6 Temmuz 2023 Perşembe

Memur maaş zamları

 

Temmuz memur maaş zamları ve emekçi hakları ilişkisi

Mustafa Durmuş

7 Temmuz 2023

Bu hafta ülkede ve Meclis’te ekonomi gündemi oldukça yoğundu. Malum bir yandan ek vergiler, bazı vergilerin oranlarındaki artışlar ve borçlanma yetkisini artıran düzenleme yasalaşırken, diğer yandan da on milyonlarca memur ve memur emeklisi, işçi ve esnaf emeklisini ilgilendiren Temmuz-Aralık dönemi maaş ve ücret zamları belirlenecek.

TÜİK bildiğiniz gibi…

Bunun için de her zamanki gibi TÜİK’in enflasyon rakamlarını açıklaması beklendi. TÜİK bunu iki gün gecikmeli olarak yaptı ve Haziran ayı için aylık enflasyonunu yüzde 3,92; yıllık enflasyonu yüzde 38,21 ve 6 aylık enflasyonu yüzde 19,77 olarak açıkladı. (1)

Buna karşılık bağımsız iktisatçı araştırmacıların oluşturduğu ENAG’ın enflasyon rakamları TÜİK’in rakamlarının 2,5 katı civarında. Sırasıyla: Yüzde 8,54; yüzde 108,58 ve yüzde 50,3. İstanbul Ticaret Odası ise İstanbul için aylık enflasyon oranını (İstanbul Ücretliler Geçinme İndeksi) yüzde 3,46 ve yıllık olarak yüzde 55,19 olarak açıkladı. (2)

Şimdi bunca rakamın arasında kaybolmadan söylenebilecek ilk şey, TÜİK’in bildiğini okumaya devam ettiği ve enflasyonu düşük gösterme çabasını sürdürdüğü.  

Öyle ki memur ve memur/işçi emeklilerinin maaşlarına yapılacak zamlar için esas teşkil eden altı aylık tüketici fiyat enflasyonu açısından ENAG’ın rakamı TÜİK’in rakamının 2,56 katı büyüklüğünde.  Bu da emekçilerin hak ettiklerinden daha az zam almasına ve enflasyon karşısında ezilmeye devam etmelerine neden olacak.

Ayrıca aylık enflasyonun Haziran’da tekrar yükselişe geçmiş olması ve döviz kurundaki artışların sürmesi, enflasyonun Temmuz’dan sonra resmi olarak da yukarı çıkacağının birer göstergeleri.

Enflasyon ve hayat pahalılığı aynı şey değil

Kaldı ki sözü edilen bu enflasyon “manşet enflasyon”, yani manşete çıkan enflasyon. Öyle ki çarşıda, pazarda, mağazalarda her şeyin fiyatı manşette yer aldığı gibi ortalama yüzde 38 artmadı, çok daha fazla arttı. Yüzde 300’lere varan artışlar söz konusu. Temel gıdada, ev kiralarında, ulaştırma ve enerjide, otel ve konaklamada fiyatlar manşet enflasyonunun çok çok üstünde seyrediyor.

Yani enflasyon verileri (ister resmi, ister gayri resmi), hayatın ne denli pahalı olduğu gerçeğini ya da insanlarımızın artık derin bir “yaşam maliyeti krizi” ve yoksulluk içinde olduğu gerçeğini yeterince yansıtmıyor.

Enflasyon cephesinde bunlar olurken, gelirler cephesinde durum nedir? Ülkedeki gelir dağılımı adaletsizliğinin geldiği boyutlar ortada. Bunu TÜİK dahi gizleyemiyor. Ayrıca Haziran ayında dört kişilik bir ailenin sadece aylık gıda harcamasını gösteren “Açlık Sınırı” 10,373 TL ve gıda ve diğer temel harcamalarla birlikte oluşturulan “Yoksulluk Sınırı” 33,789 TL oldu. (3)

Memurlara yapılacak zam gerçek enflasyonun çok gerisinde

Bu gerçekler ortada iken dünkü torba yasa ile vergileri artıran bazı düzenlemelerin yanı sıra, 7 Temmuz’da Meclis’te görüşülmesine başlanacak olan, memur maaşlarına, memur ve işçi ve esnaf emeklilerine yapılacak olan zamları içeren bir yasa teklifi var.

Bu teklife göre (refah payı katkısından söz edilmiyor); memurlara seyyanen 8,077 TL ve yüzde 17,55 zam verilecek. Memur emeklilerine seyyanen zam yok, maaş artışı sadece yüzde 17,55’te kalacak. SSK ve BAĞ-KUR emeklilerine yapılacak olan zam ise yüzde 19,77 olacak. Muhtemelen bu teklif kabul edildikten sonra Cumhurbaşkanı daha önce yaptığı gibi bir jestle küçük çapta bir artış daha yapacak.

Artan hayat pahalılığının karşısında bu zamlar emekçiler için çok komik düzeyde kalacağı gibi, emeklilere seyyanen ücret zammı verilmemesi sistemin emeklileri kendisine bir yük gibi gördüğünün bir kanıtı.

Neo liberalizm tam gaz sürecek

Bu zam düzenlemesinin arka plan felsefesini Bakan Şimşek bir twitinde şöyle özetliyor aslında:

“Programımızın üç temel bileşeni var: Mali disiplinin yeniden tesis edilmesi; yani deprem etkisi hariç, bütçe açığının Maastricht kriterleri ile uyumlu bir seviyeye çekilmesi. Enflasyonun orta vadede tek haneye düşürülmesi için kademeli parasal sıkılaştırma ve enflasyon hedefi ile uyumlu gelirler politikası.  Makro finansal istikrarı ve diğer tüm kazanımları kalıcı hale getirecek yapısal reformlar.” (4)

Yani Bakan Şimşek, neo liberal kemer sıkma politikalarını tam gaz uygulamaya yeniden başlayacaklarının müjdesini (!) veriyor. Nitekim dün yasalaşan torba yasa teklifi ile (gerçek bir servet vergisi gündeme getirilmezken), daha çok da otomobil sahibi orta sınıfı ilgilendiren Motorlu Taşıtlar Vergisi bu yıl iki kat ödenecek.

Şirketlere verilen asgari ücret desteği ayda işçi başına 500 TL’ye yükseltilirken, Kurumlar Vergisi istisna ve muafiyetlerinde her hangi bir daralma yapılmadı, sadece bu verginin oranları yüzde 5 puan artırılarak yüzde 25-30’a yükseltildi.

Ortaya çıkan devasa bütçe açıkları yüzünden, Cumhurbaşkanına kamu idareleri bütçelerinin ilgili tertiplerine “ödenek ekleme yetkisi” verildi (yani bir tür ek bütçe söz konusu). Keza bu yılki Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu kapsamında belirlenen net borç kullanımı tutarının üç kat artırılabilmesi için Cumhurbaşkanına yetki verildi. (5)

Özetle, Temmuz zamlarıyla yapılacak olan maaş ve ücret artışları; yükselmekte olan enflasyonla, yeni vergilerle ve vergi artışlarıyla ve borçlanma limitinin yaklaşık 2,2 trilyon TL’ye yükseltilmesiyle emekçilerden geri alınacak. İktidar daha fazla vergi alırken, aynı zamanda giderek daha fazla da içeriden borçlanmaya çalışacak.

Halkımız memnun mu?

Bu zamları halkımızın azımsanamayacak bir kısmı memnuniyetle karşılayacaktır. Çünkü gerçek enflasyonun, gelir adaletsizliklerinin farkında olmayan bu kesimler yeterli düzeydeki ücret/maaş artışlarını, insan onuruna yaraşır bir gelire sahip olmayı, temel bir insanlık hakkı ya da yurttaşlık hakkı olarak görme bilincine de sahip değiller. Onlar yapılan zamları muktedirin kendilerine lütuf ettiği adeta bir tür bağış gibi görüyorlar. Onun içinde hallerine şükrediyorlar.

