24 Aralık 2021 Cuma

Nass, Fed derken ‘örtülü’ faiz artırımı geldi!

 

Nass, Fed derken ‘örtülü’ faiz artırımı geldi!

Mustafa Durmuş

22 Aralık 2021


Bu yazının asıl konusu iktidarın “faiz sebep-enflasyon sonuç” yaklaşımının arka planının irdelenmesiydi. Zira Pazartesi akşamına kadar faiz indirimleri Nass’a dayandırılıyordu. Bizim savımız ise bu politikanın dini bir referanstan ziyade dünyevi bir gerçeklikten kaynaklanıyor olmasıydı. Yani bu politikanın ABD merkez bankası Fed’in St.Louis  Şubesine hakim olan bir iktisadi görüşten esinlendiği idi.

Pazartesi sendromu

Bu yazıda bunu anlatacağız. Ancak Pazartesi akşamı Cumhurbaşkanının canlı yayında açıkladığı kararla başlamak durumundayız zira bu karar bütün gündemi değiştirdi. Öyle ki o ana kadar 18 TL’nin de üzerini gören doların kuru saatler içinde 5-6 puan kadar geriledi. Bu yazının yazıldığı saatlerde kur 13 TL civarındaydı (benzer bir gerileme avroda da yaşandı).

Kararın o gün alınmadığı, bundan haftalar öncesinde böyle bir müdahalenin hazırlandığı ertesi günkü haberlerden ve milyarlarca doları bulan ani döviz satışlarından, hatta bir kamu bankasının daha önce servis ettiği reklam filminden anlaşılıyor.

Bu kararla, dövizlerini bozdursunlar ve TL’ye geçiş yapsınlar diye müthiş bir teşvikle ödüllendirilen büyük para sahibi zenginlerin önemli bir kısmı bu fırsatı kaçırmadılar ve dövizden çıkış yaptılar. Bu da dövizdeki bu sert düşüşü sağladı. Kuşkusuz daha bu karar açıklanırken, dövizi en tepeden satan büyük oyuncular ciddi vurgunlar yapıp yeni servetler elde ettiler.

Kur korumalı mevduat

“Kur korumalı mevduat uygulaması” diye de adlandırılan bu uygulama ile TL’ye geçiş yapan DTH sahibi bireyler sadece (bugün itibarıyla) yüzde 14 faiz geliri sağlamayacak, aynı zamanda vade sonunda eğer kurun getirisi faizinkinden daha yüksekse aradaki farkı (kur farkı olarak) Merkez Bankası karşılayacak. (1)

Merkez Bankası, bankalardan haftalık swapla aldığı mevduatın yerine doğrudan kişilerden döviz almaya başlayacak ve bunun karşılığında para basacak. TL mevduatı olan gerçek kişilere de, döviz kurundaki artış ile mevduat faizi arasında fark söz konusu olduğunda, Hazine bu farkı bütçeden ödeyecek.

Öncelikle bu uygulama yeni değil. 1970’lerde, yurt dışında yaşayan işçilerimizin dövizlerini ülkeye getirmeleri için başlatılan, ancak ticari bankalarda toplanan bu dövizlerin anapara ve faiz geri ödemelerinin yapılamaması ve 1981 yılında bu borçların Hazine’ye devredilmesiyle sonuçlanan Dövize Çevrilebilir Mevduat Hesabı uygulamasının (DÇM) bir benzeri. Umarız bu uygulama da böyle sonuçlanmaz.

‘Örtülü’ faiz artırımıyla rantiyeye yeni kaynak transferi

Böyle bir uygulamanın özetle ‘örtülü’ bir faiz artırımı olduğu açık. Zira kur farkı ödemesi adı konmamış bir faiz ödemesi demek. Gelinen nokta itibarıyla siyasal iktidar bir kez daha karar değiştirdi ve son dört aydır sürdürdüğü faiz indirimi politikasını terk etti.

Bu uygulamanın asalak-faizci- rantiye adı verilen ve siyasal iktidarın sözde hedeflerinden biri olarak gösterilen kesimin daha da zenginleşmesiyle sonuçlanacağı çok açık. Üstelik bunlar elde ettikleri kur farkı ‘neması’ üzerinden her hangi bir gelir vergisi de ödemeyecekler.

Dolarizasyon, enflasyon, yoksullaşma ve bütçe açığı artacak!

Keza bu karar başta para politikası açısından olmak üzere ekonominin bir bütün olarak artık dolara endekslendiğinin bir itirafı gibi. Dolar artık bu ülkedeki ulusal paranın kendini bağladığı bir çıpa olma yolunda hızla ilerliyor. Bu da ülkedeki dolarizasyonu artıracak.

Ayrıca ortaya çıkacak kur farkları Merkez Bankası ve Hazine tarafından karşılanacağı için bu emisyona, bu da enflasyonun daha da artması ve TL’nin daha da değersizleşmesiyle, halkın da daha fazla yoksullaşmasıyla ve elbette bütçe açığının artmasıyla sonuçlanacak.

Bu politikanın ömrü konusunda ise tahminde bulunmak güç. Bunun ilk sonuçları Mart ayının sonunda (kur farklarının ödeneceği ilk tarih) alınacak. Ama bu politikanın uzun ömürlü olmayacağını buradan ifade edebiliriz.

Faiz indirimlerinin arka planında ne var?

Şimdi gelelim asıl konumuz olan faiz indirimlerinin arka planına. Bilindiği gibi Türkiye, özellikle Eylül ayından bu yana, sürekli olarak düşürülen Merkez Bankası (MB) politika faizi oranlarının neden olduğu döviz kuru ve enflasyon artışlarıyla boğuşuyor. Üstelik bu faiz indirimleri dünyada genel olarak faiz oranlarının yükseltildiği ve parasal sıkılaştırmanın hızlandırıldığı bir dönemde yapılıyor.

İşin ironik yanı ise, bu geçen süre içinde MB faiz oranlarının yüzde 19’dan yüzde 14’e düşürülmüş olmasına rağmen,  piyasadaki kredi faizlerinin oranlarında ya da devletin borçlanma faizi oranlarında her hangi bir düşüşün yaşanmaması. Tersine her ikisinde de artışlar sürüyor.

MB faizi indi, ya piyasa faizleri?

Örneğin, vadesine göre farklılaşmak üzere; ihtiyaç kredilerinin yıllık faiz oranları Aralık ayında yüzde 21 ile yüzde 30 arasında değişirken, ticari krediler yüzde 27, taşıt kredisi yüzde 24 civarında seyrediyor.  Hazine ise bu ay en son 1,8 yıl vadeli borçlanma için yüzde 20,5 ve 9,5 yıllık borçlanma için yüzde 21,2 faiz oranından borçlanabildi. (2)

Böyle dönemlerde temel ekonomik kararlar çok dar bir grup tarafından alındığında, bu tür kararlar genelde toplumun büyük bir kısmının çıkarlarına ters düştüğünden,  faturayı da başta emekçi sınıflar olmak üzere toplumun neredeyse tamamı ödemek durumunda kalıyor. Bu kararları alan siyasal iktidar ve onların hemhal olduğu sermaye çevreleri ise bunlardan fayda sağlıyor, en azından zarar görmüyor.

Burjuva iktisadı enflasyon olgusunu yeterince açıklayamıyor

Baştan söylemekte yarar var: Dünyada merkez bankalarının ve ana akım iktisatçıların enflasyonun gerçekte neden kaynaklandığını tam olarak bilmedikleri artık bir gerçek.

Bir başka deyimle burjuva iktisadın hem Monetarist, hem de Keynesyen kanadının ortaya attığı enflasyon teorileri gerçek dünyadaki enflasyonun nedenlerini açıklama konusunda yeterli değil. Bu yüzden bu teorileri esas alan enflasyon hedefleri de tutturulamıyor.

