14 Temmuz 2024 Pazar

Küresel Kölelik Endeksi ve Türkiye

 

Türkiye işçi sınıfı ve “modern kölelik”

Mustafa Durmuş

15 Temmuz 2024


Bu yazının yayımlandığı gün olan 15 Temmuz’u AKP iktidarı, 2016’daki darbe girişimi sırasında yaşananlarla ilgili olarak, “Demokrasi ve Milli Birlik Günü” adıyla resmi tatil olarak ilan etti.

Ancak, bilindiği gibi, o günden bu yana ülkede önce OHAL darbesi, ardından da 2017’de yapılan anayasa değişikliğiyle birlikte “Tek Adam Rejimi” olarak da akıllara kazınan bir otoriter rejim inşa edildi. Siyasal İslamcı karakteri ağır basan bu rejim faşist bir diktatörlüğe doğru yol alıyor. Eğer çok güçlü ve çok geniş bir emek, demokrasi ve barış cephesi inşa edilmezse faşist tırmanış önlenemeyecektir.

Üstelik aradan geçen 8 yılda ülke ekonomisi içine girdiği kriz sarmalından çıkamadığı gibi, halkı doğrudan vuran enflasyon, işsizlik, gelir dağılımı ve yoksulluk, deyim yerindeyse, zirve yaptı. Buna rağmen İktidar Bloku her yıl dönümünde 15 Temmuz üzerinden bir “kahramanlık hikâyesi” anlatmayı (çaresizce) sürdürüyor.

En büyük zararı işçi sınıfı gördü

Bu süreçte, başta muhtelif toplumsal muhalefet katmanları olmak üzere, darbe girişiminden bu yana gündeme getirilen antidemokratik uygulamalardan en çok payını alanlar ve zarar gören kesimlerden biri de işçi sınıfı oldu. Yasal grevleri yasaklandı ya da ertelendi, hak arama girişimleri engellendi.  

Bunun sonucunda örgütlenmeleri zayıflatıldı, reel ücretleri sürekli gerilerken, milli gelirden aldıkları pay da üçte birin altına düştü. Asgari ücret düzeyi açlık sınırının, ortalama ücretlerse yoksulluk sınırının altında kaldı.

“Yarın herkesi kapının önüne koyarım!”

Kısaca ülkeye ne demokrasi geldi ne de “milli birlik ve beraberlik” sağlandı. İşçilere yönelik saldırıların son örneği ise Elazığ’da yaşandı. Elazığ’daki Eti Krom’un patronu ve Yıldırımlar Holding yönetim kurulu başkanı Ali Rıza Yıldırım, ücretlerine zam isteyen ancak bu talepleri karşılanmayınca iş bırakan işçileri şu sözlerle tehdit etti: 

" Ben burayı devletten sıfır aldım. Yarın da herkesi kapının önüne koyarım. Burası kapanır” (1)

Patronların bu tavrı tanıdık

Özellikle de 12 Eylül 1980 askeri darbesinden bu yana sermaye kesiminin bu ve benzeri tavırlarına fazlasıyla tanık oluyoruz. 12 Eylül öncesinde ayrıca, bugünlerde kendi içlerinden birisini infaz etmekle yargılanan malum bir örgütün paramiliter güçleri patronlar adına işçilere saldırırdı.

AKP döneminde ise, politikacılar/bürokratlar tarafından yerlerde tekmelenen madencilere, haklarını aradıkları için kapı önüne konulan emekçilere, jandarma ve polis tarafından patronlar adına dövülen grevci işçilere bu ülkede çok tanık olduk, hala da olmaktayız.

Öyle ki son 22 yıldır uygulanan neo-liberal politikalarla iyice itibarsızlaştırılıp, önemsizleştirilen işçi sınıfı ve neredeyse tüm emekçiler bugün artık adeta modern köleler gibi muamele görüyor.

Sığınmacı/göçmen işçiler de sınıfın bir parçası

Şimdi söyleyeceklerimizin meseleye enternasyonalist bakmayan, yeterli sınıf bilinci de olmayan, solculukla ulusal solculuğun aynı şey olduğunu zanneden bazılarımızı rahatsız edeceğini biliyoruz. Ancak bu gerçekler söylenmek zorunda.

Ülkedeki “işçi sınıfı” derken sadece T.C. vatandaşı olan işçilerden, emekçilerden söz etmiyoruz. Bu ülkeye yıllar önce Suriye’deki iç savaştan kaçarak gelen ve bir süredir bazı ırkçı partilerin sözcüleri tarafından da hedef gösterilen, saldırıya uğrayan, hatta öldürülen insanları, sığınmacı/göçmen/mülteci işçileri de Türkiye işçi sınıfının içine katıyoruz.

Bu bir bakış açısıyla, onları da Türkiye işçi sınıfının bir parçası olarak görüyoruz. Çünkü insan olmaları bir yana, en kötü işlerde ve en ucuza çalıştırılan bu işçiler, tıpkı Türk ya da Kürt bir işçi gibi kapitalist üretim ve bölüşüm ilişkilerine tabiler. Üstelik diğerlerine göre, çok daha düşük ücretler karşılığında çok daha fazla çalıştırılıp, çok daha ağır bir sömürüye tabi tutuluyorlar. Büyük çoğunluğu da kayıt dışı çalıştırıldığından, sağlık ya da emeklilik güvencesinden yoksunlar. Çalışma ve yaşam koşulları 18’inci yüzyıldaki köleci Amerika’daki siyahi kölelerinkine benziyor.

Küresel Kölelik Endeksi (2023)

Uluslararası Çalışma Örgütü, Walk Free ve Uluslararası Göç Örgütü tarafından hazırlanan “Küresel Modern Kölelik Tahminleri Raporu” esas alınarak Walk Free tarafından düzenlenen bir endeks var. “Küresel Kölelik Endeksi” adı verilen bu endekste 160 ülke için ulusal modern kölelik istatistiklerine yer veriliyor. (2)

Türkiye ilk 5’te!

Endeksteki en çarpıcı bulgu ile söze başlayalım.

Modern köleliğin en yaygın olduğu ilk 10 ülke şunlar: Kuzey Kore, Eritre, Moritanya, Suudi Arabistan, Türkiye, Tacikistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Rusya ve Afganistan.  

Bu ayıp bize yetmeli!

Anlaşılacağı üzere, Türkiye 10 milyonu bulduğu ileri sürülen sığınmacılarıyla birlikte bu listede 5’nci sırada bulunuyor.

Çoğunluğunu Müslüman nüfusun oluşturduğu bu ülkeler, sivil özgürlükler ve insan hakları konusundaki duyarsızlıklar ve yaygın ihlaller gibi birçok ortak noktaya sahipler. Birçoğu siyasi istikrarsızlık, çatışma ve/veya otoriterliğin yaşandığı istikrarsız bölgelerde yer alıyor. Vatandaşlarını farklı sektörlerde, özel hapishanelerde ya da zorunlu askerlik yoluyla çalışmaya zorlayan iktidarlarca yönetiliyorlar.

