYOR 

Bazı kesimlerce savunulan, “zenginlerden daha fazla yatırım yapmaları ve istihdam yaratmaları için daha az vergi alınması ya da hiç alınmaması gerektiği” düşüncesinin temelsiz bir iddia olduğu bilimsel araştırmalarla kanıtlandı.

Aslında böyle ideolojik dayatmalar zenginlerin işine yarayan, gerçekte yeni yatırım ya da yeni istihdam yaratmayan, onların mevcut servetlerini büyük ölçüde finans piyasalarında büyütmeye yarayan uygulamalara hizmet ediyor.

Bunun en somut kanıtları ABD’ye ilişkin olarak yapılan bir çalışmada mevcut.(6) 1970’li yıllarda ABD’de en zenginlerin Gelir Vergisi oranı yüzde 70 ve Kurumlar Vergisi oranı yüzde 46, en zengin yüzde 1’in milli gelirden aldığı pay ise yüzde 10’du. Bugün en zenginlerin Gelir Vergisi oranı yüzde 39,6’ya ve Kurumlar Vergisi oranı yüzde 34’e kadar düştü. En zengin yüzde 1’in milli gelirden aldığı paysa yüzde 20’ye çıktı. Yani zenginlerin vergi oranları düşürüldüğünde gelir bölüşümü daha da adaletsiz oldu.

ZENGİNLERİ VERGİLENDİRMEK İÇİN SOMUT NEDENLER

Aşağıdaki gerekçelerle zenginlerin vergilendirilmesi ya da daha ağır vergilendirilmesini talep edebiliriz.(7) Böylece (kapitalist toplumlarda ilerici de olsa vergilemenin sınırlarının olduğunun bilincinde olarak) vergileme içinde bulunduğumuz ekonomik sıkıntıları hafifletmek, halkın refahını artırmak, sosyal adaletsizlikleri ve doğaya verilen zararı azaltmak mümkün olabilir.

 (i) Zenginler ödemedikleri vergiden elde ettikleri serveti hükümete borç olarak veriyorlar.  Elde ettikleri yüksek faiz gelirleriyle servetlerini daha da büyütüyorlar. Böylece bizler bu borçları ve faizlerini kendi vergilerimizden ödemek zorunda kalıyoruz.

(ii) Zenginler vergi ödemeyerek büyüttükleri servetlerini daha da büyütebilmek için bu serveti örneğin vadeli işlemler piyasalarında spekülatif finansal yatırım araçlarına yatırıyorlar. Bu da petrol ve temel gıda (buğday gibi) gibi malların fiyatlarının spekülatif bir biçimde artmasıyla sonuçlanıyor. Bunların fiyatı artıp, ekonomiler daralırken, işsizlik, yoksulluk ve açlık artıyor.

(iii) Zenginler servetlerini borsaya yatırdığında borsa yükseliyor.  Borsadaki varlıkların çok büyük kısmı bu zenginlere ait olduğundan zenginler daha da zenginleşiyor. Yani bir tür “kumarhane kapitalizmi” altında servetler büyütülüyor.

(iv) Büyük sermaye ve servet sahipleri, politik sürece (burjuva partilerine ve politik aktörlere ve bürokratlara açıktan ya da örtülü yollarla para aktarmak suretiyle) müdahale ediyorlar, sistemin kendileri lehinde işlemesini de böylece güvence altına alıyorlar.

Kısaca, somut olarak zenginlerin daha fazla zenginleşmesini sağlayan sosyal politikalar, ekonomi politikaları ve vergi-bütçe politikaları toplumsal bir fayda sağlamadığı gibi, toplumun refahının azalmasına, eşitsizliklerin ve yoksulluğun daha da artmasına neden oluyor.

ZENGİNLERİ VERGİLENDİRMEK İÇİN TEORİK NEDENLER

Diğer yandan servetin vergilendirilmesi hem de liberal, hem de Sol-Sosyalist bir perspektiften savunulabilir.

Örneğin 18-19. yüzyıllarda liberal faydacı felsefenin kurucularından olan J. Bentham’a göre ekonomi politikaları uygulanırken önemli olan toplumun faydasının maksimize edilmesiydi.

Bentham’a göre, kendi ihtiyaçlarının çok üzerinde geliri ya da serveti olanların bu servetlerinin kendilerine olan faydası çok sınırlıdır. Bu yüzden de Bentham gelir ve servet fazlasının vergileme yoluyla bu zenginlerden alınarak yoksullara dağıtılmasını savundu. Böylece bu yoksullar kendilerine aktarılan bu geliri harcayarak refahlarını artıracaklar,  bu da bir bütün olarak toplumun refahını artıracaktı.(8)

Nitekim Bentham’dan yaklaşık yüz elli yıl sonra bir başka liberal iktisatçı A. Pigou, Bentham’ın bu görüşlerini, “Gelirin Azalan Marjinal Faydası Kanunu” ile birleştirerek zenginleştirdi. Zenginlerin giderek daha yüksek oranda vergi ödemelerini sağlayarak gelir ya da servetin düşük gelirlilerden yana olmak üzere yeniden bölüştürülebileceğini, böylece de gelir bölüşümünde adaletin sağlanabileceğini ileri sürdü.

Buna göre eldeki gelir ya da servet arttıkça (kişinin toplam faydası artsa da), gelirine ya da servetine son eklenen birimin faydası giderek azalacağından, giderek artan oranda uygulanacak bir vergi söz konusu kişinin refahını gerçekte azaltmayacak, yani zengin için gerçekte her hangi bir kayıp söz konusu olmayacaktır. Bu yüzden de artan oranlı vergileme eşitsizlikleri ve yoksulluğu azaltmakta en etkili araçtır.(9) Bu bakış açısı altında artan oranlı olarak düzenlenen bir servet vergisi de benzer bir işlevi görecektir.

Böylece Sismondi, Marx ve Engels’ten (Komünist Manifesto-1850) sonra Pigou tarihe “artan oranlı gelir vergisi” fikrini savunan ve dahası onu daha da geliştiren önemli bir maliyeci olarak tarihe geçti.