Artık bu konuda da bir teorik yenilenmeye ihtiyaç olduğu açık. Belki de enflasyon olgusunu tam olarak anlayabilmek için Marksist Emek Değer Teorisi’ne başvurmanın zamanı geldi. Yani enflasyon olgusunu Marksist yaklaşım çerçevesinde ele almaya ihtiyacımız var.

Marksist teori enflasyonu anlamamıza yardımcı olabilir

Çünkü Marx çalışmalarında burjuva iktisadını eleştirirken günümüzde Monetarist teorinin esas aldığı Paranın Miktar Teorisini; kapitalist ekonomilerde paranın içsel olduğu, yani devlet tarafından değil, bankalar tarafından yaratıldığı ve daha da önemlisi genel olarak paranın meta üretiminde değeri temsil ettiği, yani ondan bağımsız olamayacağı tespitlerinden hareketle reddetti.

Marx aynı zamanda “maliyet itme teorisi” olarak da bilinen günümüzdeki Keynesyen enflasyon teorisinin de özünü oluşturan “işçi ücretlerindeki artışların fiyat artışlarına neden olduğu” yaklaşımını da eleştirdi. Ona göre, ücret oranındaki genel bir artış, meta fiyatlarını etkilemez (yani enflasyona neden olmaz), sadece ortalama kâr oranında bir düşüşe yol açabilir. Bu aslında ücret-kâr karşıtlığı biçimindeki Marksist kabulün de doğal bir çıkarımıdır.

Diğer yandan Marx kapsamlı bir enflasyon teorisi geliştirmedi. Ancak ondan 160 yıl sonra onun geliştirdiği değer teorisine dayanan bir teori geliştirme çabası hız kazandı. İtalyan Marksist iktisatçı G. Carchedi kısa bir süre içinde yayınlanması beklenen kitabında böyle bir teori geliştiriyor. (3)

Şimdi gelelim bizimkilerin savunduğu “faiz sebep- enflasyon sonuç”  yaklaşımının esinlendiği teorik zemine. Bir başka anlatımla Fisheryan Yaklaşımın yeni yorumuna (Neo-Fisherism).

Geleneksel Fisheryan Yaklaşım

Öncelikle, geleneksel Fisherci denkleme göre; nominal faiz oranı hedefinin yükseltilmesi daha düşük enflasyonla, tersine nominal faiz oranının düşürülmesi daha yüksek enflasyonla sonuçlanır. Kısaca buradaki ilişkinin yönü enflasyondan faize doğrudur: Yüksek enflasyon yüksek faize neden olur. Eğer enflasyon düşürülmek isteniyorsa, faiz oranlarını düşürmek değil, yükseltmek gerekir.

Siyasal iktidarın bunu savunmadığı çok açık, tam tersini savunuyor. Neredeyse resmi görüş haline gelen bu görüşe göre faiz neden, enflasyon sonuçtur. Yani yüksek faiz oranı yüksek enflasyona neden olur.

Yeni Fisheryan Yaklaşım

Siyasal iktidarın benimsediği bu faiz-enflasyon görüşünün kendini temellendirdiği yorum Fisheryan Yaklaşımın yeni yorumu.  Buna Yeni Fisheryan Yaklaşım ya da “Fisher Paradoksu” da deniliyor. Bu yeni yaklaşımı ilk kez ele alan çalışmalarsa Bullard (4), Cochrane (5) ve Williamson’ın (6) öncü çalışmaları. Bu çalışmaları daha sonra ülke uygulamalarını ele alan diğer ampirik çalışmalar izledi.

Yeni Fisheryan Yaklaşım, asıl olarak tüm makroekonomik modellerin önemli bir bileşenini tartışmaya açıyor: Merkez Bankasının hedeflediği nominal faiz oranı ile enflasyon arasındaki doğrusal ilişki.  Bu ilişki Geleneksel Fisheryan Yaklaşımda enflasyondan nominal faiz oranına doğru bir nedensellik içerirken, Yeni Fisheryan Yaklaşım bunu nominal faiz oranından enflasyona doğru akan bir nedensellik olarak kurguluyor. Bunu da pragmatik bir biçimde, 2007-2009 Büyük Resesyonu sonrasında ABD ekonomisinde çok ciddi sorun haline gelen çok düşük enflasyondan çıkışın bir yolu olarak öneriyor.

Bu çerçevede Yeni Fisheryan Yaklaşım 2008 krizi döneminde düşük enflasyon ve düşük faiz oranlarını deneyimleyen Japonya, AB ve ABD gibi ülkelerin hedeflenen enflasyon oranına ulaşmak ya da bir miktar enflasyon yaratmak için merkez bankalarının faiz düşürmek yerine faiz artırmalarını önerdi.

Sermaye enflasyon sever mi?  

Bilindiği gibi sermaye kesimi kârları azalacağından ve bu yüzden de üretime son vermek durumunda kalabilecekleri korkusuyla fiyatların düşmesini genelde istemez. Bu nedenle de asıl olarak bu sınıfın çıkarlarının hizmetinde olan burjuva iktisadı ‘ılımlı’ bir enflasyonu, hem hiper-enflasyonu, hem de deflasyonu önlemek için savunur.

Böylece Yeni Fisherian Yaklaşımı benimseyen iktisatçılar; reel faiz oranlarının uzun dönemde para politikasından bağımsız reel faktörler tarafından belirlendiğini ileri sürerler.  Buradan hareketle de, kısa dönemde faiz oranlarındaki artışın harcamaları ve çıktıyı, bunun sonucunda da enflasyonu düşüreceğini, buna karşılık uzun dönemde nominal faiz oranlarındaki kalıcı bir artışın enflasyonda aynı oranda artışa neden olacağını savunurlar.

Bir başka anlatımla, bu iktisatçılara göre, ekonomideki enflasyon beklentileri otomatik bir biçimde yeni yüksek nominal faiz oranları ile birlikte yukarı doğru hareket eder. Çünkü firmalar yeni yüksek nominal faizlere bakıp bu faiz oranlarını daha yüksek enflasyon ile bağdaştırıp buna göre fiyatlarını yükseltirler.

Faiz oranları Nass’ın bir gereği olarak mı düşürülüyor?

Siyasal iktidar tarafından her ne kadar faiz oranlarının düşürülmesi Nass’ın bir gereği gibi topluma sunulsa da (7), bunun özünde yukarıda özetlediğimiz bir ana akım iktisat teorisinin özünün çarpıtılması yatıyor.

Yani siyasal iktidarın kendi siyasal ve sınıfsal tercihlerinin bir gereği olarak zorladığı faiz indirimi politikasını Yeni Fisheryan Yaklaşımın özünden saptırılarak yerli ve milli hale getirilmiş bir versiyonu olarak tanımlamak mümkün. Nitekim bu resmi bir hal alan faiz-enflasyon teorisini 2018 yılında Türkiye’de ilk tanıtanlarından birisi Cumhurbaşkanı’nın ekonomi danışmanlarından C. Ertem oldu. (8)

Teorinin nasıl çarpıtıldığını kısaca açıklayalım: ABD gibi sağlam bir ekonomik ve finansal istikrarın, kredibilitesi yüksek merkez bankasının olduğu dünyanın en güçlü rezerv parasına sahip bir ülkede belki bu teorinin faiz-enflasyon ilişkisini açıklama konusunda haklı gerekçeleri olabilir.

Ancak enflasyonun yüzde 50’yi aştığı, dolarizasyonun yüzde 63’e yaklaştığı, yani ulusal paranın istikrarını yitirdiği,  ekonominin hızla bir finansal krize doğru sürüklendiği, Merkez Bankası’nın da, Hazine’sinin de ciddi bir güven yitimine uğradığı bir ülkede nominal faizleri düşürerek enflasyonun uzun vadede düşürülebilmesi mümkün değil.