Diğer bazıları (örneğin Türkiye), ilave olarak, genellikle vatandaşlarla aynı yasal korumaya sahip olmayan ve sömürüye karşı son derece savunmasız olan çok sayıda mülteci veya göçmen işçiye ev sahipliği yapıyor.

“Modern kölelik”

 

Modern kölelik, göz önünde olan ama “gizli” tutulan ve dünyanın her köşesinde yaşamla derinden iç içe bir emekçi, kadın ve çocuk sömürüsü şekli. Öyle ki insanlar bu uygulama altında kandırılıyor, zorlanıyor veya reddedemeyecekleri ya da terk edemeyecekleri durumlara sürükleniyorlar. Dünyanın geri kalanı da böyle gizli bir insani maliyetin farkında olmadan, bu insanların üretmeye veya sunmaya zorlandıkları ürünleri satın alıyor veya hizmetleri kullanıyor.

Modern kölelik, daha spesifik olarak; “zorla çalıştırma”, “zorla veya köle olarak evlendirme”, “borç esareti”, “zorla ticari cinsel sömürü”, “insan ticareti”, “kölelik benzeri uygulamalar” ve “çocukların satılması ve istismar edilmesi” gibi pek çok biçimde ortaya çıkabiliyor.

Kısaca, tüm biçimleriyle “modern kölelik, bir kişinin özgürlüğünün - bir işi kabul etme ya da reddetme özgürlüğü, bir işverenden başka bir işveren için ayrılma özgürlüğü ya da evlenip evlenmeyeceğine, ne zaman ve kiminle evleneceğine karar verme özgürlüğü - kişisel ya da ticari kazanç için sömürülmek üzere sistematik olarak ortadan kaldırılması” demek oluyor. (3)

Modern kölelik bir suç ve bizler suç ortağıyız

Modern kölelik, bu bağlamda dünyanın her ülkesini etkileyen bir suç. Hazır giyim imalatı, madencilik ve tarım gibi pek çok sektörde ve tuğla ocaklarından balıkçı teknelerine, özel evlerden mülteci kamplarına kadar pek çok ortamda yaşanıyor. Yediğimiz yiyeceklerden giydiğimiz kıyafetlere ve satın aldığımız mallara kadar geniş bir yelpazede hepimizi etkiliyor. Dolayısıyla, bu suçun meydana geldiği her yerde ortadan kaldırılmasının herkesin sorumluluğu olması gerekiyor.

50 milyon “modern köle”!

Endeksin içinde yer aldığı rapora göre, 2021 yılı itibarıyla, dünyada toplam 50 milyon insan modern kölelik koşullarında yaşıyor. Bunun 28 milyonunu “zorla çalıştırılanlar”, 22 milyonunu “zorla evlendirilenler” ve 12 milyonunu “çocuklar” oluşturuyor. Üstelik 2018 yılından bu yana bu sayı 10 milyon arttı.

Rapor, modern kölelik tanımı çerçevesinde Türkiye’de 1 milyon 320 bin modern kölenin olduğunu ileri sürüyor. Bu da toplam ülke nüfusu anlamında, her 10 bin kişiden 156’sının modern köle olduğu anlamına geliyor.

Modern köleliğin emperyalizm ayağı

Modern kölelerin en çok çalıştırıldığı sektörlerin başında ise hayvancılık (büyük baş hayvan üretimi) geliyor. Bunu kömür, kakao, kahve, elektronik, balık, hazır giyim, altın, palmiye yağı, pirinç, güneş paneli, şeker kamışı, tekstil ve kereste takip ediyor.

Bu sektörlerde üretilen ürünlerin alıcı ülkelerinin kimler olduklarına bakıldığında modern köleliğin emperyalizm ayağı da netleşiyor. Zira bu kölelerin ürettiklerini esas olarak G20 ülkeleri satın alıyor. Bu ülkeler arasında bu ürünleri en fazla satın alan ülke 169,6 milyar dolarlık bir alımla Amerika Birleşik Devletleri. Bunu, 53,1 milyar dolarla Japonya, 44,0 milyar dolarla Almanya, 26,1 milyar dolarla Birleşik Krallık, 20,2 milyar dolarla Güney Kore, 20,0 milyar dolarla Kanada, 17,4 milyar dolarla Avustralya, 17,2 milyar dolarla Çin ve 15,2 milyar dolarla Rusya takip ediyor. “Yükselen ekonomiler” içinde anılan Hindistan’ın yaptığı alım 23,6 milyar dolar ve Türkiye’nin alımı 5,3 milyar dolar. Satın alınan ürünler içinde en büyük paya elektronik ve hazır giyim ürünleri sahip. (4)

Kadınlar ve sığınmacılar en zayıf halka!

Kapitalizmin çoklu krizleri ve sivil ve siyasi hakların büyük çapta kötüleşmesi, zaten modern köleliğe karşı savunmasız olan sınıfın bazı katmanlarını çok daha ağır etkiliyor.

En savunmasız durumda olanlar; kadınlar, çocuklar, göçmenler ve sığınmacılar. Modern köleliğe maruz kalan insanların yarısından fazlasını kadınlar, dörtte birini ise çocuklar oluşturuyor. Kadınlar ve kız çocukları orantısız bir şekilde zorla evlendirilme riski altındalar (zorla evlendirilen tüm insanların yüzde 68’ini oluşturuyorlar).

Göçmen/sığınmacı işçilerin zorla çalıştırılma ihtimali, göçmen olmayan işçilere kıyasla üç kat daha fazla. Dini inançlar, etnik köken, ırk, kast, cinsel kimlik veya cinsiyet ifadesi gibi birden fazla ötekileştirilmiş gruba mensup olan bu insanlar, dünya çapında derinlemesine yerleşmiş önyargılarla çok büyük riskler altındalar.

Yani savaşlardan ya da büyük çatışmalardan, küresel ısınmanın neden olduğu felaketlerden veya kimlik haklarına yönelik baskılardan kaçan ya da kötü ekonomik koşullardan dolayı çalışmak için göç eden sığınmacı işçiler özellikle savunmasız durumdalar.

Mülteciler, sığınmacılar, ülke içinde yerinden edilmiş kişiler ve düzensiz göçmenler, genellikle sosyal ağlarında ve ekonomik statülerinde önemli sarsıntılarla baş etmeye çalıştıkları güvencesiz göç yolculukları sırasında daha da büyük risklerle karşı karşıya kalıyorlar; saldırıya uğruyorlar, kaçırılıyorlar, tecavüze maruz bırakılıyorlar.

Pek çok kişinin yeni bir hayata başlamak istediği Avrupa da dâhil olmak üzere pek çok ülkede artan göçmen karşıtı duygular daha sağcı ve kısıtlayıcı politikalara yol açıyor, ırkçılığı ve faşizmi körüklüyor. Bu da yerinden edilmiş insanları daha da büyük istismar risklerine maruz bırakıyor.

İktidar Blokunun ikiyüzlü tavrı

Bu endeks, Türkiye’deki bazı muhalefet unsurlarının giderek yükselen ırkçılık ve sığınmacı karşıtlığı düzeyinin bir yansıması olduğu kadar, AKP-MHP İktidar Blokunun ikiyüzlülüğünü de ortaya koyuyor.