Bu durum, ülkedeki işçi ve emekçi sınıfların, çeşitli nedenlerle, sahip olmaları gereken sınıf bilincinden onlarca yıldır mahrum olmalarının, ekonomik hak ve örgütlenme özgürlükleriyle demokrasi arasında bağ kurmakta zorlanmalarının, bu yüzden de örgütlü bir mücadele içine girmemelerinin kaçınılmaz bir sonucu.

Nitekim ITUC’un Haziran sonunda yayımlanan raporunda Türkiye’nin dünyada işçi hakları ve özgürlüklerinin en fazla ihlal edildiği 10 ülke arasında yer alması şaşırtıcı değil. Bu raporda işçi hakları ve özgürlüklerinin ihlali şu başlıklarla ele alınıyor:

“Grev hakkının kriminalize edilmesi, toplu pazarlıkların aşındırılması, sendikalaşmanın engellenmesi, işçilerin adil bir yargıya başvurmalarının zorlaştırılması, işçi sendikalarının yasal olarak kabul edilmemesi, işçilerin örgütlenme, toplanma ve açıklama yapma haklarının engellenmesi, işçilere iş yerinde şiddet uygulanması, sendikacıların gözaltına alınması, tutuklanması hatta öldürülmesi”. (6)

Bu ihlalleri en fazla yapan 10 ülke şöyle sıralanıyor: Bangladeş, Belarus, Ekvator, Mısır, Eswatini, Guatemala, Myanmar, Tunus, Filipinler ve Türkiye.

Türkiye’nin puanı 5,0

Endekste sıralanan ülkelerin puanları 1,0 ile 5,0+ arasında değişiyor. 5,0+ sadece askeri yönetimler altındaki en kötü durumu anlatıyor. Türkiye’nin içinde yer aldığı grubu tanımlayan 5,0 puansa askeri yönetimler dışında işçilerin çalışabileceği en kötü koşulları içeren otoriter ülke statüsünü anlatıyor (no guarantee of righs).

Rapora göre böyle ülkelerde işçi hakları kâğıt üzerinde mevcuttur, hatta yandaş sendikaların üye sayısı oldukça fazladır ama gerçekte işçiler bu hak ve özgürlüklerini kullanmaktan yoksundurlar.

Raporda, Türkiye’de en çok ihlal edilen işçi haklarının “yasal grevlere izin verilmemesi”, “sendikacıların ve (Şebnem Korur Fincancı örneğinde olduğu gibi) emek-meslek örgütü yöneticilerinin tutuklanması” ve “sendikalara sistematik baskı uygulanması” olduğu ileri sürülüyor.

Sonuç olarak

İşçilerin, memurların ve emeklilerin ülkede bir süredir yaşanmakta olan gelir dağılımı adaletsizliği, mülksüzleştirme ve yoksullaştırma politikalarının yol açtığı sorunlara ilave olarak yaşadıkları yüksek enflasyon ve hayat pahalılığına karşı daha yüksek ücret zammı istemeleri son derece haklı ve yerinde bir tutumdur.

Ancak emekçiler bunu yaparken, bir yandan bu zamların ya da iyileştirmelerin etkisinin geçici olacağının ve kısa bir süre sonra daha yüksek enflasyon ve vergi artışları biçimindeki kemer sıkma politikalarıyla bunların geri alınacağının bilincinde olmaları ve ona göre hareket etmeleri gerekiyor.

Bir başka anlatımla, mücadelelerini sadece ekonomik durumlarını iyileştirme, ekonomik hak elde etme mücadelesi ile sınırlı tutmamalılar zira kapitalizm bu hakları her seferinden geri alma becerisini gösteriyor. Nitekim son bir yılda ülkede asgari ücrete yapılan yüzde 80 civarında zamma rağmen ücretli emekçilerin durumunun daha da kötüleşmesi bunun bir kanıtı.

Bu nedenle de işçiler, emekçiler ve emekliler kendi sınıf sendikalarında örgütlenmeli, başta grevle desteklenen toplu sözleşme hakları olmak üzere işçi haklarına ve özgürlüklerine sahip çıkmalıdır.

Ayrıca ekonomik mücadelelerini demokrasi ve barış mücadelesi ile birlikte yürütmelidirler. Çünkü ancak barış içindeki bir toplumda ve demokrasi altında işçi hakları ve özgürlükleri teminat altında olabilir.

Dip notlar:

(1)    TÜİK, Tüketici Fiyat Endeksi, Haziran 2023, https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=T%C3%BCketici-Fiyat-Endeksi-Haziran-2023 (5 Temmuz 2023).

(2)    ENAGrup Tüketici Fiyat Endeksi (E-TÜFE) Haziran 2023, https://enagrup.org/bulten/b230603.pdf (3 Temmuz 2023), https://ito.org.tr/documents/istatistik_genel_tablo_dokumanlari/basin_bulteni_haziran_2023.pdf (1 Temmuz 2023).

(3)    https://www.turkis.org.tr/turk-is-haziran-2023-aclik-ve-yoksulluk-siniri (27 Haziran 2023).

(4)    https://twitter.com/memetsimsek/status/1676842378009640961 (6 July 2023).

(5)    6/27/2023 Tarihinde Meydana Gelen Depremlerin Yol Açtığı Ekonomik Kayıpların Telafisi İçin Ek Motorlu Taşıtlar Vergisi İhdası ile Bazı Kanunlarda ve 375 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi.

     (6)  International Trade Union Confederation, 2023 ITUC  Global Rights Index-The world’s worst countries for workers, https://www.ituc-csi.org/2023-global-rights-index (30 June 2023). 

3 Temmuz 2023 Pazartesi

Anne Krueger ve Türkiye ekonomisi

 

Eski IMF yöneticisi A. Krueger’den Türkiye ekonomisine ilişkin önemli tespitler

Mustafa Durmuş

4 Temmuz 2023


Dünya Bankası eski baş ekonomisti ve IMF eski yöneticisi Prof. Anne Krueger 27 Haziran’da Türkiye ekonomisinin durumunu anlatan önemli bir makale kaleme aldı. (1)

Makalesinde, “her ne kadar Erdoğan’ın tekrar Cumhurbaşkanı seçilmesi bir başarı gibi görülse de, bu seçim zaferinin kısa süreceğini zira ekonominin çok ciddi bir çöküşün eşiğinde olduğunu” ileri sürüyor.

“AB çıpası ortadan kalkınca”

AKP iktidarının, 2010 yılına kadar uyguladığı Avrupa Birliği’ne üyelik süreci ile uyumlu politikaların ülkeye bol miktarda yabancı kaynak getirdiğini ve bunun önemli bir ekonomik büyüme yarattığını, ancak daha sonra üyelik sürecinin aksamaya uğraması ile birlikte, iktidarın giderek Batıdan koptuğunu ve İslamcı tabanı da arkasına alarak popülist otoriterliğe yöneldiğini, bunun da ülke ekonomisinin Batıdan ihtiyaç duyduğu finansal kaynağa erişimde ciddi sorunlar oluşturduğunu” söylüyor.

Krueger, “yüksek cari açığın finanse edilebilmesinin zorlaştığının, döviz kurunu baskılamak için gündeme getirilen Kur Korumalı Mevduat (KKM) hesaplarının büyüklüğünün GSYH’nin yedide biri düzeyine (125 milyar dolar) eriştiğinin, ancak bu hesap sahiplerine  ödenen kur farklarının önemli miktarlara ulaştığının, ayrıca uygulanan seçim ekonomisi sırasında aşırı kamusal harcamalar/destekler biçiminde yürütülen popülist politikaların ve yaşanan büyük büyük çaptaki depremin neden olduğu bütçe açıklarının iktidarı çok zorlayacağının” altını çiziyor.

Nitekim iktisatçı A. Aktaş’ın KKM’nin Hazine ve Merkez Bankası tarafından karşılanmak üzere kur farkı yükünün Haziran ayında 166 milyar TL ile 192 milyar TL arasında bir düzeye ulaşabileceğini öngören hesaplaması (2) Krueger’in endişesini doğruluyor.

