7 Mayıs 2017 Pazar

BANKALARA GÜN DOĞARKEN, YENİ BİR KRİZİN TOHUMLARI ATILIYOR!

BANKALARA GÜN DOĞARKEN, YENİ BİR KRİZİN TOHUMLARI  ATILIYOR!

Mustafa Durmuş

7 Mayıs 2017

Hükümetin ekonomiye dönük yol haritası referandum sonrasında iyice netleşmeye başladı. Başbakan Yardımcısı N. Canikli’nin Perşembe günü Bloomberg’de yayımlanan açıklamalarına göre (1), teknik ayrıntıları tamamlanmış ve bir yasa değişikliği ile hayata geçirilmeyi bekleyen yeni bir program çerçevesinde ticari bankalara, verdikleri krediler üzerinden sınırsız bir biçimde menkul kıymetleştirme yapma olanağı verilecek.

Yani ticari bankalar piyasalara, şirketlere, şahıslara verdikleri işletme, yatırım, ihtiyaç ya da uzun vadeli konut (mortgage) kredileri de dâhil olmak üzere tüm kredilerine dayanarak kıymetli kağıtlar çıkartabilecekler, bunları satabilecekler, nakde çevirebilecekler, böylece yeni likidite imkanına kavuşabilecekler.

Bir başka anlatımla piyasalardaki batık kredileri de dâhil olmak üzere (ki turizm ve inşaat başta olmak üzere bazı sektörlerde önemli boyutlarda) dağıttıkları ve toplamda 1,83 trilyon lira (515 milyar dolar) tutarındaki kredilerini varlık olarak gösterip bunlar üzerinden çıkarttıkları kıymetli kâğıtları satabilecekler. Böylece belki de tahsil edemeyecekleri alacaklarını dahi hızlıca tahsil etmiş olurken, bu satışlar üzerinden de ayrıca hem kendilerine hem de finans sektöründeki diğer aracı kurumlara ilave para kazandıracaklar. Bu operasyona finans  piyasası dilinde “menkul kıymetleştirme” (seküritizasyon) deniyor.

T. Varlık Fonu Devrede

Bankalar bu çaptaki menkul kıymet satışını kimlere yapabilirler? Alıcıların bir kısmını yabancı yatırımcılar oluşturabilirse de bu garanti olmayacağından daha sağlam bir alıcı gerekiyor. Bakan’ın açıklamasına göre bu kâğıtları T. Varlık Fonu alabilecek. Zaten Fon’un kuruluş kanununda finans piyasalarından bu tür alımlar yapabileceği yazılı.
Böylece bir kez daha T. Varlık Fonu’nun temel bir işlevi daha netleşmiş oluyor: Sadece büyük çapta dış kredi ile yapılabilen mevcut onlarca milyar dolarlık alt yapı ve KÖO modeli ile yapılan şehir hastanesi yatırımlarını tamamlatmak  ya da Çay Kur örneğinde olduğu gibi hisselerini rehin göstererek dışarıdan borçlanmak değil, bilançoları hızla bozulmakta olduğundan giderek bir krize sürüklenen ticari  bankaları da fonlayarak kurtarmak.

Sektöre ilişkin veriler bu söylediklerimizi doğrular nitelikte. Ticari bankaların faaliyet kârları esasta mevduat toplayıp bunu kredi olarak satmaktan oluşuyor. Yani para ticareti üzerinden sağladıkları faiz kazancı kârlarını yaratıyor. Mevduatlar yetmediğinde bankalar bu kez Merkez Bankası’ndan ve yabancı bankalardan (sendikasyon kredileri) borç alıyorlar, yani yabancı kaynak kullanarak bunu karşılıyorlar. 

Diğer yandan bankaların her hangi bir temerrüde düşmemeleri için kredi / mevduat oranının belli bir düzeyi geçmemesi gerekiyor. Oysa şu anda ülkedeki bankacılık sektöründe bu oran yüzde 125’i geçmiş durumda.  Bu oldukça yüksek bir oran olarak değerlendiriliyor.

Yani bankalar mevduat toplamakta zorlanıyorlar ve verdikleri kredilerde de iyice açılmış durumdalar. İşte bu noktada verdikleri kredilerin üzerinden menkul kıymetleştirme (yani likide çevirme) işlemi yaptıklarında hem bu riski ortadan kaldırıyor, hem de ilave kârlar elde ediyorlar.

Mevduata Müdahale: İki Taraflı Destek

Bitmedi zira Canikli’nin açıklamalarından işin mevduat boyutuna da müdahale edileceği anlaşılıyor. Zira işçiler ve memurlardan kesilen yaklaşık 100 milyar lira dolayındaki sosyal güvenlik katkı paylarının tamamının (SGK primleri) bu plan çerçevesinde ticari bankalarda mevduat olarak kullanılmasına izin verilecekmiş.
Yani bankalar sadece kredi boyutuyla değil, bol ve (dolayısıyla da daha düşük faiz ile) ciddi bir miktardaki hazır kamu mevduatından faydalanma anlamında da desteklenecekler (yakın zamanda bankalardaki kamu mevduatına verilen mevduat faizine yüzde 7,5 oranında bir üst sınır getirilerek sektör desteklenmişti).

Bu plan aslında işçilerden doğrudan ya da dolaylı biçimde kesilen paralarla kurulan İşsizlik Sigortası Fonu’nun işverenlere “Milli İstihdam Seferberliği” adı altında (işe alınan işçi başına 673 lira nakit desteği ) kullandırılması biçimindeki sermaye desteğinin tamamlayıcısı bir uygulama olacak. Böylece bir kez daha emekçinin yarattığı artı değer sermayenin (bu kez finans sermayeye)  hizmetinde olacak.

Hedef (hormonlu da olsa) Büyümeyi Sürdürmek

Siyasal iktidarın bu ve benzeri plan ya da programları krizdeki ekonomide bir canlanma yaratmak, büyümeyi belli bir noktanın üzerine çıkartmak için yaptığı açık. Nitekim daha önce, Kredi Garanti Fonu (KGF) ve bir çok vergi teşviği ile ekonomide geçen yılın son çeyreğinde yüzde 3,5’lik bir büyüme sağlanmıştı (bu arada bu Fon’dan kullandırılan miktar 140 milyar lirayı buldu ve bu paranın bir kısmının emlak – ofis alımı ya da yüksek mevduatla ticari bankalarda yatırıma dönüştürülmesi gibi spekülatif amaçlı olarak kullanıldığı iddiaları piyasada çok konuşuluyor).

Hükümet doğal olarak (hormonlu da olsa) ekonomik büyümeyi sürdürmek istiyor.  Yerli ve yabancı sermaye örgütlerinden de bu politikalara tam destek verilmiş gibi görünüyor.  Bu onların raporlarına da yansımış durumda.  Örneğin iki gün önce açıklanan raporunda IIF bu yıla ait büyüme için daha önce yüzde 3 olarak açıkladığı tahminini yüzde 4,2 olarak revize etti (2). Ancak bu kuruluşlar böyle bir büyümenin büyük bedellerle sağlanabileceğinin ve sürdürülemezliğinin farkında oldukları için olsa gerek 2018 yılına ait daha düşük bir büyüme öngörüsünde bulunuyorlar (yüzde 3,5).
Tercihini “demokrasidense istikrardan yana” yapmış olan tekelci burjuvazinin şu ana kadar ekonomiye dönük maliye ve para politikalarından ve  uygulamalarından ve  bu son  plan ve programdan  mutlu olduğunu (en azından rahatsızlık duymadığını)  belirtmeye gerek yok.

Bu gelişmeler genel seçimlerin erken bir tarihe alınma olasılığının da mevcut olduğuna işaret ediyor. Zira bıçak sırtı ve tartışmalı bir referandum sonucunda durumu siyasal iktidar için lehe çevirebilecek az sayıda faktörden  (milliyetçiliğin yükseltilmesi, tabanın konsolidasyonu vb) biri  ekonomideki  yapay da olsa bir canlanmadır.
Diğer yandan yukarıda anlattığımız bu operasyonun maliyeti daha önceki bir yazımızda da paylaştığımız gibi finansal bir kriz olabilir. Zira 2008 yılında ABD’de finansal krizi tetikleyen şey tam da böyle bir menkul kıymetleştirme olmuş ve şişirilen finansal balonlar patlamıştı.

Yerli Malı Bir  Finansal Kriz

Bu durumda ekonomimiz sadece yabancı sermaye akımlarına olan bağımlılık biçimindeki dışsal bir dinamikten değil, artık yerli malı olarak üretilmiş bir finansal krizden, menkul kıymetleştirme balonlarının patlamasından  dolayı krize girebilir. Planın hayata geçirilme yoğunluğuna bağlı olarak birkaç yıl içinde tamamen yerli malı bir finansal krizimiz olursa buna şaşırmamak gerekir.