Zira giderek kendi tabanında da tepkiyle karşılaşan İktidar Bloku, bu insanlara, yardıma muhtaç insan olmaktan (ya da onların deyimiyle Müslüman olmalarından) dolayı değil, çok ucuz, bol ve örgütsüz emek kaynağı oldukları için sahip çıkıyor.

Bazılarına göre “AKP iktidarı bu ülkeyi problem yaratan ve demografiyi değiştiren Suriyeli ve Afgan sığınmacılarla doldurmuş” olsa da, bu veriler bize bir başka şeyi daha anlatıyor (elbette anlamak isteyene):

AKP, BOP çerçevesinde dahil olduğu Suriye iç savaşının ardından Suriyelilerin Türkiye’ye kaçmalarına neden olarak, onları Türkiye sermayesi ve kapitalizmi için modern kölelere dönüştürdü. Böylece Türkiye sermaye sınıfı da, nüfus artışının belirgin bir biçimde yavaşladığı ülkede, ihtiyacı olan ucuz, bol, daha da önemlisi itaatkâr emek deposuna kavuşmuş oldu. İhracata dönük bir ekonomik büyüme de ancak böyle ucuz bir emek ile hayata geçirilebilirdi.

Sonuç

500 yıllık kapitalizm ve onun koruyucusu konumundaki ulus devletler, bu süreçte bir yanda dolar milyarderlerini ve milyonerlerini, diğer yanda 18’nci yüzyıldaki kölelerin koşullarına benzeyen koşullarda çalışan modern köleleri yarattı. Yani eşitsizlikleri insanlık tarihinde görülmemiş bir biçimde artırdı. İşçi sınıfının örgütsüzlüğü ve zayıflığı bu kölelik koşullarının giderek yaygınlaşmasına yol açtı.

Çözümse belli: Öncelikle işçi sınıfının, kendi sınıf örgütleri olan sendikalarında ve emekten yana siyasal partilerde daha güçlü örgütlenmesi ve ayrıca dünya işçi sınıfı ile dayanışma içinde olması gerekiyor. Bunun için de nihai hedefini “ekonomik koşullarını iyileştirmenin ötesine” taşıyan, “sınıfsız, sınırsız, savaşsız ve sömürüsüz bir dünya” inşa etmek olarak belirlemelidir. Yani kapitalizmi kaldırmadan “modern ücretli işçi köleliğine” son vermek mümkün değildir.

Diğer yandan, bugünden yapılacak başka işler de olmalıdır. Bunların başında işçilerin üretimden gelen gücünü kararlı bir biçimde kullanarak, hükümetleri ve uluslararası toplumu modern köleliği ortadan kaldırmak için zorlaması geliyor.

Ayrıca, dini inançlar, etnik köken, ırk, kast, cinsel kimlik veya cinsiyet ifadesi gibi birden fazla ötekileştirilmiş gruba mensup kişilere yönelik ayrımcılığın ele alınması da dâhil olmak üzere, ekonomik krizlere karşı daha dirençli olabilmek için, iktidardan emekçilere tam sosyal koruma ve güvenlik ağları sağlamasını talep etmek gerekiyor. Bunun için de ülkede uygulanmakta olan kemer sıkma politikalarını reddetmek lazım.

Başta kız çocukları olmak üzere tüm çocukların 12 yıllık kamusal eğitime erişiminin artırılması ve çağdaş koşullara uygun sığınma evlerinin kurulması, kriz destek merkezleri ve toplum temelli koruma dâhil olmak üzere hayatta kalanlara destek hizmetlerinin sağlanması için iktidarlara baskı yapılmalı. Bu bağlamda iktidarın eğitimi daha da kötüleştirme ataklarına karşı çıkmalıyız.

Suriye’de olduğu gibi, bazı bölgelerde devam eden savaşlar, çatışmalar, siyasi istikrarsızlıklar ve zorla yerinden edilme modern köleliğin başlıca sebeplerini oluşturuyor. Bu yüzden işçi sınıfı savaşlara karşı olmalı ve bölgede onurlu bir barışın inşa edilmesini savunmalıdır.

Başka yerlerde ise, modern köleliği dijitalleşme gibi iş dünyasındaki dönüşümler, iklim değişikliği ve göç gibi küresel olaylar doğuruyor. Bu nedenle işçi sınıfı doğa yanlısı politikaların da savunucusu olmalı ve doğa tahribatına itiraz etmelidir.

Son olarak, sendikalar ve diğer emek örgütleri, emekten yana siyasal partiler ve toplumsal hareketler dünyadaki hemen her ülkenin, ulusal mevzuatları ve politikaları aracılığıyla modern köleliği ortadan kaldırmayı taahhüt ettiğini hatırlatarak, iktidarların ve aşırı sağcı -ırkçı parti ve hareketlerin “ulusal güvenliği insan haklarının üzerinde tutan düşmanca sığınmacı/göç politikalarına” karşı çıkmalıdırlar.

Dip notlar:

(1)  https://sanayigazetesi.com.tr/iscileri-kovarim-diye-tehdit-etmisti-eti-krom-sahibi-ali-riza-yildirim-kimdir (12 Temmuz 2024).

(2)  Walk Free, The Global Slavery Index 2023 (July 2024), s. 3-11.

(3)  Agr.,s. 131-169.

(4)  Agr.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

12 Temmuz 2024 Cuma

Konut sorunu

 

Kiracı ev sahip olma hayalini kuramıyor, ev sahibi ise evini kaybetme kâbusu görüyor!

Mustafa Durmuş

11 Temmuz 2024

Türkiye’deki barınma sorunu, hem bir konuta sahip olamama hem de son yıllardaki yüksek kira artışları yüzünden giderek ciddi bir sosyal soruna dönüştü.

Emekçilerin asgari ücrete, emeklilerinse kök ücretlerine zam yapılması taleplerini dikkate almayan siyasal iktidarsa, sadece enflasyondaki değil (özellikle de gıdada), aynı zamanda konut fiyatları ve konut kiralarındaki yüksek artışları da görmezden geliyor.

Konut kiraları son 9 yılda 6 kattan fazla arttı

Oysa Türkiye’de 2015 yılındaki ortalama konut kira fiyat endeksini 100 kabul ettiğimizde, 2024 yılının ilk çeyreğinde bu endeks 6,6 kat artarak 663 oldu. Yani son 9 yılda kiralar yüzde 663 kat arttı:

Konut Kira Fiyat Endeksi


Sadece enflasyonda değil kira artışlarında da birinciyiz!

Böylece Türkiye, tıpkı enflasyonda olduğu gibi,  konut kiralarındaki artış açısından da OECD ülkeleri arasında ilk sırada bulunuyor. Dahası, Türkiye’deki konut kira fiyatlarındaki bu artış, kendinden sonra ikinci büyük artışa sahip olan Litvanya’dakinin 3,7 katından fazla.

