Karşılaştırmalı Üstünlükler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Karşılaştırmalı Üstünlükler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Haziran 2019 Cuma

CEMAZ-ÜL EVVELİNİ İYİ BİLDİĞİMİZ BİR TEORİ (IV) (Sömürüyü ve yoksullaştırmayı haklı gösteren bir teori)


CEMAZ-ÜL EVVELİNİ İYİ BİLDİĞİMİZ BİR TEORİ (IV)
(Sömürüyü ve yoksullaştırmayı haklı gösteren bir teori)

Mustafa Durmuş

14 Haziran 2019

Karşılaştırmalı üstünlüklere dayalı serbest ticaret teorisi gerçekte hem kapitalist- emperyalist sömürü ilişkilerini, hem de mevcut ulusal- küresel gelir ve servet bölüşümü eşitsizliklerini haklı gösteriyor.
“Zahireyi kendimiz üretmek yerine, kumaşımızı ya da emekçinin ihtiyaç duyduğu diğer maddeleri kendimiz imal etmek yerine, bu malları bize daha ucuza sağlayacak bir pazar keşfedersek ücretler düşecek, kârlar yükselecektir…”
Ricardo yukarıdaki sözünün yer aldığı ünlü eserinde (1), ısrarla, kâr oranlarındaki azalmanın kapitalist büyümeyi durma noktasına getirebileceğinin, bu yüzden kâr oranlarının yükseltilmesinin gerekliliğinin altını çiziyor. Kapitalizmin sınıflı bir toplum olduğunun bilincinde olarak, kâr oranlarındaki düşüşü önlemenin yolunun ücretleri düşürmekten geçtiğini biliyor.
Asgari düzeyde belirlenen işçi ücretlerinin düşürülebilmesinin tek yolunun ise ücret malları olarak tabir edilen işçi sınıfının tükettiği malların fiyatlarının indirilmesiyle sağlanabileceğinin bilincinde olarak karşılaştırmalı üstünlüklere dayalı serbest ticaret fikrini ortaya atıyor. Çünkü (O’na göre) böyle bir ticaret ile işçilerin tükettikleri malları daha ucuza ithal etmek (böylece de ücretleri düşük tutmak) mümkün olabilir.
Kısaca kendisi İngiliz kapitalist sınıfının bir mensubu olan Sir David Ricardo’nun karşılaştırmalı üstünlüklere dayalı dış ticaret teorisi ücretli emek sömürüsünü artırmaya, kâr oranlarını yükseltmeye, böylece sermaye birikimini hızlandırmaya odaklı, kapitalist sınıfın çıkarlarını savunan bir teoridir.

EMPERYALİST SÖMÜRÜYÜ MEŞRULAŞTIRMAYA VE SÜRDÜRMEYE HİZMET EDEN BİR TEORİ
Teorinin diğer boyutunu emperyalist sömürü oluşturuyor. Çünkü varsayımı her ülkenin farklı doğal üretim faktörü donanımına sahip olduğu. Yani bizleri (doğal bir sonuçmuş gibi), zengin Merkez Ekonomilerde sermaye fazlası olduğuna; buna karşılık yoksul Çevre Ekonomilerde emek fazlası olduğuna, üstelik bunun da kapitalizmin tarihi boyunca hep böyle olduğuna inandırmaya çalışıyor.
Bu inandırma işi bugün asıl olarak akademi tarafından yapılıyor. Öyle ki üniversitelerdeki uluslararası iktisat derslerinde zengin ve yoksul ülkeler arasındaki gelir farklılığının nedeninin karşılaştırmalı üstünlükler ve arz-talep kanunları olduğu anlatılıyor.
Şöyle ki (ana akım iktisat teorisine göre) fiyatlar ve ücretler ülkelerin üretim faktörü bileşimlerine dayalı olarak otomatik bir biçimde serbest piyasalar tarafından belirlenir. Yoksul ülkelerde emek doğal olarak bol, dolayısıyla da ücretler düşüktür. Bu nedenle de bu ülkelerin karşılaştırmalı üstünlükleri emek-yoğun üretimdedir (önce tarım ve madencilik, sonra da hafif imalat sanayi). Zengin ülkelerde ise doğal olarak sermaye bol, teknoloji gelişkin, emek kıt, bu nedenle ücretler daha yüksektir. Bu yüzden de bu ülkeler sermaye-teknoloji yoğun üretimde uzmanlaşırlar.
Bu bir doğal düzen yasası gibi sunuluyor. Tarihte 18.Yüzyıla kadar, egemenlerin yoksulluğun Tanrı iradesi olduğuna insanları inandırmaya çalıştıkları dönemlerin olduğu unutulmamalı. 18.Yüzyılda yaşanan aydınlanma döneminden sonra yoksulluğun bir kader ya da Tanrı isteği olmadığı; sosyal, ekonomik ve politik nedenlerinin olduğu ortaya konulmuştu.