Ayrıca bu gelişmeler yıllık yüzde 11’in üzerinde olduğu yakında açıklanan enflasyonun daha da artmasına, bunun da yoksulluk ve ithalat eğiliminde artışla beraber cari açık artışına neden olması kaçınılmaz olur.

“Enflasyon artarsa istihdam da artar” şeklinde anlatılan Keynesyen “Phillips Eğrisi” ise 1970’lerin sonlarında Londra’daki Keynesyen mezarlığına gömüldü. Yani Türkiye’de artık işsizlik, enflasyon ve durgunluk, biçiminde üç istikrarsızlık biçimi (stagflasyon) var. Bu nedenle de enflasyondaki artış beklendiği gibi istihdamı artırmaz,  ama işsizlik artmaya devam eder. Böylece gelir bölüşümü iyice adaletsiz hale gelirken, yüksek  enflasyon ve işsizlik nedeniyle yoksulluk da artar.

Özetle ekonomi politikalarına yön verenlerin bugün itibariyle sadece iki hareket alanı var: Kamu maliyesi ve finansal alan.  İlki bir süredir sermayenin  gözünü diktiği bir alan. Kamu maliyesi değişkenlerinin durumu da buna müsait. Zira bütçe açığı ve kamu borç stoku hala diğer azgelişmiş ülkelere göre makul düzeylerde. Bu nedenle de özellikle de son dokuz aydır sermayeye dönük kamu harcamalarında patlama yaşanırken, bu kesimlerden alınan vergiler affediliyor, erteleniyor, indiriliyor ve KGF gibi fonlardan kredi desteği sağlanıyor, kamu garantileri veriliyor.

Diğeri ise finansal alan. Diğer ülkelerdeki kadar bir finansal derinliğin olmaması bir avantaj olarak değerlendiriliyor ve bankalar ve diğer finansal aktörlere (örneğin zorunlu BES üzerinden sigortacılık sektörüne ve şimdi de menkul kıymetleştirme üzerinden türev piyasalara) sınırsız destek sağlanıyor.

Her iki alandaki bu gelişmeler bir yandan bir kamu maliyesi ve menkul kıymetleştirme krizinin yeşermekte olduğunu, bu anlamda sistemin nasıl bir tıkanma noktasına doğru ilerlediğini gösteriyor, diğer yandan da siyasal iktidar ile büyük sermaye arasındaki simbiyotik ilişkinin giderek sağlamlaştırılmakta olduğunu ortaya koyuyor.

………………..

(2) IIF, Turkey Research Note, Credit Impulse Propels Growth, 4 May 2017.

17 Nisan 2017 Pazartesi

YABANCI SERMAYE: “YETMEZ AMA EVET!”

YABANCI SERMAYE: “YETMEZ AMA EVET!”

Mustafa Durmuş

15 Nisan 2017

Başlığın 2010 referandumunda ‘evet’ oyu kullanan bazı liberal solcuları eleştirmek için atıldığı düşünülmesin. Zira onların büyük bir kısmı ülkenin Pazar günü yapılacak olan referanduma getirilme nedenlerinden birinin, aslında 2010 yılındaki referandum olduğunun farkındalar ve bu nedenle de bu kez “hayır” diyeceklerini açıkladılar.
Başlık ülkemize gelen, özellikle de kısa vadeli, spekülatif yabancı sermayeye yön veren bazı uluslararası yatırım fonlarının tavrı ile ilgili.
Çünkü aralarında UBS, Morgan Stanley, Goldman Sachs, Deutche Bank gibi büyük finansal kuruluşların, özellikle de Nisan ayı başından bu yana yayımladıkları Türkiye raporlarında “evet” çıkma ihtimalinin daha yüksek olduğu, bu nedenle de piyasaların hali hazırda ‘evet’i fiyatladıkları açıklanıyor ve yatırımcılar açık ya da örtülü bir biçimde ‘evet’e çağrılıyor.
Örnek olarak Morgan Stanley (1) bu konuda kendilerinin, piyasaların temsilcileri, bankalar, bürokrasi, sivil toplum örgütleri ve büyükelçiliklerle yapmış oldukları toplantıları ve yine şu ana kadar yapılmış ve sayıları 12’yi bulan referandum anketlerinin sonuçlarını dayanak olarak gösteriyor.
Böylece bu örgütler, sözüm ona her hangi bir değer yargısı katmaksızın gerçek durumu tespit etmeye çalıştıkları izlenimini vermeye çalışıyorlar. Gerçekte ise, birazdan ele alacağımız nedenlerden dolayı, manipülatif davranıyorlar, kamuoyunu etkilemeye çalışıyorlar.

Sınıfsal çıkarlar yön veriyor !
Sermayenin sadece yabancı sermaye kanadı değil, aslına bakılırsa yerli sermaye kanadı da son bir haftadır açıktan ‘evet’ kampanyası yürütüyor ve bu yönde oy kullanacaklarını açıklıyor.
Örnek olarak, Türkiye’nin dolar milyarderleri sıralamasında 3,7 milyar dolarlık serveti ile en zengin sermayedarı olduğu tescillenen Murat Ülker dün ‘evet’ diyeceklerini açıkladı. Benzer bir biçimde, TOBB ‘evet’ için gazetelere ilan verdi.
Sermayenin bu tavrı birkaç nedenden dolayı anlaşılabilir bir tavır. İlk olarak, hiç biri özellikle de 15 Temmuz sonrasında bazı büyük şirketlerin el konularak TMSF’ye devredilmesinden sonra siyasal iktidar ile sorun yaşamak istemiyor.
İkincisi ve daha da önemlisi, bu örgütler 2016’yılının son çeyreğinden bu yana ekonomiye destek gerekçesiyle uygulanmakta olan sermaye yanlısı para ve maliye politikaları ile ekonominin, tartışmalı da olsa, son çeyrekte yüzde 3,5 büyütüldüğünü biliyorlar.
Bu yıl, varlık affına ilaveten, sermayeden vergi ve prim afları, indirim ve muafiyetler gibi düzenlemelerle 102 milyar liralık vergi alınmayacağını, beyaz eşya ve elektronikte ve konuttaki düşürülmüş olan ÖTV ve KDV oranlarının yıl sonuna kadar uzatılacağını, istihdam desteği adı altında kendilerine aylık 773 liralık bir nakit desteği verildiğini, kurumlar vergisi oranlarının düşürüldüğünü, 250 milyar liralık bir plasman imkanıyla Kredi Garanti Fonu’nun imkanlarının kendilerine ucuz ve bol kredi olarak sunulduğunu (ki şu ana kadar bankalar bu fonun garantisi ile 100 milyar lirayı aşkın kredi kullandırttılar) biliyorlar.
Ayrıca en yetkili ağızdan 657 sayılı. DMK’nın değiştirilerek, artık kamuda, özellikle de üst düzey yöneticilerin, her hangi bir liyakate bağlı kalınmaksızın, kendi istedikleri kimselerden atamasının yapılabileceğini, bunların da devletin imkânlarını kendileri için daha hızlı ve daha fazla kullandırabileceklerini, daha da önemlisi kıdem tazminatlarının artık kendileri için bir maliyet, dolayısıyla da sorun olmaktan çıkartılacağını öğrenmiş bulunuyorlar.
Bu nedenlerle de, devleti ve bürokrasiyi istedikleri yönde etkilemenin göreli olarak daha çok zaman aldığı ve daha zor olduğu, buna karşılık hesap sormanın daha mümkün olduğu bir kuvvetler ayrılığına dayalı parlamenter sistemdense, gücün tekelde toplandığı ve büyük sermayeye son derece sıcak bakan bir başkanlık sistemi kendilerine daha cazip geliyor. Yani tercihleri bütünüyle kendi sınıfsal çıkarlarını yansıtıyor.

