Marx etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Marx etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mayıs 2020 Cumartesi

1 MAYIS: BİZ DURURSAK HAYAT DURUR



BİZ DURURSAK HAYAT DURUR

Mustafa Durmuş

1 Mayıs 2020

Dünya işçilerinin “dayanışma ve mücadele günü” olarak tarihe geçen 1 Mayıs, bu yıl Koronavirüs salgını nedeniyle sokaklarda, yığınsal katılımlarla, mitinglerle kutlanamıyor. Ancak bu durum 1 Mayıs’ın işçiler ve emekçiler için en önemli günlerden biri olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Bu sefer evlerimizin balkonlarında, pencerelerimizde saat 21.00’de hep birlikte alkışlarla, 1 Mayıs marşını söyleyerek kutlayacak ve belki de şu ana kadar gerçekleşen en büyük katılımlı sanal mitingi yapacağız.

1 Mayıs’ı kutladığımız günde dâhil, yaşamakta olduğumuz Korona salgını şu ana kadar milyonlarca insanın hastalanmasına, yüz binlercesinin ölümüne, evlerde mahsur kalmasına, on milyonlarca işçinin işsiz ve gelirsiz kalmasına, kısaca çok sayıda sosyal ve ekonomik soruna neden oldu, olmaya devam ediyor.

DAYANIŞMA: 1 MAYIS’IN DA KORONA SALGINI İLE MÜCADELENİN DE ORTAK NOKTASI

Diğer yandan bu salgın, sosyal dayanışma, halkların kendi aralarındaki dayanışma gibi bazı insani ve toplumsal görevlerimizi ve işçi sınıfına ait bir önemli gerçeği de bizlere bir kez daha hatırlattı:

İşçi sınıfı olmadan yaşam da olmuyor, dünya dönmüyor. Bu gerçeği salgın sırasında, özellikle de tüm sağlık emekçileri,  gıda üreten işçiler, hijyen-temizlik işçileri, süpermarket çalışanları, fırın işçileri, tarım işçileri, kamyon ve otobüs şoförleri, eczane çalışanları, evlerimize fedakarca gıda vs getiren kuryeler ve dağıtım işçileri bizlere gösterdiler.

SOSYAL YENİDEN ÜRETİM İŞÇİLERİNİN AÇIĞA ÇIKAN ÖNEMİ

Çok büyük bir kısmı kapitalist iş bölümüne uygun olarak toplumsal hiyerarşinin en altlarında kendilerine yer bulabilen, düşük ücretlerle, sağlıksız ortamlarda, güvencesiz çalıştırıldıkları gibi, aşağılanan, fiziki ve sözlü saldırılara uğrayan bu emekçiler salgın günlerinde canları pahasına halkın sağlığını korumak ve evlerinde mahsur kalanların ihtiyaçlarını karşılayabilmek için büyük bir özveriyle çalıştılar.

Böyle işlerde çalıştırılanların çok büyük bir kısmının kadın işçilerden oluşması ise feminizmin sosyal yeniden üretimle ilgili tezlerini de doğruluyor.(1)
Bizatihi artı değer yaratan sanayi proletaryasının önemli bir kısmı da salgın yüzünden işlerinden çıkartıldı, ücretsiz izine tabi tutuldu, kısaca mevcut işsizler ordusuna katıldı.

AÇLIK ÜCRETİNİN YARISINA MAHKÛM EDİLEN İŞÇİ SINIFI

Türkiye’de işçilerden aylık 1,177 lira gibi asgari ücretin yarısı kadar bir ücretle bu zor dönemi geçirmeleri istendi. Çalıştırılmaya devam edenlerse, kalabalık iş yerlerinde, yeterince maske ya da dezenfektan imkânı olmadan üretim yapmaya zorlandılar.

Kapitalizmin en gelişkin olduğu ABD’de bile sadece son 6 hafta içinde 30,3 milyon işçi işsiz kalırken (bazı eyaletlerde resmi işsizlik oranı yüzde 20’yi aştı), (2) bunların çoğunluğu işsizlik yardımlarını içeren çeklerini hala alamadılar. Bu nedenle de kredi kartlarına yüklenerek ihtiyaçlarını karşılamak yani daha da borçlanmak zorunda kaldılar.

Türkiye’de Korona öncesinde resmi işsizlik oranı yüzde 14’e yaklaşmış ve işsiz sayısı 4,5 milyonu bulmuştu.  Geniş tanımlı işsiz sayısının ise 7,5 milyon civarında olduğu biliniyordu.

TÜRKİYE’DE 6,5 MİLYON, DÜNYADA 305 MİLYON KORONA İŞSİZİ

Bir çalışmaya göre, Koronavirüs salgının ardından tarım-dışı iş gücü talebinin yüzde 19 - 29 oranında azalması bekleniyor. İş gücü talebindeki azalmanın (beklendiği gibi)  istihdam kaybına yol açması durumunda, işsizler ordusuna 4,2 - 6,5 milyon kişinin daha katılması hayli muhtemel.(3) Böylece 10 milyon civarındaki resmi işsiz ile işsizlikte gerçek anlamda bir patlama yaşanmış olacak.

Uluslar arası Çalışma Örgütü’nün  (ILO) son raporu ise işsizlik felaketinin boyutlarını gözler önüne seriyor. (4) Korona salgını nedeniyle küresel olarak ekonomilerin kapanmalarından ötürü, bu yılın ilk 3 ayındaki iş kaybı toplam çalışılan saat miktarının yüzde 10,5’ine yükseldi. Bu oran 305 milyon tam zamanlı işçiye denk düşüyor (bu veriler örgütün bir önceki raporunda yüzde 6,7 ve 195 milyon olarak tahmin ediliyordu). Kabaca, Korona salgını küresel çapta 305 milyon işçiyi işsiz bıraktı.

Rapora göre, Koronavirüs yüzünden her 5 işçiden 3’ü kısmi ya da tam kapanmadan etkilendi. En çok etkilenen sektörler imalat, konaklama, gıda, perakende, idari faaliyetler olurken, bu sektörlerde küresel çapta toplamda 1,3 milyar işçi çalışıyor.
Bunlar toplu işçi çıkarımına maruz kaldılar, ücretleri fiilen düşürüldü, çalışma saatleri azaltıldı. Sayıları küresel çapta 1,6 milyarı bulan kayıt dışı çalışan işçilerse bu durumdan çok daha ağır bir şekilde etkilendiler.

GÖÇMEN İŞÇİLERİN AİLELERİ ZORDA

Korona ayrıca son 40 yıllık neo-liberal dönemde oluşturulan küresel tedarik zincirini de tahrip etti. Bu zincirin halkalarının çok büyük bir kısmını Güney ülkelerinin proletaryası oluşturuyor. Böylece bu kriz Kuzey’in gelişkin kapitalist ekonomilerinin kârlarını azaltırken, Güney’in yoksul ülkelerinde devasa işsizliğe ve Kuzeyde çalışan göçmen işçilerin de geride bıraktığı ailelerine para gönderememelerine neden oldu. Bu gelirlerle yaşamlarını sürdüren Bangladeş, Hindistan, Sri Lanka gibi ülkelerin yoksul halkları bu kez açlık tehlikesiyle karşı karşıya kaldılar.

Göçmen işçilerin ülkelerine gönderdiği paraların; 1 milyardan fazla insanın hayatta kalmasını sağlayan, yoksul ve korunmasız haneler için adeta bir sığınak işlevi gördüğü ileri sürülüyor.