ASIL SORU: FAKTÖR DONANIMI FARKLILIĞI KADER Mİ?
Ülkelerin faktör donanımları farklılığı da böyle bir çarpıtma aslında. Burada sorulması gereken soru; yoksul Çevre Ekonomilerinde emeğin daha bol ve ucuz (dolayısıyla da emek-yoğun üretimde karşılaştırmalı üstünlüğe sahip oldukları); buna karşılık gelişkin Merkez Ekonomilerde sermayenin daha bol olduğunun (dolayısıyla sermaye yoğun üretimde uzmanlaşmaları gerektiği) hurafeler dışında, gerçek tarihsel nedenlerinin neler olduğudur.
Bundan 200-300 yıl önce, örneğin doğanın kapitalist ticaret ilişkileriyle henüz tam olarak karşılaşmadığı Anadolu’da, Hindistan’da veya Çin’de emek ve toprak bol, buna karşılık sermaye kıtken; Britanya’da, İspanya’da veya Hollanda’da emek ve toprak kıt ve sermaye bol muydu? Araştırmalar ülkeler arasındaki böyle bir farklılaşmanın her zaman var olmadığını, tarihin belli bir döneminden itibaren ortaya çıktığını gösteriyor.

DOĞAL DÜZEN DEĞİL, SÖMÜRGECİLİK
Yukarıdaki soruya verilecek ilk yanıt “doğal düzen değil, sömürgeciliktir” olmalı. Çünkü sömürgecilik yüzünden milyonlarca köylü topraklarından sürüldü ve düşük ücretli emekçilere dönüştürüldü. Bu da işsizliği artırıp ücret düzeylerini aşağıya çekti. Ayrıca bu dönemdeki yaygın, bedavaya yakın köle emeği ücretlerin düşürülmesinde önemli bir rol oynadı.
Kavramların nasıl çarpıtıldığını Eduardo Galeano şu örneklerle çok güzel anlatır:
“Kapitalizm sahne ismi olarak pazar ekonomisini kullanır. Emperyalizme küreselleşme, emperyalizmin kurbanlarına gelişmekte olan ülkeler (cücelere çocuk demek gibi bir şey bu); oportunizme pragmatizm; patronun, işçinin tazminatsız ve açıklamasız işine son verme hakkına emek piyasası esnekliği ve hırsızlar iyi bir aileden olunca, kleptoman denir. (2)
Aynı şekilde yoksul ülkelerin daha az sermayeye sahip olmalarının nedeni sırasıyla; madenlerinin, altın, gümüş gibi kıymetli metallerinin sömürgeciler tarafından çalınması, topraklarının gasp edilmesi ve yerli sanayilerinin sömürgeciler tarafından tahrip edilmesi. Bu yüzden de bu ülkeler Batı ülkelerin ihraç ettikleri malları satın almak zorunda kaldılar (3).

MARX’IN SERBEST TİCARET ÜZERİNE ÜNLÜ KONUŞMASI
Marx 1848 yılında serbest ticaret üzerine yaptığı ünlü konuşmasında bu teoriyi; kapitalizm altında serbest ticaretin sermayenin önündeki tüm engellerin kaldırılması anlamına geldiğini, ücretli emek sistemine dayalı kapitalist sömürü devam ettiği sürece, malların avantaj yaratacak biçimde mübadele edilmesinin sonucu değiştirmeyeceğini, her zaman sömürülen bir sınıf ve onu sömüren bir sınıfın olacağını ve burjuva iktisatçılarca önerilen her ülkenin kendi doğal yapısına uygun bir üretimde uzmanlaşması yaklaşımının doğal değil, tarihsel ve politik sürecin bir ürünü olduğunu, kahve ve şeker üretiminin Batı Hint adalarının kaderi olmadığı (4) örneğini vererek eleştirdi.