Öyle ki KKM, neden olduğu toplumsal maliyetin ötesinde, ekonomiyi yöneten iki önemli kurum olan Hazine ve Merkez Bankası’nın da içini boşaltacak gibi görünüyor.

“Körfez ülkelerinin mali desteği sayesinde”

Krueger’in önemli tespitlerinden bir diğeri de, “Mayıs ayında yapılan seçimlere kadar ülkede bir döviz krizinin patlak vermemesinin tek nedeninin Erdoğan'ın başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkelerinden mali destek almayı başarmış olması” (Krueger’in bu süreçte Rusya’nın Türkiye’ye sağladığı mali destekten söz etmemesi çok ilginç).

Yani Erdoğan Türkiye’nin jeopolitik konumundan yararlanarak, Mayıs’taki seçimlere kadar ciddi boyutlarda kamusal harcama yapabildi. Ama şimdi bunun faturası önüne geldi.

Eğer bugüne kadar destek veren ülkeler Türkiye’ye olan bu desteklerini sürdürmezlerse ya da uluslararası finans piyasalarının gerekli gördüğü MB faiz oranlarının yükseltilmesi, liranın daha da değer kaybetmesine izin verilmesi (devalüasyon) ve gerçekçi bir bütçenin (kemer sıkma bütçesi) kabul edilmesi dâhil olmak üzere ciddi ekonomik reformlar (!) yapılmazsa,  “ülke uluslararası para ve sermaye piyasalarına erişimini kaybedecek ve ekonomik görünümü felakete dönüşecektir”.

Kısaca Krueger’e göre, bu iki koşuldan ez az biri gerçekleşmezse ülke uluslararası piyasalardan borçlanamayacak, bu da onu kaçınılmaz olarak krize sokacaktır. Şimşek ve Erkan’ın ekonomi yönetiminin başına getirilmelerini ise Batılı finans piyasaları ile bu köprünün yeniden kurulması, dolayısıyla da ülkenin uluslararası finans piyasalarına yeniden erişebilmesine yönelik bir çaba olarak değerlendiriyor.

Carstens’den “kararlı ve rasyonel politika” çağrısı

Nitekim Uluslararası Merkez Bankası gibi değerlendirilen BIS’nin Genel Direktörü A. Carstens, bankanın bu yılki genel kurulunda yaptığı açış konuşmasında (özgün olarak Türkiye’den söz etmese de): 

“Küresel ekonominin kritik bir dönemeçte olduğunun, on yıllardır ilk kez enflasyon ve finansal istikrarsızlıkların birlikte görüldüğünün, saplantılı bir şekilde kısa vadeli büyüme peşinde koşmanın zamanının geçtiğinin,  para politikasının artık fiyat istikrarını sağlamaya yönelik olarak kullanılması ve maliye politikasının konsolide edilmesi zorunluluğunun, sonuç olarak kararlı ve rasyonel politikalara dönülmesi gerekliliğinin” (3) altı çiziliyor.

Diğer yandan, Krueger anılan makalesinde, her ne kadar  “ekonomik reformlar” olarak adlandırdığı önlemlerin ülke emekçileri açısından “kemer sıkma” anlamına gelebileceğini üstü kapalı olarak söylese de,  bu toplumsal maliyetlerin neler olduğunu açıklamıyor (aslında bu kendisinden beklenebilen bir şey de değil).

Dışardaki parasal sıkılaştırma ve içerdeki yerel seçimler es geçilmiş

Ayrıca, Türkiye ekonomisini zorlayacak olan diğer iki nesnel faktörden söz etmiyor. Bunlardan ilki dışarıda devam eden parasal sıkılaştırma politikaları. Krueger makalesinde daha ziyade dış kaynak girişini “dost ülkelerin desteklerini sürdürüp sürdürmeyeceğine” ya da “rejimin Batı ile ilişkilerini restore edip edemeyeceği” ne bağlıyor.

Oysa dışarıda Merkez Bankaları hala faizleri artırmayı sürdürüyor. Bu da paranın dışarıda kalması için bir neden oluşturuyor. Bunu kırabilmek için ekonomi yönetimi TL cinsinden yatırım araçlarının getirisini (faizini) yükseltecek işler yapmak zorunda. Bu da (Erdoğan istese de istemese de) faizler yükseltilmeye devam edecek demektir.

Faiz artışlarının kuşkusuz ekonomiyi resesyona sokmak, işsizliği, yoksulluğu ve şirket iflaslarını artırmak gibi önemli ekonomik (ve muhtemelen siyasal) sonuçları olacaktır.

Keza Krueger önümüzdeki yıl Mart ayında yapılacak olan yerel yönetimler seçimlerinden hiç söz etmiyor ki bu seçimler ülke için çok önemli. Çünkü iktidar bloku bir süredir inşa etmekte olduğu baskıcı, otoriter rejimin son tuğlasını bu seçimlerde koymak istiyor. Bu yüzden de özellikle de İstanbul, Ankara, Adana gibi büyükşehirlere çok asılacaktır. 

Sonuç olarak

Bu seçimlerin iktidar bloku tarafından mutlaka kazanılması gerekliliği, en azından bu seçimlere kadar, uluslararası piyasaların talep ettiği kemer sıkma ve parasal sıkılaştırma politikalarının tam olarak uygulanamayacağının bir göstergesi.

Kaldı ki Erdoğan’ın önceki seçimler sırasında en önemli propaganda malzemesini oluşturan “Nas” söylemi faiz artışlarını değil, tersine faiz indirimlerini gerekli kılıyor. Dolayısıyla ekonomik istikrarın ve yabancı kaynak girişlerinin gerektirdikleri ile Erdoğan’ın söylemleri bu noktada birbiriyle çelişiyor.

“Bu çelişkinin ciddi bir çatışmaya dönüşmesi önlenebilir mi”, tabiri caiz ise  “köprüden geçene kadar ayıya dayı denilebilir mi”  ya da “Erdoğan, Şimşek ve Erkan’ın faiz artırma yönündeki taleplerine daha ne kadar dayanabilir” gibi sorular yakıcı biçimde hala ortada duruyor.

Son söz olarak, her ne kadar AKP son seçimleri almış olsa da, bu seçimlerin az sayıda oy farklıyla alındığı ve ülkedeki memnuniyetsizliğin temel kaynağı olan ciddi ekonomik sorunların (başta işsizlik, yoksulluk, yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı olmak üzere) hala devam ettiği unutulmamalı.

İktidar bloku ister istemez  “kemer sıkma politikaları” ile seçimlere kadar ihtiyaç duyulan “popülist politikalar” arasında denge oluşturmak ya da bir ince ayar yapmak zorunda. Ancak hem dışarıdaki hem de içerideki nesnel ekonomik koşullar Mart’taki seçimlere kadar böyle bir dengenin sağlanabilmesinin zor olduğunu gösteriyor.

Dip notlar:

(1)    https://www.project-syndicate.org/commentary/erdogan-turkey-faces-post-election-economic-reckoning-by-anne-o-krueger-2023-06 (27 June 2023).

(2)    https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/kkmde-haziranin-kur-farki-yuku-inanilmaz (3 Temmuz 2023).

(3)    https://www.bis.org/speeches/sp230625.htm (25 June 2023).


1 Temmuz 2023 Cumartesi

Oyunu kurallarına göre oynamak

 

“Oyunu kurallarına göre oynamak”, en azından bir süreliğine…

Mustafa Durmuş

2 Temmuz 2023


Türkiye’de siyasal iktidar bir yandan yüzünü (Körfez ülkeleri ile yeniden kurulan ilişkilerin yanı sıra) yeni soğuk savaş dönemi dünyasında Rusya ve Çin’den oluşan Doğuya döndürdü. Diğer yandan, içinde bulunduğu derin ekonomik krizden çıkabilmek, dış borçlarını çevirebilmek ve kapıdaki döviz krizini öteleyebilmek için de (en azından 2024 yılında yapılacak olan yerel yönetimler seçimleri sonrasına) Batıdan gelecek büyük boyuttaki sıcak paraya ihtiyacı var.