Öyle ki 2019 yılında, 200 milyon göçmen işçi evlerine tahminen 715 milyar dolar gönderdi. Korona salgını sonrasında bu işçilerin önemli bir kısmı işsiz kaldıklarından ve devlet yardımlarından da yararlanamadıklarından dolayı, hem kendileri sıkıntıya girdi, hem de evlerine gönderdikleri bu paralar ciddi ölçüde azalmaya başladı. Bunun sonucunda, göçmen işçilerin daha düşük ücretli işlerde, kötü çalışma koşullarında ve virüs kapma riski altında çalışmaya devam etmekten ya da evlerine dönmekten başka çareleri yok gibi görünüyor. (5)

AÇLIK KAPIDA

Yani artık salgın, hastalık ve ölüm endişesinin yanı sıra, giderek artan bir biçimde işsiz ve aç kalma endişesi hâkim olmaya başladı. 

Nitekim Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı’nca yayınlanan bir rapor; (6) eğer acil olarak önlem alınmaz ve yeterli finansman bulunmazsa Korona salgınının günde 300,000 insanın açlıktan ölümüne neden olacağını ve birkaç ay içinde 130 milyon insanın daha açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya kalacağını açıkladı.

İŞE GERİ DÖNÜŞLER YENİ ÖLÜMLERE DAVETİYE ÇIKARTIYOR

Salgın dünyada can almaya devam ediyor. Bilim insanlarının raporlarında işe geri dönüşlerin, ikinci bir salgın dalgasına neden olabileceğini vurgulayarak, çok riskli olacağını belirtmelerine rağmen (7), başta ABD ve diğer Merkez ekonomiler üzere neredeyse tüm hükümetler Mayıs ayının ortalarından itibaren işçileri işlerine geri döndürerek, kapitalist sınıfın bu dönemde kaybettiği kârı yeniden yaratmaya çalışıyorlar.

Gerek kapitalist sınıf, gerekse de devletler bu davranışlarıyla,  kapitalizmin işçi sınıfı ve onun emeğinin sömürüsünden elde edilen artı değer olmadan ayakta kalamayacağı gerçeğini (farkında olmadan) gözler önüne sergiliyorlar.  Aksi halde işçileri fabrikalara işyerlerine geri çağırmaya gerek kalmaz, verdikleri asgari ücretlerle aşağıladıkları, önemsizleştirdikleri, açlığa mahkûm ettikleri işçilerinin yerine kendileri işbaşı yapabilir ya da çok övündükleri robotları işe çağırabilirlerdi.

MARX BİR KEZ DAHA HAKLI ÇIKTI

Ayrıca salgının henüz ortasında iken (günlük vaka sayısı hala 76,000 civarında ve günlük ölen sayısı 6,400 civarındayken) işçileri işe geri döndürmek için bu kadar acele etmeleri, başta Emek-Değer Yasası ve Sermaye Birikimi Yasası olmak üzere Marksist Ekonomi Politik Yasalarının (bir kısım Marksist sol içinde dahi artık modası geçtiği iddiasıyla reddedilen) hala geçerli olduğunun da bir kanıtı.

Bu yasalar, kapitalist sistemde üretimin, doğrudan insan ihtiyaçlarını karşılamak yerine, (asıl olarak) sermaye birikimi ve kâr yaratılması için yapıldığını, sermaye birikiminin kaynağında ise kârın olduğunu ve onun da kaynağında artı değer sömürüsünün olduğunu ileri sürüyor.

Böylece ortaya çıkan değer, onun için harcanan toplumsal emek tarafından belirlenir. Bu yüzden de bu emeğin sahibi olan işçi sınıfı bu toplumun en temel unsuru ve dönüştürücü öznesidir.

Kısaca bu salgın (reddedilemez bir biçimde) değerli olan her üretimde insan emeğinin merkezi öneme sahip olduğunu gösterdi. Federici’nin dediği gibi:”İnsan bedeni ve onun sahip olduğu emek gücü kapitalizm tarafından şu ana kadar yaratılmış en önemli makinedir”.(8)

KÂRIN KAYNAĞI: ARTI DEĞER SÖMÜRÜSÜ

Kâr-artı değer ilişkisi ve ekonomik kriz olgusunu anlayabilmek için  “sermaye çevrimlerine” yakından bakmak gerekiyor. Bu çevrimler şöyle gerçekleşiyor:

(Para-----Meta)-------(Üretim)------(Daha fazla Meta-----Daha fazla Para).

Böylece para, sermayeye (önemli bir kısmı da sabit sermaye biçiminde yatırımlara) dönüşüyor. Ancak para, üretim sürecinde kullanılmazsa, yani ücretli emek sömürüsü gerçekleşmezse, sermayeye (ve servete) dönüşmüyor.  Yani tek başına para sahibi olmak yeni değer yaratmak için yeterli değil. Böylece dolaşıma sokulan ilk paranın değerindeki artış artık değer sömürüsü’ ile gerçekleşmiş oluyor.

Kapitalizmin yaşadığı ekonomik krizlerde ise; bu döngüde sistemin iç çatışmalarından doğan bir tıkanma görülürken, Koronavirüs salgını ile birlikte farklı bir şey gerçekleşti ve salgının yayılmasını önlemek için alınan tedbirler nedeniyle fabrikalar kapatıldı, istihdam azaltıldı, kısaca üretim ve ticaret durduruldu.

Bir başka anlatımla salgınla birlikte, Çin’den başlayarak dünyaya yayılan karantinalar ve tam ve kısmi kapanmalar sonucunda üretim fiilen durma noktasına geldi. Öyle ki dünya işçi sınıfının yüzde 81’inin bu kapanmalardan etkilendiği tahmin ediliyor.


EMEK SÖMÜRÜLEMEDİĞİNDE NE OLUR?

Böylece hem üretim yapılamadığı, hem de emek sömürüsü gerçekleştirilemediği için yeterince artı değer sömürüsü yapılamaz, kâr çıkartılamaz oldu. İşte kapitalizmin işleyişi açısından sürdürülemez bir durum olan bu duruma bir son verebilmek için salgın nedeniyle evlerine gönderilen işçilerin en azından bir kısmı (çalışmaya devam edenlerin yanı sıra) tekrar geri çağrılmaya başlandı. İşe dönüş ile ilgili olarak yapılan tüm hazırlıkların arkasındaki düşünce tam da bu.

Marx 152 yıl önce bu durumu şu sözlerle ifade etmişti:

Bırakın bir yılı, birkaç hafta süresince çalışmayan bir ulusun yok olacağını   çocuklar dahi   bilirler. Yine her çocuk farklı ihtiyaçları karşılamak üzere üretilmiş bulunan ürünlerin farklı miktarda toplumsal emeği gerektirdiğini bilir.
Bilim ise değer yasasının tam olarak geçerliliğini sergiler”.(9)

Sonuç olarak, bu salgın ücretli, ücretsiz, kayıtlı, kayıt dışı, hastanelerde, alt yapı işlerinde, evlerde, AVM’lerde, bankalarda, tarımda ya da muhtelif sanayi üretiminde,  fabrikalarda, kısaca hayatın her alanında çalışan işçilerin ne denli önemli olduğunu bir kez daha gösterdi.