KARŞILAŞTIRMALI ÜSTÜNLÜKLER VERİLİ DEĞİL, OLUŞTURULMUŞ BİR DURUM
Merkez Ekonomilerde emek, işçi sınıfının örgütlü mücadele geleneği ve emek koruyucu yasaların varlığının bir sonucu olarak, göreli olarak daha pahalı iken; sermaye bu ülkelerin sömürgeciliklerinin, uzun yıllar uyguladıkları gümrük tarifeleri ve diğer korumacılık politikalarıyla kendi sanayilerini ve sermaye birikimlerini büyütüp geliştirmelerinin sonucunda boldur.
Yoksul Çevre Ekonomilerinin bol ve ucuz emeğe, buna karşılık yetersiz sermaye birikimine sahip olmalarının nedeni; başından bu yana onların böyle doğal bir donanımları olduğundan değil, bugünün Merkez Ekonomilerinin gerçekleştirdiği 19.Yüzyıldaki sömürgecilik, mülksüzleştirme, adil olmayan ticaret anlaşmaları ve 20. Yüzyıldaki IMF, Dünya Bankası ve DTÖ aracılığıyla yürütülen Yapısal Uyarlama Politikalarıdır.

KAYNAKLAR SÖMÜRGECİLERE AKTI
Örneğin, İngilizler sömürgeleştirdikleri İrlanda’da köylülerin topraklarına el koydular ve kendi toprak işleme yöntemlerini onlara dayattılar. Bu köylülerin yoksullaşarak İskoçya ve İngiltere’ye göç etmeleriyle sonuçlandı. Öyle ki İrlandalı köylüler sadece patates ekebildiler. 1845 yılında patates krizi patladığında 7 yıl içinde 1 milyon İrlandalı (nüfusun yüzde 10’u) açlıktan öldü. İrlanda halkı açlıktan kırılırken İngiltere’ye ve İskoçya’ya her gün 30-50 gemi yükü gıda maddesi gönderiliyordu (5).
Dolayısıyla da bugün aynı coğrafi sınırlar içinde yer almasına rağmen farklı ulusal kimliklerin yaşadığı bazı ülkelerdeki bölgesel kalkınma farklılığı olarak adlandırılan olgunun gerçek nedenlerinin başında sömürgeciliğin geldiği unutulmamalı.

HİNDİSTAN VE ÇİN AVRUPA’DAN DAHA GELİŞKİNDİ
Hindistan ve Çin 1800’lere kadar her ikisi de Avrupa ülkelerinden her yönden daha gelişkinlerdi ve çok daha büyük ekonomilere sahiplerdi. Örneğin Hindistan Britanya’nın işgaline uğramadan önce dünya ekonomisinin yüzde 27’sini, Çin ise yüzde 35’ini kontrol ediyordu. İngiliz sömürgeciliği bittiğinde bu iki ülkenin payı sırasıyla yüzde 3’e ve yüzde 7’ye düşmüş, Avrupalıların payı ise yüzde 20’den yüzde 60’a yükselmişti. İngiltere her iki ülkenin İngiliz mallarına olan tarifelerini sıfırlarken, bu ülkelerden gelen mallara yüksek tarifeler koydu. Çin’i ülkede yasa dışı olarak yürüttüğü afyon (uyuşturucu) satışları ve savaşlarıyla teslim aldı. Kısaca bir tür kalkınmayı, sanayileşmeyi tersine çevirme (de-development) operasyonu gerçekleştirildi ve iki ülke dönemin baş sömürgeci ülkesi İngiltere tarafından çökertildiler (6).
Böylece sömürgecilik dönemi sona erdiğinde, azgelişmiş ülkeler aleyhine dönen dış ticaret hadleri ve kasıtlı olarak düşük tutulan işçi ücretleri nedeniyle ortaya çıkan eşitsiz değişim (mübadele) yüzünden Çevre ülkelerin karşı karşıya kaldıkları yıllık kayıpları 22 milyar doları (2015 fiyatlarıyla 161 milyar doları) buluyordu. Bu gelişim aynı zamanda küresel eşitsizliklerin de temel nedeniydi. Öyle ki ikinci emperyalist dalganın şafağında (1820) Merkez Ekonomiler ile Çevre Ekonomiler arasındaki gelir açığı 3 kat iken, sömürgecilik sona erdiğinde bu fark 35 kata yükseldi (7).
Bu veriler dönemin en temel dış ticaret teorisi olan Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisinin ideolojik boyutunu (ve yanlışlığını) ortaya koyuyor. Çünkü azgelişmiş ülkelerin bol/ucuz emeğe, diğer taraftan kıt sermayeye sahip olmalarının nedeni doğal ya da verili bir durum değil, oluşturulmuş bir durum.