Bu teori bir yandan artan servetin zengin için sağladığı marjinal faydanın azaldığına dikkat çekerken, diğer yandan zengine giden her ilave gelirin anlamsız bir israf olduğunu da ortaya koyuyor. Çünkü zenginlere giden ilave servetler onlara dişe dokunur bir fayda sağlamıyor.  Oysa aynı servet ya da gelir yoksullara dağıtılsa onların hayatlarında olumlu gelişmelere yol açabilir. Üstelik zenginler daha da zenginleştikçe bu anlamsız ve haksız durum daha da artıyor. Bu yüzden de soruna yoksullar açısından bakıldığında ilave servetin azalan getirisinden ziyade, artan israf ve rezalete odaklanmak gerekiyor.(10)

Nitekim yukarıdaki kurgusal örnekte olduğu gibi, ultra lüks harcamalarda bulunmama rağmen Gates’in servetinin ancak yüzde 10’unu harcayabildiğim gerçeği, servetin en azından geriye kalanının toplum ile paylaşılması için (liberal bir bakış açısıyla dahi) haklı bir teorik gerekçe oluşturmaya yetiyor.

SERVET: KARŞILIĞI ÖDENMEMİŞ EMEĞİN ÜRÜNÜ

Sosyalist düşünce açısından durum daha net. Çünkü buna göre servet işçilerin bugünkü ve geçmişte işçilerin ödenmemiş emekleri olan artı değerlerinin bir birikimidir. Yani emek sömürüsünden kaynaklanır, onunla büyütülür, bir tür emek hırsızlığıdır. Bu yüzden de meşru değildir.

Bu bakış açısından hareketle büyük servetlerin vergilendirilmesi sosyalist hükümetlerin vergi politikalarının temel unsurunu oluşturmalıdır. Hükümetler (kısa vadede) eşitsizlik ve adaletsizlikleri azaltmak, halka dönük ve doğa dostu kamusal yatırım harcamalarını finanse etmek, ekonomik sıkıntıları aşabilmek için servet vergisine başvurmalıdırlar.

Ayrıca, servetin, sahiplerine sosyal ve politik güç sağladığı, böylece onların düzeninin pekiştirilip sürdürülmesine yaradığı gerçeğinden hareketle, servet sahiplerinin ekonomik ve politik güçlerini kırmak için de büyük servetler vergilendirilmelidir.
Son olarak, büyük çaptaki servet spekülatif finansal yatırımların aracı olarak kullanılıyor, bu da finansal krizleri tetikliyor. Ortaya çıkan krizler bütçe açığına neden olduğunda hükümetler bu açığı vergi almadıkları bu servet sahiplerinden borçlanarak kapatıyorlar. Böylece servet sahipleri devlete borç vererek servetlerini büyütüyorlar. Bunun önlenmesi için de büyük servetler artan oranlı bir tarife ile ve yüksek oranlardan vergilendirilmelidir.

DİP NOTLAR:

(1)  Luisa Kroll and Kerry A. Dolan, “The Forbes 400: The Definitive Ranking Of The Wealthiest Americans”, https://www.forbes.com/forbes-400 (2 October 2019).
(2)  Opheli Garcia Lawler, “The 'Forbes 400' list is basically class warfare”, https://www.mic.com/p/the-forbes-400-list-is-basically-class-warfare (8 October 2019).
(3)  https://neal.fun/spend (16 Ekim 2019).
(4)  “5 shocking facts about extreme global inequality and how to even it up”,
https://www.oxfam.org (29 January 2019).
(5)  Jayati Ghosh, Understanding Global Inequality in the 21st Century, http://www.networkideas.org, (20 July 2019).
(6)  Eduardo Porter, “Tax Cuts, Sold as Fuel for Growth, Widen Gap Between Rich and Poor”, https://www.nytimes.com (3 October 2017).
(7)  Richard D. Wolff, “Why Taxing the Rich Makes Sense?”, http://mrzine.monthlyreview.org (2 March 2011).
(8)  Richard A. Musgrave and Peggy B. Musgrave, Public Finance in Theory and Practice, McGraw-Hill Kogakuha Ltd., 1980, s. 93-95.
(9)  A. G. Pigou, A Study in Public Finance, 3rd edt, London Macmillan, 1951, part 2.
(10)               Jason Hickel,  “How not to measure inequality”, https://mronline.org (23 May 2019).

10 Mart 2019 Pazar

YOKSULLUKLAŞMA, YOLSUZLUK VE OTORİTERLEŞME ÜÇGENİ (4) (Yolsuzluk, servet bölüşümü ve sermaye birikimi ilişkisi)


YOKSULLUKLAŞMA, YOLSUZLUK VE OTORİTERLEŞME ÜÇGENİ (4)
(Yolsuzluk, servet bölüşümü ve sermaye birikimi ilişkisi)