Pragmatik siyasal ve sınıfsal çıkarlar yine ön planda

Diğer taraftan böyle bir politikanın yöneten sınıfa sağladığı faydayı da görmezden gelemeyiz. Nitekim böyle özünden saptırılmış bir yaklaşım esas alınarak MB faiz oranlarında üst üste yapılan indirimlerin sonucunda ortaya çıkan enflasyon patlamasıyla, nominal olarak yüzde 50 artırılan asgari ücret bir iki ay içinde eriyip gidecektir.

Bu durum patronların kârlarının artmasıyla sonuçlanırken, işçi sınıfı başta olmak üzere tüm emekçi halklar daha da yoksullaşacaktır. Bu da halkın daha fazla borçlanmaya ve yoksulluk yardımlarına mahkûm edilmesiyle neticelenecek ve halk geçim derdiyle uğraşmayı sürdüreceği için de yeterince direngen muhalif bir duruş sergileyemeyecektir. En azından egemenlerin beklentisi bu yöndedir.

Sonuç olarak, Merkez Bankası’nın politika faiz oranları düşürülerek yaratılacak bir kredi bollaşmasının yaratabileceği ekonomik canlanmanın (!) ya da kur korumalı mevduat uygulamasının kısa süreliğine de olsa döviz kurunu belli bir yerde tutmasının yaratabileceği güven tazelemesinin sağlayabileceği moral ile belki baskın ya da erken bir seçim hedefleniyor olabilir.

Ancak, yukarıda da vurgulandığı gibi, MB faizlerinin düşürülmesi piyasalarda kredinin ucuzlamasıyla sonuçlanmıyor. Talimatla kamu bankalarının kredi faizlerinin düşürülmesiyle yaratılan kredi bollaşmasının ise bu bankaların bilançolarını süratle bozması kaçınılmaz. Kur korumalı mevduat ise (sürdürülebilirliği bir yana) ekonomiyi ve siyasal iktidarı daha büyük krizlere sokabilecek dinamiklere sahip.

Dip notlar:

(1) TCMB, Döviz Tevdiat Hesaplarından Türk Lirası Vadeli Mevduata Dönüşümün Desteklenmesine İlişkin Basın Duyurusu, 21 Aralık 2021, Sayı: 2021-62, https://www.tcmb.gov.tr.

(2) https://www.hangikredi.com/kredi/ihtiyac-kredisi; https://www.isbank.com.tr/is-ticari/ticari-krediler-faiz-oranlari; https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/TR/TCMB+TR/Main+Menu/Istatistikler/Piyasa+Verileri/ihale+Yontemi+ile+Satilan+Hazine+Bonolari+ve+Devlet+Tahvilleri (20 Aralık 2021).

(3) Marksist enflasyon teorisinin tanıtımı için bak: M. Roberts, “A Marxist theory of inflation”, https://thenextrecession.wordpress.com (21 August 2020).

(4) J.  Bullard,  Seven Faces of “The Peril”, Federal Reserve Bank of St. Louis, Review, September 2010, s.339-352.

(5) J.  Cochrane, “Do Higher Interest Rates Raise or Lower Inflation?”, Hoover Institution, https://bfi.uchicago.edu/wp-content/uploads/fisher, 2016, pdf .

(6)  Stephen D. Williamson, “Neo-Fisherism: A Radical Idea, or the Most Obvious Solution to the Low-Inflation Problem?”,   https://www.stlouisfed.org (5 July 2016).

(7) https://www.birgun.net/haber/erdogan-bir-musluman-olarak-nas-ne-gerektiriyorsa-onu-yapmaya-devam-edecegim (19 Aralık 2021).

(8) Cemil Ertem,  “A theoretical overview of Erdoğan's remarks: The issue of interest-inflation”, Daily Sabah (18 May 2018).

 

 



14 Aralık 2021 Salı

Türkiye ekonomisi finansal krizden önceki son durakta…

 Türkiye ekonomisi finansal krizden önceki son durakta…

Mustafa Durmuş

14 Aralık 2021


Bizimki gibi ülkelerde finansal krizler genelde döviz krizi ile başlar. Yani kur hızla yükselir, dolara ve avroya hücum artar.

Eskiden kurdaki bu yükseliş devalüasyonlarla yapılırdı, şimdi bu serbest piyasada gerçekleşiyor.

Dövizin kurundaki bu hızlı yükselişi tetikleyen şeyse, “göle yoğurt çalmaya” çalışan siyasal iktidarın faiz indirimlerini devam ettirmesi.

Muhtemelen bu Perşembe günü bir kez daha 100 baz puan faiz indirimi yapılacak. Üstelik bu indirim başta FED ve Avrupa Merkez Bankası olmak dünyanın ileri gelen merkez bankalarının, ülkelerinde giderek yükselen enflasyonu dizginlemek amacıyla, parasal sıkılaştırma ve önümüzdeki yıl faiz oranlarını kademeli olarak artırma stratejisini benimsedikleri bugünlerde yapılıyor.

Yani sadece içerdeki yüksek enflasyon ve yüksek dolarizasyon değil, aynı zamanda dış konjonktür de iktidarın “düşük faiz-yüksek kur” politikasının uygulanmasına uygun değil. Buna rağmen bu politikada ısrar ediliyor.

Kuşkusuz bu durum yoksul halkı daha da yoksullaştırırken, piyasa ekonomilerinin temelini oluşturan fiyat mekanizmasının işleyişini felç ediyor. Zira kurdaki bu istikrarsızlık yüzünden TL ile mal alan da satan da fiyat alıp-veremiyor.

Bu gidişat böyle devam ederse, mevcut döviz krizi borç krizine, o da sistemik bir bankacılık krizine neden olacak ve top yekûn bir finansal çöküşün gerçekleşmesi kaçınılmaz olacak.

Bugün Bloomberg’in aşağıda yer verdiğimiz tablosu bu riskin ne denli gerçek olduğunu gösteriyor.

Kuruluşun finansal analistine göre, Türkiye kendi kulvarındaki toplam 21 yükselen ekonomi ile kıyaslandığında finansal kırılganlığı (siz bunu finansal kriz çıkması riski olarak okuyun) Arjantin’den sonra en yüksek ülke konumunda. 


3 Aralık 2021 Cuma

“Hoş olmayan iktidar aritmetiği”: Halk enflasyon ve kur altında ezilirken ekonomiyi büyütmek

 “Hoş olmayan iktidar aritmetiği”: Halk enflasyon ve kur altında ezilirken ekonomiyi büyütmek

Mustafa Durmuş

3 Aralık 2021


TÜİK tarafından açıklanan büyüme verilerine göre, Türkiye ekonomisi üçüncü çeyrekte (Temmuz-Ağustos-Eylül 2021) bir yıl önceki aynı çeyreğine göre yüzde 7,4 oranında daha fazla büyüdü.

Büyüme verisinin açıklanmasının hemen ardından, devletin en tepesinden “ekonomideki büyüme hızının beklentileri aşmasının aç kurtlar gibi bekleyenleri şaşırttığı, ancak büyümeyi istikrarsız hale getirmek isteyenlere de izin verilmeyeceği” açıklaması yapıldı.

Yüksek büyümenin ardında ne var?

Kur ve enflasyonun spiral halinde hızla yükseldiği bir anda, ekonomik büyüme hızının yüksek çıkması iktidar için moral olsa da, ayrıntılar halka farklı şeyler söylüyor.

Öncelikle bu yılın ikinci çeyreği ile kıyaslandığında üçüncü çeyrekteki büyümenin hız kestiği görülüyor. Çünkü bir önceki çeyreğe göre (Nisan-Mayıs-Haziran 2021) büyüme oranı yüzde 2,7 olabildi. Bu da Kovid-19 salgınının neden olduğu ekonomik çakılmayla ilgili olarak ortaya çıkan baz etkisinin giderek önemini yitirmekte olduğunu gösteriyor.