IRKÇI, CİNSİYETÇİ AYRIMCI BİR TEORİ
Azgelişmiş Çevre Ekonomilerine hammadde, ucuz tarımsal ürünlerde ve emek yoğun hafif sanayi ürünlerinde uzmanlaşma, buna karşılık Merkez Ekonomilerde teknoloji, beceri ve sermaye yoğun gelişkin (dolayısıyla da çok daha pahalı) üretimde uzmanlaşmayı önermek; erkeklere evin dışınca çalışmayı, kadınlara ise en iyi bildikleri bir iş olacağından evde kalarak ev işleri yapmayı, çocuk yetiştirmeyi ya da ülkedeki farklı etnisitelere sahip insanlara sadece inşaat işlerinde çalışmayı ya da 5 yıldızlı otellerde bulaşıkçılık yapmayı önermekle aynı şeydir. Dolayısıyla da hem sömürgeci bir zihniyeti yansıtır, hem de cinsiyetçi ve ırkçıdır.
Serbest ticaretin ekonomik kalkınmayı hızlandıracağı tezi ise çürütülmüş bir tezdir. Zira serbest ticaret ile kapitalist yoldan kalkınabilmiş bir azgelişmiş örneği dahi yoktur.

SÖMÜRGECİ TEORİNİN VAİZLERİ
Azgelişmiş ülkelerde kendilerini “iktisatçı” olarak nitelendirenlerin hala serbest ticareti ve sömürgecilik dönemi teorisi olan Karşılaştırmalı Üstünlükleri savunması ise en hafifinden tarih ve iktisat bilmediklerindendir.
Ya da tarih nosyonundan yoksun ana akım burjuva iktisat teorisinin gönüllü ya da ücretli vaizliğine soyunmalarındandır.
Devam edecek (Çözüm: Korumacılık mı, enternasyonalist adil değişim mi?)

DİP NOTLAR:
(1) David Ricardo, Siyasal İktisadın ve Vergilendirmenin İlkeleri (Çeviren: Barış Zeren), T. İş Bankası Kültür Yayınları,1.Baskı, 2008, s. 105.
(2) Eduardo Galeano, Tepetaklak-Tersine Dünya Okulu (Çeviri: Bülent Kale), Çitlembik Yayınları, 2004, s. 44.
(3) Jason Hickel, Divide- A Brief Guide to Global Inequality and its Solutions, Windmill Books, 2017, s. 102.
(4) Karl Marx, “On the Question of Free Trade”, 9 Ocak 1848, https://www.panarchy.org/engels/freetrade.htm (28 Mayıs 2019).
(5) Hickel, agk., s. 83.
(6) Agk., s. 90-93.
(7) Agk., s. 102.