Mustafa Durmuş

10 Mart 2019

Yolsuzluk arttıkça servet daha adaletsiz bölüşülüyor ya da tersi
Bir toplumda servet bölüşümündeki adaletsizlik ile yolsuzluklar arasında yakın bir ilişki mevcut. Yolsuzlukların nasıl ölçüldüğünü önceki bölümlerde Yolsuzluk Algı Endeksi aracılığıyla açıklamıştık.
Servet bölüşümündeki adaletsizlik ise değişik biçimlerde ölçülüyor. Bunlardan biri ülkedeki nakit ve finansal varlık sahibi milyoner sayısının o ülkedeki toplam ulusal servetten aldığı yüzdesel payın büyüklüğü. Bu pay ne kadar yüksekse ülkedeki servet bölüşümü eşitsizliği de o denli yüksek çıkıyor.
Bu ölçüte göre: Dünya ortalaması yüzde 35, Çin yüzde 48, ABD yüzde 40 ve Hindistan yüzde 35. Göreli olarak adaletli ülkeler sırasıyla: Japonya (yüzde 23), Yeni Zelanda (yüzde 26) ve Norveç (yüzde 27) iken, en adaletsizler Suudi Arabistan (yüzde 60), Rusya (yüzde 58), Nijerya (yüzde 56), Brezilya (yüzde 53) ve Türkiye (yüzde 52) olarak sıralanıyor (1).
Bu sıralama ile Yolsuzluk Algı Endeksi’nin bulgularının arasındaki uyumun altını çizmek gerekiyor. Yani servetin daha adaletsiz bölüşüldüğü ülkelerdeki yolsuzluk algısı çok daha yüksek çıkıyor.
Burada ABD’nin durumuna dikkat çekmek yerinde olur. Zira ABD en az yolsuzluğun olduğu ilk 20 ülke arasında yer almıyor (üstten alta doğru 22. sırada). ABD’nin bu durumu bu ülkedeki servetin bölüşümünün OECD ülkeleri arasındaki en adaletsiz bölüşüm olduğu gerçeği ile örtüşüyor. Zira bu ülkede en tepedeki yüzde 10 toplam servetin yüzde 79’una sahip. Buna karşılık en alttaki yüzde 60 sadece yüzde 2’ye sahip (2).
Diğer taraftan servet dağılımındaki adaletsizlik açısından en az yolsuzluğun yapıldığı ülkelerdeki durum (ABD’ye göre daha adaletli bir dağılım olsa da) genel olarak çok farklı değil.
Öyle ki “en temiz” sayılan Danimarka’da en tepedeki yüzde 10’luk grup toplam servetin yüzde 64’üne sahip iken, en alttaki yüzde 60’ın borçları varlıklarını aştığından hiç net servetleri yok (eksi yüzde 1). İlk 20’de yer alan ve dağılım açısından daha eşitlikçi olarak kabul edilen diğer Avrupa ülkelerinde en tepedeki yüzde 10 hala yüzde 40’ın üzerinde bir servete sahip iken, en alttaki yüzde 60’ın payı yüzde 20’nin altında seyrediyor (3).
Bu durum, servet eşitsizliğinin sadece yolsuzluklardan kaynaklanmadığını, asıl olarak kapitalist üretim ve bölüşüm ilişkilerinin bir sonucu olduğunu gösteriyor. Yani kamu sektöründe yolsuzluk en az düzeyde dahi olsa bu özel sektörde emek sömürüsünün çok yüksek olmasını, dolayısıyla da gelir ve servet bölüşümü adaletsizliğini önlemeye yetmiyor.

Ekonomi büyürken yolsuzluklar artabiliyor
Ana akım ideolojiye göre; bir ülkenin insanlarının refahının artırılabilmesinin, dolayısıyla da insanların mutlu olabilmelerinin sağlanmasının yolu ekonomik büyümeden geçiyor.
Yani bir ekonomi ne kadar hızlı büyürse, ülke insanının refahı ve mutluluğu o denli artıyor. Böyle bir fetişist büyüme anlayışı altında kuşkusuz büyüme ile birlikte yolsuzlukların artıp artmadığı ya da ülkede demokrasinin ne durumda olduğu gibi sorular ikincil kalıyor.
Oysa kapitalist yoldan büyümenin; nitelikli, iyi ücretli ve yeterli istihdam yaratmaması, ülkedeki ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini daha da derinleştirmesi, ülke ekonomisini kur ve dış borç gibi finansal göstergelerde neden olduğu kötüleşme yüzünden daha da kırılgan hale getirmesi ve emek ve doğa üzerinde yarattığı tahribatları bir kenara bıraksak dahi, ülkedeki yolsuzlukları azalttığını (ya da artırmadığını) ileri sürebilmek çok zor.
Nitekim Türkiye örneğinden de görülebileceği gibi 2017 yılında ülke ekonomisi yıllık yüzde 7,4 gibi oldukça yüksek bir oranda büyüdü (4), ama yolsuzluk algısı da giderek arttı (son 4 yılda yüzde 20 arttı).
Bu konuda en çarpıcı örneklerden biri de Bangladeş. 2015 yılından bu yana ülkenin ekonomisi yılda ortalama yüzde 6 civarında büyüdü. Yoksulluk, eğitim, sağlık ve nüfus kontrolü gibi alanlarda iyileştirmeler yaşandı. Ancak bu süreçte devlet hızla otoriterliğe yönelmeye başladı ve yolsuzluklar giderek arttı. Genel seçimlerde yolsuzluk yapıldığı iddiasıyla 2014 yılında muhalefetin seçimleri boykot ettiği ülke, Yolsuzluk Algı Endeksi’nde 180 ülke arasında en alttan 28. sırada kendine yer bulabiliyor. Bu arada ülke, dünyada ultra zengin sayısını en hızlı artıran ülkelerin başlarında yer alıyor (5).

Büyüme stratejisi- yolsuzluk ilişkisi
“Büyürken çürümenin nasıl olabileceği” sorusunun yanıtını büyümenin kaynaklarında aramak daha doğru olur. Çünkü Türkiye’de son yıllarda elde edilen yüksek ekonomik büyüme, kamusal tüketim artışına ilave olarak, KGF kaynaklı banka kredilerinin pompaladığı tüketim harcamaları, sermaye kesimine verilen sınırsız sübvansiyon, sağlanan vergi indirimleri ve Kamu Özel İşbirliği projeleri (KÖİ) ile ve neredeyse tamamı dış kredilerle yapılan onlarca milyar dolarlık oto yol, hava limanı, köprüler, HES’ler ve RES’ler gibi alt yapı projeleri ve TOKİ altındaki emlak-konut inşaatları, AVM, plaza gibi inşaat projeleri ile gerçekleştiriliyor.
Proje tutarları onlarca milyar doları bulan bu alt yapı projelerinin yapım ve finansman modeli ise doğası gereği şeffaf olmadığı gibi, denetlenebilir de değil. Bu projeler bütçe hakkının hiç kullanılamadığı alanların başında geliyor.
Yani sanıldığı gibi, son 15 yıldır sürdürülen inşaat, alt yapı ve emlake dayalı ve rantı önceleyen bir sermaye birikim modeli, piyasanın” görünmez eliyle değil, devletin açık desteğiyle” yürütülüyor. Bu nedenden dolayı da böyle bir model altında yolsuzluk algısının iyileşmesi beklenmemeli.