Türkiye’deki asgari ücret düzeyinin düşük olmadığını Endonezya, Tayland, Şili ve Kolombiya örnekleriyle kıyaslama yaparak veren Bakan Şimşek acaba bu ülkelerin hiçbirinde kiraların Türkiye’deki gibi bu denli hızla artmadığının farkında mı?

Örneğin Kolombiya’da kira fiyat endeksi sadece 137 oldu. Oysa aynı dönemde Türkiye’de endeks ise 663 oldu. Yani Türkiye’de kiralar Kolombiya’ya göre neredeyse 5 kat arttı. Ama Bakan Şimşek bunu görmüyor ya da görmek istemiyor.

Emekçiler artık ev kirasını ödeyebilmek için çalışıyorlar

Özetle, Bu ülkede emekçiler artık sadece kendilerine açlık sınırının altında ücretleri layık gören patronlar ve yüksek faiz ve işlem masrafı ödettiren tefeci bankalar için çalışmıyor aynı zamanda ev sahipleri için de çalışıyorlar.

Yani açlık ve yoksulluk düzeyinin altındaki ücretleri; fahiş kârlar, faizler/işlem masrafları, kiralar ve vergiler biçiminde emekçilerden geri alınıp tekrar zenginlerin ve devletin kasasına konuluyor. Ayrıca devletin aldığı vergilerin çoğunluğu yine bu zenginleri daha zengin yapmak için, onlara hizmet eden düzeni sürdürmek için harcanıyor.

Arsa-arazi sahipliği temel eşitsizlik kaynağı

Keza birçok ilde konut fiyatları, nüfusun çoğunluğunun karşılayamayacağı seviyelere ulaştığından konut, emlak yatırımcıları ve spekülatörler için olduğu kadar, ev sahipleri için de genellikle kazançlı bir yatırıma dönüştü. Bugün çok sayıda konut sahipliği, yüksek kira ve arazi fiyatı enflasyonu yoluyla toprak sahiplerini daha da zengin ediyor ve milli gelirin alt gelir gruplarından üst gelir gruplarına akmasına hizmet ediyor.

Bu arada iktidar kiralarda yüzde 25 artış sınırı uygulamasına bu ay itibarıyla son verdi. Bu denli yüksek kiralar ve ciddi barınma sorunu ortada iken, kiracı ile ev sahiplerini bir kez daha karşı karşıya getirecek bir karar aldı. Bunu da “ekonomide işlerin yoluna girmeğe başladığı” inancı ile yaptığını ileri sürüyor. Yani iktidar milyonlarca asgari ve düşük ücretli, emekli kiracının kaderini bir kez daha piyasa mekanizmasının insafına terk etti.




Diğer yandan, ücretlilerin (özellikle de asgari ücretlilerin) uzun vadeli konut kredisi gibi banka kredileriyle ev sahibi olabilmesi artık neredeyse imkânsız. Çünkü sıkı para politikasının bir sonucu olarak artırılan faizlerle birlikte, hızla artmakta olan konut fiyatları karşısında ev sahibi olabilmek artık bir hayal bile değil.

‘Konut Satın Alınabilirlik Endeksi’nin söyledikleri

Yeri gelmişken bir uluslararası endeksten daha (Konut Satın Alınabilirlik Endeksinden) söz edelim.

Bu uluslararası endeks 1970 başı ile 2021 sonunu içeren bir dönemi ve aralarında Türkiye’ni de bulunduğu toplam 40 ülkeyi kapsıyor.

“Satın alınabilirlik, medyan gelirli bir hane halkının bir ülkedeki ortalama fiyatlı bir evi satın alabilmek için gereken ipotek kredisini almaya hak kazanabilmesi” olarak tanımlanıyor.

Yani konut satın alınabilirliği, bir hane halkının diğer temel ihtiyaçlarını karşılamaya devam ederken ve hala bir gelir tamponuna sahipken, bir ev/konut satın almak için gereken düzenli ipotek ödemelerini yapabilme yeteneği olarak tanımlanıyor.

2023 yılında yapılan bir akademik çalışmaya göre, aşağıdaki grafikten de görülebileceği gibi, konut satınalınabilirlik gücü açısından Türkiye sondan ikinci sırada yer alıyor. (2)

Kısaca, bu ülkede hanelerin düzenli uzun vadeli konut kredisi ödeme gücü yok. Bu verinin 2021 yılan ait olduğunun altını çizelim. Yani içinde bulunduğumuz 2024 yılında emekçilerin durumunun çok daha vahim olduğunu söylemeye gerek yok sanırız.


‘Demokratik Katılımcı Ekonomi’de konut sorunu nasıl çözülecek?

Barınma çok farklı özelliklere sahip bir mal ya da hizmet türüdür. Barınma herkesin yaşamak için bir yere ihtiyacı olduğu ve çok uzun bir süre, genellikle yüzlerce yıl ayakta kalacak binalardan oluştuğu için toplum için gereklidir.

Bu, toplum açısından barınmanın (konutun), bireyleri, toplulukları farklı kimlikleri uzun yıllar etkileyecek önemli bir uzun vadeli varlık olduğu anlamına gelir. Bu yüzden de insan haklarına ve sosyal adalete yeterince önem verilen ülkelerde barınma/konut konusu bir kamu politikası olarak ele alınır ve piyasalara bırakılmaz.

Konut sorununun toplumdan, emekten ve doğadan yana çözümünde bugünden başvurabileceğimiz bir kalkınma ve gelişme modeli olan Demokratik Katılımcı Ekonomi Modeli’nde ise ticarileşmiş konutlar yerine barınma hakkını karşılamaya dönük sosyal konutlar üretilir. Bu öncelikle konutun üzerine inşa edileceği arazi ve konutun mülkiyet biçimi değiştirilerek, yani sosyal mülkiyete geçiş yapılarak sağlanır.

Bu model altında, konutun metalaştırma yoluyla spekülatörlere ve ev sahiplerine rant ve kazanç kapısı haline getirilmesi önlenir. Katılımcı bir ekonomide arazi ve binalar toplumdaki herkesin mülkiyetindedir. Bunlar “müşterekler” olarak kabul edildiğinden, çeşitli toplumsal kuruluşlar (bireyler dâhil) arazi ve konut binalarının vekilleri olurlar, konut sakinleri fiyat değişimlerinden dolayı bugünkü gibi ev alıp ev sahibi olmazlar ve satarken kâr (veya zarar) elde etmezler. Bunun yerine, sakinler konuta erişim sağlamak için makul bir ücret öderler. Konut, toplum açısından uzun vadeli önemli bir varlık olmaya devam edeceğinden, toplum; tüketici meclisleri, federasyonları ve siyasi kurumları aracılığıyla konut planlaması ve inşasında büyük söz sahibidir. (3)

Konut politikasının temel ilkesi ise, herkesin refahını destekleyen bir yerde ve çevrede yaşama hakkının olmasıdır. Ayrıca, konut politikasını geliştirirken, aynı zamanda konutun iklim ve çevresel etkilerine de odaklanılmalıdır (zira sera gazı emisyonlarının azımsanamayacak bir kısmı inşaat ve binalardan kaynaklanmaktadır). İyi bir şehir planlaması, yenilenebilir enerji kaynaklarına geçiş ve binaların uzun hizmet ömrüne sahip olması ise karbon ayak izini azaltır.