Yüksek büyüme devam etmeyecek

Asıl merak edilen konu ise 2022 yılında da ekonominin böyle yüksek bir hızda büyüyüp büyüyemeyeceği. Bunun yanıtını OECD’nin dünya ekonomisindeki büyümeye ilişkin bu yıl ve gelecek iki yıla ait tahminlerini içeren ve dün yayınlanan raporunda bulabilmek mümkün.

Bu rapora göre (1), Kovid-19 salgınının 2020 yılında dünya ekonomisinde neden olduğu ciddi boyuttaki küçülme, hükümetlerce verilen devasa mali teşvikler sayesinde bu yıl yerini pozitif büyümeye bıraktı.  Öyle ki örneğin bu yıl küresel ekonomi yüzde 5,6 oranında büyüyecek. Ancak 2022 yılından itibaren bu hız yavaşlayacak ve 2022'de yüzde 4,5’e ve 2023’te yüzde 3,2’ye düşecek.

Enflasyon artışı endişesi

Bu rapor virüsün yeni varyantının ekonomik toparlanma ve büyüme üzerindeki olası negatif etkilerini dikkate almamış olsa da bir başka sorundan söz ediyor: Enflasyon artışı.

Raporda artan enflasyonun endişe kaynağı olduğu, çünkü beklentilerin istikrarsızlaşacağı ve bu bağlamda da ulusal merkez bankalarının verebileceği tepkiler konusunda çok fazla belirsizlik olduğunun vurgusu yapılıyor. Enflasyonun 2021 sonu- 2022'nin başlarında zirve yapması, buna karşılık 2023 yılına kadar kademeli biçimde yaklaşık yüzde 3'e kadar düşmesi (OECD’nin ortalaması olarak) bekleniyor.

Yüksek enflasyon iktidarın umurunda değil

Bu noktada bizi endişelendirmesi gereken şey Türkiye’deki enflasyonun yüksekliği olmalı. Çünkü resmi yüzde 20, gerçekte yüzde 40’ın üzerindeki enflasyonun 2022 yılında da OECD ortalamasının kat be kat üstünde olacağı çok açık.

Üstelik siyasal iktidar, izlemekte olduğu “düşük- faiz ve yüksek kur” politikasından da açıkça belli olduğu gibi,  enflasyonda bir süredir yaşanmakta olan bu hızlı yükselişi pek dert etmiş gibi görünmüyor. Bir yandan enflasyonun ezdiği kitlelere sabırlı olmalarını telkin ederken, diğer yandan “asgari ücrete şu ana kadar yapılanın fevkinde bir zam yapacağı”, öğretmen ve doktorların ücretlerinde iyileştirme sağlayacağı sözlerini veriyor.

Ancak bu zamların enflasyonu daha da artıracağını, bunun da yapılan bu ücret zamlarını kısa sürede eriteceğini bilmesine rağmen yapıyor. Başka yolu da yok zira halkın hayat pahalılığı karşısında dayanma gücünün kalmadığı, bunun da kitlesel tepkilere neden olduğunun farkında.

OECD verileri farklı şeyler söylüyor

OECD’deki büyüme oranlarını gösteren aşağıdaki tablo ise TÜİK’in açıkladığı büyüme verilerini (2) bir başka gözle değerlendirmemize imkân sağlıyor.


Öncelikle OECD Türkiye ekonomisinin, bu yılın sonu itibarıyla, toplamda yüzde 9 büyümesini bekliyor. Bu beklenti iktidarın beklentisiyle de uyumlu, hatta iktidar çift haneli bir büyümenin dahi olabileceğine inanıyor. 

Peki, yüzde 9’luk bir büyüme yüksek bir büyüme midir?  Kesinlikle öyledir. Özellikle de Türkiye ekonomisinin gerçek büyüme potansiyelinin yüzde 5 civarında olduğu dikkate alındığında bu oran oldukça yüksek bir oran.

Yüksek büyüme Kovid-19 salgını sonrasıyla ilgili bir durum

Bu yüksek oranın istisnai bir şey olduğunu ve daha çok da Kovid-19 sonrası ile ilişkilendirilmesi gerektiğini dünyanın diğer ekonomilerindeki büyüme oranlarıyla kıyaslayarak görebilmek mümkün.

Çünkü dünyanın başka ekonomilerinde de yüksek oranlı büyüme yaşanıyor. Bu büyük ölçüde salgın sonrası ile ilgili. Öyle ki rapora göre normalde yüzde 2-4 arasında büyüyen Merkez Ekonomilerin bazıları da, yükselen ekonomilerin bir kısmı da, bu yıl istisnai görülen yüksek hızlarda büyüyecekler.

Örnek olarak, Avro Bölgesi yüzde 5,2; Britanya yüzde 6,9; Fransa yüzde 6,8; İtalya yüzde 6,3 ve ABD yüzde 5,6 büyüyecek. Türkiye’nin de içinde yer aldığı G20’nin bazı yükselen ekonomilerinin beklenen büyüme hızlarının ise şöyle olması bekleniyor: Hindistan yüzde 9,4; Türkiye yüzde 9,0; Çin yüzde 8,1 ve Arjantin yüzde 8,0.

Büyüme hızı gelecek yıl üçte iki oranında azalacak

Yani dünya ekonomisi Kovid-19 sonrasında rebound etkisiyle hızlı büyüyor. Bu nedenle de Türkiye ekonomisinin yüzde 9 büyümesini, diğer ekonomileri geride bırakan, onlardan ayrışan bir büyüme olarak değerlendirmemek lazım.

Asıl odaklanmamız gereken şey ise 2022 yılının büyüme oranları olmalı. Çünkü dünya ekonomisinin yüzde 4,7 büyümesinin beklendiği 2022 yılında, OECD’ye göre, Türkiye ekonomisi ancak yüzde 3,3 büyüyebilecek. Yani ekonomimiz seneye bu yılki büyüme hızının ancak üçte biri oranında büyüyebilecek. Bu da içinde bulunduğumuz 2021 yılı büyümesinin istisnai bir büyüme olduğunu gösteriyor.

Ekonomik büyüme tek başına toplumsal refahın göstergesi olamaz

Şu ana kadar ekonomik büyümenin sadece nicel yönünü ele aldık. Öte yandan dünyada ekonomik büyüme ve onun bir ifadesi olan “kişi başı milli gelir artışı” artık tek başına bir ülkenin insanının ve toplumunun refahının artışının göstergesi olarak kabul edilmiyor.

Çünkü böyle bir kapitalist büyüme bir yandan doğayı tahrip ediyor,  diğer yandan yeterli istihdam (özellikle de nitelikli-güvenceli olan) yaratmıyor. Emekçilerin sefaletini, kadın ezilmişliğini,  farklı ırk, etnisite, kimlik ve inançların ötekileştirilmesi olgusunu ortadan kaldırmadığı gibi, ülkedeki mevcut eşitsizlikleri daha da artırıyor.

Bunların başında da kuşkusuz gelir eşitsizliği geliyor. Bu çok somut biçimde Türkiye’de yaşanan son ekonomik büyüme sırasında yaşandı. Öyle ki yüzde 7,4’lük son yüksek büyüme başta işçi sınıfı olmak üzere emekçilere, toplumun çok büyük bir kısmına fayda sağlamadığı, işsizliği azaltmadığı, yeni istihdam yaratmadığı gibi, yoksulluğu daha da artırarak gelir bölüşümünü daha da adaletsiz bir hale getirdi. İşçilerin milli gelirden aldığı pay  (ekonomi bu kadar büyürken) yüzde 30,1’den yüzde 29,8’e geriledi. (3)

Bir de buna yüksek yüksek kurla beslenen yüksek enflasyonu ilave ettiğimizde halkın sefaleti açıkça ortaya çıkıyor. Bu yüzden de yüksek ekonomik büyüme rakamının arkasına sığınarak ekonominin, daha da önemlisi emeğiyle geçinmek durumundaki halkın ekonomik durumunun iyi olduğunu söyleyebilmek mümkün değil.