Kuşkusuz her iki kutup da küreselleşmiş kapitalizmin içinde yer alıyor ve öz itibarıyla birbirinden farklı değil. Ancak liberal demokratik hak ve özgürlüklerin kullanımı, insan haklarına yaklaşım ve ekonomik özgürlükler bağlamında bu iki kutup arasında küçümsenemeyecek farklılıklar var. Örneğin Batıda gelir ve servet dağılımı eşitsizlikleri çok daha fazladır ama siyasal iktidarı arkasına almış bazı gangster sermayedarların ya da politikacıların başkalarının malına, mülküne yasa dışı yöntemlerle çöktüğüne pek rastlanmaz.

Kısaca, fiili olarak, demokratik hakların kullanımı, insan hakları, özgürlükler ve ekonomik hak ve özgürlükler bağlamında Türkiye (özellikle de 2018 yılından bu yana), Rusya ve Çin’in içinde yer aldığı kutba daha yakın gibi duruyor.

Diğer yandan, ülkenin bu ikircikli durumu onu Batı kaynaklı sermayeyi ülkeye çekme konusunda dezavantajlı bir duruma sokuyor. Ülkede bir süredir yaşanmakta olan ekonomik krizin yanı sıra, ülkeyi yöneten iktidar blokunun Batı karşıtı söylemleri ve genel olarak ekonomik ve siyasal özgürlükler karşısındaki tutumları (hukukun üstünlüğü kuralına ters düşen)  yabancı sermaye üzerinde caydırıcı bir etki yaratıyor. Gelen sermaye de ya konut alımı ya da yüksek faiz getirisi gibi spekülatif diğer yatırım fırsatlarından yararlanmak için geliyor.

Oysa Türkiye’nin de bir parçasını oluşturduğu “neo liberalizm” olarak adlandırılan günümüz kapitalizminin olmazsa olmaz üç ayağı var: “Serbestleştirme”, “deregülasyon” ve “özelleştirmeler”. Bunların hayata geçebilmesi için de “mali disiplin” ve “merkez bankası bağımsızlığı” gibi koşulların sağlanması lazım. Tüm bunların genel olarak  (burjuva) hukukunun üstünlüğü siyasal çerçevesi altında güvence altına alınması gerekiyor.

Oyun kurallarına göre oynanmalı

Bu yüzden de kapitalist sistem içinde neo liberal bir sermaye birikimi stratejisi uygulayan ülkelerden bu kurallara eksiksiz uymaları bekleniyor. Bu yapılmadığı takdirde, özellikle de finansman açısından dışa bağımlı az gelişmiş ülkelerin dışarıdan fon temin edebilmeleri ya da uzun vadeli yatırım yapan yatırımcı bulmaları zorlaşıyor.

Yani hem hukukun üstünlüğü kuralını çiğneyerek hem merkez bankasının bağımsızlığını yok ederek ve sermaye kontrolü uygulayarak hem de mali disiplinden vazgeçerek neo liberalizme sadık kalınamıyor. Bu da normal koşullar altında, yabancı sermayeye güven verilemediği ve istikrarlı bir ekonomik kazanç sunulamadığı için, kapitalist merkezlerden kaynaklı finansmana yeterince erişilemeyeceği anlamına geliyor.

Böylece, Türkiye ekonomisi gibi yapısal olarak dışa bağımlı, cari açığı yüzde 6 civarında seyreden bir ekonominin içinde bulunduğu durumdan kurtulabilmesi için (eğer IMF kapısına gidilmeyecekse) ya bu kurallara uyması ya da Rusya, Çin ve Körfez ülkeleri devletleri ve sermaye gruplarına yaslanması gerekiyor.

Türkiye’deki iktidar bloku, jeopolitik gelişmeleri de dikkate alarak,  özellikle de 2016 yılından bu yana  (ikircikli de olsa), tercihini ikinci seçenekten yana yapmış gibi görünüyor.

Ancak bu da ülkeyi krizlerinden çıkarmaya yetmeyince, bu kez yeniden “faiz lobileri” diye adlandırılan neo liberalizmin mabetlerine dönüyor ve oralardan yardım istiyor. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve Merkez Bankası’nın yeni Başkanı Hafize G. Erkan bu odaklara ulaşabilen insanlar. Onlardan beklenen de buralardaki paraların bir kısmının ülkeye akmasını sağlamak.

“Parayı kontrol eden dünyayı kontrol eder”

Bunun için de ekonominin yeni yönetimi, öncelikle MB politika faizini yüzde 15’e yükseltti ve faizdeki artış faiz oranı en az yüzde 25 olana kadar devam edecek gibi görünüyor. Buna karşılık döviz kurundaki artış da hızlandı ve örneğin doların kuru birkaç gün içinde 26 TL’yi geçti.

Diğer yandan, oyunu kurallarına göre oynamanın da ağır bir bedeli de olacaktır. Öyle ki bundan böyle Türkiye ekonomisi, ülkedeki kilit noktalardaki temsilcileri üzerinden, paranın merkezleri olan City of London ve Wall Street’in yani uluslararası finans kapitalin kontrolünde ve hizmetinde yürüyecektir. Zira bir zamanların ünlü politikacısı Kissinger’in dediği gibi, “parayı kontrol eden dünyayı kontrol eder !” (1)

Ülkenin demokrasi karnesi zayıflarla dolu

Kısaca, yeni ekonomi yönetiminden beklenenin gerçekleşebilmesi için ekonominin ciddi anlamda serbestleştirilirken, aynı zamanda en temel burjuva hukukunun kurallarına (hukukun üstünlüğü gibi) saygılı olunması ve uygulamalarda da şeffaflık gerekiyor.

Oysa ülkedeki mevcut durum bu kurallarla uyumlu değil. Öncelikle (siyasal hak ve özgürlüklerden başlarsak), Freedom House’nin bu yılki dünyada özgürlüklerin durumunu anlatan raporunda gösterildiği gibi, Türkiye toplam 100 puan üzerinden sadece 32 puana sahip olduğundan  “özgür olmayan”  bir ülke olarak nitelendiriliyor. Ülke politik haklar açısından 40 puan üzerinden sadece 16 puana ve sivil özgürlüklerde (ifade özgürlüğü ve yasalar önünde eşitlik ve basın özgürlüğü gibi) 60 puan üzerinden sadece 16 puana sahip. (2)

“Ekonomik Özgürlükler Endeksi”

Bu tablo ekonomik özgürlüklere ilişkin verilerle daha da kötüleşiyor. Öyle ki The Heritage Foundation tarafından hazırlanan “Ekonomik Özgürlükler Endeksi” ne göre Türkiye giderek “büyük ölçüde ekonomik özgürlüklere sahip olmayan” bir ülke konumuna düştü.

“Ekonomik özgürlüklere sahip olmayan” bir ülke!

Ekonomik Özgürlük Endeksi (3), 184 ülkedeki ekonomik özgürlükler ve politikaları kapsamlı bir biçimde analiz eden bir endeks. Endeks, ticaret, yatırım, mülkiyet hakları ve devlet müdahalelerini ve bunların ekonomik büyüme ve refah üzerindeki etkilerini değerlendiriyor. Çünkü ekonomik özgürlüklerin bireysel ve kurumsal sektörün ekonomik kararlarında çok etkili olduğuna inanılıyor. Ekonomik özgürlüklerin düşük düzeyde kaldığı ülkelerdeki siyasal iktidarların, özgürlükleri kısıtlayarak ya da kullanımını büyük ölçüde engelleyerek karar alıcıların özgürce ve etkin bir biçimde kararlar almalarını önledikleri varsayılıyor.

Bu bağlamda, son yıllarda uygulanan para-kredi, döviz ve vergi politikaları ile Türkiye çarpıcı bir örnek oluşturuyor. Zira bu politikaların, kamu açıklarını fonlamak, cari açığı kapatmak ya da döviz kurunun aşırı yükselmesini önlemek için uygulandığı ileri sürülse de, bunlar yüksek enflasyon, dış borç stoklarının artması, gelir dağılımının daha da adaletsiz bir hal alması, derin yoksullaşma, yolsuzluklar ve döviz rezervlerinin erimesi gibi ciddi sorunlara neden oldu.