Son olarak böyle bir konut politikası altında demokratik toplumun rolü şöyle özetlenebilir:

İmar planlarının hazırlanması (konut, ticari veya endüstriyel kullanım gibi belirli kullanımlar için araziyi bölgelere ayırmak), yapı ruhsatlarının kontrol edilmesi, yapı yönetmeliklerine, çevre standartlarına karar verilmesi, tüketici tercihleri, demografik eğilimler ve iç göç hakkında bilgi sağlamak, çöp toplama, elektrik şebekeleri, su ve kanalizasyon, toplu taşıma sistemleri, kütüphaneler, oyun alanları, parklar, müzeler, spor tesisleri, halka açık yüzme havuzları vb. kamu tesislerinin ve hizmetlerinin organizasyonuna ve yönetimine katılmak ve sonunda, arazi geliştirme izinleri vererek, yeni konut ve diğer binaların geliştirilmesi için hangi arazilerin uygun olacağına kendi kurumları aracılığıyla karar vermek. (4)

Kuşkusuz böyle bir konut politikası ancak emekçiler başta olmak üzere tüm toplumun barınma, eğitim ve sanat/kültür, spor gibi ihtiyaçlarını ve doğanın korunmasını, farklı kimliklere eşit davranılmasını merkezine alan demokratik bir toplumda hayata geçirilebilir.

Dip notlar:

(1)  https://x.com/EconomyInformal/status/1809154377296298401 (5 July 2024).

(2)  Nina Biljanovska, Chenxu Fu, Deniz Igan, Monetary and Economic Department BIS Working Papers, No 1149 (November 2023), https://www.bis.org/publ/work1149.pdf.

(3)  Anders Sandström, Housing in a Participatory Economy, https://participatoryeconomy.org/housing-in-a-participatory-economy (27 March 2023).

(4)  Agm.


8 Temmuz 2024 Pazartesi

Kurt başı

 

Futbolcu Merih ile açığa çıkan gerçek: tırmanan faşizm!

Mustafa Durmuş

8 Temmuz 2024

Hollanda maçı yenilgisiyle Türkiye kupaya veda etti. Futbolcularımız ellerinden geleni yaptılar ama ancak çeyrek finale kadar gidebildiler. Gençlerin emeklerine, yüreklerine sağlık.

Futbol bir spor, yenmek de var yenilmek de. Buna çok büyük anlamlar yüklemenin manası yok. Ayrıca, bu sporu ipliği pazara çıkmış düzenin egemenlerinin, kirli siyasetçilerin kendi bekaları için kullanmalarına da izin vermemek, buna alet olmamak gerekiyor.

Merih’in heykelini dikecekmiş!

Bu kupaya Türkiye açısından damgasını vuran şey, kuşkusuz, Avusturya maçının ardından “iki eliyle kurt başı işareti yaparak galibiyeti kutlayan milli futbolcu Merih Demiral’in bu davranışı oldu.

Merih böylece bir yandan ciddi tartışmalara yol açarken, diğer yandan da ülkedeki tehlikeli kutuplaştırma ve faşistleşme sürecinin (o bunun bilincinde olmayabilir) gün ışığına çıkmasını sağladı.

Başta MHP, kendilerini “ülkücü” olarak tanımlayan bir kesim, AKP lideri Erdoğan ve aşırı sağdan merkeze kadar dizilmiş birçok siyasetçi,  Merih’in bu davranışını destekleyip sahip çıktı.

Hatta Bolu’nun sığınmacılara olan düşmanlığı ile bilinen CHP’li belediye başkanı ırkçı Tanju Özcan daha da ileri giderek, UEFA'nın Merih Demiral'a 2 maç ceza vermesine tepki gösterdi ve “Merih'in heykelini kente dikeceğini” açıkladı.

Kuşkusuz, toplumun bir diğer kesimi de futbolun ve özellikle de milli maçların bu tür tehlikeli çıkışlarla kötü siyasete ve kutuplaştırmaya alet edilmesini eleştirerek, Merih’in bu davranışını kınadı.

UEFA da bu futbolcuya iki maç oynamama cezası verirken, bazı ülkelerden Merih’in bu hareketine karşı sert resmi açıklamalar yapıldı. İktidar cenahı UEFA’nın verdiği cezaya karşı çıkarken, ana muhalefet partisi CHP’nin lideri de bu cezayı yerinde bulmadığını açıklayarak kendilerine ülkücü/ milliyetçi diyen ve bu işareti sahiplenenleri karşısına almamayı tercih etti.

Kurt başı sadece bir simge mi, kitleleri terörize etme eyleminin bir aracı mı?

Ali Duran Topuz’un Artı Gerçek’te yayınlanan makalesinde yazdığı gibi: “Kurt Türklerin sembol kabul ettiği bir hayvan evet ama “kurt başı” kendisine biat etmeyenleri yok etmeyi hedefleyen faşist kafanın bir uydurması. Tarihi zaten yok. Hareket bir “sembol” değil saldırı eylemidir, saldırı sonrası kutlama değilse”. (1)

Kısaca “kurt başı” bu ülkedeki faşist hareketlerin, milislerin kitleleri kışkırtmak, korkutmak, manipüle etmek için kullandıkları bir işaret.

Bu işaretin anlamını ve neden olduğu travmaları bu ülkede yaşı belli bir yaşın üstünde olanlar çok iyi bilirler. Zira 1980 öncesinde öldürülen binlerce devrimci gencin,  sendikacının, gazetecinin ve aydının katledilmelerinin ardında hep bugün bu işareti alamet-i farika olarak kullanan ve bugün hala varlığını sürdüren bazı faşist örgütler ve onların kullandığı tetikçiler vardı.

Tecavüzcüler, gaspçılar, hırsızlar, katiller, uyuşturucu tacirleri neden bu işareti kullanıyorlar?

Ayrıca bu işaret, son yıllardaki pek çok kadın cinayetinin, tecavüz olayının, uyuşturucu, silah ve insan kaçakçılığının, organ ticaretinin, mülke çökme ve büyük küçük gaspların, Alevilere, Kürtlere, sosyalistlere ve sığınmacılara yönelik saldırıların ardından, bu saldırıları gerçekleştirenlerin yaptıkları bir işarettir. Özgecan’ın katili de bu işareti kullanmadı mı?

Kısacası bu işaret Türkiye’deki faşist hareketlerin alamet-i farikasıdır ve bugün artık kontrolden çıkmış olan ve kitlelere çok ağır bedeller ödettirilen mevcut ekonomik kriz ortamında kitleleri manipüle etmek ve korkutmak için egemenler tarafından bir süredir yeniden devreye sokulmuştur.

Masum bir simge değil!