Böyle bir dayanışma ve mücadele gününde, dünya işçi sınıfının, sahip olduğu bu sosyal gücü kapitalizm sonrası sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum ve dünya yaratma mücadelesinde kullanması gerektiğinin bilincinde olması gerekir. Çünkü o durduğunda dünya durur. Ya da o yürüdüğünde, hayat da yürür.
Bu bilinç ve örgütlülükle dünyayı doğa ile uyumlu olarak sürdürülebilir ve herkes için huzur ve barış içinde yaşanabilir bir hale ancak o getirebilir.

Yaşasın 1 Mayıs!

DİP NOTLAR:

(1) Milyonlarca Kadın Nasıl En Temel İşleri Yapan İşçiler Haline Geldi”, (How Millions of Women Became the Most Essential Workers in America, Campbell Robertson & Robert Gebeloff, NYT, Çeviri: Gülnur Elçik), http://disk.org.tr (23 Nisan 2020).

(3) Erol Taymaz, “Covid-19’la istihdam kaybı görülmemiş düzeye çıktı”, https://yetkinreport.com/2020/04/30/turkiyede-covid-19-ve-istihdam-kayiplari (30 Nisan 2020).

(4) ILO: “As job losses escalate, nearly half of global workforce at risk of losing livelihoods”, https://www.ilo.org/global/about-the-ilo/newsroom/news/WCMS_743036/lang--en/index.htm (29 April 2020)
(5) Vincent Guermond, Kavita Datta, “Coronavirus pandemic could hit the billions migrant workers send home in cash”, https://theconversation.com/coronavirus-pandemic-could-hit-the-billions-migrant-workers-send-home-in-cash (18 April 2020).

(6) World Food Programme warns: COVID-19 pandemic will cause “famines of biblical proportions”, https://www.wsws.org (23 April 2020).

(8) “A crisis like no other: social reproduction and the regeneration of capitalist life during the COVID19 pandemic”, https://mronline.org (23 April 2020).

(9) Marx-Engels Correspondence 1868, “Marx To Ludwig Kugelmann In Hanover” (London, 11July1868, https://marxists.architexturez.net/archive/marx/works (30 Nisan 2020).





 


 









17 Ekim 2019 Perşembe

90 MİLYAR DOLARI NASIL HARCARDINIZ?


90 MİLYAR DOLARI NASIL HARCARDINIZ?

Mustafa Durmuş

17 Ekim 2019

“Zenginin malı züğürdün çenesini yorarmış” derler ya, dünyanın en zenginlerinin serveti de benim aklımı yordu.

Forbes 400’den bu yılki ABD’nin 400 en zenginine ait servet bilgilerini inceledim ve bunlardan ikinci sıradaki Bill Gates’in yerine (bir sitedeki uygulama aracılığıyla) onun servetini harcamaya çalıştım. Ama bu servetin ancak onda birini harcayabildim.

Sözü edilen en zengin 400 Amerikalının toplam serveti 2,9 trilyon ABD dolarını buluyor.  Geçen yıla göre servetlerini yüzde 2,2 oranında artırmışlar.(1) Bu para dünyada 10 yıl boyunca açlığı yok etmeye yeterli bir para. Eşit dağıtılsa dünyada herkese 34,400 dolar düşüyor.(2)

En tepedeki 55 yaşındaki Bezos’un 114 milyar dolarlık servetinin kaynağı sahibi bulunduğu ünlü Amazon şirketi. Bezos şirketlerinde sendikasız, güvencesiz, kolayca işten çıkartılabilen ve çok düşük ücretli on binlerce işçi çalıştırıyor. Yani rant gelirlerinin yanı sıra çok kötü çalışma koşullarında gerçekleşen emek sömürüsü Bezos’un servetinin asıl kaynağını oluşturuyor.

Kendimi yerine koyduğum ultra zengin ikinci sıradaki 64 yaşındaki Bill Gates. Servetini asıl olarak yazılım gibi entelektüel mülkiyetten elde edilen rant gelirlerinden sağlıyor. Gates’in 90 milyar dolarlık servetini sözünü ettiğim sitedeki uygulama aracılığıyla harcamaya çalıştım. (3)

Bu servet ile lüks yiyecekler, içecekler, kitaplar, spor malzemeleri, irili ufaklı elektronik cihazlar, lüks çantalar, Rolex saatler, elmas yüzükler, kilolarca altın satın almanın dışında, yatırım yaptım ve hayırseverliğim tuttu bağış da yaptım. Ayrıca bazıları ultra lüks sayılabilecek şu harcamalarım da oldu:

1 kamyonet, 2 jet ski, 2 büyük traktör, 2 sürat motoru, 2 helikopter, 5’er adet Tesla, Ferrari ve Lamborghini marka süper otomobil, 1 itfaiye aracı, 5 bahçeli ev, 3 bar restoran, 2 pizza dükkânı, 3 bar altın, 3 lüks yazlık, 3 yat, 3 gökdelen, 2 konak, 3 roket, 3 yolcu uçağı, 1 Mona Lisa tablosu, 3 yolcu gemisi, 1 NBA, 1 MLB ve 1 NFL basket kulübü satın aldım.

Ancak serveti tüketemediğim. Geriye harcayamadığım 79,5 milyar dolar kaldı. Yani Gates’in servetinin sadece yüzde 10’unu harcayabildim. Belki “elin sıkıymış” diye eleştirileceğim ama gerçekten de 90 milyar doları harcamak çok zormuş.

ZENGİN DOSTU VERGİ POLİTİKALARI SERVET ZENGİNLİĞİNİN BİR NEDENİ

Servetin kendi gerçek, harcaması kurgusal olan bu deneyimden çıkartacağımız bazı önemli sonuçlar ve dersler olmalı. Ancak öncelikle dünyada böyle bir servet temerküzünün nasıl oluştuğunu kısaca anlatmakta yarar var. Hatırlatalım dünyanın 26 en zengininin serveti 3,8 milyar insanın toplam servetine eşit.(4)

Kapitalizmin (ortaya çıkışından bu yana) eşitsizliklere neden olduğu ve bunu sürekli olarak büyüttüğü artık bir sır değil. 1980’lerden itibaren ortaya çıkan neo-liberal dönemin bir sonucu olarak gelir ve servet; sadece serbest piyasalardaki emek-sermaye ilişkilerinin (emekçi sınıfların örgütsüzleştirilip güçsüz bırakılmasının) değil, kapitalist devletlerin sermaye sınıfı lehine uyguladığı ekonomi politikaların da ürünü olarak bu sınıfa mensup zenginlerin elinde daha da birikti.

Bu birikime hizmet eden en somut politikalarsa, verginin yükünü emekçilerin üzerine yıkan, sermayedarlardan giderek daha az vergi alınmasını sağlayan emek karşıtı vergi politikaları oldu. Bunun sonucunda zengin ve yoksul arasındaki uçurum daha da büyüdü.