Büyük alt yapı projeleri: Yolsuzluğun en çok görüldüğü projeler
Arjantin’den yapılan bir değerlendirme ile başlayalım. Bir kez daha büyük çapta bir kredi desteği için IMF ile anlaşmak durumunda kalan Arjantin’de özellikle de KÖİ projeleriyle yapılan işlerdeki yolsuzluklarla mücadele edebilmek için Yolsuzluklarla Mücadele Ofisi adı altında bir ofis kuruldu.
Ofisin başına getirilen Laura Alonso’nun resmi açıklamasına göre (6) , Arjantin’de en büyük yolsuzluklar riskli alanlar denilen büyük alt yapı projeleri, madencilik sanayileri ve gümrüklerde ortaya çıktı. Yoksul insanlar böyle bir yolsuzluğun öncelikli kurbanları. Çünkü kötü yönetim ve israfın neden olduğu zararın yanı sıra yolsuzluklar kamusal hizmet ve alt yapı yatırımlarının kalitesinin düşmesine neden oluyor. Bu da insanları yoksulluk ve yoksunluğa ittiği gibi, yeterince yeni istihdam yaratılamadığından kitlesel işsizlik ve yoksulluk sürüyor.
Türkiye’de KÖİ altında yapılmakta olan büyük alt yapı projeleriyle ilgili iddialarsa (sayıları az da olsa) bazı araştırmacılar ve araştırmacı- gazeteciler tarafından gündeme getiriliyor.
Cumhuriyet tarihinin en büyük özelleştirmesi ve aynı zamanda da en büyük vurgunu ve kamuya yıkılan en büyük maliyeti olarak tarihteki yerini alan Türk Telekom özelleştirmesi, Atatürk Orman Çiftliği arazisinde bulunan Ankapark sınırındaki toplam 8 bin 500 metrekare tarımsal depolama alanının özel sektöre 1 ile 4 lira gibi sembolik bedellerle kiraya verilmesi (7) gibi örnekler bunlardan sadece bazıları.

AKM: Krizde 10 kat maliyete yeniden yapım!
Yolsuzluk iddialarından bir diğerini araştırmacı gazeteci Çiğdem Toker ortaya attı. Toker’e göre (8), İstanbul’daki Atatürk Kültür Merkezi (en fazla 150 milyon liralık bir harcama ile restore edilebilmesi mümkün iken) bugünün ekonomik kriz ortamında en az 1 milyar lirayı bulacak bir harcama ile bir özel inşaat ortaklığına yeniden yaptırılacak.

İstanbul 3. Havalimanının bitmeyen çilesi
Bir diğer iddia İstanbul 3. Havalimanı ile ilgili. Daha önce bu projeyle ilgili olarak 32 milyar liralık hafriyat yolsuzluğu yapıldığı ileri sürülmüştü (9).
Bu kez bir üniversitenin araştırma merkezinin (BETAM) çalışması esas alınarak, bu projenin sadece bir elin parmağı kadar büyük inşaat şirketini zengin ettiği ve ihtiyaçtan fazla yapılan kamulaştırmalar (3,900 hektar tutarında arazi) ile yeni rantların yaratılması değil, işletmeye alınmasından sonraki 25 yıl için de dahi bu işletmenin kâra geçemeyeceği gibi, zarar edeceği ve bu zararın değişik senaryolara göre 7,7 milyar avroya kadar çıkabileceği, bu nedenle de sürekli olarak devlet bütçesinden buraya kaynak aktarılarak bu zararın kapatılacağı (10) ileri sürülüyor.
Bu projenin bir de devlet garantisi boyutu var. Bunu da bir başka araştırmacı-gazeteci dile getirdi (11). Buna göre, projenin yapımını ve işletmesini üstlenen meşhur üç üyeli konsorsiyum (Cengiz-Limak-Mapa-Kolin-Kalyon), 2015 yılı Ekim ayında bankalardan 16 yıl vadeli 4.5 milyar avro kredi aldı. Kredinin yüzde 70’ini üç kamu bankası; Ziraat, Halk ve Vakıfbank, kalanını özel bankalar verdi. 2018 Mayıs ayında aynı bankalardan (muhtemelen daha ağır koşullar içeren) 1 milyar avroluk ek finansman sağlandı. Bu yılın Ekim ayından itibaren bu kredilerin geri ödemesi başlayacak ve toplamda geri ödenecek kredi tutarı 9,1 milyar avroyu bulacak. Ayrıca sözleşmeye göre konsorsiyumdaki firmalar devlete yılda 1 milyar avro kira bedeli ödeyecekler. Böylece yılda 1,8 milyar avro geri ödeme yapacaklar.
Diğer taraftan (açılışı üst üste birkaç kez ertelenen) havalimanı eğer açılmazsa ya da yeterince yolcu çekemezse devletin müteahhitlere verdiği belirli bir yolcu garantisi devreye girecek. Bunun parasal karşılığı 12 yıl boyunca 6,3 milyar avroyu buluyor (yani kullanılan kredinin üçte ikisi). Havalimanı açılmazsa müteahhitler garanti parası hariç bankalara 2,8 milyar avro daha ek ödeme yapmak zorunda kalacaklar. Çalışmayan bir havalimanı için müteahhitlerin devlete kira bedeli ödemesi de beklenmemeli.
Sonuç olarak, yeni havalimanının açılıp tam kapasiteyle çalışmaya başlaması durumunda bile, uzun bir dönem boyunca yıllık en az 800 milyon avro düzeyinde açık vereceği hesaplanıyor. Diğer taraftan havalimanı hiç açılmazsa zarar daha düşük kalacak. Bu arada devlet 100 milyar doları bulan bir ihale borcunu bir süredir askıya almış durumda, yani neredeyse bütün işleri devletle olan büyük müteahhitler de potaya girmiş durumdalar (12).
Bu gelişmeler karşısında Türk Hava Yolları A.Ş.’nin (THY) İstanbul 3. Havalimanına ortak edilmesi düşünülüyormuş(13). Kendi T. Varlık Fonu’na devredilmiş olan THY’nin bu havalimanına ortak edilmesi ise hem işletme zararının, hem de alacaklı kamu bankalarının zararlarının kamuya mal edilmesi demek olacak.