Bu ve benzeri işaretlerin, özellikle de bazı sosyal demokrat, hatta ulusalcı sol çevrelerce, “Türklerin atalarıyla, vatanseverlikle, milletseverlikle” bir tutularak masum ya da önemsiz şeylermiş gibi gösterilmesi, meşrulaştırılması ise çok büyük bir aymazlıktır. Çünkü güvenlik güçlerinin bir kısmı (özel harekâtçılar) tarafından da bu işaretin yaygın bir biçimde kullanıldığı bilinmektedir.

Merih’in yaptığı şey (muhtemelen benzer çıkışları başkaları da devam ettirecektir), ülkedeki, özellikle de bu işareti benimsemiş olan faşist hareketlerin gerçek içyüzünü bilmeyen kitleler arasındaki ırkçı-faşist, damarın hala güçlü biçimde varlığının da bir göstergesidir.

Kuşkusuz faşizm bir “eksik zeka” ve eğitimsizlik sorununa indirgenemez ama faşist ideoloji ve söylemlerin daha çok da eğitimsiz, lümpen, ezik kişilikler içinde daha fazla benimsendiğini de unutmamak gerekiyor.

Faşizmin tırmanışı nasıl önlenecek?

Sol, sosyalist, halkçı,  özgürlükçü muhalefet partileri ve emek ve meslek örgütleri ciddi adımlar atmadığı sürece bu ülkede faşizmin yükselişi devam edecektir. Hiç kimse 31 Mart yerel seçimlerinin sonuçlarına bakarak 2028’te yapılacak genel seçimlerin çantada keklik olduğunu düşünmemelidir (özellikle de CHP üst yönetimi).

Nitekim sığınmacı, mülteci karşıtlığı üzerinden şekillenen ve aynı gelenekten gelen ve kurt başı işaretini sahiplenenlerin kurduğu bir parti olan ırkçı-faşist Zafer Partisi’nin yükselişi de, bir bütün olarak sağın geriye kalanlarının da neredeyse kesin olarak aşırı sağcı bir yönde ilerleyeceğini gösteriyor.

Faşizm mücadeleyle yenilir!

Ancak, faşizmi sadece onun üzerine konuşarak yenmek mümkün değildir. Zira faşist ideolojiye bağlılık, sadece “güçlü devlet/ güçlü millet/ güçlü lider”, “ötekileştirilmiş düşmanlar/vatan hainleri/sığınmacılar” mitleri ile değil, sözde geleneksel değerler ve kurt başı gibi işaretlerin etrafında birleşmeye yapılan çağrılardan oluşan siyasi retorikle de yaratılıyor.

Esas olarak faşizm onunla mücadele ederek ve ideolojik olarak farklı bir şeyle, yani şu anda pek çok kişinin bir şekilde hissettiği toplum içindeki “yabancılaşmanın” nedenlerini ortadan kaldırarak yenilgiye uğratılır. Bu da son tahlilde, böyle bir yabancılaşmaya yol açan kapitalizmin ve özellikle de neo-liberalizmin ortadan kaldırılmasıyla mümkündür.

Bugünün faşizmi neo-liberalizm üzerinde yükseliyor

12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında uygulamaya sokulan neo-liberalizm (özellikle de AKP’nin son 10 yılında), ülke insanının büyük bir bölümünü ana akım siyasete yabancılaştırdı. Bunun kaynağında da giderek adaletsiz bir hal alan gelir ve servet bölüşümü var. Öyle bir noktaya geldik ki bugün en zengin yüzde 1’lik nüfus milli gelirin neredeyse yüzde 15’ine el koyuyor. (2)

Gelir eşitsizliği yabancılaşma ilişkisi bir tesadüf değil, aslında bir tasarımdır. Çünkü neo-liberalizm, zenginliği her zaman çok sayıda insanı geride bırakacak şekilde yeniden dağıtmayı amaçlar. Bu bağlamda faşizme olan talebi körükleyen eşitsizliğin varlığı bir tesadüf değil, neo-liberal politikanın bir tasarım özelliğidir.

Sol bir alternatif gerekiyor

Özetle, ancak sol ile güçlendirilmiş emekten yana demokratik bir iktidar altında topyekûn bir demokratikleşme bu sorunu çözebilir. Öyle ki böyle bir iktidar ekonomiyi sağlıklı bir biçimde büyütmek için kamunun sahip olduğu gücü kullanabilir. Sağlık ve eğitim başta olmak üzere kamu hizmetlerindeki mevcut çöküşün üstesinden gelebilir. Gelir ve serveti daha adil dağıtabilir. Sonuç olarak eşitsizlikle mücadele edebilir, sosyal adaleti sağlayabilir. Yabancılaşmış kitlelerin faşizme yönelmelerini önleyebilir.

Merih’e bir tavsiye: Kendinden öncekilere bir bak!

Son olarak, Merih’e de bir tavsiyemiz var. Biraz tarihe baksın. Aralarında F. Terim’in de bulunduğu bazı eski futbolcuların nasıl tefeci faizi kazanmak ve vergi vermemek için bankacılık oyunları yaptığına tanık olduk. Bunların hepsi, sağcı, milliyetçi hatta bazıları da ülkücüydü. Ama bugün toplum onlara imrenerek değil, iğrenerek bakıyor.

Diğer taraftan “futbol borsada değil, arsada güzeldir” diyen Türk Metin Kurt, Fransız Eric Cantona ve Arjantinli Diego Maradona gibi ünlü futbolcuların ortak özelliği mazlum halkların, emekçilerin ve ezilenlerin yanında yer almış olmalarıdır.  

Bu futbolcular insan emeğini ve doğayı sömürenlerin, kadınları öldürenlerin, çocuk tecavüzcülerinin, masum kitleleri katledenlerin yanında asla olmadılar, onlara şirin de gözükmeye çalışmadılar, onlara alet de olmadılar.

Bugün örneğin Metin Kurt senin yerinde olsaydı, attığın o son derece şık iki golün ardından gelen zaferle senin yaptığın gibi “kurt başı” işareti yapmazdı. Tersine ülkeyi kâr ve rant için parsel parsel satanlara değil, açlık sınırının altında yaşamak zorunda bırakılan, demokrasiye ve barışa hasret on milyonlarca işçiye, emekliye, kadına gence selam gönderirdi.

Dip notlar:

(1)  https://artigercek.com/makale/kurtlar-aslanlar-ceylanlar-ve-fasistler (5 Temmuz 2024).

(2)  https://x.com/AhmetBeyefendi/status/1809235537984729295/photo/1 (5 July 2024).

 

 


2 Temmuz 2024 Salı

Alt emperyalizm

 

Alt emperyalizmin bir tezahürü olarak yoğunlaşan diplomasi

Mustafa Durmuş

1 Temmuz 2024


Bakan Şimşek “başardık” diye duyurmuştu Türkiye’nin daha önce de grip çıktığı ve en son 2021 yılında girdiği Gri Listeden çıkartılma kararını.

OECD bünyesindeki “Mali Eylem Görev Gücü FATF”, 2021 yılında “kara paranın aklanması ve terörizmin finansmanını engellemede eksikleri olduğu için” Türkiye'yi daha sıkı izlenmesini gerektiren Gri Listeye almıştı.