Bir başka anlatımla, gelir ve servet eşitsizliği artışı birinci bölüşüm ve ikinci bölüşüm düzeylerinde olmak üzere iki düzeyde gerçekleşiyor:

Birinci bölüşümde eşitsizliklerdeki artış günümüzde çok önemi boyutlara erişti. Çünkü seçkinlerin sahip olduğu ve kendilerine düzenli gelir sağlayan yeni tür servet gelirleri ortaya çıktı. Bunlar belli ellerde toplanıyor. Bunların içinde entelektüel mülkiyet var (bilginin kontrolünden elde edilen rantiye gelir). Yanı sıra doğası gereği sosyal ya da kamusal birçok müştereğin özelleştirilmesinden elde edilen gelirler var (emek geliri dışında doğrudan doğa ve bilgi üzerinden elde edilen rantlar). Sermayenin giderek artan pazarlık gücü ve emek karşıtı serbestleştirme (de-regülasyon) politikaları birinci bölüşümü servet sahipleri lehine etkiliyor. İkinci bölüşüm ise emek karşıtı, sermaye yanlısı vergileme, sübvansiyon ve transferler sonrası ortaya çıkan bölüşüm anlamına geliyor.(5) Son 20-30 yıldır devlet bütçeleri sermaye sahipleri ve servet zenginlerinin lehine böyle bir yeniden-ikinci  bölüşümün aracı olarak kullanılıyorlar.

Örnek olarak, Türkiye’de neo-liberalizmin uygulanmaya başladığı 1980’li yıllardan itibaren sermayedarlar hem mutlak,  hem de nispi vergi yükü anlamında orta sınıf ve yoksullara kıyasla yükümlülüklerini hızla azalttılar. Öyle ki eğer bugünün süper zenginleri 40 -50 yıl öncesindeki gibi vergilendirilselerdi ortaya çok daha az bir bütçe açığı çıkardı. Üstelik bu zenginlerin göreli olarak daha yüksek oranda vergilendirildiği o yıllarda elde edilen ekonomik büyüme bugünlere göre çok daha yüksek ve işsizlik oranı çok daha düşüktü.

Kısaca bugünün süper zenginlerinin mevcut servetlerinin önemli bir kaynağı çok ödemeleri gereken verginin çok altında vergi ödemeleri. 1980’lerden itibaren ödedikleri vergilerin oranı azaldıkça bu kesimlerin milli gelirden aldıkları pay da hızla arttı.

SERVETİN BELLİ ELLERDE BİRİKMESİ NEDEN SAKINCALI?

Bu belirlemenin ardından şu değerlendirmeleri yapıp, emekten, halktan yana belli önermelerde bulunabiliriz:

Öncelikle, servet, içinde yaşadığımız sınıflı toplumda yöneten sınıfların yönetilenler üzerindeki hegemonyasının en önemli araçlarından birini oluşturuyor.  Öyle ki yüksek düzeyde serveti olanlar sadece ekonomik ve sosyal alanda yoksullarla arayı açmıyorlar, politik alanda da yasaları, kuralları ve düzenlemeleri belirliyorlar. Yani servet zenginleri, devleti kendi varlıklarını ve güçlerini pekiştirmede araç olarak kullanıyorlar.

BÜYÜK SERVET SAHİPLERİ DOĞAYA ZARAR VERİYOR

İkinci olarak, büyük servetlerin sahipleri sadece bu servetlerini oluşturan sektörlerde yaptığı üretim faaliyetleriyle (petrol, otomotiv gibi)  değil, aynı zamanda bu servetlerini harcarken de doğa tahribatına neden oluyorlar. Örneğin özel jetler, yatlar, lüks otomobiller kullanıyorlar ve fosil yakıtla ısıtılan malikânelerde yaşıyorlar, Bu da karbon dioksit emisyonunu artırarak iklim değişikliğine neden oluyor.

Üçüncü olarak, zenginlerin vergi ödeme gücü çok daha fazla olsa da, onlardan vergi vermeleri biçiminde katkıda bulunmaları talep edilmiyor. Böyle olunca da örneğin askeri harcamalar ve sermayeye dönük kurtarma harcamaları yüzünden giderek artan bütçe açığını kapatmak durumunda kalan bir hükümet (bu kesimlerin vergilerini artırmak ya da bir servet vergisi almak yerine), halkın ödediği KDV, ÖTV gibi vergilere yükleniyor. Bir yandan da elektrik, doğal gaz ve ulaştırma gibi temel hizmetlere sık sık zam yaparken,  halka dönük kamusal hizmet harcamalarını kısıyor.

ZENGİNDEN DAHA AZ VERGİ, DAHA FAZLA YATIRIM VE İSTİHDAM ANLAMINA GELMİYOR 

Bazı kesimlerce savunulan, “zenginlerden daha fazla yatırım yapmaları ve istihdam yaratmaları için daha az vergi alınması ya da hiç alınmaması gerektiği” düşüncesinin temelsiz bir iddia olduğu bilimsel araştırmalarla kanıtlandı.

Aslında böyle ideolojik dayatmalar zenginlerin işine yarayan, gerçekte yeni yatırım ya da yeni istihdam yaratmayan, onların mevcut servetlerini büyük ölçüde finans piyasalarında büyütmeye yarayan uygulamalara hizmet ediyor.

Bunun en somut kanıtları ABD’ye ilişkin olarak yapılan bir çalışmada mevcut.(6) 1970’li yıllarda ABD’de en zenginlerin Gelir Vergisi oranı yüzde 70 ve Kurumlar Vergisi oranı yüzde 46, en zengin yüzde 1’in milli gelirden aldığı pay ise yüzde 10’du. Bugün en zenginlerin Gelir Vergisi oranı yüzde 39,6’ya ve Kurumlar Vergisi oranı yüzde 34’e kadar düştü. En zengin yüzde 1’in milli gelirden aldığı paysa yüzde 20’ye çıktı. Yani zenginlerin vergi oranları düşürüldüğünde gelir bölüşümü daha da adaletsiz oldu.

ZENGİNLERİ VERGİLENDİRMEK İÇİN SOMUT NEDENLER

Aşağıdaki gerekçelerle zenginlerin vergilendirilmesi ya da daha ağır vergilendirilmesini talep edebiliriz.(7) Böylece (kapitalist toplumlarda ilerici de olsa vergilemenin sınırlarının olduğunun bilincinde olarak) vergileme içinde bulunduğumuz ekonomik sıkıntıları hafifletmek, halkın refahını artırmak, sosyal adaletsizlikleri ve doğaya verilen zararı azaltmak mümkün olabilir.

 (i) Zenginler ödemedikleri vergiden elde ettikleri serveti hükümete borç olarak veriyorlar.  Elde ettikleri yüksek faiz gelirleriyle servetlerini daha da büyütüyorlar. Böylece bizler bu borçları ve faizlerini kendi vergilerimizden ödemek zorunda kalıyoruz.

(ii) Zenginler vergi ödemeyerek büyüttükleri servetlerini daha da büyütebilmek için bu serveti örneğin vadeli işlemler piyasalarında spekülatif finansal yatırım araçlarına yatırıyorlar. Bu da petrol ve temel gıda (buğday gibi) gibi malların fiyatlarının spekülatif bir biçimde artmasıyla sonuçlanıyor. Bunların fiyatı artıp, ekonomiler daralırken, işsizlik, yoksulluk ve açlık artıyor.

(iii) Zenginler servetlerini borsaya yatırdığında borsa yükseliyor.  Borsadaki varlıkların çok büyük kısmı bu zenginlere ait olduğundan zenginler daha da zenginleşiyor. Yani bir tür “kumarhane kapitalizmi” altında servetler büyütülüyor.

(iv) Büyük sermaye ve servet sahipleri, politik sürece (burjuva partilerine ve politik aktörlere ve bürokratlara açıktan ya da örtülü yollarla para aktarmak suretiyle) müdahale ediyorlar, sistemin kendileri lehinde işlemesini de böylece güvence altına alıyorlar.