Formun Üstü

7 Haziran 2019 Cuma

CEMAZ-ÜL EVVELİNİ İYİ BİLDİĞİMİZ BİR TEORİ (III) (Dev tekellerin kontrolünde bir küresel ticaret)


CEMAZ-ÜL EVVELİNİ İYİ BİLDİĞİMİZ BİR TEORİ (III)
(Dev tekellerin kontrolünde bir küresel ticaret)

Mustafa Durmuş

7 Haziran 2019

Tekelci kapitalizm ve tekelci sermaye kavramı yeni bir kavram değil, 20.Yüzyılın başından itibaren Marksistler tarafından kapitalizmi tanımlarken kullanılan bir kavram.
1970’lerin sonlarından itibaren ise tekelci finans sermayenin neredeyse tüm ekonomik faaliyetleri kontrol eder bir konuma yükseldiğine tanık olduk. Öyle ki bugün artık tekelci finans sermayeden özerk ya da ondan bağımsız hiçbir ekonomik faaliyetten söz edilemiyor.
Bir başka anlatımla, tekelci finans sermaye her kapitalist faaliyeti denetliyor, hatta özerk bir görünüme sahip olduğu düşünülen ekonomik faaliyetleri dahi kontrol edebiliyor. Bu konuda tarımsal faaliyetler özellikle çarpıcı bir örnek oluşturuyor. Çünkü bu faaliyetler; ona girdi temin eden, tohum, tarım ilacı veren, kredi sağlayan ve pazarlama ağı sunan tekellerce kontrol ediliyor. Bu, niteliksel ve kalıcı bir değişiklik. Tüm alanlara yayılmış olan bir tekel durumu söz konusu (1).

43 BİN TEKELDEN OLUŞAN KÜRESEL SERMAYE AĞI
Küresel düzeyde sermaye ağına ilişkin bazı veriler tekelci finans sermayenin kontrol gücünü sergiler nitelikte: Dünyada 2007 yılı itibariyle 43,060 çok uluslu şirketten oluşan bir sermaye ağı var. Bu ağ küresel kapitalist ekonomik gücün kaynağını oluşturuyor. Bu ağın yüzde 40’ı tek başına 147 şirketin elinde. En tepedeki 50 şirketten 1’i hariç kalan tamamının finans şirketlerinden oluşması finans kapitalin gücünü ortaya koyuyor (2).
Küresel üretimde de benzer bir tekelleşme eğilimi söz konusu. Yani dünya üretimi ve ticareti az sayıda çok uluslu şirket tarafından doğrudan ve dolaylı yollarla kontrol ediliyor.

TRIAD’DA YERLEŞİK 100 DEV ŞİRKET
Öyle ki dünyanın en büyük 100 çok uluslu şirketi ABD, AB ve Japonya’da (TRIAD) yerleşik durumda. Bu şirketlerin aralarındaki ilişki klasik anlamdaki rekabetten farklı. İlişki daha ziyade bir rakiplik ve işbirliği diyalektiği biçiminde yürüyor.
Özellikle de fiyat rekabeti çok tehlikeli bir şey olarak düşünüldüğünden genelde bundan sakınılıyor. Bunun yerine firmalar büyük ölçüde düşük emek gücü maliyetli durumlara, hammadde ve girdi rekabetine ve ürün farklılaşmasına yöneliyorlar (3).
Uluslararası tekelci sermayenin iktisadi gücünün yoğunlaşması ve kontrol gücünün artması (dolaylı bir biçimde), taşeronluk ve yönetim sözleşmeleri, anahtar teslimi anlaşmalar, franchising, lisanslama ve ürün paylaşımı gibi uluslararası stratejik ittifaklarla da sağlanıyor (örneğin Star Alliance gibi mega işbirlikleri THY dahil otuza yakın ülke hava yollarını bünyesinde topladı).
Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Nestlé, PepsiCo, Coca-Cola, Unilever, Danone, General Mills, Kellogg's, Mars, Associated British Foods ve Mondelez’den oluşan 10 şirket dünyadaki büyük yiyecek ve içecek piyasasını kontrol ediyor ve bunların her biri her yıl milyarlarca dolar kazanıyor (4).
Keza küresel silah ticaretini 10 şirket kontrol ediyor. Bunun 7’ si ABD’li. Yılda savunma harcamalarına küresel olarak 1,7 trilyon dolar harcanıyor ve bunun 375 milyar doları silah alımında kullanılıyor (5).
Aralarında Wolkswagen, Toyota, Renault-Nissan-Mitsubishi, General Motors, Ford Motor Co ve ve Fiat-Chrysler’in bulunduğu toplam 15 küresel otomotiv şirketi ise dünya otomotiv piyasasını elinde tutuyor (6).