Minik bir hatırlatma yapalım: Gri Liste, kara para aklama ve terörizmin finansmanını önleme politikalarında stratejik eksiklikleri olan ülkeleri kamuya açık bir şekilde tanımlıyor, listeliyor. Yani bu tür eksikliklere sahip ülkelerin listesi Gri Liste olarak anılıyor. En son bu listede 23 ülke vardı.

Listeye sokan sanki başkası

İronik bir biçimde, sanki başka iktidarlar zamanında ülke daha önce bu listeye girmişti de, Bakan Şimşek ülkeyi listeden çıkartınca bu durum başta onun olmak üzere iktidarın bir başarısı olarak topluma anlatılıyor.

Listeden çıkmanın ekonomi üzerindeki etkisi

Gri Listenin ekonomik olarak en önemli etkisinin yabancı sermaye girişleri üzerinde olduğu ileri sürülüyor. Nitekim bir IMF çalışmasına göre,  bir ülke Gri Listeye alındığında, ülkeye olan sermaye girişleri ülkenin milli gelirinin ortalama yüzde 7,6’sı oranında azalıyor. (1)

Bu yüzden de döviz rezervlerini tüketmiş, ayrıca aşırı biçimde yabancı para cinsinden borçlu olan ve aynı zamanda yüksek enflasyon altında bulunan ülkelerin iktidarları yabancı sermayeyi ülkeye çekebilmek için bunun önünde bir engel gibi duran Gri Listeden çıkma çabası içinde olurlar. Nitekim Bakan Şimşek de geldiğinden bu yana Gri Listeden çıkmanın çok önemli olduğunu vurgulamaktaydı.

Diğer göstergeler bu kadar kötüyken ülke listeden nasıl çıkabildi?

Diğer taraftan, ülke bir yıl içinde eksikliklerini tamamlayıp Gri Listeden çıkacak kadar OECD’ye teminat verdiyse, ülkede kara para aklamayı da içeren yasa dışı faaliyetler hız kesmeksizin neden hala sürüyor? Neden hemen her gün özellikle de muhalif olarak tanımlanan TV kanallarında bununla ilişkili haberler yapılıyor? Daha yakınlarda açıklanan Küresel Yolsuzluk Algı Endeksinde ülkenin en diplerde bulunduğu gerçeği nasıl açıklanabilir?

Organize suçlarda tepelerde olan ülke listeden nasıl çıktı?

Ayrıca, organize suç dinamiklerine ilişkin kapsamlı ve bütüncül bir bakış açısı sunan bu Küresel Organize Suç Endeksinde  (2) Türkiye nasıl başlarda yer almayı sürdürüyor?

Öyle ki bu endekste Türkiye, toplam 178 ülke arasında 14’üncü sırada yer alıyor. Yani 10 üzerinden 7,03 puan ile ülke, “organize suçların en yaygın, buna karşılık devlet direncinin en zayıf olduğu (3,5 puan) bir konumda bulunuyor (yüksek suç-düşük direnç). Suç piyasalarında Türkiye 12’nci sırada yer alırken, en yüksek puana 9,0 ile “insan kaçakçılığı” ve 8,5 ile “silah kaçakçılığında” sahip. Suç aktörleri sıralamasında 16’ncı sırada yer alıyor. Ancak bunun alt açılımında en yüksek puanlara 9,0 ile “devlet destekli suç aktörleri” ve 8,5 ile “mafya tarzı gruplar “ sahipler.

Özetle, kara para aklamanın diğer boyutlarıyla ilgili bu endekslerin gösterdikleri ortada iken nasıl oluyor da FATF Türkiye’yi Gri Liste’den çıkartıyor?

Bakan Şimşek’in “yüksek” kredibilitesi mi?

Bunda açıkçası, uluslararası finans kapitalin yakından tanıdığı ve güvendiği, öyle ki bu çevrelerin telkini ile bir kez daha Hazine ve Maliye Bakanlığı’na atandığı ileri sürülen Bakan M. Şimşek’in rolünü ihmal etmemek ve hakkını teslim etmek gerekiyor. Kendisi de zaten bu konuda hiç mütevazı davranmıyor ve “başarıyı” sahipleniyor.

Ancak konuyu kişilere ve kişisel çabalara indirgemek de doğru değil. Zira Türkiye devleti bir süredir başta yakınındaki bölgeler olmak üzere, dünyanın birçok yerinde diplomatik bir atak başlatmış durumda. Öyle ki ülke içindeki sorunları görmezden gelebilen iktidar bloğu, dünyanın bir ucundaki bir ihtilafı çözmeye talip olabiliyor ya da oralara kaynak ve sermaye transferi yapabiliyor.

Küresel Diplomasi Endeksi 2024’te Türkiye

İddiamızı destekleyebilecek nitelikte bir uluslararası endeks yayınlandı yakınlarda: Küresel Diplomasi Endeksi 2024.

Bu endeksi yayınlamaya Lowy Enstitüsü 2016 yılında dünyanın en önemli diplomatik ağlarının haritasını çıkararak başlattı. Endeks ilk kez kullanıcıların bir ülkenin denizaşırı ülkelerdeki resmi varlığının ölçeğini, bağlantıların en yoğun olduğu yerleri ve ülkelerin diplomatik ağlarının birbirleriyle nasıl karşılaştırıldığını görmelerini sağlıyor. Bu da ülkelerin diplomasiye verdikleri göreceli ağırlığa ve nüfuz oluşturmak için diplomasiyi nerede kullanmaya çalıştıklarına dair yeni bilgiler için temel oluşturuyor. (3)

Küresel Diplomasi Endeksi'nin 2024 versiyonu, Asya, G20 ülkeleri ve Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı'ndaki (OECD) 66 ülke ve bölgenin diplomatik ağlarını görselleştiriyor. Bu yılın temel bulguları arasında aşağıdaki tespitler yer alıyor.

Süper güçler başa baş gidiyor

Çin Afrika, Doğu Asya ve Pasifik'te öndeyken, Amerika Birleşik Devletleri Amerika, Avrupa ve Güney Asya'da üstünlüğe sahip. Rusya'nın Ukrayna'daki savaşı onun küresel diplomatik erişimine ağır bir darbe vurdu. Buna karşılık “orta güçler” olarak tanımlanan Türkiye ve Hindistan çok kutuplu bir dünyada diplomatik ağlarını hızla genişletiyor.

Türkiye ilk 3’te yer alıyor

Rapora göre, Türkiye geleneksel diplomatik ağır toplar olan Japonya ve Fransa'yı geride bırakarak, 2023 yılında dünyanın en büyük üçüncü diplomatik oyuncusu olma yolunda hızla ilerliyor. 252 dış temsilcilikle faaliyet gösteren Türkiye, 2017'den bu yana 24 temsilcilik ve 2021'de, bu Endeksin son baskısından bu yana, 11 temsilcilik ekleyerek ağını istikrarlı bir şekilde genişletti. Türkiye'nin yeni görev yerlerinin çoğu Orta Doğu ve Afrika'da yer alıyor ve bu da Ankara'nın ilgi duyduğu bölgelerde diplomatik bir atılımı yansıtıyor. (4) Kısaca Türkiye Çin ve ABD’den sonra en fazla diplomatik atakta bulunan üçüncü ülke olarak konumlanıyor.