Kısaca, somut olarak zenginlerin daha fazla zenginleşmesini sağlayan sosyal politikalar, ekonomi politikaları ve vergi-bütçe politikaları toplumsal bir fayda sağlamadığı gibi, toplumun refahının azalmasına, eşitsizliklerin ve yoksulluğun daha da artmasına neden oluyor.

ZENGİNLERİ VERGİLENDİRMEK İÇİN TEORİK NEDENLER

Diğer yandan servetin vergilendirilmesi hem de liberal, hem de Sol-Sosyalist bir perspektiften savunulabilir.

Örneğin 18-19. yüzyıllarda liberal faydacı felsefenin kurucularından olan J. Bentham’a göre ekonomi politikaları uygulanırken önemli olan toplumun faydasının maksimize edilmesiydi.

Bentham’a göre, kendi ihtiyaçlarının çok üzerinde geliri ya da serveti olanların bu servetlerinin kendilerine olan faydası çok sınırlıdır. Bu yüzden de Bentham gelir ve servet fazlasının vergileme yoluyla bu zenginlerden alınarak yoksullara dağıtılmasını savundu. Böylece bu yoksullar kendilerine aktarılan bu geliri harcayarak refahlarını artıracaklar,  bu da bir bütün olarak toplumun refahını artıracaktı.(8)

Nitekim Bentham’dan yaklaşık yüz elli yıl sonra bir başka liberal iktisatçı A. Pigou, Bentham’ın bu görüşlerini, “Gelirin Azalan Marjinal Faydası Kanunu” ile birleştirerek zenginleştirdi. Zenginlerin giderek daha yüksek oranda vergi ödemelerini sağlayarak gelir ya da servetin düşük gelirlilerden yana olmak üzere yeniden bölüştürülebileceğini, böylece de gelir bölüşümünde adaletin sağlanabileceğini ileri sürdü.

Buna göre eldeki gelir ya da servet arttıkça (kişinin toplam faydası artsa da), gelirine ya da servetine son eklenen birimin faydası giderek azalacağından, giderek artan oranda uygulanacak bir vergi söz konusu kişinin refahını gerçekte azaltmayacak, yani zengin için gerçekte her hangi bir kayıp söz konusu olmayacaktır. Bu yüzden de artan oranlı vergileme eşitsizlikleri ve yoksulluğu azaltmakta en etkili araçtır.(9) Bu bakış açısı altında artan oranlı olarak düzenlenen bir servet vergisi de benzer bir işlevi görecektir.

Böylece Sismondi, Marx ve Engels’ten (Komünist Manifesto-1850) sonra Pigou tarihe “artan oranlı gelir vergisi” fikrini savunan ve dahası onu daha da geliştiren önemli bir maliyeci olarak tarihe geçti.

Bu teori bir yandan artan servetin zengin için sağladığı marjinal faydanın azaldığına dikkat çekerken, diğer yandan zengine giden her ilave gelirin anlamsız bir israf olduğunu da ortaya koyuyor. Çünkü zenginlere giden ilave servetler onlara dişe dokunur bir fayda sağlamıyor.  Oysa aynı servet ya da gelir yoksullara dağıtılsa onların hayatlarında olumlu gelişmelere yol açabilir. Üstelik zenginler daha da zenginleştikçe bu anlamsız ve haksız durum daha da artıyor. Bu yüzden de soruna yoksullar açısından bakıldığında ilave servetin azalan getirisinden ziyade, artan israf ve rezalete odaklanmak gerekiyor.(10)

Nitekim yukarıdaki kurgusal örnekte olduğu gibi, ultra lüks harcamalarda bulunmama rağmen Gates’in servetinin ancak yüzde 10’unu harcayabildiğim gerçeği, servetin en azından geriye kalanının toplum ile paylaşılması için (liberal bir bakış açısıyla dahi) haklı bir teorik gerekçe oluşturmaya yetiyor.

SERVET: KARŞILIĞI ÖDENMEMİŞ EMEĞİN ÜRÜNÜ

Sosyalist düşünce açısından durum daha net. Çünkü buna göre servet işçilerin bugünkü ve geçmişte işçilerin ödenmemiş emekleri olan artı değerlerinin bir birikimidir. Yani emek sömürüsünden kaynaklanır, onunla büyütülür, bir tür emek hırsızlığıdır. Bu yüzden de meşru değildir.

Bu bakış açısından hareketle büyük servetlerin vergilendirilmesi sosyalist hükümetlerin vergi politikalarının temel unsurunu oluşturmalıdır. Hükümetler (kısa vadede) eşitsizlik ve adaletsizlikleri azaltmak, halka dönük ve doğa dostu kamusal yatırım harcamalarını finanse etmek, ekonomik sıkıntıları aşabilmek için servet vergisine başvurmalıdırlar.

Ayrıca, servetin, sahiplerine sosyal ve politik güç sağladığı, böylece onların düzeninin pekiştirilip sürdürülmesine yaradığı gerçeğinden hareketle, servet sahiplerinin ekonomik ve politik güçlerini kırmak için de büyük servetler vergilendirilmelidir.
Son olarak, büyük çaptaki servet spekülatif finansal yatırımların aracı olarak kullanılıyor, bu da finansal krizleri tetikliyor. Ortaya çıkan krizler bütçe açığına neden olduğunda hükümetler bu açığı vergi almadıkları bu servet sahiplerinden borçlanarak kapatıyorlar. Böylece servet sahipleri devlete borç vererek servetlerini büyütüyorlar. Bunun önlenmesi için de büyük servetler artan oranlı bir tarife ile ve yüksek oranlardan vergilendirilmelidir.

DİP NOTLAR:

(1)  Luisa Kroll and Kerry A. Dolan, “The Forbes 400: The Definitive Ranking Of The Wealthiest Americans”, https://www.forbes.com/forbes-400 (2 October 2019).
(2)  Opheli Garcia Lawler, “The 'Forbes 400' list is basically class warfare”, https://www.mic.com/p/the-forbes-400-list-is-basically-class-warfare (8 October 2019).
(3)  https://neal.fun/spend (16 Ekim 2019).
(4)  “5 shocking facts about extreme global inequality and how to even it up”,
https://www.oxfam.org (29 January 2019).
(5)  Jayati Ghosh, Understanding Global Inequality in the 21st Century, http://www.networkideas.org, (20 July 2019).
(6)  Eduardo Porter, “Tax Cuts, Sold as Fuel for Growth, Widen Gap Between Rich and Poor”, https://www.nytimes.com (3 October 2017).
(7)  Richard D. Wolff, “Why Taxing the Rich Makes Sense?”, http://mrzine.monthlyreview.org (2 March 2011).
(8)  Richard A. Musgrave and Peggy B. Musgrave, Public Finance in Theory and Practice, McGraw-Hill Kogakuha Ltd., 1980, s. 93-95.
(9)  A. G. Pigou, A Study in Public Finance, 3rd edt, London Macmillan, 1951, part 2.
(10)               Jason Hickel,  “How not to measure inequality”, https://mronline.org (23 May 2019).

7 Eylül 2019 Cumartesi

RANT-KÂR İLİŞKİSİ ÜZERİNE BİR NOT



RANT-KÂR İLİŞKİSİ ÜZERİNE BİR NOT

Mustafa Durmuş

7 Eylül 2019


Son yıllarda Türkiye’de de ‘rant’ kavramı, giderek ‘kâr’ kavramının yerine ve önüne geçer bir biçimde kullanılmaya başladı.