UNCTAD RAPORLARINDA YER ALAN GERÇEK
Küresel ticaretin serbest olmadığı gibi, az sayıda büyük çok uluslu tekelin kontrolü altında olduğu gerçeği Birleşmiş Milletler Örgütü’ne bağlı UNCTAD’ın son raporlarından birinde de teyit ediliyor.
“Güç ve Serbest Ticaret Kandırmacası” (7) başlıklı raporun sunuş yazısında Örgütün Genel Sekreteri M. Kituyi şöyle söylüyor:
“Sadece finans değil, küresel ticaret de büyük oyuncuların kontrolü altında. Her ne kadar azgelişmiş ülkeler küresel ticarete daha fazla dâhil olsalar da, küresel üretim ağındaki gücünü ve payını artıran çok uluslu şirketler küresel ticari ilişkileri daha da eşitsiz bir hale getiriyorlar”.

10 FİRMANIN PAYI YÜZDE 42
Raporun bulgularına göre, petrol dışı ihracatta 2014 yılında, dünyada en büyük yüzde 1 çok uluslu şirketin payı yüzde 57 oldu. Sayı olarak, en büyük 5 firmanın payı yüzde 30 ve en büyük 10 firmanın payı yüzde 42 oldu (Amazon ve Ali Baba gibi devlerin ciroları dikkate alındığında tekelleşmenin dijital ticarette daha yüksek olduğu ileri sürülebilir).
Nitekim 2,000 en büyük çok uluslu şirketin küresel ticaret ile paralel olarak artan kârlarına bakıldığında tekelleşmenin serbest ticaret iddiasını nasıl çürüttüğü açıkça görülebiliyor.

MERKEZDE TOPLANAN EKONOMİK GÜÇ
Çünkü en büyük 2,000 küresel çok uluslu şirketin yıllık kârları 1990’ların sonlarında 0,7 trilyon dolar iken, 2014 yılında neredeyse 4 kat artarak 2,6 trilyon dolara yükseldi (8). Yani uluslararası ticarette çok büyük bir güç asimetrisi mevcut.
Kısaca bugün sermaye temerküzü kendini uluslararası tekelci sermayenin hızlı büyümesinde sergiliyor. Teknolojinin yanı sıra küresel sermaye her zamankinden daha fazla akışkan hale geliyor.
Böylece, serbest ticareti esas alan Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisi söylemde mantıklı gibi görünse de, gerçek dünyada uluslararası ticaret onun ileri sürdüğü gibi işlemiyor. Çünkü bu teori dünyadaki asimetrik güç ilişkilerinin varlığını ve gücün küresel olarak bir merkezde toplandığı gerçeğini görmezden geliyor.