Büyümenin motoru ucuz emek sömürüsüne dayalı ihracat artışı

Kaldı ki bu yüksek büyümenin ana sürükleyicisinin ihracat artışları olması da ayrı bir sorun. Öyle ki bu çeyrekte ihracat yüzde 26’ya yakın arttı. Ancak Türkiye ihracatının artışı beceri yoğun ya da teknoloji yoğun ürün ihracatı artışından ziyade ucuz emeğe dayalı üretim artışından kaynaklanıyor. Böyle olunca da işçi sınıfının bu ihracat artışından aldığı pay yok denecek kadar az oldu.

Bir başka anlatımla, ihracat artışının gerisinde TL’nin aşırı değersizleşmesi ve çok ciddi bir ucuz emek sömürüsü var. Çünkü asgari ücret 210 dolara kadar geriletilmiş durumda. İhracatta yoğun olarak kullanılan sığınmacı emeğinin ücret olarak karşılığı ise bunun ancak yarısı kadar. Böyle bir büyüme, sınırlı sayıda ihracatçı ve benzeri sermayedarın daha da zenginleşirken, toplumu bir bütün olarak yoksullaştıran bir büyüme olabilir ancak.

Reel efektif döviz kuru endeksindeki sert düşüş

Yüksek kur-ucuz emek sömürüsü ilişkisini görebilmek için Merkez Bankası’nın açıkladığı reel efektif döviz kuru endeksindeki (REK) müthiş gerilemeye bakmak yeterli olur. Zira Ekim ayında TÜFE bazlı REK 60,37’ye; Birim İşgücü Bazlı REK (2020 yılı sonunda) 57,16’ya kadar geriledi. (4)

Hatırlatalım, REK ülkeler arasındaki göreli fiyat veya maliyet gelişimi hakkında bilgi içeriyor, dolayısıyla ekonomilerin rekabet güçlerinin değerlendirilmesinde kullanılan anahtar makroekonomik göstergelerden biri olarak kabul ediliyor.

Böylece bir ülkenin reel efektif döviz kuru endeksi 100’ün üzerine çıkıyorsa, o ülkenin ulusal parası diğer paralar karşısında değer kazanmaya, 100’ün altına düşüyorsa değer kaybetmeye başlıyor. Ya da ilkinde aşırı değerli, ikincisinde değersiz ulusal paradan söz ediliyor.

Kısaca endeks çok düştüğünde, bu ülkede üretilen ürünlerin çok ucuz fiyattan dışarıya satıldığı anlamına geliyor. Yani hem ülke ekonomisi ciddi bir kan kaybına uğruyor, hem emek daha fazla sömürülüyor, hem de doğa daha fazla tahrip ediliyor.

Emperyalist sömürüyü artırırken ekonomide kurtuluş savaşı verilebilir mi?

Böylece yüksek kurlar aracılığıyla bir emperyalist sömürü ortaya çıkıyor. Küresel kapitalist sistemin işleyişine uygun olarak azgelişmiş ülkelerin emekçileri çok büyük bir sömürüye ve dolayısıyla da değer kaybına uğruyor. Emperyalist ülkelerin sermayedarları ise,  hem diğer ülkelerin işçilerinin emeğini, hem de doğal kaynaklarını gerçek değerinin çok altında fiyatlarla elde ediyorlar.

Böyle bir “eşitsiz değişim” altında azgelişmiş ülkeler (daha ucuz emek ve toprak, daha fazla mali teşvik, düşük vergileme sunmak anlamında) birbirleriyle yarıştırılıyorlar. Böylece değerinin çok altında fiyatlarla yaptıkları ihracat yüzünden bu ülkelerin halkları daha da yoksullaşırken, ekonomileri daha kırılgan ve krizlere yatkın bir hale geliyor.

Verimlilikler 1990’ların gerisinde kaldığında ekonomi nasıl büyür?

Ayrıca birçok iktisatçı Türkiye ekonomisinin bol ve ucuz işgücüyle değil, ancak özellikle de küçük ve orta ölçekli işletmelerdeki işgücü verimliliğinin artmasıyla, büyüyebileceği konusunda hemfikirler. (5)

Buna karşılık ülkedeki toplam faktör verimliliği 1990’lardaki düzeyin dahi gerisine düşmüş durumda. Bu da iktidarın benimsemiş göründüğü yeni bir büyüme stratejisi olarak,  işçilerimizin emeğini daha da ucuzlatma yoluyla ihracat üzerinden ekonomik büyümeyi sağlamasının uzun vadeli olarak sürdürülebilmesinin mümkün olamayacağını gösteriyor.

Kaldı ki,  yabancı sermayeyi çekmek ve ihracatı artırmak gerekçesiyle işçilerimizi dünyada en ucuz fiyattan pazarlanabilir bir meta haline getirmenin insanımıza karşı işlenmiş en büyük suçlardan birini oluşturacağı çok açık.

Yeni yatırım yoksa büyüme olur mu?

Son olarak,  büyüme verilerinde göze çarpan bir diğer husus sabit sermaye oluşumunun son üç ayda yüzde 2,4 oranında azalması. Bu durum yatırımcıların yeni yatırım yapmadığının bir göstergesi. Bunda da hem artan döviz kurunun yatırım malı ithalatını pahalı hale getirerek azaltması, hem de yatırımcının kâr beklentilerini düşüren ciddi belirsizlikler çok etkili oldu. Böyle bir ortamda sürdürülebilir bir ekonomik büyümenin sağlanabilmesi mümkün olamaz.

Özcesi, 1980’lerde iki Nobel ödüllü iktisatçı (Sargent ve Wallace) ekonomi literatürüne “hoş olmayan monetarist aritmetik” adıyla bir tez kazandırmıştı. Bu tezlerinde iktisatçılar ağır bir mali baskınlık altında para politikalarının işlevsiz kalacağını ileri sürmüşlerdi.  Bugün Türkiye’de halk ağır bir enflasyon ve yüksek kurun neden olduğu yoksullukla mücadele ederken ekonomi sanal olarak büyütülmeye çalışılıyor. Bu adil bir durum olmadığı gibi sürdürülebilir de olmayacaktır.

Dip notlar:

(1)  OECD Economic Outlook 110-Preliminary version (December 2021), https://doi.org/10.1787/66c5ac2c-en.

(2)  TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, III. Çeyrek: Temmuz - Eylül, 2021, https://www.tuik.gov.tr (2 Aralık 2021).

(3)  Agr.

(4)  TCMB, Ödemeler Dengesi Müdürlüğü, https://www.tcmb.gov.tr (20 Kasım 2021).

(5)  https://www.project-syndicate.org/commentary/new-growth-policies-for-developing-countries-by-dani-rodrik (11 October 2021).

 

 

 


22 Kasım 2021 Pazartesi

Son faiz indiriminin nedenleri ve olası sonuçları

 

Son faiz indiriminin nedenleri ve olası sonuçları

Mustafa Durmuş

21 Kasım 2021


Siyasal iktidar kendi bekası için faiz indirimini sürdürmenin en doğru yol olduğuna inanıyor olsa gerek ki faiz oranları bu hafta bir kez daha (bu kez yüzde 16’dan 15’e) indirildi.

Artık kendini iyice dayatmaya başlayan bir erken seçim sürecine girildiğinden, fevkalade bir durum ortaya çıkmadıkça, Aralık’ta da indirimin devam etmesi beklenebilir.

Faiz indirimi kararı iktisadi değil, siyasi bir karar!

Yazıya siyasal iktidarla faiz indirimini doğrudan ilişkilendirerek başlamamızın haklı bir nedeni var.