“Yetmez ama evet”
Yabancı sermayeye gelince. Bu yıl cari açığımızın 36 - 40 milyar dolar arasında olması bekleniyor. Bu aşağı yukarı milli gelirin yüzde 5- 6’sına denk düşecek. Böyle önemli boyuttaki bir açığın fonlayıcılarından söz ediyoruz. Ve Türkiye hala benzer ülkeler arasında yabancı sermayeye en yüksek faiz ve getiriyi sunan ülkelerin arasında yer alıyor. Dışarıdaki fon fazlalığı nedeniyle de, Türkiye özellikle de kısa vadeli spekülatif kârlar için hareket eden yabancı sermayenin, fonların vazgeçemeyecekleri pazarların başında geliyor.
Bu nedenle de, sınıfsal çıkarları gereği bu yabancı fonlar, Türkiye’den sağlayacakları getirilerinin hem istikrarlı olmasını, hem de güvence altında olmasını istiyorlar.
Hazırladıkları raporlara bakılırsa kabaca iki senaryodan söz ediyorlar. “Evet” çıkması durumunda (ki daha yüksek ihtimal olarak sunuyorlar) ülkede şu ana kadar uygulanmakta olan genişletici para ve maliye politikalarının süreceğini, böylece ülkenin örneğin 2017 yılında en az yüzde 2,5 ila yüzde 3,4 oranında büyüyeceğini ileri sürüyorlar. Karar alma süreçlerinin hızlanacağını, bunun da ekonomiye (daha doğrusu sermayenin siyasal iktidara) olan güveni artıracağını öngörüyorlar. Böylece “istikrar” altında büyüyen bir ekonomide kendi faiz getirileri, kârları ve rantları da güvenceli bir biçimde artmış olacak.
“Hayır” çıkması halinde ise (ki bazıları ‘evet’ - ‘hayır’ın bıçak sırtı olduğunu kabul ediyor) sonucun tam bir siyasal ve iktisadi belirsizlik olacağını, bunun bir erken seçimle sonuçlanacağını, Hükümetin devrilebileceğini ve tüm bunların da istikrarsızlığı daha da artıracağını, politik risk algısını yükselteceğini, yabancı sermayenin ekonomiye olan güvenini sarsacağını, ülkeden çıkışların artacağını, kısaca mevcut ekonomik ve politik sorunları daha da derinleştireceğini ileri sürüyorlar.
Diğer taraftan bu kuruluşlar geçen yıl, Bölgedeki jeopolitik riskler, ülkedeki politik riskler ve ekonomik risklerden hareket ederek, bu işlerden de siyasal iktidarı açık ya gizli olarak sorumlu gösterip, deyim yerindeyse, zehir zemberek raporlar yazan kuruluşlardı.
Bu kuruluşların yapılan anketlerden hareketle, yüzde 5-30 arasında olduğunu bildikleri kararsızların tavrının ‘evet’ e döndüğünü ileri sürecek kadar net bir biçimde ‘evet’çi olmaları ise muhtemelen şöyle açıklanabilir: Nasıl ki yerli sermaye “istikrar” adı altında sermayeye verilen desteklerin sürmesini sınıfsal olarak talep ediyorsa, yabancı sermaye de aynı sınıfsal çıkarlarla hareket ediyor ve “istikrarı” savunuyor. İstikrarın ise, onların gözünde, mutlaka demokrasi altında olması gerekmiyor. Yeter ki yüksek, hızlı finansal kârlarını sürekli olarak elde edebilsinler, faiz getirilerini sağlayabilsinler.
Ancak bu kuruluşların hala endişeleri ve bu paralelde talepleri de var. Örneğin yıllardır dillerine doladıkları emek gücü verimliliğini artıran, devlet kontrollerini ve düzenlemelerini bütünüyle ortadan kaldıran ya da etkisiz kılacak olan “yapısal reformların” ve “emek gücü piyasası reformlarının” yapılamamasından ve ülkenin politik ve ekonomik koşulları nedeniyle kısa vadede de yapılamayacağından endişe duyuyorlar. Bu da onları ‘yetmez ama evet’çi yapıyor.

 Koyun can, kasap et derdinde
Başlığı “koyun can, kasap et derdinde” diye de atabilirdik. Çünkü yerli ve yabancı sermaye bu Pazar oylanacak olan anayasa değişikliği ile devletten daha hangi ekonomik ve siyasal imkânları da alırım derdinde.
Buna karşılık toplumun büyük bir kısmı, bir yandan işsizlikle, yoksullukla, enflasyon ve hayat pahalılığıyla mücadele ederken, diğer yandan çok yıpranmış da olsa, Cumhuriyetin, alanı çok daraltılmış da olsa mevcut parlamenter demokrasinin, hak ve özgürlüklerinin, inancına, kimliğine uygun yaşam biçiminin, insan hakları, kadın hakları, ekolojinin ve emeğin haklarının ve kazanımlarının bütünüyle ortadan kaldırılabileceğinin kaygısını yaşıyor.
Özcesi, toplumun azınlığını oluşturan yerli ve yabancı sermaye örgütlerinin ve servet zenginliklerinin siyasal ve ekonomik istikrardan anladığı şey ile toplumun çoğunluğunu oluşturan emekçilerin anladıkları şey aynı olmamalı…
………….
(1) Morgan Stanley, “Looking Past the Referendum”, April 5, 2017.


YENİ ANAYASA İLE BÜTÇEYİ KİM YAPACAK, KİM UYGULAYACAK, KİM DENETLEYECEK?