Özellikle de devletle bağlantılı olarak yürütülen büyük emlak-konut ve bazı alt yapı projelerinden elde edilen gelirler ve bir kısım finans geliri (başta faiz olmak üzere)  rant geliri olarak tanımlanıyor.

Buradaki sorun, bu gelirlerin kârdan bağımsız bir biçimde, adeta ayrı bir bölüşüm kategorisi olarak ele alınması. Böyle bir ayrıştırmanın sonucunda burjuvaziden özerk bir ‘asalak rantiye sınıfı’nın var olduğu kabul ediliyor.

Tüm bunlar bölüşüm konusuna Sol’dan bakanların bir kısmında bir kafa karışıklığına neden oluyor. Öyle ki burjuvazi arasında “iyi burjuvazi” ve “asalak/kötü burjuvazi” ayırımı yapılarak, sözde iyi burjuvazinin de sistemin mağduru olduğu dahi ileri sürülebiliyor. Örneğin sosyal demokratlar tarafından  üretimin desteklenmesi anlamında (emek sömürüsü gerçeği inkar edilerek), bu sınıfın desteklenmesi gerektiği ileri sürülüyor.

A. SMITH: KÂR-ÜCRET-RANT

Burjuva iktisadının kurucusu olduğu kabul edilen Adam Smith kapitalist bir ekonomideki gelirleri: Kâr, ücret ve rant kategorisi biçiminde ayıran ve bunların her birinin farklı sınıflara denk düştüğünü ileri süren ilk iktisatçıydı.

Yani Smith klasik dönemin aydınlanmacı okulunun hedef tahtasındaki egemen sınıf olan toprak sahipleri sınıfının gelirlerine ‘rant’, diğer iki sosyal sınıfın gelirlerine de ‘kâr’ (kapitalist) ve ‘ücret’ (işçi) adını veriyordu.

Ona göre kapitalist toplumda bir malın mübadele değeri de üç bileşenin kattıklarının toplamından (Ücret + Kâr+ Rant) oluşuyordu. Bu mübadele değeri sonuçta malın fiyatını belirliyordu.

Böylece Smith sözcülüğünü yaptığı sanayi burjuvazisinin üretilen değere katkıda bulunan bir sınıf olduğunu ileri sürerken, aynı zamanda emek sömürüsü olgusunu da görmüyor ya da görmezden geliyordu.  

Emek sömürüsü ya da bilimsel adıyla artı-değer sömürüsünü ortaya çıkartmak işi ise ondan 60-70 yıl sonra, işçi sınıfının yanında yer alan eylemci bir düşünür, ekonomi politikçi Karl Marx’a kalıyordu.

NEO-KLASİKLER: ÜCRET-KÂR

Klasik burjuva iktisadındaki en derin kırılma Neo-klasikler olarak da bilinen ve 1870’lerden itibaren ana akım haline gelen Marjinalist Okul’un ortaya çıkışı sırasında yaşandı.

Bu okulun içinden gelen Kolombiya Üniversitesi’nden Prof. Clark, 1890 yılında toprak ve fiziki sermaye kavramlarını birleştirdi ve böylece sermaye, toprağı da içerecek bir genişlikte yeniden tanımlanarak rant gelirleri kâr kategorisi altında toplandı.

Bunda kuşkusuz, toprak sahibi sınıfın giderek erimesinin ve dönemin finans kapitalinin bu toprakları eline geçirerek “rant” gelirlerinin yeni sahibi olmasının payı büyüktü.
Böylece toprak mülkiyetinin sahipleri değişince bir zamanlar eleştirilen rant gelirleri yeni egemen sınıfın kârı içinde gösterilerek meşrulaştırılmış oluyordu. Yani artık burjuvaziye göre; kazanılmamış rant diye bir şey mevcut değildi, sadece meşru bir kâr söz konusuydu.

MARX:  RANT KÂRIN İÇİNDE

Üretim faktörü sayısının Neo-klasiklerce ikiye indirilmesi ve Marx’ın da analizlerinde iki faktörlü (emek ve sermaye) bir üretim modeli kullanmış olması kafa karıştırıcı olabilir. Nitekim Marx’ın modelinde de bölüşüm kabaca ücret ve kâr biçimde gerçekleşir.

Böylece Marx, dönemindeki dar kapsamlı haliyle rantı kâr kategorisi içinde ele alır. Ancak, Neo-klasiklerden farklı olarak (kârın kaynağının emek, artı-değer sömürüsü olduğundan hareketle) hem kârı, hem de rantı, ayrı gayrı meşru kabul eder.

Sonuç olarak, günümüzde artık daha ziyade finansal bir biçimde ortaya çıkan, ama Türkiye’de görüldüğü gibi arazi, emlak ve inşaat yatırımlarında toprakla bağını sürdüren rantı, bağımsız bir sömürü-gelir kategorisi olarak ele alıp, kavgayı da rant kavgası olarak nitelediğimizde A. Smith’in görüşlerine yakınlaşmış oluyoruz.

Nitekim son dönem Neo-Marksistler arasında oldukça popüler olan ‘Finansallaşma Hipotezi’, para sermayenin bütünüyle üretken sermayeden özerkleştiğini, emeği yüksek tefeci faizleri aracılığıyla sömürdüğünü ve sermayenin diğer fraksiyonlarını kendi imtiyazlı durumuna göre yeniden şekillendirdiğini ileri sürer.

Bu yaklaşım altında finansal kârlar artı değerin bir alt bölümü değildir, Emek- Değer Yasası da marjinal kalır.  Böyle olunca da Marksist ekonomi politiği Neo-klasik ve Keynesyen iktisattan esasta ayıran kârlılık kriteri bu ayrılıktaki önemini yitirir. Rant geliri olarak kabul edilen faiz, kârdan özerkleşir, ayrışır, üretim sürecinden kopar. Bu da ‘işçi’ ve ‘emek sömürüsü’ gibi kavramların analizlerde giderek daha az kullanılmasıyla sonuçlanır.

Diğer taraftan Emek-Değer Yasası’nın hala geçerli olduğunu kabul ettiğimizde, rantı üretim sırasında ortaya çıkan kârın bir parçası, onun bir türevi olarak görürüz ve Marx’ın görüşlerine yakınlaşırız.