Normal koşullarda, merkez bankalarının siyasal iktidardan bağımsız olduğu ülkelerde faiz oranlarıyla ilgili kararı merkez bankaları alır. Bu neo-liberal kapitalizmin bir gereği. Ancak ülkemizde işler böyle yürümüyor. Siyasal iktidar doğrudan bu tür kararlara müdahale edebiliyor. Nitekim son faiz indirimi kararından iki gün önce Cumhurbaşkanı indirimin gerekliliğini anlatan bir konuşma yaptı. Mesaj Merkez Bankasınca alındı ve gereği yapıldı.

Bu yüzden de, her ne kadar hiçbir siyasi karar ekonomideki gelişmelerin etkisinden bağımsız olamasa da, bu iktisadi bir karar gibi görünen son faiz indirimi kararı da tıpkı öncekiler gibi aslında siyasi bir karar. Bu kararın TCMB Para Politikası Kurulunca alınmış olması bu durumu değiştirmiyor.

Kısaca, faiz indirimi iktisadi gerekçelerle alınmış, ekonominin içinde bulunduğu durumun gerektirdiği bir karar değil. Öyle olsaydı faiz oranı indirilmez sabit tutulur, hatta yükselen enflasyon ve döviz kuru karşısında daha da yükseltilirdi.

Faiz indirimlerini sürdürmenin olası sonuçları

Bu indirimin muhtemel sonuçlarıyla devam edelim. Bunların başında kuşkusuz döviz kurunun yükselmeye devam etmesi geliyor.

•Döviz kuru yükselmeyi sürdürür

Nitekim kararın açıklanmasının ardından dolar kuru 11,11’i buldu, sonrasında 11.28’e kadar çıktı. Karar açıklanmadan hemen önce ise kur 10,50 civarındaydı. Yani faiz indirimi ile birlikte TL dolar karşısında yaklaşık 75 kuruş daha değer kaybetti.

•Enflasyon artmaya devam eder

İkinci sonuç enflasyonun daha da artması biçiminde olacak. Yani Aralık ayı enflasyonunun Kasım ayından daha yüksek çıkması kaçınılmaz zira döviz kurundaki her artış başta enerji maliyetleri olmak üzere üretim maliyetlerini de artırıyor.

Üstelik açıklanan son enflasyon verilerine göre Üretici Fiyat Endeksi (ÜFE) ile Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) arasındaki fark 25 puandan fazla. Yani üreticiler henüz kendi enflasyonlarını satış fiyatlarına yansıtabilmiş, tüketiciye aktarabilmiş değil. Bu yılın sonuna kadar bunun bir kısmı da yansıyınca enflasyonda bir patlama kaçınılmaz olacak.

•Dolarizasyon ve spekülasyon hızlanır

Üçüncü olarak, faiz, kur ve enflasyondaki bu gelişmeler tasarruf sahiplerinin dolara ve avroya daha da yönelmesiyle (dolarizasyon) sonuçlanacak. Öyle ki daha önce de olduğu gibi talimatla faiz oranlarını indiren kamu bankalarından ucuza TL cinsinden kredi alan bir kısım spekülatörler, bu paralarla döviz alacaklar. Enflasyondan korunma kaygısıyla hareket edenlerle beraber bu kesimlerin dövize yönelimleri dövizin kurunun daha da yükselmesiyle sonuçlanacak.

Döviz alım satımı sırasında bireylerden kimlik sorulması gibi uygulamaların dövize olan talebi azaltmayacağı da açık. Kurdaki yükseliş böyle devam ederse, iktidarın sermaye kontrolleri gibi daha sert uygulamaları gündeme getirmesi söz konusu olabilir. Bu da serbest-dalgalı kur rejimini esas alan neo-liberalizmin sermaye hareketlerinin serbestliği ilkesine ters bir uygulama olur, bir kez daha neo-liberalizmin bir diğer kutsalına karşı gelme anlamına gelir.

Yani 20 yıldır neo-liberal bir birikim stratejisi uygulamışken, merkez bankasının bağımsızlığını ortadan kaldırarak ve sermaye hareketlerine kısıtlar koyarak bu birikim stratejisini sürdürebilmek de, iktidarda kalabilmek de mümkün değil.

•Borç stokları büyür

Dördüncü olarak, borç stokları daha da artacak. Bu sadece özel sektörün vadesi gelen döviz cinsinden borçlarını geri ödeyebilmek için daha fazla borçlanması yüzünden olmayacak. Bu stok aynı zamanda dövizli borçların TL cinsinden değerleri üzerinden de artacak.

Nitekim Bu yılın Eylül ayı sonu itibarıyla ekonomideki toplam borç (kamu+özel; iç+dış) 9,2 trilyon TL’yi buluyordu. (1) Bu haliyle milli gelirin yüzde 150’sini aşan bir borç stoku büyüklüğünden söz ediyoruz. Bu stokun mevcut Partili Cumhurbaşkanlığı Rejiminin başlangıç yılı olan 2017 yılında sadece 4,3 trilyon TL olduğunun altını çizelim.

•Döviz krizi, finansal kriz ve devlet mali krizi riski artar

Faiz indiriminin ekonomiye makro etkilerinin sonuncusu; bunun bir döviz krizini, hatta döviz borcu yüksek olan şirketlerin olası iflasları nedeniyle, sistemik bir bankacılık krizini tetiklemesi biçiminde görülebilir. Buna bir de son zamanlarda Hazinenin iç borçlanmasını giderek daha çok döviz cinsinden yaptığı gerçeği eklendiğinde, kurdaki yükselişin bir devlet mali krizine neden olması da hayli mümkün.

•Halkın ıstırabı artar

Kuşkusuz faiz indiriminin asıl etkisi emekçilerin, sabit gelirlilerin kısaca halkın daha da yoksullaşması, gelir dağılımı adaletsizliğinin daha da bozulması ve işsizliğin daha da artması biçiminde olacak. Önceki kur yükselişlerinin etkilerini dün yapılan benzin, motorin ve LPG fiyatlarındaki artışla sineye çekmek durumunda kalan halk, son faiz indirimi yüzünden ortaya çıkan kur artışlarının benzer etkilerini her şeye tepeden tırnağa yapılan zamlarda görecek. Bu da onun yoksulluğunu ve ıstırabını daha da artıracak.

Bile bile lades mi,  derinde yatan zorunluluklar mı?

Siyasal iktidarın bu sonuçları öngörmemesi mümkün değil. Bu nedenle de bugünlerde herkes şu sorunun yanıtını arıyor sanki: “Bunların yaşanacağı öngörülmesine rağmen, üstelik de iktidarın hızla taban kaybettiği bir anda, neden ısrarla faiz indirimine gidiliyor?”

Bazı çevreler bu durumu “bilim dışılık”, “akıl tutulması” gibi sözcüklerle açıklasa da bu açıklamalar yeterli değil. Siyasal iktidarı faiz indirimi politikasına zorlayan derindeki nedenleri bulup çıkartmamız gerekiyor.

“Faiz haramdır” sözü yeniden ön planda!

Bu nedenlerden biri iktidarın seslendiği tabanın önemli bir kısmının dini gerekçelerle faize karşı takındığı tutum. Üstelik siyasal iktidarın rengini son yıllarda sadece milliyetçilik değil, siyasal İslamcılık veriyor artık.

Bu yüzden de, örneğin 2013 yılına kadarki dönemlerinde iktidar asıl olarak ekonomide serbestlik, piyasacılık, yönetişim gibi neo-liberal söylemleri ön plana çıkartmışken, 2015 yılından bu yana söylemi giderek değiştirdi. Artık bir yandan çok daha sert, otoriter, baskıcı bir karaktere bürünmüşken, diğer yandan milliyetçi ve siyasal İslamcı söylemlere daha fazla başvuruyor.

Bu söylemlerin başında kuşkusuz “faizin günah olduğu” söylemi geliyor.  Son faiz indirimi kararından iki gün önce Cumhurbaşkanı da bunu açıkça vurguladı. Burada kuşkusuz AKP’den giderek artan kopmalar karşısında özellikle de mütedeyyin-dindar seçmeni konsolide etme çabası var.