Bu endekste ülkelere 0 ila 100 puan arasında değerler veriliyor. Bu değerler için mülkiyet hakları, vergi yükü ve emeğin özgürce kullanımı gibi göstergelere bakılıyor. Baz alınan dört ana kategori her biri üçer anahtar gösterge olmak üzere hem niteliksel hem de niceliksel olarak ekonomik özgürlüklerin ölçülmesinde kullanılıyor (bunların ölçmedeki ağırlıkları eşit kabul ediliyor).

Dört ana kategori ve üç anahtar gösterge şunlardan oluşuyor:

(i) Hukukun üstünlüğü: Mülkiyet haklarına saygı, yargı bağımsızlığı, kamu yönetiminin tutarlılığı, (ii) kamu ekonomisinin büyüklüğü: Vergi yükü, kamu maliyesinin sağlıklılığı, kamu harcamalarının boyutu, (iii) devlet düzenlemelerinin etkinliği: Emeğin, paranın ve kurumların (şirketlerin) özgürce kullanımı, (iv) serbest piyasalar: Finansal özgürlük, ticaret özgürlüğü ve yatırım özgürlüğü.

Toplam 184 ülke arasında 80 ve üzerinde bir puana sahip olan ekonomilere “özgür ekonomiler” denilirken, (70-79,9) puan aralığındakiler “büyük ölçüde özgür ekonomiler”, (60-69,9) puan aralığında olanlar “makul düzeyde özgür ekonomiler”, (50-59,9) puan aralığında olanlar “büyük ölçüde özgür olmayan ekonomiler” ve (0-49,9) puan aralığında olanlarsa “özgür olamayan, ciddi baskı altındaki ekonomiler” olarak adlandırılıyor.

Türkiye’nin endeksteki yeri 104’üncü sıra

Türkiye 56,9 puan ile “büyük ölçüde özgür olmayan ekonomi” olarak kendisine ancak 104’üncü sırada yer bulabiliyor. Sıralamada Senegal, Namibya ve Gambia gibi ülkeler Türkiye’nin üzerinde bulunuyor. Ülkenin genel puanı dünya ortalamasının altında ve ülke Avrupa bölgesindeki 44 ülke arasında 41’nci sırada yer alıyor. (4)

Dahası, dünya ortalamasının 59,3 puan ve Avrupa ortalamasının 68,2 puan olduğu değerlendirmede Türkiye’nin ekonomik özgürlükler puanının 2018 yılından bu yana düştüğü görülüyor. Yani ülke demokrasiden uzaklaştıkça ekonomik özgürlükler de giderek azalıyor ve bu özgürlükler büyük ölçüde siyasal iktidarla hemhal olmuş dar bir sermaye kesiminin kullanımı ile sınırlı kalıyor.

 


Hukukun üstünlüğü

Raporun Türkiye’deki ekonomik özgürlükler konusunda da detaylı tespitleri söz konusu ancak bunların içinde bir başlık son derece çarpıcı: “Hukukun üstünlüğü”.

Rapora göre Türkiye'de hukukun üstünlüğünden genel olarak söz etmek çok zor. Öyle ki bu kategori altında yer alan “mülkiyet hakları” (40,8 puan), “adaletin sağlanmasında etkinlik” (24,2 puan) ve “kamu yönetiminin tutarlılığı” (37,1 puan) olmak üzere Türkiye’nin puanları dünya ortalamasının oldukça altında seyrediyor.


Sonuç olarak

Ülkenin bugün içine düştüğü ekonomik kriz, sadece “sermaye birikim yasası” ve “kâr oranlarının azalma eğilimi yasası” gibi kapitalizme özgü ekonomi politik yasaların işleyişinin bir sonucu değil, aynı zamanda ülkeyi yöneten siyasal iktidarların; benimsediği ideolojilerin, hangi sınıfları temsil ettiklerinin, siyasete, demokrasiye ve ekonomiye nasıl baktıklarının ve bu paralelde hayata geçirdikleri ekonomi politikalarının da bir sonucudur. Yani sorumlu sadece kapitalist sistem değil, aynı zamanda bu sistemin sürücüsü konumundaki siyasal iktidardır.

Uluslararası sermaye hareketlerine göbekten bağımlı ve sadece yüksek cari açıklarla ekonominin büyütülebildiği ve sermaye ve servet birikiminin sağlanabildiği bir ekonomide bu sermaye akımlarını düzenli kılabilmenin yolu, bu akımları yönlendirenlerin asgari koşulları olan başta (burjuva) hukukunun üstünlüğü, mülkiyet haklarına saygı gibi koşulların sağlanmasıdır.

Bunun için de asgari ölçüde de olsa bir burjuva demokrasisinin tesisi ve hukukun üstünlüğünün (yargı bağımsızlığı ve mülkiyet haklarına saygı başta gelmek üzere) sağlanması gerekiyor. Oysa Türkiye bunları büyük ölçüde dikkate almayan bir siyasal rejim altında yönetiliyor ve son seçimlerde parlamenter sisteme geri dönüş şansını kaçırmış bulunuyor.

Diğer taraftan neo liberalizmin kurallarına tam olarak uyulması karşılığında beklenen yabancı sermaye gelse de, bunun başta emekçilere olmak üzere halka ağır bir faturası olacaktır. Özellikle de yerel yönetimler seçimlerinin ardından, bir yandan yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı ve yüksek işsizlik, yüksek emek sömürüsü ve derin yoksulluk, diğer yandan sosyal harcamalardaki kısıntılar ve ağır vergiler ve zamlarla halk kemerleri daha da sıkmak zorunda kalacaktır. Ayrıca, özelleştirilmemiş son kamusal varlıklarımızın içinde tutulduğu T. Varlık Fonu’ndaki varlıklar yeni borçlar karşısında ipotek edilecek ya da haraç mezat elden çıkartılacaktır.

Özcesi, siyasal iktidarın “demokrasi” gibi bir sorunu olmadığı artık apaçık ortadadır. Yani demokrasi iktidar blokunun tercihleri arasında değil. Bu çerçevede yabancı sermayeyi ülkeye çekerek, en azından bir süreliğine döviz krizini öteleyebilmek için “oyunu kurallarına göre oynamayı” seçebilir ya da tersini yapabilir.

Ancak her iki seçenek de ülkenin emekçi halklarına ciddi maliyetler getirecektir. Bu yüzden de sermayenin değil emekçilerin gerçek ihtiyaçlarını gözeten bir üçüncü seçeneğin, yani “krizden emekten yana bir çıkış stratejisinin”  hayata geçirilmesi için mücadele etmemiz gerekiyor.

Dip notlar:

(1)    https://www.globalresearch.ca/has-erdogan-fallen-into-deadly-trap (26 June 2023).

(2)    https://freedomhouse.org/countries/freedom-world/scores (12 Haziran 2023).

(3)    2023 Index of Economic Freedom, https://www.heritage.org/index (5 Haziran 2023).

(4)    https://www.heritage.org/index/country/turkey (5 Haziran 2023).

 

 

 

 

 

 

 

25 Haziran 2023 Pazar

Putin kendisiyle mi savaşıyor?

 

Putin kendisiyle mi savaşıyor?

Mustafa Durmuş

25 Haziran 2023

Şu anda Rusya’da tam olarak neler olduğu bilinmiyor ancak Rusya Devlet Başkanı V. Putin, şu ana kadar Rus devletinin vekâleten Suriye’de ve Libya'da birçok kirli işini yaptırdığı, Ukrayna cephesinde savaşan Rus özel güvenlik şirketi “Wagner Group’a ait silahlı güçlerin eylemlerinin silahlı isyan niteliğinde olduğunu belirterek sorumluların en ağır biçimde cezalandırılacağını” açıklamıştı.(1)

Sözü edilen Wagner Group’un Başkanı Y. Prigozhin ise “Rus ordusunu kendi özel silahlı kuvvetlerine saldırmakla suçlamış ve bu saldırılara karşılık vereceğini” söylemişti.