YENİ ANAYASA İLE BÜTÇEYİ KİM YAPACAK, KİM UYGULAYACAK, KİM DENETLEYECEK?
Mustafa Durmuş
13 Nisan 2017
Eski Gelirler Genel Müdürü ve eski Hazine Müsteşarı Mahfi Eğilmez bugün bloğunda bir yazı paylaştı (mahfiegilmez.com /2017/04/anayasa-degisikligiyle-mali-ve-ekonomik.html).
Bu yazısında Eğilmez, anayasa değişikliği referandumundan “evet” sonucu çıkması halinde bu kararın; kamu bütçesinin yapılması, denetlenmesi, alınacak vergiler ve yapılacak harcamalar ve halkın bütçe yapma hakkı üzerindeki olumsuz etkilerini ele alıyor.
Böyle bir değişikliğin kabul edilmesi durumunda, Cumhurbaşkanının; bütçeyi hazırlamak, vergi oranlarını ve muafiyet ve istisna konularını ve miktarlarını, vergi indirimlerini belirlemek, yeni vergi benzeri fonlar koymak, istenildiği biçimde ve yere harcama yapmak ve bunun hesabını da parlamento dâhil hiçbir seçilmiş organa vermemek biçiminde şu anki sistemde olmayan bir güce sahip olacağını ve bu gücün sadece başkan değil, herhangi bir atanmış yardımcısı tarafından da kullanılabileceğinin altını çiziyor.
Devlet bütçesi, maliye, hazine, borç yönetimi vb konularda hem teorik bilgiye, hem de yıllarca yürüttüğü üst düzey bürokratik görevler nedeniyle derin bir uygulama bilgisine ve deneyimine sahip bulunan Eğilmez’in bu uyarılarını dikkate almak gerekiyor.
Bizim ekleyebileceğim şeyler ise şunlar olabilir:
Devlet bütçeleri çok önemli siyasal, ekonomik ve yönetsel belgeler. Zira hükümetlerin faaliyetlerine meşruiyet kazandırıyorlar, onları yasal kılıyorlar. Bütçeler aynı zamanda bir ülkedeki mevcut sosyal sınıflar arasındaki ekonomik ve demokratik kavganın en önemli alanlarından birini oluşturuyorlar. Egemen - yöneten sınıfların en önemli ekonomi ve maliye politikası araçları durumundalar. Ayrıca bir iktidarın bütçesine bakılarak onun emek, demokrasi, sosyal haklar ve özgürlükler, insan hakları, farklı etnik kimlikler ve inanç grupları ve farklı cinsiyetlere nasıl yaklaştığını anlayabilmek mümkün.
Halktan toplanan vergilerin ve diğer kamu gelirlerinin ve bunlara dayalı olarak yapılan harcamaların miktarının ne olacağı, bunların kimlerden alınıp, kimlere, nerelere yapılacağı, ne kadarlık bir borçlanma yapılacağı gibi toplumun tümünü ekonomik ve sosyal olduğu kadar, politik olarak da etkileyen tüm bu işlemler bütçeler aracılığıyla gerçekleştiriliyor.
Katılımcı değil, tek kişinin belirleyiciliği esas!
Bu nedenle de bütçelerin demokratik bir biçimde, halkın ve onun demokratik bir biçimde seçilmiş örgütlerince, aşağıdan yukarıya doğru, katılımcı bir biçimde yapılması, demokratik süreçlerde görüşülüp kabul edilmesi ve şeffaf ve hesap sorulabilir bir biçimde uygulanması ve denetlenmesi ve tüm bu işlemlerin bir tek kişiye ya da onun tarafından temsil edilen bir küçük azınlığa bırakılmaması son derece önemli. Oysa Pazar günü oylanacak olan anayasa değişikliği ile getirilmek istenen bütçe yapma sistemi en geniş katılımı değil, tek kişinin belirleyiciliğini hedefliyor.
Milli gelirin neredeyse üçte biri
Bütçenin hayatımız açısından önemini anlayabilmek için somut olarak 2017 Bütçesinin büyüklüğüne bakmak yeterli. Bu yıla ait Merkezi Yönetim Bütçesi harcamalarının 645,1 milyar lirayı, gelirlerinin ise 598,3 milyar lirayı bulması hedeflendi. Buna göre de 50 milyar liralık bir açık söz konusu ve bunun da borçlanma ile karşılanması amaçlanıyor.
Bu rakamlar kanunlaşan tasarıdaki öngörüler. Ama yılbaşından bu yana ekonominin desteklenmesi adı altında sermaye kesimlerine dönük olarak yapılan harcamalar, buna karşılık onlardan alınmayan, ertelenen vergiler ve referandum için devletin kesenin ağzını açması sonucunda bu rakamların fazlasıyla aşılacağı ve bütçe açığının da, borçlanma gereğinin de beklenenin çok üstüne çıkacağı anlaşılıyor. (Bu konuda şu iki önemli yazıyı okumanızı öneririz:hakanozyildiz.com/…/hazine-son-alt-ayda-borc-alms-buyume-ve…; http://www.hurriyet.com.tr/…/hazine-nakit-aciginda-rekor-ar…).
Kısaca, bu ülkede bir yılda işçilerin, emekçilerin yaratmış, üretmiş oldukları toplam değerin yaklaşık üçte biri bütçe adı altında devlete aktarılıyor. İşte, yaratacağı ekonomik ve sosyal etkilerin büyüklüğü dikkate alındığında, bu kadar büyük bir miktarda bir mali gücün, bunu kullanma yetkisinin kim ya da kimlerce kullanılacağı kadar, giderek tekelde toplanması son derece kaygı verici olmalı. Bunu bir de hiç denetlenemez konumundaki 200 milyar dolarlık bir varlığa sahip olması hedeflenen T. Varlık Fonu ile birlikte düşündüğümüzde ekonomik ve politik gücün nasıl konsolide edilmek istendiğini görebiliriz. Bunun telafi edilmesi mümkün olmayan sosyal, ekonomik ve politik sonuçlarının olduğunu tarih bize defalarca gösterdi.
Bütçe Hakkı ?
Eğilmez’in de altını çizdiği gibi, bu durum bir yanıyla bir hak kaybı ile de ilgili. Yani “Bütçe Hakkı” adı verilen ve Dünyada 1215 yılından bu yana halkın, egemenlerin vergi toplama ve harcama yetkilerine sınır getirdiği, onu denetlediği bir temel demokratik hak ile ilgili bir durum söz konusu.
Eğilmez, çok doğru bir tespitle yeni anayasa değişikliği ile bu hakkın bütünüyle ortada kaldırılacağını söylüyor. Şöyle ki 161. Madde ile artık Bütçe kanun teklifi Hükümet tarafından değil, Saray’da hazırlanacak ve bu teklifi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Hükümet değil, Cumhurbaşkanı sunacak. Meclis’in bu teklifi reddetmesi (kanunun çıkarılamaması) durumunda, bir önceki yılın bütçesi yeniden değerleme oranına göre artırılarak uygulanacak. Böylece fiilen bütçe yapma yetkisi Meclis’in elinden alınmış olacak.
Keza bütçe denetiminin son aşaması olan Kesin Hesap Kanunu Tasarısı da Cumhurbaşkanı tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulacak. Böylece bitmiş bir yıla ait bütçe sürecinin resmi olarak sonlandırılmasında da son sözü Cumhurbaşkanı söylemiş olacak.
73. Madde ise vergi, resim, harç gibi kamu gelirlerinin kimlerden alınmayacağı, kimlere indirim verileceği, bunların oranlarının ne olacağı konularını Cumhurbaşkanının yetkisine bırakıyor. 2017 yılında bu çerçevede başta sermaye çevrelerinden olmak üzere 102 milyar liralık bir verginin alınmayacağı göz önünde tutulduğunda böyle bir yetkinin, kullanan kişiye ne kadar büyük bir güç sağlayacağı kolayca anlaşılabilir.
Son olarak 167 / 2. Madde ile ithalat, ihracat ve diğer dış ticaret işlemleri üzerine vergi ve benzeri yükümlülükler dışında ek mali yükümlülükler koymaya ve bunları kaldırmaya Cumhurbaşkanı yetkili kılınıyor.
Eğilmez yazısını şöyle bitiriyor:
“Cumhurbaşkanına verilen yetkiler çok daha geniştir. Burada Cumhurbaşkanı vergi oranlarını değiştirmekten öteye geçmekte ve vergi ve benzeri yükümlülükler dışında ek yükümlülükler (ki bunlar da fon gibi adlar taşısa da vergi etkisi yapan yükümlülüklerdir) koyma ve kaldırma yetkisine sahip kılınmaktadır. Aslında bu yetkinin bakanlar kuruluna bile verilmesi tartışmalıyken tek kişiye verilmesi üstelik Cumhurbaşkanın seçimle değil, atamayla gelecek yardımcılarının da bu yetkiyi belirli hallerde kullanabilmeleri konuyu iyiden iyiye tartışmalı hale getirmektedir”.


1 Nisan 2017 Cumartesi

ÜÇ AYDA KÜÇÜLMEDEN MUCİZEVİ BİR BÜYÜMEYE

ÜÇ AYDA KÜÇÜLMEDEN MUCİZEVİ BİR BÜYÜMEYE
Mustafa Durmuş

31 Mart 2017
TÜİK, 2016 yılının bütününe ait büyüme verilerini açıkladı. Bu verilere göre Türkiye ekonomisi (Ekim-Kasım-Aralık) aylarını kapsayan 4.çeyrekte beklenenin üzerinde, yüzde 3,5 ve böylece de 2016 yılının bütününde de yüzde 2,9 oranında büyümüş.
Ana akım medyada bu durum “Türkiye ekonomisi büyümeye devam ediyor” sözcükleriyle müjdelendi ama hatırlatalım, ekonomi bu yeni hesaplama yöntemine göre 2015 yılında yüzde 6,1 büyütülmüştü. Yani son bir yılda ekonomik büyüme hızı yarı yarıya düşmüş. Kuşkusuz bu düşüşte ekonomik kriz kadar politik krizin de etkisi büyük.
Ekonomideki işsizlik, cari açık, borç stokları, bütçe açığı, gelir bölüşümü gibi bir çok gösterge aleyhte iken ve üstelik de 15 Temmuz sonrasındaki OHAL uygulamaları ve dışarısı ile yaşanan bunca gerilime rağmen ekonominin yüzde 3’ e yakın büyümüş olması nasıl açıklanabilir ?

Yeni hesaplama yöntemi : Sihirli bir dokunuş!
Birkaç ay geriye gitmek gerekiyor. Bilindiği gibi 2016 yılı sonlarından itibaren TÜİK büyüme verilerini yeni bir yöntem ile belirliyor. Bunu yaparken de son derece tartışmalı bir yılı, 2009 yılını baz yılı olarak seçti. Tartışmalıydı, zira bu yılda ekonomi son yılların en kötü performansını sergilemiş ve yüzde - 4,7 oranında küçülmüştü. Böylece bundan sonraki her yıldaki büyüme bu yıldan çok daha yüksek çıkıyor.
Ayrıca TÜİK daha önce inşaat-emlak harcamalarını yatırımlar içinde ve mortgage ödemelerini tasarruflar içinde saymazken, bu yeni hesaplama yöntemiyle bunlar da işin içine dahil edilince, yani bir sihirli dokunuş ile, bir anda ekonomik göstergeler iyileşti. Örneğin tasarruf ve yatırımlar yüzde 10’ar puan artırıldı, dış açık, bütçe açığı, borç rasyoları düşürüldü ve beraberinde ekonomik büyüme hızı, özellikle de 2011 yılından itibaren yüzde 30 ila yüzde 50 arasında yükseldi ve kişi başına düş(mey)en milli gelir de 9,000 dolardan 11,000 dolara çıktı (bu konuyu daha önce de yazmıştım. Ayrıca M. Eğilmez de bir yazısında eski ve yeni seriye göre büyüme verilerini hem tablolaştırmış, hem de grafikle sunmuştu (bak: http://www.mahfiegilmez.com/…/…/kedi-buysa-ciger-nerede.html).