"Birim fiyat teklifli" otoyol projesi
Bahadır Özgür’ün son Sayıştay raporlarına dayanarak yazdığı makalesine göre ise (14), Kamu İhale Kanunu kapsamında açılan ‘birim fiyat teklifli’ alt yapı ihaleleri yolsuzluk için en ideal olanları.
Çünkü bu ihalelerde projenin toplam maliyeti çıkartılıyor ve şirketlerden fiyat teklifi alınıyor. Örneğin Sayıştay’ın dikkat çektiği bir oto yol projesi; güzergâh kazı işleri, dolgu işleri, menfezler, alt-üst geçit, tünel, sinyalizasyon gibi pek çok parçadan oluşuyor ve üstlenici şirket toplam teklifi geçmemek üzere bunların her biri için ayrı fiyat hazırlıyor.
“519 milyon liraya alınan otoyol ihalesinde güzergâh kazı işi için şirketçe verilen birim fiyat teklifi 29,7 lira. Devletin aynı iş için çıkardığı maliyet ise 3.23 lira. Yani aradaki fark 9,2 kat. Aynı şekilde güzergâh dolgu işleri için firmanın fiyatı 4,3 lirayken, devletinki 0.19 lira (fark 22,6 kat). Devletin, kazma ve doldurma işleri için çıkardığı maliyet 84 milyon lira iken, şirketin aynı işler için verdiği teklif bunun tam 6 katı, yani 517,6 milyon lira. Hafriyat bittiğinde projenin yüzde 94’lük kısmı tamamlanmış oluyor ve şirkete hak edişi ödeniyor. Şirket daha düşük fiyatla teklif verdiği kalan teknolojik işleri yapmasa dahi ödemesinin büyük kısmını almış oluyor. Sayıştay’a göre ise kâğıt üzerinde yüzde 99’u bitmiş sayılan projenin yalnızca yüzde 33’ü tamamlanmış”(15).
Sayıştay’ın “kamu zararı” olarak adlandırdığı bu durumun aynı zamanda “yolsuzluk” olduğu açık.
Özcesi, suiistimallerin, yolsuzlukların çok rahat ortaya çıkabildiği bu projeler ve bunların denetlenemeyen bir biçimde yapımı ve finanse edilmesi devam ettiği sürece önümüzdeki yıllarda Yolsuzluk Algı Endeksi’ndeki yerimizin daha da düşmesi sürpriz olmayacak.
Devam edecek….

Dip notlar:

(1) The Global Wealth Migration Review, New World Wealth (February 2018), s. 16-17.
(2) OECD, Inequalities in Household Wealth Across OECD Countries, 2018.
(3) Agr.
(4) TÜİK, “Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (GSYH) 2017 yılında %7,4 arttı”,
http://www.tuik.gov.tr (29 Mart 2018).
(5) Antonio Savoia and M Niaz Asadullah, “Bangladesh is booming, but slide towards authoritarianism could burst the bubble”,
https://theconversation.com (28 February 2019).
(6) Laura Alonso, “The Poverty-Corruption Nexus”, 
https://www.imf.org/…/laura-alonso-of-argentina-on-fighting… (September 2018).
(7) 
https://sendika63.org/…/paha-bicilemez-aoc-arazilerinin-met… (4 Mart 2019).
(8) 
https://www.sozcu.com.tr/…/yazar…/cigdem-toker/akmnin-fatura (15 Şubat 2019).
(9) 
https://www.yenicaggazetesi.com.tr/3-havalimaninda-32-milya… (25 Eylül 2018).
(10) Bahadır Özgür, “Geçmiş olsun, 3. havalimanı battı!”,
https://www.gazeteduvar.com.tr (12 Şubat 2019).
(11) 
https://ahvalnews-com.cdn.ampproject.org/…/turk-telekomdan-… (19 Şubat 2019).
(12) Agm.
(13) 
https://www.airporthaber.com/…/istanbul-havalimani-varlik-f… (25 Şubat 2019).
(14) Bahadır Özgür, “Bir 'yandaş' nasıl yaratılır ve beslenir?”,
https://www.gazeteduvar.com.tr (13 Kasım 2018). Yazarın Kamu İhale Kanunu aracılığıyla yapılan servet transferine ilişkin tespitleri için ayrıca şu makalesine bakılmalı: Bahadır Özgür, “Milyarlarca dolar kime, nasıl transfer edildi?”, https://www.gazeteduvar.com.tr (8 Ocak 2019).
(15) Agm.


Formun Üstü
Formun Altı


4 Aralık 2016 Pazar

TÜRKİYE'DE GELİR VE SERVET BÖLÜŞÜMÜ




Mustafa Durmuş

4 Aralık 2016
 
Türkiye ekonomisine ilişkin son haftalardaki en büyük tartışmanın dövizin kurunun durdurulamayan yükselişi ya da (hangi taraftan baktığınıza bağlı olarak) liranın ABD doları ve avro karşısında yaşadığı daha önce görülmemiş düzeydeki değer kayıpları olduğu çok açık. Üstelik bu değer kayıpları da hem ekonomideki göstergelerden hem de siyasal iktidarın açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla sürecek gibi gözüküyor. 

Bu noktada kurun yükselişinin, siyasal iktidarın açıkladığı gibi, dışarıdaki gelişmelerden ziyade içerdeki gelişmelerden kaynaklandığını M. Eğilmez, bloğunda verilerle ortaya koydu. Öyle ki avro ve yen gibi diğer sağlam ulusal paralar karşısında ABD dolar endeksi son bir haftada binde 56 değer kaybetmişken ve diğer yükselen ekonomilerin para birimlerinin dolar karşısındaki kaybı sadece binde 47’ de kalmışken, lira, dolar karşısında  yüzde 3,08 (altı kattan fazla), buna karşılık avro karşısında yüzde 3,71 değer kaybetmiş ise, bu kaybın nedenlerini ABD’deki gelişmelerden ziyade Türkiye ekonomisi ve onun üzerinde etkili olan siyasal gelişmelerde aramak gerekiyor (http://www.mahfiegilmez.com/2016/12/bir-haftada-neler-oldu).

Bu gelişmelerin sonucunda da doların kuru Cuma günü itibariyle 3,58’e ve avronun kuru 3,81’e kadar yükseldi. TCMB gösterge faizi yüzde 2,90 puan ve CDS risk primi yüzde 4,41 puan arttı. Bu arada bu yılın içinde bulunduğumuz son çeyreğinde ekonominin büyüme yerine bir süreden beri ilk kez küçülmesi ve resmi olarak yüzde 12’ye yaklaşan işsizlik oranının daha da artması bekleniyor.
Tüm bu parasal ve reel göstergelerin yanı sıra son 13 yıldır ekonomik refahımızın artıp artmadığını görebilmek için bölüşüm verilerine de bakmamız gerekiyor. Diğer yandan bu istatistikler hem yeterli sıklıkta ve doğrulukta yayınlanmadığında, hem de halk başka sorunlarla meşgul edildiğinde, gelir ve servetin giderek daha adil mi, yoksa daha adaletsiz mi dağıldığını yeterince kavrayamıyoruz. Sadece çarşıya pazara çıktığımızda cebimizdeki paranın ne denli yetersiz olduğunu gördüğümüzde faturayı ya enflasyona ya da esnafa kesmekle yetiniyoruz.