NATO’nun işi mi, Putin’in tabanı konsolide etme çabası mı?

Sosyal medyadaki çelişkili raporlara göre, Rus askeri araçları Rusya başsavcısının “silahlı bir isyan örgütleme girişimi” olarak adlandırdığı bu olay yüzünden büyük Rus kentlerinin sokaklarında dolaşıyor.

Buna karşılık, bir kaynağa göre, Voloshino kontrol noktasında yaklaşık 80 kilometre uzunluğunda Wagner kuvvetleri konuşlanmış durumda ve Rus ordusu ya da sınır muhafızları bunlara müdahale etmiyor. (2)

En son haber ise Wagner güçlerinin ilerlemesini durdurduğu ve Wagner ile Kremlin arasında bir tür ateşkesin sağlandığı yönünde. (3)

Bu çatışmada (kuşkusuz) NATO’nun rolünün (Wagner’i harekete geçirmek anlamında) olup olmadığı da ya da Ukrayna savaşı yüzünden halkın gözünde popülerliğini büyük ölçüde yitiren Putin’in bu olayı Rus halkını konsolide etmek için organize edip etmediği tartışılıyor (ne de olsa politik olarak çok sıkışan otoriter liderler her zaman bir “dış ya da iç düşman” efsanesine sarılırlar).

Diğer yandan bu gelişme Putin’e karşı bir darbe girişimi olarak da nitelenebilir. Ancak böyle bir girişimin (normalde beklenebileceği gibi) Rus ordusunun kendi içinden değil, “özelleştirilmiş” güvenlik hizmetleri veren bir büyük özel şirketten geliyor olması dikkat çekici. Bu durum tüm dünya için daha ziyade yeni bir durum.

Özelleştirmeler ve çoklu krizler işin merkezinde

İşin aslını anlamak için “özelleştirme” olgusuna değinmek gerekiyor. 1960’li ve 1970’li yıllarda batı dünyasında savunma ya da güvenlik hizmetlerinin özelleştirilmesi telaffuz dahi edilmezdi. Hatta savunma ve güvenlik hizmetlerinin (yargı ile birlikte) “kolektif hizmetler” olmalarından ötürü özelleştirilemeyeceği yönünde genel akademik bir kabul de söz konusuydu. (4)

Ancak 1980’li yıllardan itibaren devreye giren neo-liberalizmle birlikte, eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik hizmetlerinin yanı sıra savunma ve güvenlik hizmetleri de özelleştirilmeye başladı.

Resmi kolluktan daha çok sayıda “özel güvenlik görevlisi”

Örnek olarak, bugün Türkiye’deki resmi kolluk hizmetlerinden çok daha fazla sayıda olmak üzere (352 bini aktif çalışan olmak üzere 774 bine yakın) özel güvenlik görevlisi kimliğine sahip insan ve bunları istihdam eden, bir kısmının da mafyatik ilişkilere sahip olduğu ileri sürülen 1,300’e yakın özel güvenlik şirketi mevcut. (5)

Bu şirketler sadece ordu, emniyet ya da üniversiteler değil, hastaneler, belediyeler ve pek çok diğer kamu kurumunun güvenliğinden (99,000’den fazla özel güvenlik izni alan yer var) sorumlular ve bunlara her yıl onlarca milyar liralık kaynak aktarılıyor (diğer örnekler olarak FETÖ yapılanması ve SADAT gözden kaçırılmamalı).

Sonuç olarak

Rusya örneğinden de görülebileceği gibi, kapitalizmin çoklu krizleri derinleştikçe sistem içindeki resmi güçlere paralel olarak oluşturulmuş ve aslında asıl işi emekçi sınıfların olası bir isyanına karşı kullanılmak olan ya da iktidarların kirli işlerini resmi devlet yapılanması dışında yaptırabilmek için kurdurulan böyle paramiliter güçlerin ulus devletlerin resmi silahlı güçleriyle çatışma içine girdikleri bir durum yaşanıyor.

Benzer bir çatışma, tarihte Osmanlı’da Yeniçerilerle Osmanlı ordusu arasında yaşanmıştı. Keza ekonomik buhran yılları olan 1930’lu yıllarda, Alman resmi Nazi polis örgütü olan ve Nazilerin iktidar olduğu 1933 yılından itibaren ticari işletmeler kurarak bir tür sermaye örgütüne de dönüşen SS’lerle (Schutzstaffel), 1918 sonrasında bazı eski Alman ordu mensuplarınca sokakları ele geçirmek için kurulan SA’lar (Sturmabteilung) arasında yaşanmış ve SA’lar faşizmin inşasının tamamlanmasıyla birlikte kanlı bir biçimde yok edilmişlerdi. (6) Bu örnekleri başka ülkelerden örneklerle birlikte çoğaltmak mümkün.

Özcesi, kapitalist sistemin krizleri derinleştikçe ve asıl olarak da ulus devlet yapılanmaları halkın demokratik kontrolünden kaçabildiği sürece bu tür paralel örgütlenmelere ve bunların resmi yapılarla arasındaki çatışmalara daha sık tanık olacağız.

Bundan böyle Rusya’da neler olabilir, tam olarak kestirebilmek zor ama bu çatışma devam ederse bunun jeopolitik sonuçları olacağı gibi, sadece Rusya’da değil, başta Türkiye ve İran olmak üzere bazı bölge ülkelerinde de önemli siyasal sonuçları ortaya çıkacaktır.

Dip notlar:

(1)    https://tr.euronews.com/2023/06/24/rusya-lideri-putin-wagnerin-eylemi-silahli-isyan-ve-hainler-cezalandirilacak (24 Haziran 2023).

(2)    https://geopoliticalfutures.com/update-on-russias-internal-conflict (23 June 2023).

(3)    https://www.cumhuriyet.com.tr/dunya/son-dakika-wagner-lukasenkonun-dur-cagrisini-kabul-etti (24 Haziran 2023).

(4)    Mustafa Durmuş, Kamu Ekonomisi, Gazi Kitabevi, 2008, s. 131.

(5)    https://www.egm.gov.tr/ozelguvenlik/ozel-guvenlik-istatistikleri (25 Haziran 2023).

(6)    G.S. Graber, History of the SS,  Robert Hale-London, 1981,  s. 113-114.


23 Haziran 2023 Cuma

Faiz artışı

 

Faiz artışı: Ne İsa’ya ne Musa’ya

Mustafa Durmuş

23 Haziran 2023

Haftalardır beklenen karar bugün alındı ve Merkez Bankası Para Politikası Kurulu (PPK) yüzde 8,5 olan politika faizini 27 ay sonra yüzde 15’e yükseltti. Bu yüzde 76’lık bir artış anlamına gelse de piyasaların beklentisinin altında bir artış.

Ancak PPK’nın aynı kararında “parasal sıkılaştırma sürecinin başlamasına karar verilmiştir” ifadesine yer verildiğinden, faizlerde önümüzdeki aylarda da artışlar yapılabileceği anlaşılıyor.

Piyasalar, özellikle de ülkeye gelmesi beklenen yabancılar, açısından bu tatmin edici bir artış değil. Bu “ekonomik kararlarda hala Saray’ın etkisinin olduğu” ya da  ekonomi yönetiminde “iki başlılık” olarak yorumlanabileceğinden,  ekonomi yönetimine olan güvensizlik sürecektir.

Ülkenin ve şirketlerin kredi notu değişmeyecek

Ayrıca, uluslararası rating kuruluşu Fitch Ratings’in faiz artışından önce açıkladığı gibi, “seçimlerden sonra ekonomi politikaları yönünde işaret edilen faiz oranlarındaki artışlar da dâhil olmak üzere herhangi bir değişikliğin kısa vadede şirket notlarını olumlu etkilemesi olası değil çünkü ülkenin notu (B-)‘ye düşürülmüş durumda”. (1)

Oysa faiz artışından iktidarın muradı şu idi: TL cinsinden getiri arttığında, faiz kur makasından faydalanmak isteyen yabancılar ülkeye akın edecekler, ülkeye döviz girişi olacak ve böylece kapıdaki döviz krizi savuşturulacak ya da en azından yerel yönetimler seçimleri sonrasına ötelenecek.