İşte bugün açıklanan büyüme verileri 2016 yılındaki yeni hesaplama yöntemi ile oluşturulmuş büyüme verileri. Bu nedenle de öncelikle bu verileri Türkiye’nin en derin politik krizlerinden birinin yaşandığı geçen yıl sonlarında uygulamaya sokulan bu yöntemin sağlıklılığına ilişkin kısıtlar çerçevesinde ele almak gerekiyor.
Diğer taraftan kullanılan bu yöntem nesnel bir yöntem olarak kabul edilse dahi, TÜİK’in son verilerinde hala bir çok önemli nokta var. Örneğin bu yeni yönteme göre daha önce sunulan veride 3. çeyrek (Temmuz-Ağustos-Eylül) büyümesi yüzde -2,9 olarak açıklanmıştı. Bugünkü açıklamada bu veri revize edilmiş ve yüzde -1,3’e düşürülmüş. Böylece 4. çeyrek de yüzde 3,5 olarak hesaplanınca yılın bütününde ekonomi yüzde 2,9 büyümüş.
Bültene göre (Ekim –Kasım-Aralık) aylarını kapsayan 4.çeyrekte neredeyse tüm büyüme göstergelerinde belirgin bir iyileşme var. Öyle ki özel tüketim harcamaları yüzde 5,7, kamu tüketim harcamaları yüzde 0,8, özel yatırım harcamaları yüzde 2, ihracat yüzde 2,3 ve ithalat yüzde 3,3 artmış.
Yani bu verilere göre ülke ekonomisi darbe girişiminin ardından geçen 3 ay içerisinde kendini toparlamaya başlamış, haneler ekonomiye artan güvenlerinden dolayı tüketim harcamalarını artırmış (oysa parasal genişlemenin etkileri ancak 2017’den itibaren görülebilecektir), devlet harcamalarını ciddi olarak azaltmış (!), çok daha önemlisi, iyileşen yatırım ortamından ötürü olsa gerek, özel yatırımlar ve ihracat belirgin olarak artmış.
Bu gelişmelerin yaşanan bu kadar önemli bir krize ve ardından yaşananlara rağmen sadece 3-5 ay içinde olumluya çevrilmesi normal koşullarda mümkün mü, bilinmez. Hele üç büyük derecelendirme kuruluşunun ard arda ülke notunu yatırım yapılamaz düzeye indirdiği, turizm sektörünün deyim yerindeyse dibe vurduğu, liranın dolar ve avro karşısında çok ciddi değer kaybettiği bir dönemde bunlar gerçekleştiyse bunun bilim dışı bir açıklaması olmalı.
Bülteni incelemeye devam edelim. Yıllık bazda ele alındığında, ekonomideki yüzde 2,9 büyümeye en fazla katkıyı yüzde 7,3 ile devlet (yaptığı harcamalar ile) vermiş (2015 yılında bu yüzde 4,1 idi). İkinci sıradaki katkı özel yatırımcılardan geliyor: Yüzde 3. Ama hatırlatalım, yeni hesaplamada inşaat ve konut harcamaları yatırım sayılıyor. Hanelerin katkısı ise sadece yüzde 2,3 olmuş (2015’te yüzde 5,5 idi). Yani sokaktaki insanın satın alma gücü ve dolayısıyla da tüketimi yarı yarıya azalmış. Diğer taraftan ihracatın katkısı negatif olmuş: Yüzde -2 (2015’te yüzde 4,2). İthalatın katkısı ise artmış : Yüzde 3,9 (2015’te yüzde 1,7 idi).
Asıl sürükleyici kamu sektörü!
Yani yeni hesaplama yöntemine göre bile büyümenin ardındaki asıl sürükleyici güç devlet olmuş. Bunun daha ne kadar sürdürülebilir olduğu konusu bir yana, bütçe açıklarını ve dolayısıyla da borçlanma ihtiyacını artıracağı kesin. İhracatın azalırken, ithalatın artması ise cari açığın artmasının, dolayısıyla da dış finansman ihtiyacının artacağının ve artık dış finansmanın daha zor, daha kısa vadeli ve bir o kadar da, artan ülke riskleri nedeniyle, daha pahalı bir hale geleceğinin habercisi.
TÜİK’in büyüme verilerini başka reel göstergelerle çapraz sorgulatarak değerlendirmek daha doğru olur. Yani diğer reel göstergelerin böyle bir büyümeyi destekliyor olması gerekiyor. İşsizliği ya da gelir bölüşümünü kastetmiyorum. Zira son dönem kapitalist büyüme bunlarda bir iyileşme yapmadan da sağlanabiliyor.
Kastım, sanayi üretimi verileri, elektrik üretimi, birincil enerji tüketimi, karbon dioksit emisyonu, taşınan yolcu ve yük , kargo miktarı, enflasyondan arındırılmış toplam kredi miktarı ve yapı ruhsat ve kullanma izinleri (daha önceki bir yazımızda inşaat yapı ruhsatı ve kullanma izinlerindeki 2016 yılındaki ciddi düşüşü anlatmıştık).
E. Meyerson adlı İsveçli bir bilim insanı, akademisyenin, Türkiye’deki eski ve yeni büyüme hesaplama yöntemlerini ele alarak büyüme analizi yaptığı iki çalışması var. Bunlardan ilkinde yazar yeni seriye göre hesaplamanın nasıl 2010 yılından itibaren büyüme hızını belirgin bir biçimde artırdığını ortaya koyuyor. Yazar bunun kurgusal-sanal bir büyüme olduğunu, gerçek olmadığını, makyajlamadan kaynaklandığını ileri sürüyor (https://erikmeyersson.com/…/constructing-growth-in-new-turk…).

 Meyerson’un ikinci çalışmasında vardığı sonuçlar ise daha çarpıcı (https://erikmeyersson.com/…/will-the-real-real-gdp-in-turk…/):
“Resmi büyüme oranları ile benim hesaplamalarım sonucunda çıkan büyüme oranları arasında ciddi fark var. Öyle ki 3 farklı model altında incelediğimde büyüme oranları resmi büyüme oranlarının yüzde 4.1 puan ile yüzde 7.5 puan altında çıkıyor. Özellikle de üçüncü modele göre, 2010 – 2015 arasında Türkiye ekonomisi durağan kalmış, ortalama sıfır büyümüş".

Son olarak, yeni milli gelir hesaplama yönteminin manipülatif boyutları ve bunun bugün açıklanan büyüme oranları üzerindeki etkileri konusunda Korkut Boratav Hoca’nın bugünkü yazısının okunmasında büyük yarar var. Bu çalışmasında da Korkut Hoca, yeni hesaplama yöntemiyle 2008- 2015 dönemindeki ortalama yıllık büyüme oranının nasıl yüzde 1,77 puan yükseltilerek yüzde 3,83’ten yüzde 5,60’a çıkartıldığını ortaya koyuyor(http://ilerihaber.org/yazar/milli-gelir-revizyonu-arizalidir).

26 Mart 2017 Pazar

VARLIKTAN MI, DARLIKTAN MI?

VARLIKTAN MI, DARLIKTAN MI?

Mustafa Durmuş

26 Mart 2017

Geçtiğimiz günlerde konuşmacı olarak yer aldığım bir panelde bir dinleyici bana şöyle bir soru sordu: “Bu yılki ‘Dünya Mutluluk Endeksi’ araştırmasına göre, Norveçliler 155 ülke insanı arasında, en mutlu insanlar olarak ilk sırada yer alıyorlar. Bu ülke aynı zamanda Dünyanın en büyük varlık fonuna sahip bir ülke. Bu refahın nedeni Varlık Fonu olabilir mi? Türkiye’de kurulan T. Varlık Fonu ile bizler de gelecek 20 - 30 yıl içinde refahımızı bu denli yükseltebilecek miyiz?”

Yeni bir rejimin inşa edilirken çok önemli bir referandum sürecinden geçildiği bugünlerde, özellikle de büyük medya aracılığıyla yayılan bir algı çerçevesinde, T. Varlık Fonu da dâhil, atılan her adımın, hayata geçirilen her alt yapı projesinin ülkeyi süper bir güce ve ülke insanını da eşi benzeri görülmemiş bir ekonomik refah düzeyine eriştireceği inancı yerleştirilmeye çalışılıyor (bazen ipin ucu öyle kaçıyor ki, sosyal medyada örneğin, Dünyanın en büyük otomotiv şirketlerinden birini satın almakta olduğumuz iddiası dahi yayılabiliyor).

Akademi cephesinde de T. Varlık Fonu’nun ülkenin geleceğini kuracak yeni bir büyüme ve kalkınma aracı olduğuna inananların sayısı da az değil.