14 Haziran 2019 Cuma

CEMAZ-ÜL EVVELİNİ İYİ BİLDİĞİMİZ BİR TEORİ (IV) (Sömürüyü ve yoksullaştırmayı haklı gösteren bir teori)


CEMAZ-ÜL EVVELİNİ İYİ BİLDİĞİMİZ BİR TEORİ (IV)
(Sömürüyü ve yoksullaştırmayı haklı gösteren bir teori)

Mustafa Durmuş

14 Haziran 2019

Karşılaştırmalı üstünlüklere dayalı serbest ticaret teorisi gerçekte hem kapitalist- emperyalist sömürü ilişkilerini, hem de mevcut ulusal- küresel gelir ve servet bölüşümü eşitsizliklerini haklı gösteriyor.
“Zahireyi kendimiz üretmek yerine, kumaşımızı ya da emekçinin ihtiyaç duyduğu diğer maddeleri kendimiz imal etmek yerine, bu malları bize daha ucuza sağlayacak bir pazar keşfedersek ücretler düşecek, kârlar yükselecektir…”
Ricardo yukarıdaki sözünün yer aldığı ünlü eserinde (1), ısrarla, kâr oranlarındaki azalmanın kapitalist büyümeyi durma noktasına getirebileceğinin, bu yüzden kâr oranlarının yükseltilmesinin gerekliliğinin altını çiziyor. Kapitalizmin sınıflı bir toplum olduğunun bilincinde olarak, kâr oranlarındaki düşüşü önlemenin yolunun ücretleri düşürmekten geçtiğini biliyor.
Asgari düzeyde belirlenen işçi ücretlerinin düşürülebilmesinin tek yolunun ise ücret malları olarak tabir edilen işçi sınıfının tükettiği malların fiyatlarının indirilmesiyle sağlanabileceğinin bilincinde olarak karşılaştırmalı üstünlüklere dayalı serbest ticaret fikrini ortaya atıyor. Çünkü (O’na göre) böyle bir ticaret ile işçilerin tükettikleri malları daha ucuza ithal etmek (böylece de ücretleri düşük tutmak) mümkün olabilir.
Kısaca kendisi İngiliz kapitalist sınıfının bir mensubu olan Sir David Ricardo’nun karşılaştırmalı üstünlüklere dayalı dış ticaret teorisi ücretli emek sömürüsünü artırmaya, kâr oranlarını yükseltmeye, böylece sermaye birikimini hızlandırmaya odaklı, kapitalist sınıfın çıkarlarını savunan bir teoridir.

EMPERYALİST SÖMÜRÜYÜ MEŞRULAŞTIRMAYA VE SÜRDÜRMEYE HİZMET EDEN BİR TEORİ
Teorinin diğer boyutunu emperyalist sömürü oluşturuyor. Çünkü varsayımı her ülkenin farklı doğal üretim faktörü donanımına sahip olduğu. Yani bizleri (doğal bir sonuçmuş gibi), zengin Merkez Ekonomilerde sermaye fazlası olduğuna; buna karşılık yoksul Çevre Ekonomilerde emek fazlası olduğuna, üstelik bunun da kapitalizmin tarihi boyunca hep böyle olduğuna inandırmaya çalışıyor.
Bu inandırma işi bugün asıl olarak akademi tarafından yapılıyor. Öyle ki üniversitelerdeki uluslararası iktisat derslerinde zengin ve yoksul ülkeler arasındaki gelir farklılığının nedeninin karşılaştırmalı üstünlükler ve arz-talep kanunları olduğu anlatılıyor.
Şöyle ki (ana akım iktisat teorisine göre) fiyatlar ve ücretler ülkelerin üretim faktörü bileşimlerine dayalı olarak otomatik bir biçimde serbest piyasalar tarafından belirlenir. Yoksul ülkelerde emek doğal olarak bol, dolayısıyla da ücretler düşüktür. Bu nedenle de bu ülkelerin karşılaştırmalı üstünlükleri emek-yoğun üretimdedir (önce tarım ve madencilik, sonra da hafif imalat sanayi). Zengin ülkelerde ise doğal olarak sermaye bol, teknoloji gelişkin, emek kıt, bu nedenle ücretler daha yüksektir. Bu yüzden de bu ülkeler sermaye-teknoloji yoğun üretimde uzmanlaşırlar.
Bu bir doğal düzen yasası gibi sunuluyor. Tarihte 18.Yüzyıla kadar, egemenlerin yoksulluğun Tanrı iradesi olduğuna insanları inandırmaya çalıştıkları dönemlerin olduğu unutulmamalı. 18.Yüzyılda yaşanan aydınlanma döneminden sonra yoksulluğun bir kader ya da Tanrı isteği olmadığı; sosyal, ekonomik ve politik nedenlerinin olduğu ortaya konulmuştu.

ASIL SORU: FAKTÖR DONANIMI FARKLILIĞI KADER Mİ?
Ülkelerin faktör donanımları farklılığı da böyle bir çarpıtma aslında. Burada sorulması gereken soru; yoksul Çevre Ekonomilerinde emeğin daha bol ve ucuz (dolayısıyla da emek-yoğun üretimde karşılaştırmalı üstünlüğe sahip oldukları); buna karşılık gelişkin Merkez Ekonomilerde sermayenin daha bol olduğunun (dolayısıyla sermaye yoğun üretimde uzmanlaşmaları gerektiği) hurafeler dışında, gerçek tarihsel nedenlerinin neler olduğudur.
Bundan 200-300 yıl önce, örneğin doğanın kapitalist ticaret ilişkileriyle henüz tam olarak karşılaşmadığı Anadolu’da, Hindistan’da veya Çin’de emek ve toprak bol, buna karşılık sermaye kıtken; Britanya’da, İspanya’da veya Hollanda’da emek ve toprak kıt ve sermaye bol muydu? Araştırmalar ülkeler arasındaki böyle bir farklılaşmanın her zaman var olmadığını, tarihin belli bir döneminden itibaren ortaya çıktığını gösteriyor.

DOĞAL DÜZEN DEĞİL, SÖMÜRGECİLİK
Yukarıdaki soruya verilecek ilk yanıt “doğal düzen değil, sömürgeciliktir” olmalı. Çünkü sömürgecilik yüzünden milyonlarca köylü topraklarından sürüldü ve düşük ücretli emekçilere dönüştürüldü. Bu da işsizliği artırıp ücret düzeylerini aşağıya çekti. Ayrıca bu dönemdeki yaygın, bedavaya yakın köle emeği ücretlerin düşürülmesinde önemli bir rol oynadı.
Kavramların nasıl çarpıtıldığını Eduardo Galeano şu örneklerle çok güzel anlatır:
“Kapitalizm sahne ismi olarak pazar ekonomisini kullanır. Emperyalizme küreselleşme, emperyalizmin kurbanlarına gelişmekte olan ülkeler (cücelere çocuk demek gibi bir şey bu); oportunizme pragmatizm; patronun, işçinin tazminatsız ve açıklamasız işine son verme hakkına emek piyasası esnekliği ve hırsızlar iyi bir aileden olunca, kleptoman denir. (2)
Aynı şekilde yoksul ülkelerin daha az sermayeye sahip olmalarının nedeni sırasıyla; madenlerinin, altın, gümüş gibi kıymetli metallerinin sömürgeciler tarafından çalınması, topraklarının gasp edilmesi ve yerli sanayilerinin sömürgeciler tarafından tahrip edilmesi. Bu yüzden de bu ülkeler Batı ülkelerin ihraç ettikleri malları satın almak zorunda kaldılar (3).

MARX’IN SERBEST TİCARET ÜZERİNE ÜNLÜ KONUŞMASI
Marx 1848 yılında serbest ticaret üzerine yaptığı ünlü konuşmasında bu teoriyi; kapitalizm altında serbest ticaretin sermayenin önündeki tüm engellerin kaldırılması anlamına geldiğini, ücretli emek sistemine dayalı kapitalist sömürü devam ettiği sürece, malların avantaj yaratacak biçimde mübadele edilmesinin sonucu değiştirmeyeceğini, her zaman sömürülen bir sınıf ve onu sömüren bir sınıfın olacağını ve burjuva iktisatçılarca önerilen her ülkenin kendi doğal yapısına uygun bir üretimde uzmanlaşması yaklaşımının doğal değil, tarihsel ve politik sürecin bir ürünü olduğunu, kahve ve şeker üretiminin Batı Hint adalarının kaderi olmadığı (4) örneğini vererek eleştirdi.