Bölüşüm istatistikleri sadece halkın övünülen ekonomik büyümeden refah artışı biçiminde ne kadar pay aldığını ya da alamadığını göstermekle kalmıyor, son tahlilde siyasal iktidarların bu konuda ne kadar başarılı ya da başarısız olduklarının da bir göstergesi oluyor.  Sırasıyla milli gelir ve servetin nasıl bölüşüldüğüne bakalım.

Gelir bölüşümü daha da adaletsiz bir hal almaya başladı

TÜİK tarafından 2016’da yapılan gelir dağılımı araştırmasına göre, Türkiye’de 2015 yılında,  en zengin yüzde 20’lik nüfus toplam milli gelirin neredeyse yarısını alırken (yüzde 46,5), diğer yarısı Türkiye nüfusunun yüzde 80’i tarafından paylaşıldı. En zengin bu grup geçen yıla göre payını binde 6 oranında artırırken,  en yoksul yüzde 20’lik nüfusun gelirden aldığı pay binde1 azalarak yüzde 6,1’e geriledi. Ya da, en tepedeki üçte birlik bir nüfus gelirin üçte ikisine el koyarken, en alttaki yüzde 60’lık nüfus kalan üçte bir ile yetinmek durumunda kaldı (TÜİK, Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirine göre sıralı yüzde 20'lik gruplar itibarıyla yıllık eşdeğer hanehalkı kullanılabilir fert gelirinin dağılımı, 2006-2015).
Bu bağlamda, gelir dağılımı adaletsizliğini gösteren bir katsayı olan ve 2014’te 0,391 olan Gini Katsayısı 2015’te 0.397 oldu. Bu haliyle Türkiye,  Şili ve Meksika’dan sonra 34 OECD ülkesi içinde geliri en adaletsiz bölüştüren ülke konumunu korudu.

TÜİK’in bir başka araştırması ise bu konuda daha çarpıcı başka veriler sunuyor (TÜİK Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması Bölgesel Sonuçları, 2015). Buna göre haneler içinde en yoksul yüzde 60’ı oluşturan hanelere giren yıllık gelir, hane başına sadece 8,868 lira oldu. Bir başka deyimle bu aileler aylık 739 lira (asgari ücretin yarısı kadar bir gelirle)  ile yaşamak zorundalar. Üstelik  Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde ya da İç Anadolu Bölgesi’nin bazı kesimlerinde hanelerin bir kısmı bu 700 liranın biraz üzerindeki geliri dahi sağlayamıyorlar. Urfa ve Diyarbakır’da ise Gini Katsayısı 0,420’yi buluyor.

Türkiye’de Bütçe yeniden bölüştürücü bir amaç için kullanılmıyor 

Gelir bölüşümü adaletsizliğinin sadece Türkiye’nin sorunu olmadığı da açık bir gerçek. Bu sorun kapitalist üretim ve bölüşüm tarzının doğal bir sonucu. Nitekim OECD ülkelerinde de bu sorun yaşanıyor. 

Ancak OECD tarafından yapılan bir çalışmaya göre (OECD, Income Inequality Update, November 2016),  bu ülkelerin büyük bir kısmında hükümetler bütçelerini gelir dağılımı adaletsizliklerini düzeltme doğrultusunda kullanıyorlar.  Örneğin 2007-2014 arasında bütçe kaynaklarının bu amaçla kullanılması sayesinde bu ülkelerde gelir dağılımında ortalama yüzde 27 oranında iyileşme sağlanmış. Hatta Çek Cumhuriyeti, Yunanistan, Fransa, Danimarka, Finlandiya ve İrlanda gibi ülkelerde bu iyileştirme yüzde 30- 40 arasında olmuş. Diğer yandan OECD üyesi olan ama kamu bütçesini yoksuldan yana yeniden bölüştürücü amaçlar için neredeyse hiç kullanmayan ilk üç ülke şöyle sıralanıyor: Meksika, Şili ve Türkiye.  

Bir başka anlatımla OECD ortalamasında, bütçeler ile gelir adaletsizliği neredeyse üçte bir oranında azaltılırken Türkiye’de iyileştirme sadece yüzde 5 ile sınırlı kaldı. Kayıtlı ve kayıt dışı 10 milyona yakın işçinin aylık 1300 lira ve hanelerin yüzde 60’ının ayda asgari ücretin yarısı kadar bir ücretle geçinmek zorunda kaldığı (bu nedenle de hane halkı borçlarının son 12 yılda yaklaşık 13 milyar liradan 440 milyar liraya ulaştığı) Türkiye’de kapitalist üretim ilişkilerinin neden olduğu bu son derece adaletsiz gelir bölüşümü, devlet bütçesi aracılığıyla kısmen de olsa düzeltilebilecek iken, sermayedarların faydalandığı vergi muafiyet, istisna, indirimlerin bolluğu ( 2017’de 102 milyar liralık bir vergi bu gruptan alınmayacak), buna karşılık işçilerin sadece aylık en fazla 210 liralık bir vergi indiriminden yararlanması (asgari geçim indirimi) ve yine sermayedarların devlet harcamalarından sağladığı faydalar nedeniyle bütçe aracılığıyla daha da kötüleştirilmiş görünüyor.

Türkiye’de servet bölüşümü daha da adaletsiz

Yıllık milli gelirin nasıl bölüşüldüğünü gösteren araştırmaların önemli olduğu kuşkusuzdur, ama en az bu gösterge kadar, hatta ondan daha önemli bir diğer ekonomik refah göstergesi servetin nasıl bölüştürüldüğüdür. Zira belli bir dönem sonrasında toplumun hangi kesimlerinin ya da sınıflarının ekonomik büyümeden, uygulanan ekonomi politikalarından ne kadar pay aldığını ya da almadığını asıl bu stok değişken olarak tanımlanan servetin bölüşümü gösteriyor. 