Dinleyicinin sorusuna dönelim. Norveç’in 10 üzerinden 7,53 ile ilk sırada yer aldığı doğru. Türkiye ise 69. sırada yer bulabiliyor. Ancak Norveç’in ardından sıralanan ve Dünyanın en büyük üç varlık fonuna ev sahipliği yapan Çin ise Türkiye’nin de gerisinde, 79. sırada yer alabiliyor. Keza üçüncü büyük küresel fonun sahibi Kuveyt 39. sırada ve altıncı büyük fona sahip Katar 35. sırada ancak yer bulabiliyorlar (World Happiness Report 2017, John Helliwell, Richard Layard and Jeffrey Sachs) .

Buna karşılık böyle fonları olmayan Danimarka ikinci, İzlanda üçüncü, İsviçre dördüncü ve Finlandiya beşinci sıralara yerleşebilmişler. Yani olayın varlık fonlarıyla doğrudan bir ilişkisi yok. Bu durum büyük ölçüde ekonomik olduğu kadar sosyal refahın da adil bölüşümüyle ilgili bir durum. Örneğin, Türkiye’nin puanını en fazla düşüren şeyler arasında ilk sıralarda özgür yaşam tercihlerinin azalması ve yolsuzluklar yer alıyor.

Zengine ayrı, yoksula ayrı devlet fonları:

Bunlar istatistiklerin bize söyledikleri. Bir de işin teorik açıklaması olmalı. Norveç, Kuveyt ve Singapur örneklerinden görüleceği üzere, zengin ülkelerin kurdukları bu fonların başlıca finansman kaynağını; devletin petrol ve doğal gaz satışından elde ettiği döviz birikimleri, mal ihracatı gelirleri (cari fazlalar), emeklilik fonlarının gelirleri, özelleştirme gelirleri, bütçe fazlaları ve bazı uluslararası finansman araçlarının getirileri oluşturuyor.

Küresel çapta 6,5 trilyon dolarlık bir küresel finansa hükmeden bu fonlar genelde uzun vadeli olarak, uluslararası borsalara (örneğin çok uluslu şirketlerin hisselerini satın alıyorlar), devlet tahvili piyasalarına, madencilik sektörüne, alt yapı projelerine ve emlak sektörüne yatırım yapıyorlar, Dünyada büyük çapta arazi satın alıyorlar. Örnek olarak, 2008 yılı itibariyle Norveç Kamusal Emeklilik Fonu küresel çapta 7,000 firmaya yatırım yaptı.

Bu fonların kuruluş nedenleri arasında ekonomik istikrarın sağlanması ve ulusal ekonomiyi uluslararası meta fiyatlarındaki dalgalanmalara karşı korumak kadar, Norveç örneğinde görüldüğü gibi, gelecek kuşaklar için varlık oluşturmak böylece bu kuşakların da refahını yükseltmek de yer alıyor. Norveç’te mutluluk endeksi değerinin yüksekliğini açıklayan faktörlerden biri işte böyle yeniden bölüştürücü politikalar olabilir.

Diğer yandan T. Varlık Fonu’da dâhil olmak üzere son dönemde az gelişmiş bazı ülkelerin kurduğu fonların yukarıda sıralananlara benzer amaçları var mı? Böylece bu fonlar bir bütün olarak toplumun refahını artırmaya hizmet edebilir mi?
Son yıllarda aralarında Türkiye, Hindistan, Romanya ve Bangladeş’in de bulunduğu az gelişmiş Dünyada kurulan varlık fonlarının böyle bir kuruluş amacı ya da işlevi yok. Zira yukarıda sayılan türden gelir fazlaları olmadığı gibi, tersine çok büyük cari açıkları ya da bütçe açıkları ve büyük çapta dış borç stokları var.

Böylece bu ülkelerde kurulan fonların hem kuruluş nedenleri, hem de yöntemleri farklılaşıyor. Öyle ki ilk grup fonlar içerdeki enflasyonu önlemek, geliri kuşaklar arasında yeniden dağıtmak ve böylece gelecek kuşakların refah artışını güvence altına almak, tasarruf biriktirerek kötü zamanlarda kullanmak gibi amaçlarla harekete ederken; devasa cari açığa ve dış borç stoklarına sahip bulunan ikinci grup ülkelerin fonları ekonomik kriz ve durgunluktan çıkış için, devasa boyuttaki borç stoklarını çevirebilmek için bir araç olarak kuruluyorlar.

Yani finansı dışarıda dağıtmanın tersine dışa bağımlı büyümelerini destekleyebilmek, sürdürebilmek için varlıklarını teminat göstererek dışarıdan finansal kaynak bulmak amacıyla hareket ediyorlar.

Bir başka anlatımla, Türkiye Varlık Fonu da dâhil olmak üzere yeni kurulan bu azgelişmiş ülke fonları ya cari açığı fonlamak ya da ekonomiye gerçek anlamda ne kadar katkı sağladıklarının, ne kadar verimli ya da kârlı olduklarının tam olarak bilinemediği, devam eden ya da yeni yapılacak olan devasa alt yapı ve üst yapı inşaat yatırımlarının finansman ihtiyacını dışarıdan karşılayabilmek için kuruluyorlar.
Türkiye örneğinde olduğu gibi, bu ülkelerin ortak özelliği iç tasarruflarının (hem özel, hem de kamusal tasarruf) çok düşük düzeyde, buna karşılık cari açıklarının çok yüksek olması ve son dönemde bu ülkelerin birikim ve büyüme stratejilerini daha ziyade inşaat ve yüksek kentsel ranta dayalı projelere dayandırmaları.

Örneğin Türkiye’de bu yıl 40 milyar dolarlık bir cari açık bekleniyor. Yüksek ülke riskleri ve düşen ülke notu ve hali hazırdaki çok yüksek dış borç stokları gibi nedenlerden dolayı da özel sektörün dışarıdan kredi bulması giderek zorlaşıyor ya da daha pahalı, dolayısıyla da çevrilemez bir hale geliyor. İşte bu nokta da devletin kurduğu varlık fonu bu sorunu giderebilmek için devreye giriyor. Fonu yönetenler, Fonun her türlü kamusal denetimden ve vergiler dâhil ülkedeki her tür yasadan muaf tutulması nedeniyle de, hesap sorulmaksızın hızlıca hareket etme imkânına sahip oluyorlar.

Böylece, Norveç Fonu’nun sermayeye sağladığı katkıların yanı sıra, gelecek kuşaklara sağladıkları ya da bir bütün olarak ülke ekonomisine kattıklarıyla mutluluk endeksinde ülkeyi yukarı taşıma olayının bizde gerçekleşmesini beklemek hayal. Zira Fon hem bu imkânlara sahip değil, hem bu amaçla kurulmadı, hem de yönetim ve denetim biçimi Norveç fonundaki gibi şeffaf ya da hesap verilebilir değil.

Yeni bir yöntemle eski bir uluslararası iş bölümü:

T. Varlık Fonu’nun kuruluşunu diğer az gelişmiş ülke fonları ile bir arada ele aldığımızda emperyalist kapitalist sistemin bu alanda da yeni bir yöntemle eski iş bölümünü dayattığını görebiliriz: Merkez kapitalist ülkeler finansal fazlalarını satarken, az gelişmişler bu fonların bu kez değişik bir yöntemle yeniden pazarı haline getiriliyorlar.

Böylece bu fonlar dışa bağımlı ekonomiyi daha da bağımlı hale getirerek emperyalist hegemonyanın güçlenmesine hizmet etmeyi sürdürecek.

Ayrıca bu Fon içe dönük bir kaynak tahsisi yapacağından, bozuk kaynak tahsisini daha da bozacak, daha spekülatif bir hale getirecek. Bu Fon’un normal bütçe süreçlerine ve Meclis denetimine tabi olmaması, ilgili bakanlıkların projeleri denetleyememesi ile sonuçlanacağından kaçınılmaz olarak yolsuzluk ve kötüye kullanım olaylarına neden olabilecek (bir yönetim kurulu üyesine 850 bin liralık bir otomobilin tahsisi fonun kaynaklarının nasıl sorumsuzca kullanılabileceğine güzel bir örnek). Şeffaflığın olmaması yüzünden Fonun gelirlerinin nasıl ve nereye harcanacağı belirsizleştirirken, makyajlı projelerin finanse edilmesiyle sonuçlanabilecek.


Bunun ikinci grup ülkeler içindeki en somut örneği ise, maalesef bizim de örnek almaya çalıştığımız ve danışmanlık hizmeti almaya hazırlandığımız Malezya Devlet Fonu (IMRD). Çünkü bu fon ile ilgili küresel çapta yaygın yolsuz iddiaları söz konusu (Reuters, http://www.reuters.com, Mar 20, 2017).