Ayrıca bu artışla döviz kurundaki yükselmenin durdurulup (daha sonra da düşürülerek), böylece enflasyonun da aşağı çekilmesi umut ediliyordu.

Faiz artışı enflasyonu düşürecek büyüklükte değil

Ancak bunun böyle olmayacağı anlaşılıyor. Zira öncelikle, bu faiz artışı reel faizin negatif olma durumunu ortadan kaldıracak büyüklükte bir artış değil. Bu nedenle de TL’ye ve TL cinsinden yatırım araçlarına yönelim sınırlı kalacak, bu durum da asgari ücret artışının sağlayacağı etki ile birlikte talep yönlü olarak enflasyonun artmasına neden olacak.

Ülkede asıl olarak arz yönlü bir enflasyon söz konusu ve döviz kurundaki artışlar böyle bir enflasyonun asıl nedenini oluşturuyor. Yani yetersiz faiz artışı döviz kurunu yükseltecek. Nitekim faiz kararı açıklandığında 23,30 TL civarında olan dolar kuru birkaç saat içinde 24’ü aştı ve 24,60’a kadar çıktı.


Yapısal sorunlar TL’yi değersizleştiriyor

Ayrıca ülkede döviz kurunu yükselten yapısal ekonomik ve politik sorunlar da var. Bunlar ortadan kaldırılmadıkça ve bir paradigma değişikliği (hem ekonomide hem de siyasette) yapılmadığı sürece, faiz oranının yükseltilmesi kurun yükselişini durdurmaya yetmeyecektir. Yüzde 60 oranında dolarize olmuş, devletin iç borçlanmasını dahi giderek döviz cinsinden yapmakta olduğu bir ekonomide kurdaki yükselişin faturası daha da ağırlaşacaktır.

Unutmayalım ki 2018 yılında yaşanan döviz krizi öncesinde (Haziran ayında) faiz oranı yüzde 19,25 idi  (yani yeterince yüksekti) ve Eylül ayında iki kez yükseltilerek önce 24,0’a ardından da 25,50’ye kadar çıkartıldı. Sonrasında inişli çıkışlı bir biçimde günümüze kadar geldi. (2) 

Haziran 2018’de 4,50 TL seviyesinde olan dolar kuru ise 20 Aralık 2021 tarihinde 18,36 TL seviyesine kadar çıktı ve sonrasında gündeme getirilen Kur Korumalı Mevduat hesapları ile 11-12 TL’lere kadar düşürüldü. Bu süreçte birilerinin müthiş vurgunlar yapması bir yana, bugün kurun 24 TL’nin üzerine çıkması bu operasyonların bu anlamda işe yaramadığının da bir göstergesi.

Hani faiz sebepti?

Bu artış, diğer taraftan, “faiz sebep enflasyon sonuç” biçimindeki son derece tartışmalı yaklaşımın şimdilik bir kenara bırakıldığının da bir göstergesi.  Bu gelişme kapitalizmin yasalarının derme çatma ideolojilerle yenilemeyeceğinin de bir kanıtı niteliğinde.

Faiz faturaları kabaracak

Hemen belirtelim, politika faizi artırılmadan önce de, hali hazırda bankalarda mevduat faizi oranları yüzde 35-40, esnaf ve kobi kredileri faizleri yüzde 26-49 ve ihtiyaç kredisi faizleri yüzde 31- 51’i arasında değişiyordu. (3) Yani her ne kadar faizler enflasyondan arındırıldığında büyük ölçüde negatif düzeyde kalsa da nominal faizler hali hazırda yüksekti. Şimdi orta vadede bu oranların daha da yükselmesi kaçınılmaz olacak.

Böylece, bu faiz oranı artışının hem borçlu hanelere ve borçlu bireylere hem de borçlu şirketlere ve borçlu devlete ağır bir faturası olacak. Çünkü yükselen faizleri ve anaparayı geri ödeyebilmek için çok daha yüksek orandan yeniden borçlanmak durumunda kalacaklar. Kısaca yüksek faiz de, yüksek kur kadar ekonomi, kamu ve bireysel yaşamlarımız için zararlı.

Nitekim Fitch Ratings “yakın vadeli faiz karşılama oranlarına ilişkin görüşlerinde herhangi bir değişiklik yapmayacaklarını ve 2021'de ortalama 4,5 olan faiz karşılama oranlarının 2023’te ortalama 2,5’e ve Covid-19 pandemisi öncesindekinin yaklaşık 6 katına düşeceğini” hesaplıyor. (4)

Bilindiği gibi, “faiz karşılama oranı”, faiz ve vergi öncesi kârın şirketin tüm ödenmemiş borçlarının faiz gideri toplamına bölünmesiyle hesaplanıyor. Borç verenler, yatırımcılar ve alacaklılar bu formülü genellikle bir şirketin mevcut borcuna veya gelecekteki borçlanmasına göre riskliliğini belirlemek için kullanıyorlar.

Yani faiz karşılama oranı bir şirketin ödenmemiş borcunun faizini ödeyip ödeyemeyeceğini ölçmek için kullanılan bir ölçü olduğundan, genel olarak, daha yüksek bir kapsama oranı şirket için daha iyidir. Bu oran raporda belirtildiği gibi düşüyorsa bu şirketin mali açıdan kötü durumda olduğunu gösterir. Bu gelişmenin ağır borçlu durumundaki şirketler için kötü haber niteliğinde olduğu çok açık.

Faiz artışının bankalara etkisi

Ticari bankaların elinde, bir süredir Hazine’nin izlediği hem borçlanma politikası hem de makro ihtiyati tedbirler adı verilen bazı uygulamalar nedeniyle 500 milyar TL’yi aşan bir Hazine kâğıdı stoku olduğu biliniyor. Kuşkusuz bunlar satıldıkları o sırada geçerli olan politika faizi çerçevesinde fiyatlanmışlardı.

Şimdi faiz oranındaki bu artışın ardından bu kâğıtların değeri o oranda düşecek ve bu durum bankaların bilançolarında zarar olarak gözükecek. Bu zarar ancak Hazinenin bu kâğıtları geri alması ve yerine yeni faiz oranlarına uygun olarak artırılmış faizli yenilerini vermesiyle giderilebilir ki bu da Hazinenin zarar etmesiyle sonuçlanacak.

Zombi şirketlerin sayısı artarken bazıları da yok olacak

Hem faizlerin yükseltilmesi hem de döviz kurundaki bu önlenemeyen yükseliş, ülkede bir süredir yaşanmakta olan ve şirketlerin “zombileşmesi” olarak da bilinen bir sorunun artık önümüzdeki dönemde çok ciddi bir soruna dönüşeceğine işaret ediyor.

Çünkü hali hazırda yüksek kurlar altında döviz cinsinden borçlarını ödeyemeyen böyle şirketler politika faizinin artırılması sonucunda piyasadaki kredi faizlerinin yükselmesiyle birlikte artık sahneden silinirken, diğer başka şirketler zombileşmeye başlayacak.

Literatürde kendi kârıyla kendi borçlarının faizlerini dahi ödeyemeyen bir şirket “zombi şirket” olarak tanımlanıyor. Öyle ki bu şirketler varlıklarını sürdürebilmek için sonuçta yeniden ve sürekli olarak borçlanmak zorunda kalıyorlar. (5)

Bir başka anlatımla, zombi şirketler, geçmişteki zayıf performanslarına ilaveten gelecekteki kârlılık beklentileri de çok düşük olan (kârsız ve borsa değerleri düşük), zarar eden, aynı zamanda da çok düşük verimlilikle çalışan ve yatırım ve istihdamda dışlama etkisine neden olan şirketler olarak (6) tanımlanıyorlar.