Aşağıdaki grafik Türkiye’nin, G20 ve OECD ortalamaları ile karşılaştırıldığında, diplomatik atak sayısını gösteriyor.


Bu grafikten de görülebileceği gibi, Türkiye (tıpkı otoriter yönetim anlamında çok benzediği Hindistan ile birlikte) G20 ve OECD ülkeleri arasında yurt dışı ağlarını en fazla ve en hızlı geliştiren ülke.

İçerdeki halk başta yüksek enflasyon, hayat pahalılığı, işsizlik, yoksulluk ve bütçe açığı olmak üzere çok ciddi ekonomik sorunlarla boğuşurken ve ülke demokrasiden hızla uzaklaşılarak adeta bir Orta Doğu ülkesine dönüşürken, iktidar bloğu neden asıl ağırlığı yurt dışına veriyor? Bunda kendi halklarına giderek yabancılaşması mı, yoksa emperyal amaçlar güden sermaye çevrelerinin taleplerini yerine getirmek mi etkili oluyor? (muhtemelen her ikisi de)

Alt-emperyalizm ve Türkiye

Türkiye’nin artan diplomatik ataklarının (Suriye ve Orta Doğu’da yaptığı askeri operasyonların ötesinde) nedenlerini anlayabilmek için bir kavrama başvurmak gerekiyor: Alt-emperyalizm!

“Alt-emperyalizm”, kavram olarak 1965 yılında Bağımlılık Teorisinin kurucularından R. Mauro Marini tarafından ortaya atıldı. Bu kavram daha yakın zamanlarda, David Harvey, Patrick Bond ve Alex Callinicos gibi sosyalist akademisyenler tarafından, genellikle BRICS ülkelerinin ekonomi politiği ile ilgili olarak kullanıldı.

Marini’ye göre alt-emperyalizm, “bağımlı kapitalizmin tekeller ve finans sermayesi aşamasına ulaştıktan sonra aldığı biçimdir.” Harvey ise BRICS ülkelerini, işçi sınıflarının aşırı sömürüsünü, hinterlandlarıyla ilgili yağmacı ilişkileri ve özellikle hem artı emek değerlerinin hem de “doğanın bedava armağanlarının” (eşitsiz ekolojik mübadele) Güney’den Kuzey’e aktarılmasında aracı olarak emperyalizmle (gerilimli de olsa) işbirliğini içeren “alt-emperyal” güçler olarak tanımlıyor.

Marini ve Bond, sırasıyla Brezilya ve Güney Afrika örneklerinde, şu anda BRICS'in bir parçası olan bazı ülkelerin emperyalizmle işbirliği yaptığını ve Harvey’in belirttiği gibi hinterlandlarının yağmalanmasına katıldığını ileri sürüyorlar. Bu çerçevede, bu ülkelerin oynadığı “alt-emperyalist” işlev nispeten açık. Öyle ki Callinicos’a göre, “Türkiye, Hindistan, Pakistan, İran, Irak ve Güney Afrika” gibi “alt-emperyalist” devletler, basitçe daha alt düzeydeki emperyalistlerdir. (5)

İlhan Uzgel ise alt-emperyalizmin küresel sistemdeki gelişmelerin ve kapitalist dönüşümün gündeme getirdiği bir olgu olduğuna ve bu sistemin işleyişini kolaylaştıran bir katkı sağladığına vurgu yapıyor ve ABD ya da diğer her hangi bir kapitalist merkez karşısında belli bir özerkliğe sahip olabilen bir devlet olarak Türkiye’nin alt -emperyalist bir devlet olduğunu ileri sürüyor.

Uzgel’e göre, alt-emperyalist devlet sistem karşıtı değildir ama zaman zaman “sistem dışı” gündemlerini oluşturmaya çalışır. Burada en fazla sistem içindeki ekonomik konumlanışı aşan, daha yukarıda bir bölgesel nüfuz arayışı görülebilir. Bunun izini Türkiye’nin dış politikasından sürebilmek mümkündür. (6)

Sonuç olarak

Türkiye kapitalizmi, özellikle de 2015 yılından bu yana, bir yandan içerde, artan sermaye birikimi sorunlarını (başta enerji ve hammadde temini gibi) aşabilmek, yeni ihracat pazarları bulabilmek; diğer yandan 22 yıllık AKP iktidarlarının neden olduğu ekonomik ve sosyal tahribata karşı toplumsal muhalefeti ve sınıf kavgasını,  milliyetçiliği ve militarizmi yükselterek hafifletebilmek için, askeri faaliyetlerinin yanı sıra diplomatik faaliyetlerini de artırdı.

Türkiye’nin Gri Listeden çıkartılmış olması uluslararası finans kapitalin (emperyalizmin) bu dönemde bir alt emperyalist ülke olarak kendisine yeni bir kredi açtığının bir göstergesidir.

Böylece bu sonbahardan itibaren ABD ve Batıda düşürülmeye başlanacak olan faiz oranları yüzünden,  daha yüksek getiri peşinde koşacak olan finans sermaye Türkiye’ye daha fazla yönelebilecektir.

Ayrıca BRICS’in son genişlemesi ile birlikte, Türkiye’nin de bu bloğa yanaşma ihtimalinin varlığı da FATF’nin bu kararı almasında etkili olmuş olabilir.

Eğer, uluslararası kuruluşlar ve örgütlerin süper güçlerden etkilenmeden karar alamadıklarının bilincindeysek, ülkenin Gri Listeden çıkartılması kararının kara para ile mücadelede gösterilen başarıdan ziyade, bu kararda çok uluslu şirketlerin, batılı büyük devletlerin, uluslararası finans kapitalin ekonomik, politik ve jeopolitik beklentilerinin etkili olduğunu kabul etmek durumundayız.

Dip notlar:

(1(1) Mizuho Kida and Simon Paetzold, The Impact of Gray-Listing on Capital Flows: An Analysis Using Machine Learning, IMF Working Paper WP/21/153 (May2021).

(2(2) Global Initiative Against Transnational Organized Crime, Global Organized Crime Index 2023, s. 209, 212,222, 236.

(3(3) https://globaldiplomacyindex.lowyinstitute.org (29 June 2024).

(4(4) Agr.

((((5)https://www.cadtm.org/Western-Imperialism-and-the-role-of-Sub-imperialism-in-the-Global-South ve  https://roape.net/2018/05/16/is-imperialism-still-imperialist-a-response-to-patrick-bond’den aktaran   Renfrey Clarke, “Is Russia ‘sub-imperialist’?”,  https://links.org.au/russia-sub-imperialist (1 August 2023).

(6(6) https://sendika.org/2020/08/alt-emperyalizm-ya-da-dis-politikada-ozerklik-mumkun-mu-ilhan-uzgel-gazete-duvar (3 Ağustos 2020).