20 Mart 2017 Pazartesi

SAVAŞLAR İÇİN AYRILAN KAYNAĞIN YARISI İLE İNSANLIĞIN TEMEL MADDİ SORUNLARINI ÇÖZMEK MÜMKÜN!

SAVAŞLAR İÇİN AYRILAN KAYNAĞIN YARISI İLE İNSANLIĞIN TEMEL MADDİ SORUNLARINI ÇÖZMEK MÜMKÜN!

Mustafa Durmuş

20 Mart 2017

ABD’de Trump ile birlikte savunma harcamalarında öngörülen 54 milyar dolarlık artış ve bunun ardından Çin ve Rusya’nın da benzer bir artışa gideceklerini açıklaması önümüzdeki sürecin büyük sermaye grupları ve devletler tarafından nasıl öngörüldüğü konusunda bize bir fikir verebilir.

Kısaca Dünyada militarizmin tekrar yükselişe geçtiği ve gelecekteki savaşlar için hazırlık yapıldığı anlaşılıyor.

Küresel çaptaki askeri harcamaların mevcut miktarını ve dağılımını da bilmek,küresel insanlık sorunlarının kaynaklarından birini de anlayabilmek için gerekli.

Küresel askeri harcamalar 2 trilyon dolara yakın!

Küresel çapta yapılan askeri harcamaların tutarı yılda 1,7 trilyon doları buluyor. Bu yılda küresel çapta üretilen 74 trilyon dolarlık hasılanın yüzde 2,3’üne denk düşüyor.

2015 yılında bu harcamaların 600 milyar dolarını (neredeyse Türkiye’nin yıllık milli geliri kadar) yani üçte birinden fazlasını (yüzde 36) tek başına ABD yaparken, ikinci sırada 215 milyar dolar ile (yüzde 13) Çin, üçüncü sırada 87 milyar dolar ile ( yüzde 5) S. Arabistan ve dördüncü sırada 66 milyar dolar ile (yüzde 4) Rusya geliyor.

Bu ülkelerde yoksulluk düzeyi ise deyim yerindeyse diz boyu!

Örneğin kapitalizmin en gelişkin örneği olarak sunulan ABD’de, Nüfus Bürosu’nca yapılan bir araştırmaya göre 45 milyon insan yoksulluk sınırında yaşıyor. Her beş çocuktan biri yoksul. Nüfusun yüzde 13,4’ünün (42 milyon) sağlık sigortası yok, bu nedenle de sağlık hizmetlerinden yararlanamıyor. Yoksulluk nedeniyle birlikte yaşamak zorunda kalan ailelerin oranı yüzde 19’ a yükselirken, 49 milyon insan (yüzde 16) güvenli gıdadan yoksun evlerde yaşıyor. Bu oran ve sayı çocuklarda sırasıyla yüzde 21,6 ve 16 milyon.

Dünya genelinde ise, günümüzde, açlık yüzünden onlarca milyon insan ölüyor. Öyle ki her beş saniyede 10 yaşın altında 1 çocuk, her gün 37,000 insan açlıktan ölüyor ve 7 milyarlık dünya nüfusunun 1 milyarı kalıcı kötü ya da dengesiz beslenme (malnutrition) sorunu yaşıyor.

Dünya Gıda Örgütü’ne göre (FAO), 2011-2013 döneminde toplamda 842 milyon insan, yani dünyadaki her 8 kişiden biri kronik açlık çekiyordu. Yani aktif bir yaşam sürebilmek için gerekli olan gıdaya erişemiyordu.

Azgelişmiş Dünyada ise, örneğin Afrika nüfusunun yüzde 32’si, Okyanusya’nın yüzde 48’i içilebilir nitelikte suya erişemiyor.

Yoksulluk kadın ve kızlar arasında çok daha yaygın. 2007 yılında Dünyada kadınların yüzde 20’si günlük 1.25 doların altında ve yüzde 40’ı 2 doların altında gelir tüketebiliyordu. Genç kadınlar ve kızlarda bu oranlar sırasıyla yüzde 25 ve yüzde 50 civarında.

Askeri harcamaların yarısı insanlığın maddi sorunlarının çözümüne ayrılabilse!

Diğer taraftan CADTM (Committee for the Abolition of Third World Debt) tarafından 2012 yılında yapılan bir çalışmaya göre; Dünyadaki eğitim, sağlık, temiz içme suyu, açlık ve hijyen- sanitasyon gibi yaşam koşullarını etkileyen konulardaki sorunları giderebilmek için toplam 10 yıla ve her yıl harcanabilecek 80 milyar dolara ihtiyaç var.

Bir başka deyimle 800 milyar dolarlık bir bütçe ile yoksulluğun da, açlığın da ya da insani gelişimin önündeki temel sorunların da (tamamen ortadan kaldırılamasa da) büyük ölçüde azaltılabilmesi mümkün.

Bu tutar her yıl savaş için harcanan askeri harcamaların yarısından bile az. Küresel hasılanın ise sadece yüzde 1’i. Yani sistem her yıl üretilen hasılanın yüzde 2’sinden fazlasını savaş için değil de, sadece yüzde 1’ini temel sorunları gidermek için kullansa sorunlar büyük ölçüde hafifleyecek ve insanlık biraz rahat nefes alabilecek.

Ya da her yıl büyük servet sahiplerinin vergi cennetlerine kaçırdıkları servetleri yüzünden az gelişmiş ülkelerin toplayamadığı 200 milyar dolarlık vergi gelirleri ile 4 yılda bu sorun halledilebiliyor.

Dünyadaki servet stoku 257 trilyon dolar ve bunun yarısı Dünya nüfusunun en zengin yüzde 1’ine ait. Bunların servetlerinden alınacak küçük bir servet vergisi dahi sorunu çözebilir.

Ancak sistem buna asla izin vermiyor ve kendiliğinden de izin vermeyecektir. Zaten "bu kadar askeri harcama neden var?" sorusunun yanıtı da "bu kadar yoksul, aç, işsiz neden var?" sorusunun yanıtında saklı.


MOODY’SİN KARARININ SATIR ARALARINI OKUMAK

MOODY’SİN KARARININ SATIR ARALARINI OKUMAK

Mustafa Durmuş

19 Mart 2017
Moody's dün Türkiye'nin notunu “Ba1” seviyesinde sabit tutarken, not görünümünü ‘durağan’dan ‘negatif’e indirdi.

Bu karar büyük medyada ancak sıradan bir üçüncü sayfa haberi olarak yer bulabilirken, yapılan resmi açıklama ‘dış güçlerin tarafgir davranışlarına’ dikkat çekti ve bu kararın Türkiye ekonomisine her hangi bir olumsuz etkisinin olmayacağı ileri sürüldü.

Bu karar üzerinde durulması gerekli bir karar. Çünkü önümüzdeki süreçte Türkiye ekonomisindeki daha da kötüleşmeye neden olabilecek dinamiklere vurgu yapıyor.

Not düşürümü sürüyor!

Bu tür derecelendirme kurumlarının verdiği notların gelişimi ve detayları ekonomideki sıkıntılı gidişatı yansıtıyor aslında. Zira Moody’sin 27 Şubat 2017 tarihli bir raporuna göre Türkiye’nin 1 yıl önce “Baa3” olan ülke kredi notu, 24 Eylül’de bir sıra gerileyerek “Ba1” düzeyine düştü. Son karar ile değiştirilmeyen, korunan not bu not.

Diğer taraftan ülkenin CDS bazlı notu (kredi temerrüt sigortası anlamında) 1 yıl önce “Ba3” iken iki sıra birden gerileyerek “B2” olmuş, yani ülkede riskler arttığından bu riskleri uluslararası piyasalarda sigortalatma maliyetleri yükselmiş. Devlet tahvili bazlı notu ise 1 yıl önce “Ba1” iken, 24 Şubat’ta “Ba3’e “gerilemiş, yani iki sıra birden düşmüş.

Yani Moody’sin dünkü kararı bir süredir ülkeye verilen çeşitli notların düşürülmesi ile uyumlu bir karar.

Kurum, ülke kredi notunu değiştirmemesinin nedenini ise devlete ait iktisadi ve mali göstergelerin göreli olarak daha iyi durumda olmasına ve böylece devletin özel sektörü rahatlatacak kapasiteye (yastıklama) hala sahip olmasına bağlıyor.