KARŞILAŞTIRMALI ÜSTÜNLÜKLER VERİLİ DEĞİL, OLUŞTURULMUŞ BİR DURUM
Merkez Ekonomilerde emek, işçi sınıfının örgütlü mücadele geleneği ve emek koruyucu yasaların varlığının bir sonucu olarak, göreli olarak daha pahalı iken; sermaye bu ülkelerin sömürgeciliklerinin, uzun yıllar uyguladıkları gümrük tarifeleri ve diğer korumacılık politikalarıyla kendi sanayilerini ve sermaye birikimlerini büyütüp geliştirmelerinin sonucunda boldur.
Yoksul Çevre Ekonomilerinin bol ve ucuz emeğe, buna karşılık yetersiz sermaye birikimine sahip olmalarının nedeni; başından bu yana onların böyle doğal bir donanımları olduğundan değil, bugünün Merkez Ekonomilerinin gerçekleştirdiği 19.Yüzyıldaki sömürgecilik, mülksüzleştirme, adil olmayan ticaret anlaşmaları ve 20. Yüzyıldaki IMF, Dünya Bankası ve DTÖ aracılığıyla yürütülen Yapısal Uyarlama Politikalarıdır.

KAYNAKLAR SÖMÜRGECİLERE AKTI
Örneğin, İngilizler sömürgeleştirdikleri İrlanda’da köylülerin topraklarına el koydular ve kendi toprak işleme yöntemlerini onlara dayattılar. Bu köylülerin yoksullaşarak İskoçya ve İngiltere’ye göç etmeleriyle sonuçlandı. Öyle ki İrlandalı köylüler sadece patates ekebildiler. 1845 yılında patates krizi patladığında 7 yıl içinde 1 milyon İrlandalı (nüfusun yüzde 10’u) açlıktan öldü. İrlanda halkı açlıktan kırılırken İngiltere’ye ve İskoçya’ya her gün 30-50 gemi yükü gıda maddesi gönderiliyordu (5).
Dolayısıyla da bugün aynı coğrafi sınırlar içinde yer almasına rağmen farklı ulusal kimliklerin yaşadığı bazı ülkelerdeki bölgesel kalkınma farklılığı olarak adlandırılan olgunun gerçek nedenlerinin başında sömürgeciliğin geldiği unutulmamalı.

HİNDİSTAN VE ÇİN AVRUPA’DAN DAHA GELİŞKİNDİ
Hindistan ve Çin 1800’lere kadar her ikisi de Avrupa ülkelerinden her yönden daha gelişkinlerdi ve çok daha büyük ekonomilere sahiplerdi. Örneğin Hindistan Britanya’nın işgaline uğramadan önce dünya ekonomisinin yüzde 27’sini, Çin ise yüzde 35’ini kontrol ediyordu. İngiliz sömürgeciliği bittiğinde bu iki ülkenin payı sırasıyla yüzde 3’e ve yüzde 7’ye düşmüş, Avrupalıların payı ise yüzde 20’den yüzde 60’a yükselmişti. İngiltere her iki ülkenin İngiliz mallarına olan tarifelerini sıfırlarken, bu ülkelerden gelen mallara yüksek tarifeler koydu. Çin’i ülkede yasa dışı olarak yürüttüğü afyon (uyuşturucu) satışları ve savaşlarıyla teslim aldı. Kısaca bir tür kalkınmayı, sanayileşmeyi tersine çevirme (de-development) operasyonu gerçekleştirildi ve iki ülke dönemin baş sömürgeci ülkesi İngiltere tarafından çökertildiler (6).
Böylece sömürgecilik dönemi sona erdiğinde, azgelişmiş ülkeler aleyhine dönen dış ticaret hadleri ve kasıtlı olarak düşük tutulan işçi ücretleri nedeniyle ortaya çıkan eşitsiz değişim (mübadele) yüzünden Çevre ülkelerin karşı karşıya kaldıkları yıllık kayıpları 22 milyar doları (2015 fiyatlarıyla 161 milyar doları) buluyordu. Bu gelişim aynı zamanda küresel eşitsizliklerin de temel nedeniydi. Öyle ki ikinci emperyalist dalganın şafağında (1820) Merkez Ekonomiler ile Çevre Ekonomiler arasındaki gelir açığı 3 kat iken, sömürgecilik sona erdiğinde bu fark 35 kata yükseldi (7).
Bu veriler dönemin en temel dış ticaret teorisi olan Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisinin ideolojik boyutunu (ve yanlışlığını) ortaya koyuyor. Çünkü azgelişmiş ülkelerin bol/ucuz emeğe, diğer taraftan kıt sermayeye sahip olmalarının nedeni doğal ya da verili bir durum değil, oluşturulmuş bir durum.

IRKÇI, CİNSİYETÇİ AYRIMCI BİR TEORİ
Azgelişmiş Çevre Ekonomilerine hammadde, ucuz tarımsal ürünlerde ve emek yoğun hafif sanayi ürünlerinde uzmanlaşma, buna karşılık Merkez Ekonomilerde teknoloji, beceri ve sermaye yoğun gelişkin (dolayısıyla da çok daha pahalı) üretimde uzmanlaşmayı önermek; erkeklere evin dışınca çalışmayı, kadınlara ise en iyi bildikleri bir iş olacağından evde kalarak ev işleri yapmayı, çocuk yetiştirmeyi ya da ülkedeki farklı etnisitelere sahip insanlara sadece inşaat işlerinde çalışmayı ya da 5 yıldızlı otellerde bulaşıkçılık yapmayı önermekle aynı şeydir. Dolayısıyla da hem sömürgeci bir zihniyeti yansıtır, hem de cinsiyetçi ve ırkçıdır.
Serbest ticaretin ekonomik kalkınmayı hızlandıracağı tezi ise çürütülmüş bir tezdir. Zira serbest ticaret ile kapitalist yoldan kalkınabilmiş bir azgelişmiş örneği dahi yoktur.

SÖMÜRGECİ TEORİNİN VAİZLERİ
Azgelişmiş ülkelerde kendilerini “iktisatçı” olarak nitelendirenlerin hala serbest ticareti ve sömürgecilik dönemi teorisi olan Karşılaştırmalı Üstünlükleri savunması ise en hafifinden tarih ve iktisat bilmediklerindendir.
Ya da tarih nosyonundan yoksun ana akım burjuva iktisat teorisinin gönüllü ya da ücretli vaizliğine soyunmalarındandır.
Devam edecek (Çözüm: Korumacılık mı, enternasyonalist adil değişim mi?)

DİP NOTLAR:
(1) David Ricardo, Siyasal İktisadın ve Vergilendirmenin İlkeleri (Çeviren: Barış Zeren), T. İş Bankası Kültür Yayınları,1.Baskı, 2008, s. 105.
(2) Eduardo Galeano, Tepetaklak-Tersine Dünya Okulu (Çeviri: Bülent Kale), Çitlembik Yayınları, 2004, s. 44.
(3) Jason Hickel, Divide- A Brief Guide to Global Inequality and its Solutions, Windmill Books, 2017, s. 102.
(4) Karl Marx, “On the Question of Free Trade”, 9 Ocak 1848, https://www.panarchy.org/engels/freetrade.htm (28 Mayıs 2019).
(5) Hickel, agk., s. 83.
(6) Agk., s. 90-93.
(7) Agk., s. 102.


Formun Üstü