Bu yüzden de faiz indirimi İslam’da çok önemli günahlardan biri olan faiz almaya ya da “faiz yemeye” (Bakara, Al-i İmran ve Nisa sureleri) karşı bir tavır almak olarak tabanın beğenisine sunuluyor.

Söylemle eylem arasındaki tutarsızlık!

Diğer taraftan bu konuda ciddi bir tutarsızlık da söz konusu. Çünkü şu anda faizden beyan yoluyla vergi alınmadığı gibi, gelir vergisi stopajı da iyice düşürüldü.

Öncelikle GVK Geçici 67’nci Maddesi uyarınca; Hazine bonosu-devlet tahvillerinden elde edilen faiz ve borsa kazançlarından gelir vergisi stopajı sıfır oranında yapılıyor, yani fiilen vergi alınmıyor.  Dahası Ekim 2020’den bu yana, bankalardaki TL cinsinden mevduatlara uygulanan stopaj desteği, süresi bir kez daha olmak üzere, bu yılın sonuna kadar uzatıldı. Buna göre vadesiz hesaplar ile altı aya kadar vadeli hesaplarda indirimli oran yüzde 5, bir yıla kadar vadeli hesaplarda yüzde 3 olarak uygulanıp buna göre vergi alınırken, bir yıldan uzun vadeli hesaplardan hiç gelir vergisi alınmayacak (sıfır stopaj). 

Bir örnek vermek gerekirse, bir zenginin bankadaki 10 milyon liralık mevduatı eğer bir yıldan uzun vadeli ise bundan elde edeceği yüzbinlerce lira tutarındaki faizden hiç gelir vergisi vergi alınmayacak.

İkinci olarak şu anda gelişkin ekonomilerindeki faiz oranları sıfıra yakın, hatta negatif. Böyle bir dönemde bile Türkiye dünyada en yüksek faizle borçlanabilen ülkelerin arasında yer alıyor. Yani faiz oranlarının dünyada çok düşük olduğu bir anda Türkiye’deki faizlerin bu denli yüksek olması ciddi bir çelişki.

O halde ülkenin bu duruma nasıl getirildiğinin ve bundan kimlerin sorumlu olduğunun öncelikli olarak sorgulanması gerekiyor.  Bu sadece ülkenin risk priminin yüksekliği ya da ülkeye olan güvenin zayıflığı ile açıklanabilecek bir konu değil. Bu aynı zamanda ülkenin giderek daha fazla borçlanmaya başvurmak durumunda kalmasıyla ilgili de bir durum.

Yani bir ülke ne kadar çok borçlanma ihtiyacı duyuyor ve borç için piyasaya çıkıyorsa, o kadar yüksek faiz oranlarıyla karşılaşabiliyor. Bu da faiz faturasının şişmesiyle sonuçlanıyor. Nitekim 2022 yılı MYB Teklifine göre, Türkiye bu yıl 180 milyar TL, gelecek yıl 240 milyar TL ve 2024 yılında 320 milyar TL faiz ödeyecek.

Vergi almak yerine borç almak yüksek faizin nedeni

Ülkenin daha fazla borçlanmasının bir nedeni iktidar blokunun sermayeden yeterince vergi almak istememesi, böylece ortaya çıkan bütçe açığını borçlanma ile kapatma yoluna gitmesi. Yani siyasal iktidar bir süredir sermayeyi vergilendirmek yerine ondan borç alarak, böylece ona yüksek faiz oranlarından kaynak aktarmayı sürdürüyor. Bu da iktidarın faizle mücadelesi konusundaki samimiyetini bir kez daha sorgulatıyor.

Yüksek güvenlik harcaması yüksek faizin nedeni

Borçlanmanın bir diğer nedeni ise bazı harcamaların ciddi biçimde artıyor olması. Bunların başında güvenlik harcamaları adı da verilen askeri harcamalar ve iç güvenlik-kamu düzeni harcamaları geliyor. Önümüzdeki yıl sadece Merkezi Yönetim Bütçesinden bu harcamalar için ayrılacak kaynağın tutarı 246 milyar TL’yi buluyor.

Bu tür harcamaların yüksekliği kaçınılmaz olarak yeni borçlanmaların ve daha yüksek ve fazla faiz ödenmesinin de önünü açıyor. Yani bu denli askeri harcama yapıldığında ve bunun vergisi de sermayeden alınmadığında (tam tersine sermayeye yüzlerce milyar liralık vergi teşviki verildiğinde), kaçınılmaz olarak borçlanmaya başvuruluyor. Bu da borçlanma faiz oranının yükselmesiyle sonuçlanıyor. 

Kısaca, askeri harcamalar ya da militarist harcamalar daha fazla borçlanmanın ve daha yüksek faiz oranlarının önünü açıyor. Ne kadar çok askeri harcama, o kadar çok borçlanma ve faiz ödemesi demek oluyor.

İktidar Bloku inşaat-emlak sektörüne düşük faiz desteği vererek sınıfsal çıkarını da, iktidarını da korumayı amaçlıyor

Diğer taraftan, yüksek enflasyon ve bu nedenle de fiilen negatif reel faiz olgusunun varlığına rağmen faizleri indirmenin sınıfsal bir karşılığı var.

Çünkü faiz indirimi bir yandan emlak, inşaat sektöründeki müteahhitleri ve bankaları memnun ederken, diğer yandan bunun neden olduğu döviz kuru artışları, ödemesini devletten dövize endeksli olarak alan KOİ müteahhitlerini ve ihracatçıları durduk yerde zengin ediyor.

Diğer yandan, açlık sınırının dahi altında belirlenen asgari ücret, gerçekte yüzde 40’lara dayanmış olan enflasyon ve 10 milyona yakın işsizin ve derin yoksulluğun varlığı yetmiyormuş gibi, doğal gaz, elektrik, petrol gibi ürünlere sıklıkla yapılan doğrudan ya da dolaylı zamlar halkı daha da yoksullaştırıyor.

Bu durum da ister istemez akıllara, siyasal iktidarın kurun yükselişi ya da enflasyonun tırmanması ile gerçekte bir sorununun olmadığı, bunun bir tür sermaye çevreleri lehine yeniden bölüşüm politikası aracı ve genel bir mülksüzleştirme projesi olarak sürdürülen bir strateji olduğu düşüncesini pekiştiriyor. Ya da faiz indirimlerinin sosyal sınıflar arasındaki savaşın aktif bir aracı olarak kullanılıyor olduğu tezini güçlendiriyor.

İktidar Bloku seçime gidilirken faiz indirimleri ile ekonomiyi canlandırmak, büyütmek istiyor

Faiz indirimlerinin durgunluktaki, özellikle de genel seçimler öncesindeki, bir ekonomiyi canlandırmada en etkili para politikası aracı olduğu görüşü iktisatçılar tarafından genellikle kabul edilen bir görüş.  Zira düşük faizlerin hem tüketimi, hem de yatırımı canlandırdığına inanılıyor.

Ancak enflasyon ve döviz kurunun bu denli yüksek, dolarizasyonun tehlikeli boyutlara ulaştığı bizim gibi ekonomilerde, faiz oranlarını düşürerek bu canlanmayı sağlayabilmek mümkün olamayacağı gibi, mevcut sorunların daha da büyümesi ve ekonominin ciddi bir finansal krize girmesi hayli muhtemel.

Çünkü alınan siyasal bir kararla düşürülen faiz oranı merkez bankasının politika faizi oranı. Oysa piyasada çok çeşitli faiz oranları hüküm sürüyor. MB faiz oranının bu farklı piyasa faiz oranlarını nasıl etkileyeceği konusu da belirsiz.