Diğer taraftan bu karar, kurumsal erozyon, düşük ekonomik büyüme performansı, giderek artan bütçe açığı, cari açık ve iç kredi hacminde bu yılbaşından bu yana görülen artışlar ve özel sektör dış borçlarının geldiği düzey nedeniyle artan kredi şokları yüzünden, zımni olarak, yeni bir not düşürümünün de gündeme gelebileceğinin işaretlerini veriyor.

Bir başka anlatımla, devletin borç konusundaki göreli sağlamlığının özel sektörün iç ve dış borç temerrüt risklerini kapatmada kullanıldığı bir aşırı finansallaşmaya ya da bir borç krizine dikkat çekiliyor.

Türkiye hiç olmadığı kadar borçlu!

Moody’sin son kararını destekler nitelikte bir başka rapor geçen hafta yayımlandı. “Türkiye’nin borçlarından endişe duymalı mıyız?” başlıklı, Morgan Stanley’in 10 Mart 2017 tarihli Türkiye raporuna göre (Turkey Debt Chartbook: Should We Worry about Turkey’s Debt?), uluslararası yatırım kuruluşlarının Türkiye ile temel endişelerine artık borç göstergeleri de eklenmiş durumda.

Bunlar arasında en önemlileri ise; özel sektörün döviz borçları, devlet borçlarının çevrim oranı, dış borçtaki büyümenin sürdürülebilirliği ve banka kredilerinin geldiği yüksek düzey.

Özellikle de 2008’den bu yana asıl olarak dış borç stoklarındaki artıştan kaynaklı toplam özel sektör borcundaki ciddi artış ve son haftalarda hem para hem de maliye politikasının alışılagelmedik bir biçimde kullanılması Türkiye’ye bakışı etkiliyor.

Biraz detaya girersek, son 14 yılda sağlanan ekonomik büyümenin (buna karşılık artan ekonomik kırılganlığın), bazılarının artan servet zenginliğinin (buna karşılık kitlelerin artan yoksulluğunun ve daha da bozulan gelir bölüşümünün) arkasında, tarihimizin en büyük borçlanma döneminin olduğunu görebiliriz.

Öyle ki 2007 yılından bu yana ülkenin toplam borç / milli gelir oranı 22 baz puan artarak yüzde 106’ya yükseldi. Bu borçların döviz cinsinden olan kısmı yüzde 43’ü buluyor.

Özel sektörün borcu dağları aşıyor!

Bu borçlanma düzeyi diğer yükselen ekonomilerle kıyaslandığında düşük olsa da, bunun nedeni bizde devlet borçlarının göreli olarak hala daha düşük düzeyde olması.

Diğer taraftan özel sektör borçlarının (hem iş alemi hem de hane halkı) milli gelir içindeki payı açısından yüzde 82 ile bu ülkelerin arasında en fazla borçluluğa sahip ülkelerden biriyiz. Öyle ki bu pay 2007’den bu yana yüzde 41 baz puan artmış.

İşte size bir zamanların ekonomik canlılığının, ülkeyi Dünyanın en büyük şantiyesine dönüştüren devasa alt yapı ve üst yapı inşaatlarının, insanların tüketim-refah düzeylerindeki sanal artışın ya da özel sektörün büyüme hikâyesinin ardındaki gerçek neden.

Toplam dış borç stoku 416 milyar doları, yani milli gelirin yüzde 52’sini buluyor. Bu dış borçların yüzde 59’u dolar, yüzde 33’ü avro cinsinden; buna karşılık ihracat gelirlerinin ancak yüzde 43’ü dolar, yüzde 48’i ise avro cinsinden.
Özel sektörün dış borçları milli gelirin 2008’de yüzde 24’ünden, 2016 yılının üçüncü çeyreği itibariyle yüzde 35’e yükseldi. Buna karşılık ülkeye giren bol döviz, döviz rezervlerinde aynı miktarda artışa neden olmadı, üstelik özel sektörün döviz açığı pozisyonunu 137 milyar dolardan 208 milyar dolara fırladı (milli gelirin yüzde 25’i).

Dış denge bozulmaya devam ederken, fonlama biçimi değişiyor!

Cari açığın bu yıl 40 milyar doları bulması bekleniyor. Bu durumda Türkiye’nin önümüzdeki 12 ay için dış kredi, portföy yatırımı, doğrudan yabancı sermaye yatırımı ve net hata noksan kalemi biçiminde 199 milyar dolarlık bir dış finansmana ihtiyacı var.

Diğer taraftan dış borçlanmanın cari açığın finansmanı içindeki rolünün 2007’de ortalama yüzde 52’den son üç yıldır yüzde 33’e gerilemiş olması özel kesimin giderek dışarıdan borç bulmasının zorlaştığını ya da maliyetlerinin daha da arttığını gösteriyor.

2016 yılında gerçekleşen 33 milyarlık cari açığın asıl fonlayıcısının (11 milyar dolar) net hata ve noksan kaleminde gösterilen kaynağı belli olmayan (!) para olması ve borsa ve hazine bonolarına gelen portföy yatırımlarının yükselişe geçmesi, Türkiye’nin uluslararası yatırımcılar için riski yüksek bir ülke olarak algılandığını gösteriyor. Bu tür bir finansman hem yüksek maliyetlidir, hem kriz yaratıcıdır, hem de uzun vadede sürdürülebilir değildir.

Bu arada Türkiye’nin borç servisi rasyosu (yani borç anapara taksiti ve faiz ödemelerinden oluşan rasyo) yüzde 14 oldu. Bu oran 2003 yılında sadece yüzde 6,7 idi ve aynı yıl faiz oranları bugünkünün çok altındaydı. Bu veriler de Türkiye’nin giderek artan dış borç taksiti ve faizi ödemesiyle daha da yoksullaştığını anlatıyor.

Bankalar KGF garantisiyle para satıyor!

Bankacılık sektörü borçlarının yüzde 51’inin döviz cinsinden olması ve bu borçları asıl olarak yerli firmalara dövizli kredi olarak kullandırıyor olması, bu şirketlerin borç geri ödeyememeleri halinde bankacılık sektörünün de potaya girmesiyle sonuçlanacak.

Diğer taraftan 2017 başından bu yana uygulamaya konulan ve 250 milyar liralık plasman imkanı sunan Kredi Garanti Fonu ile özel sektöre verilen lira cinsinden kredilerde ciddi bir artış gözlemleniyor.

Bu krediler geri ödenmediğinde ortaya çıkacak olan zararın Hazinenin (dolayısıyla hepimizin) zararı olarak toplumsallaştırılacağı açık. 

Nitekim elde kalan bu son imkâna yüklenilmekte olduğu görülüyor. Yani borçlanma açısından devletin göreli olarak daha iyi durumda olması sermayenin gözlerini bu alana dikmesine neden oluyor ve son dönem politikalarıyla devlet sadece vergi-prim afları ya da köprü ve tünellerde olduğu gibi yolcu geçişi garantisi biçiminde değil, ihracatçıların borçlarında kur sabitlemesi ve “koşullu yükümlülükler” başta olmak üzere özel sektörün dış kredi riski ya da esnafın bankalardan sağlayacağı lira cinsinden kredilere sağlanan KGF garantisi biçiminde de özel sektörün riskini üstleniyor.

Öyle ki TCMB’nin son enflasyon raporuna göre özel sektörün döviz açık pozisyonunun 31 milyar dolarlık kısmı kamu özel ortaklığı konusunda devletin verdiği garantilerle karşılandı.

Böylece son yıllara kadar uygulanan mali disiplin sayesinde yüzde 9 baz puan düşürülen kamu borcu / milli gelir rasyosu sermayenin iştahını kabarttı. Ekonomik ve siyasal kriz ortamında, siyasal iktidar bloku da kendi geleceği açısından bu imkânı bu kesime kullandırtmakta sakınca görmüyor.

Bunun sonucunda devletin, borcu borçla çevirme oranı da giderek artmaya başladı. Öyle ki son 10 yılda ortalama yüzde 85 düzeyinde olan iç borç çevrim oranının 2017 yılında yüzde 98’e yükselmesi bekleniyor. Hazine Müsteşarlığı’nın öngörülerine göre bu yılın Ocak-Mayıs 2017 döneminde iç borç çevrim oranı yüzde 106 olacak.

Yani yeterli büyüyememe, yüksek işsizlik, artan yoksulluk yüksek enflasyon, daha bozuk gelir ve servet bölüşümü, artan cari açıklar gibi reel kriz göstergelerinin daha da kötüleşmesinin yanı sıra, artık sürdürülemez düzeyde hane halkı borçları, özel sektör borçları (özellikle de dış borçlar) ve son kertede özel sektörün riskini ve zararını sosyalleştiren uygulamalarla artan devlet borçları gerçeğiyle karşı karşıyayız.