Bu bağlamda örneğin son 12 yılda hangi sınıflar ya da kesimlerin zenginleştiği ya da hangilerinin yoksullaştığının en önemli göstergesi bu dönemde yaratılan servetin bu kesimler arasında nasıl dağıtıldığını gösteren istatistiklerdir. Ancak ülke içinde resmi olarak bu veriler derlenmediği, yayınlanmadığı gibi yüzlerce milyar dolarlık servet de gerçek anlamda vergilendirilmiyor.
Bu araştırmaları asıl olarak İsviçre’de yerleşik bir küresel finans kuruluşu olan Credit Swiss yıllık olarak yapıyor ve yayımlıyor. Bu yıl da kuruluş, Prof. T. Shorrocks, J. Davies ve R. Lluberans tarafından ve 173 ülke baz alınarak, yıllık olarak hazırlanan  “Küresel Servet Raporu’nu yayımladı (Credit Swiss,  Global Wealth Databook 2016, November 2016).  Bu raporda Türkiye’deki servetin gelişimi ve bölüşümü ile ilgili yer alan veriler, ekonomik refahın bölüşümü açısından son 12 yıllık dönemin muhasebesini yapmamızı kolaylaştırıyor.

Ancak öncelikle raporun Dünya çapında servet bölüşümünün nasıl adaletsiz-eşitsiz olduğunu ortaya koyan çarpıcı bazı verilerini özetleyelim.  Rapora göre, 2015 yılında 252,3 trilyon dolar olan küresel servetin tutarı 2016 yılının ilk yarısında 255,7 trilyon dolara yükseldi. 

Ancak Dünyada yıllık olarak üretilen gelirin en az üç katı büyüklüğüne ulaşan bu servetin bölüşümü her yıl giderek daha da adaletsiz bir hal alıyor. Örnek olarak bu yıl en zengin yüzde 1’lik gruba dâhil yetişkinler servetin yüzde 51’ine sahip oldular (geçen yıl payları % 48 idi). En zengin ilk yüzde 10’a giren yetişkinler ise servetin yüzde 89’una sahipler. Buna karşılık en yoksul yüzde 50’lik yetişkin grubunun küresel servetten alabildiği pay sadece yüzde 1 olabildi.

Bir başka anlatımla 3,5 milyar yetişkin (toplam yetişkinlerin % 73’ünü oluşturuyor) 10,000 ABD dolarının altında bir servete sahip iken, 140,900 yetişkinin her birinin 50 milyon dolardan fazla ve 2,000 yetişkininin her birinin 1 milyar dolardan fazla servetleri bulunuyor.

Türkiye ile ilgili sunulan verilerden ise aşağıdaki tabloyu oluşturduk. Önce Türkiye’nin ileri sürüldüğü gibi son 12 yıllık sürede bir bütün olarak ne kadar zenginleştiğini Dünya ve diğer ülkelerin gösterdiği performansa ilişkin verilerle kıyaslayarak görmeye çalışalım.

Türkiye’nin toplam servet tutarı 2002 yılı sonunda 439 milyar dolar ve Dünya serveti içindeki payı binde 4 idi. 2007 yılı sonuna kadar bu rakam 1,7 trilyon dolara ve pay da binde 8’e kadar yükselmiş ama 2013 yılından itibaren tekrar inişe geçmiş. 2015 yılı sonu itibariyle toplam servet tutarı 1,1 trilyon dolara gerilerken, ülke servetinin Dünya servet stoku içindeki payı da binde 4’e gerilemiş. Yani son 12 yılda Türkiye, Dünya serveti içindeki payı açısından başladığı yere geri dönmüş. Eğer servet ekonomik refahın önemli bir göstergesi ise son 12 yılın sonunda Türkiye binde 4 ‘lük paya geri dönerek yerinde saymış denilebilir. Bu da büyük ekonomik başarı efsanesini tartışmalı bir hale getirir.
Ayrıca Türkiye’nin toplam serveti 2015’den bu yana toplam olarak 62 milyar dolar azalmış. Bu yüzde (-) 5,5’lik bir düşüşe denk geliyor. Kişi başı servetteki düşüş ise daha fazla: Yüzde (-) 7,1. Böylece kişi başı servetin en fazla düştüğü ilk yedi ülke arasında sıralanıyoruz. Bu verilerin 15 Temmuz öncesine ait olduğunun altını çizmek gerekiyor. Zira 15 Temmuz 2016’da doların kuru 2,90 iken, bugün 3,55 civarında seyrediyor. Yani bu zaman zarfında liranın uğradığı değer kaybı nedeniyle, dolar cinsinden toplam servetimizin değerinin çok daha düştüğü açık.

Türkiye’deki servetin yüzde 60’ının finans dışı servet olması, hem servetin değerindeki dalgalanmaların sadece finans sektöründeki dalgalanmalardan kaynaklanmadığını (reel üretim düşüşlerinin de önemli olduğunu) hem de Türkiye burjuvazisinin özellikle de son 12 yılda çok önemli bir reel servet biriktirerek sınıfsal gücünü artırdığını gösteriyor. Ayrıca Rapora göre, Türkiye’deki finansal servetin 2013 yılı itibariyle % 82’si likit varlıklardan (nakit ve hızlıca nakde çevrilebilir servet) oluşurken sadece % 9’u hisse senetleri vs ve kalanı da diğerlerinden oluşuyor. Likit servetin payı 2008 yılından sonra belirgin bir biçimde artış gösterirken diğer varlıklar (üçüncü grubun) payı yarı yarıya azalmış durumda. Bu da Türkiye’deki servetin önemli bir kısmının likit olarak tutulduğunu ve bunun her an dışarı çıkartılabileceği gibi, içeri kolayca sokulduğunu ve hızlıca para piyasalarında getiri sağlayabildiğini ortaya koyuyor. Bu durum ayrıca servetin çok önemli bir vergileme kaynağı olabileceğini de gösteriyor.

Servetin bölüşümü gelirin bölüşümünden çok daha adaletsiz

Toplamı 1 trilyon doları aşan servetin 54 milyon yetişkin arasında nasıl dağıldığına ilişkin veriler ise servet bölüşümündeki adaletsizliğin gelir bölüşümündekinden kat be kat fazla olduğunu gösteriyor (s. 108).