Öyle ki Merkez Bankası’nın faiz indiriminin bir yıldan uzun vadeli piyasa faiz oranlarını düşürme gücü çok zayıf. Kaldı ki bireysel tüketim konusunda etkili olabilecek olan ihtiyaç kredilerinin faizlerinde kayda değer bir düşüş de yaşanmıyor. Ayrıca artan işsizlik nedeniyle borçları çok fazla artan insanların faiz oranları düştü diye tüketimlerini artırmaları da beklenmemeli. Tüm bunlar dikkate alındığında faiz oranlarının düşürülmesi ile özel tüketim harcamalarının ciddi bir biçimde artmasını, böylece ekonominin tüketim yönlü olarak hızlı büyümesini beklemek pek gerçekçi olmaz. Emlak ve gayrimenkul alımları konusunda da bir belirsizlik söz konusu zira kredi maliyetleri düşse dahi, artan döviz kuru nedeniyle inşaat üretim maliyetleri arttığından faiz indirimi bu sektörde beklenen canlılığı sağlayamayabilir. (2)

Yatırım harcamaları açısından da benzer bir durum söz konusu. Özellikle de kamu bankaları devreye sokularak siyasi talimatla ticari kredilerde bir indirim söz konusu. Bu belki yüksek borçluluk düzeylerindeki işletmelere biraz nefes aldırabilir ama bu indirimler yeni yatırımların yapılmasını sağlamaz.

Zira bir yandan yatırımcının gelecekle ilgili beklentileri belirsiz ve ekonomi yönetimine karşı ciddi bir güven yitimi söz konusu. Diğer yandan yükselen enflasyon ve döviz kuru nedeniyle üretim maliyetleri ciddi bir biçimde artıyor. Yani sadece finansman maliyetlerinin düşmesi kâr oranlarını artırmaya yetmeyecek, bu da yeni yatırımların yapılmasını caydırarak ekonomide beklenen canlanma ya da büyümenin ortaya çıkışını önleyecektir.

Kredilendirme otoriterleşmeyi güçlendirmek, kitleleri ve borçlu şirketleri biat ettirmek için mi kullanılıyor?

Faiz indirimleriyle birlikte gelen kredi artışı, özellikle de 2014 yılından bu yana ekonomiyi olduğu kadar, toplumu da yönetmenin bir aracı olarak, daha doğrusu otoriterleşmenin bir aracı olarak kullanılıyor. Öyle ki borçlu bireyler ve şirketler finansal istikrarın sürdürülebilmesi, böylece borçlarını geri ödemede sorun yaşamamak için iktidara destek vermek durumunda kalıyor.

Nitekim iktidar daha önce sıklıkla kullandığı KGF destekli kredileri Kovid-19 salgını sırasında uyguladığı kredi genişletme politikasıyla daha da destekledi. Öyle ki Salgından bu yılın Ağustos ayına kadar kullandırılan ve ertelenen toplam kredi miktarı 458,3 milyar TL’yi buldu. (3)

Kısaca, salgın günlerinde dahi, ücret-gelir artışı veya gelir desteği sağlamak yerine,  kredilendirme yoluyla borçlandırarak geniş kitleleri biat ettirme politikası, iktidar blokunun sürdürdüğü  otoriterleşme stratejisinin iktisadi ayaklarından biri olarak işlev görüyor.

“Düşük faiz-yüksek enflasyon-yüksek kur stratejisi” altında ekonomi kalıcı bir biçimde büyütülebilir mi?

Son olarak, siyasal iktidar şapkadan yeni bir tavşan çıkartmaya hazırlanıyor. 2003-2008 ve 2009-2013 dönemlerindeki bol küresel likidite imkanlarıyla uyguladığı “düşük faiz- düşük enflasyon –değerli TL” stratejisinin ile sağladığı ekonomik büyümeyi, bu kez farklı bir versiyon altında bir kez daha sağlayabileceğine, böylece de iktidarda kalabileceğine inanıyor.

Bu seferki stratejisini iki aşamalı olarak hayata geçirmeyi planlıyor. İlk aşamada “düşük faiz-yüksek kurun” hem içerde canlanmayı sağlayacağı, hem de ihracatı artıracağı düşünülüyor. İkinci aşamada ise “yüksek ihracatın kuru aşağıya çekeceğine ve bunun da enflasyonu düşüreceğine” inanılıyor. Bu arada “ithal ikameci yeni yatırımlar ve sektörlerle cari açığın azaltılarak”, dolayısıyla da dövize olan ihtiyacın azaltılarak döviz kurunun ve enflasyonun daha da düşürülebileceği umut ediliyor.

Ancak böyle bir strateji pratikte uygulanabilir olsa dahi, öncelikle 18-24 ay gibi kısa bir sürede beklenen sonucu vermez. Yani yaklaşan seçimler dikkate alındığında, siyasal iktidarın elde etmeyi umduğu sonuçları elde etmeye yetecek kadar zamanı yok. Elbette savaş gibi gerekçelerle seçimler ertelenirse durum farklılaşabilir ki son teskerenin iki yıllık olarak düzenlenmesi bu yolun da açık olduğunun bir işareti olarak görülmeli.

İkincisi ve belki daha da önemlisi, AKP’nin ilk dönemleri olan 2003-2008 ve 2009-2013 dönemleri faiz indirimlerinin gerçekleştirilebilmesi açısından son derece uygun dış koşulların (bol küresel likidite) olduğu yıllardı. O yıllarda FED ve ECB başta olmak üzere tüm gelişkin ekonomilerin merkez bankaları hem düşük faiz politikası, hem de trilyonlarca doları bulan miktarsal ve parasal kolaylaştırma politikaları uyguluyorlardı.

Oysa bugün içinden geçtiğimiz dönem o dönemlerden oldukça farklı. Özellikle de Kovid-19 sonrası devasa biçimde artan kamu borç stokları ve hızla yükselen enflasyon tüm dünyada parasal sıkılaştırmaya ve faiz oranlarının yükseltilmesine gidilmesini zorunlu kılıyor. Dolayısıyla da neredeyse tüm ülkeler bu yönde adımlar atıyor.

Yani dolar ve avronun faizi giderek yükselirken TL’nin faizini sürekli olarak düşürebilmek iktisadi olarak mümkün de değil, anlamlı da değil. Hele ki onlarca yıldır yapısal olarak yabancı sermayeye ve sıcak paraya mahkûm hale getirilmiş bir ekonomi için bu yola başvurulması ateşle oynamak demek. Çünkü bu ani yabancı sermaye girişi duruşlarına ve hızlı kaçışlarına neden olur ki bu da ertelenmekte olan finansal krizin artık patlak vermesiyle sonuçlanır.

Bu gerçeklere rağmen iktidar bloku tıpkı “faiz sebep enflasyon sonuç” takıntısında olduğu gibi, bu yeni sözde ekonomik stratejiyi uygularsa ne olur?

Bu en iyisinden, Marx’ın bir olayın tarihte iki kez görülebileceğini anlatırken dediği gibi, “ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olur”. İlkinin, yani faizin sebep enflasyonun sonuç olduğu takıntısının neden olduğu trajediyi hala yaşıyoruz. İkincisi, yani düşük faiz- yüksek kur- yüksek ihracatı anlatan komedi kısmı ise bize uygun bir şekilde, daha ziyade trajikomik bir biçimde gerçekleşir.

Dip notlar:

(1)    T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı, Merkezi Yönetim Borç Stoku ve Brüt Dış Borç Stoku verileri, https://www.hmb.gov.tr/kamu-finansmani-istatistikleri;  Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK), Aylık Bankacılık Sektörü verileri, https://www.bddk.org. tr (18 Kasım 2021).

(2)    https://ozgurorhangazi.com/faiz-doviz-meselesi-2-dusuk-faiz-yuksek-kur-ise-yarar-mi (15 Kasım 2021).

(3)    https://haber.sol.org.tr/yazar/akpnin-sosyal-devleti (16 Kasım 2021).