Türkiye’de şirketlerin zombileşmesinin nedeni ise, yüksek döviz kurlarının yanı sıra,  piyasa değerinden düşük faiz oranlarıyla kendilerine verilen krediler, Hazine teminatları ve son 21 yılda 13 kez çıkartılmış vergi ve SGK borcu yapılandırmaları da dâhil olmak üzere kurtarma paketleri. Yani Türkiye’de şirketlerin zombileşmesinde şu ana kadar izlenen para-kredi ve vergi politikalarının rolünün önemli olduğunu söyleyebiliriz.

Kredi patlaması

Türkiye’de uzunca bir süredir gerçek değerinin ve enflasyonun çok altında tutulan faiz oranları, şirketlerin kredi biçiminde borçlanmasını (bir kısmının da döviz cinsinden) ciddi biçimde teşvik etti.

Bu çerçevede Türkiye ekonomisinde son 20 yılda, özellikle de 2017 yılından bu yana kredi hacminin gösterdiği devasa gelişim çok çarpıcı. Özellikle de Aralık 2021-Nisan 2023 arasındaki 17 ayda yaklaşık 3,6 trilyon TL kredi dağıtıldı ve toplam kredi hacmi 8,9 trilyon TL’yi aştı. (7) Bu kredilerin hacmi 2017 yılında sadece 1,9 trilyon TL idi. Böyle bir kredi büyümesi Türkiye tarihinde ilk kez görülüyor.

Keza hane halkı kredi kullanımında bu yılın Nisan ayındaki yıllık artış oranının yüzde 82,1 ve özel şirketlerin kullandıkları kredilerdeki artış oranının yüzde 50,2 olması da böyle bir gelişimin göstergesi. (8)

Kısaca,  Türkiye’de krediler ve kredilendirme bir yandan toplumu yönetmenin, statükoyu sürdürmenin, halkı biat ettirmenin ve otoriter bir rejim inşa etmenin aracı olarak kullanılırken, diğer yandan da kurumsal sektörde şirketlerin zombileşmesinin nedeni oldu.

KGF kredileri ve zombi şirketler

Zombileşmeyi körükleyen bir diğer uygulama Kredi Garanti Fonu’nun (KGF) kefil olduğu göreli olarak düşük faizlerle ve vadelerle verilen “uygun” krediler.

Bu kredilerin tutarı 2020 yılında 610 milyar TL’den 2023 yılının Haziran ayında 868 milyar TL’ye çıktı. KGF bu kredilerin ortalama yüzde 84’üne kefil olurken (728 milyar TL), kullandırılan kredilerdeki kefalet risk bakiyesi Haziran 2023 itibarıyla 284 milyar TL oldu. (9)

Kredi Garanti Fonu, KOSGEB, TOBB, TESK ile Eximbank, Halkbank, Vakıfbank, Vakıf Katılım Bankası, Ziraat Bankası ve Ziraat Katılım Bankası gibi kuruluşlarca kurulmuş olan bir anonim şirket. Ticari bankaların verdikleri kredilere kefil oluyor. KGF’ye de Hazine kefil oluyor. Sonuçta, kredilerin geri ödenmemesi durumunda zarar Hazine’nin sırtında kalıyor.

 

 

Türkiye zombi şirketler sıralamasında ilk sırada

Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından yakınlarda yapılan bir çalışmaya göre, şirketlerin zombileşmesi tüm dünyada görülen bir olgu.

Ancak aşağıdaki tablodan da görülebileceği gibi borsa dışındaki şirketlerin zombileşme oranları açısından Türkiye ilk sırada yer alıyor. (10)

Sonuç olarak

Siyasal iktidar “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” misali ciddi bir ikileme sıkışmış durumda. Bir yandan kapıdaki döviz krizini savuşturabilmek için, büyük miktarda yabancı kaynak girişine olan ihtiyacın farkında olarak, yabancı sermayeyi çekmeye dönük olarak faiz oranlarını yükseltiyor.

Diğer yandan da faiz oranlarını düşük tutma biçimindeki ideolojik ve politik takıntısının bir gereği olarak (yerel yönetimler seçimlerine de gidilirken muhafazakâr seçmenin kafasının karışmaması için) bu faiz artışını piyasaların beklediği oranın altında tutuyor.

Ancak bunu yaptığında deyim yerindeyse “İsa’ya da Musa’ya da yaranamıyor”. Yani bu artış piyasaların beklentisini gerisinde olduğu, yabancı sermayeyi çekmeye yetecek bir büyüklükte olmadığı için (devamı gelmezse) asıl amaca hizmet etmeyecek. Döviz krizi kaçınılmaz hale gelirken, bu durum sistemik bir bankacılık krizine, bu da buzdağının altında yatan ve bu yıl 1,5 trilyon TL’ye ulaşması beklenen bütçe açığıyla demlenen kamu maliyesi krizini tetikleyebilecek.

Diğer yandan da kur artışı hızlanırken, enflasyon tekrar yukarı çıkacak ve zombi şirketlerin sayısı artacak. Bu şirketlerden bazıları artan yüksek faiz ve kura dayanamayacağı için iflas edecekler, bu da çok ciddi bir işsizlik ve gelir kaybı ile sonuçlanacak.

Bu gelişme de, tüketim sürümlü bir ekonomide harcamaların, dolayısıyla da kâr hedefli bir ekonomik büyümenin ve sermaye birikiminin büyük ölçüde  yavaşlayacağı anlamına geliyor.

Türkiye’de bir süredir çoklu krizler mekaniğinin devrede olduğuna kuşku yok. Bunun tam bir çöküşe gidişini önleyebilmek için olsa gerek, siyasal iktidar son bir çaba olarak Hazine ve Maliye bakanını ve Merkez Bankası başkanını değiştirdi, piyasaları tatmin etmese de faiz artırımına gitti.

Diğer yandan bu çözümler egemenlerin çözümleri. Onların çözümlerine sıkışıp kalmamak gerekiyor. Bizler, “böyle çoklu krizler altında, devasa boyutlara erişen işsizlik, enflasyon, yoksulluk, hayat pahalılığında, demokratik hak ve özgürlüklerin iyice kısıtlandığı bir ortamda ekonomik-demokratik ve siyasal mücadeleyi nasıl örgütleyeceğiz”, sorusunu kendimize sormalı ve asıl bu sorunun yanıtını bulmaya odaklanmalıyız.

Dip notlar:

(1)    https://www.fitchratings.com/research/corporate-finance/country-ceiling-limits-most-turkish-corporates-ratings-after-election1(9 June 2023).

(2)    https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/tr/tcmb+tr/main+menu/temel+faaliyetler/para+politikasi/merkez+bankasi+faiz+oranlari/faiz-oranlar (22 Haziran 2023).

(3)    https://www.hesapkurdu.com/ihtiyac-kredisi (22 Haziran 2023).

(4)    https://www.fitchratings.com/research/corporate-finance/country-ceiling-limits-most-turkish-corporates-ratings-after-election1(9 June 2023).

(5)    Wolf Richter, “ The Zombie Companies Are Coming”, https://wolfstreet.com/2020/08/26/the-zombie-companies-are-coming (26 August 2020).

(6)    Ryan Niladri Banerjee and Boris Hofmann, “The rise of zombie firms: causes and consequences”, BIS Quarterly Review, ( September 2018), https://www.bis.org.

(7)    Aylık bankacılık sektörü verileri (Nisan 2023), https://www.bddk.org.tr//BultenAylik (10 Haziran 2023).

(8)    TCMB, Parasal Gelişmeler Raporu, Nisan 2023, https://www.tcmb.gov.tr (31 Mayıs 2023).

(9)    https://www.hmb.gov.tr/finansal-piyasalar-ve-kambiyo-raporlari (22 Haziran 2023).

    (10) Bruno Albuque and Roshan Iyer,   The Rise of the Walking Dead: Zombie Firms Around,   IMF WP/23/125 (June 2023), s. 47.