2016 ortası itibariyle her ne kadar kişi başı ortalama servet miktarı 19,685 dolar olsa da, kişi başı medyan servet sadece 4,339 dolar (Avrupa ortalamasının üçte birinden biraz fazla). Yani 54 milyon yetişkinin yarısından fazlasının birikmiş serveti (her türden) 4,000 doların biraz üzerinde. Bu 2007 yılı sonunda 9,700 doların üzerinde imiş. Yani AKP’nin ikinci döneminden itibaren servet giderek belli ellerde toplanırken, çoğunluğun payı azalmaya başlamış.
Yetişkinlerin çok büyük bir kısmının (yüzde 73’ ünün) serveti 10,000 doların altında iken, yüzde 25’ininki 10,000- 100,000 dolar arasında,  yüzde 1,8’ininki 100,000 – 1,000,000 dolar arasında ve binde 1’inin serveti 1 milyon doların üzerinde.

Türkiye’deki yetişkin dolar milyoneri ve milyarderi sayıları ise servetlerine göre şöyle sıralanıyor (s.116): 

1-5 milyon $ arası: 65,005 yetişkin; 5-10 milyon  $ arası: 6,775; 10- 50 milyon $ arası: 4,612; 50- 100 milyon $ arası: 485; 100- 500 milyon  $ arası: 338; 500 m- 1 milyar $ arası: 35 ve 1 milyar $  üstü: 29 yetişkin.

Kuşkusuz böyle bir eşitsiz,  adaletsiz servet bölüşümü sonucunda Servet Gini Katsayısı 0.832 gibi bir düzeye çıkıyor. Buradan hareketle kabaca Türkiye’de servetin gelire göre en az iki kat daha adaletsiz dağıldığı ileri sürülebilir. Bu arada 173 ülke arasında Servet Gini’si Türkiye’den yüksek olan sadece 8 ülke var. Bunların arasında ABD, İsveç, Tayland gibi ülkelerin yanı sıra Surinam ve Zambia gibi çok az gelişmiş ülkeler yer alıyor.

Servet zenginliği yoksullukla bir arada ele alınması gereken bir olgu. Yani bir ülkede servet zenginleri varsa, mutlaka yoksulluk da yaygın bir şekilde mevcuttur. Örneğin dünyada en az servet sahibi (dolayısıyla da en yoksul) yüzde 5’lik yetişkin nüfus içinde 8,3 milyon TC vatandaşı var (Dünya çapında bu sayı 968 milyon). Bu yüzde dilim, yüzde 5’ten en az servet sahibi yüzde 20 ve yüzde 50’ye çıkartıldığında sırasıyla,  bu gruba giren TC vatandaşları yetişkinlerin oranı yüzde 15,4 ve yüzde 36,4’e yükseliyor (s. 125).

Kuşkusuz tabloda bir diğer önemli veri kişi başı borç tutarları ile ilgili. Kişi başı ortalama servet 2002 sonunda 11, 102 dolardan, 2016 ortasında 19, 685 dolara yükselirken, kişi başı borç tutarı da yine dolar cinsinden aynı yıllarda 470 dolardan 6,089 dolara fırlamış. Yani kişi başı servet iki kata yakın, buna karşılık kişi başı borç 12 kat artmış.

Kısaca son 12 yılda üretilen hâsıla ve yaratılan değerin hem mutlak büyüklüğü hem de göreli dağılımı, bölüşümü açısından parlak bir tablo ile karşı karşıya bulunduğumuzu ileri sürmek oldukça güç.

Bazı yıllar dışında elde edilen ortalama yüzde 5-6’lık ekonomik büyümenin işçi sınıfı başta olmak üzere emekçi sınıfların refahını reel olarak artırmadığı, bu süreçte yaratılan değerin ise mutlak anlamda Dünya ölçeğinde yerinde sayarken, ülke içinde son derece adaletsiz bölüşüldüğü görülüyor.
Bu dönemin sonucunda mevcut sermaye grupları ve servet zenginlerinin güçlerini korumalarının yanı sıra yeni servet zenginlerinin ortaya çıktığı bir gerçek.  Dünyanın en büyük 250 inşaat firmasından 42’sinin Türkiyeli olması bunu doğruluyor. Ancak ülkede yoksul sayısının ve yoksullaşmanın daha da arttığı da ortada.  Üstelik önümüzdeki yıldan itibaren , bu yoksulluğu, işsizliği ve adaletsizlikleri daha da artıracak olan ve hem 2001 hem de 2008 krizinden daha derin bir ekonomik kriz gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalacağız.
 

Yetişkin sayısı
(milyon)
Toplam servet (milyar $)
Dünya servetindeki payı (%)
Kişi başına servet ($)
Kişi başı finansal servet ($)
Kişi başı finans dışı servet ($)
Kişi başı borç ($)
Kişi başı medyan servet ($)
2002 sonu
41,3
459,0
% 04
11,102
3,509
8,063
470
3,277
2007 sonu
46,2
1,676
% 08
36,247
13,443
25,474
2,670
9,713
2008 sonu
47,1
1,182
% 06
25,080
4,596
21,925
1,440
6,574
2009 sonu
48,0
1,025
% 05
21,351
3,912
18,664
1,226
5,489
2010 sonu
48,9
1,256
% 06
25,688
4,706
22,452
1,475
6,448
2011 sonu
49,8
1,293
% 06
25,947
11,235
19,560
4,848
6,365
2012 sonu
50,8
1,455
% 06
28,661
13,103
21,606
6,048
6,849
2013 sonu
51,7
1,288
% 05
24,928
12,364
18,693
6,130
5,828
2014 sonu
52,6
1,283
% 05
24,381
12,428
17,964
6,011
5,557
2015 sonu
53,1
1,125
% 04
21,196
10,777
16,063
5,644
4,788
2016 ortası
54,0
1,063
% 04
19,685
10,087
15,687
6,089
4,339
Dünya ortalaması
4,841
255,7
% 100
52,819
33,517
27,963
8,660
2,222
Avrupa ortalaması
584,3
73,3
% 29
125,460
66,374
81,011
21,925
11,319
(Kaynak: Global Wealth Databook 2016, s. 41-97’deki verilerden derlenmiştir)