ZENGİNLER KENDİ ARALARINDA TİCARET YAPIYOR
Ayrıca uluslararası ticaretin ağırlıklı kısmı sanıldığı gibi gelişkin-sanayileşmiş ülkelerle, azgelişmiş ülkeler arasında yapılmıyor (tıpkı doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının üçte ikisinin gelişkin ekonomilere yapılması gibi). Tersine bu sanayileşmiş ülkeler daha ziyade kendi aralarında ticaret yapıyorlar. (9).
Paul Krugman, “Uluslararası Ticaret ve Ekonomik Coğrafya” adlı ve 2008 yılında kendisine Nobel ödülü getiren çalışmasında; gelişkin ekonomilerin neden daha çok kendi aralarında ticaret yaptıklarının yanıtını verirken Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisinin geçersizliğini de ortaya koydu.
Ana akım iktisatçılar arasında da kafa karışıklığına neden olan bu durumu Thomas Pugel ise talep ve arz yönünden şöyle açıklıyor:
Talep yönünden, sanayileşmiş ülkelerdeki tüketiciler satın alacakları ürünlerde çeşitlilik ararlar. Bunu da en iyi sanayi alt yapısı çok çeşitli ve gelişkin olan sanayileşmiş ülkeler sağlarlar. Arz yönündense böyle çeşitliliğe sahip üretimin maliyetlerini düşüren bazı olgular devreye girer. Örneğin üretim / çıktı arttıkça birim (ortalama) maliyetleri düşürme, dolayısıyla da daha ucuza üretme imkânı veren ölçek ekonomileri sanayilerde gerçekleşir. Keza sanayileşmiş ekonomilerde tarihsel olarak deneyimlenen ve bir işi yapma konusundaki deneyim arttıkça o işin çok daha iyi yapılmasını sağlayan “yaparak öğrenme” devreye girer. Bu da sanayileşmiş ülkelere kalıcı bir avantaj sağlar. Buna karşılık Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisinde tarihin hiçbir önemi olmadığından teori bu olguları dikkate almaz (10).
Bu teori aynı zamanda ülke içinde sektörler ve sektörde üretimde bulunan sermaye grupları arasındaki çıkar farklılıklarını ve çelişkileri de ihmal eden bir teoridir.
Öyle ki tarımsal üretimin ve ihracatının ağırlıkta olduğu bir sektör açısından girdi fiyatlarını düşürecek bir serbest ticaret politikası (düşük tarifeler) kabul edilebilir. Ancak bu durum yerli imalat sanayi sektörünü yabancı sermaye ile rekabete sokacağından ve bu rekabetten yerli sanayi zararlı çıkacağından bu kesimler açısından kabul edilmez bir durumdur (11).
Devam edecek…

DİP NOTLAR:
(1) Irene León, “The World Seen from the South: Interview with Samir Amin”,http://mrzine.monthlyreview.org (20 June 2012).
(2) Richard B. Du Boff, “Who Controls Capital? What Does Capital Control?”,
http://mrzine.monthlyreview.org, 2011.
(3) John Bellamy Foster, Robert W.McChesney, R.Jamil Jonna, “The Internationalization of Monopoly Capital”, Monthly Review, Vol 63. No 2 (June 2011), s. 2, 7.
(4) 
http://www.independent.co.uk, (6 November 2016).
(5) 
http://www.visualcapitalist.com/companies-dominating-global…(12January 2018).
(6) Jeff Desdardines, “The 15 Corporations That Make the Most Cars”,
http://www.visualcapitalist.com (11 October 2018).
(7) UNCTAD, , Trade and Development Report 2018: Power, Platforms and the Free Trade Delusion, 2018.
(8) Agr. s. 56.
(9) Greg Wright, “The US is a whole lot richer because of trade with Europe, regardless of whether EU is friend or ‘foe’” 
https://theconversation.com (18 July 2018).
(10) Thomas Pugel, International Economics,NewYork: McGraw-Hill Irwin, 2007’de aktaran, Rod Hill ve Tony Myatt, İktisat: Eleştirel Ders Kitabı-Eleştirel Düşünürün Mikroiktisat Kılavuzu (Çeviren: Hüsnü Bilir), Heretik Yayınları, 2017, s. 82.
(11) Johnny Fulfer, “Free-Trade or Protectionism? Moving Beyond a World of Binaries”, 
https://economic-historian.com (24 May 2019).




3 Haziran 2019 Pazartesi

CEMAZ-ÜL EVVELİNİ İYİ BİLDİĞİMİZ BİR TEORİ (II) (Serbest Ticaret Yalanı)


CEMAZ-ÜL EVVELİNİ İYİ BİLDİĞİMİZ BİR TEORİ (II)
(Serbest Ticaret Yalanı)
Mustafa Durmuş

3 Haziran 2019

Ricardo, dünya ekonomisinin her ülkenin karşılaştırmalı üstünlük avantajına sahip olduğu malların üretiminde uzmanlaşmasıyla en etkin ve en adil biçimde işleyebileceğini ileri süren bir teori ortaya atmıştı.
Bu teoriye göre, her ulus, mutlak değil, karşılaştırmalı üstünlüğe, dolayısıyla da rekabet gücüne sahip bulunduğu malları ürettiği serbest bir ticaret dünyasında refahını (adaletli bir biçimde) maksimize edebilecektir.
Yani Ricardocu ticaret modeline göre, ülkeler karşılaştırmalı üstünlüğe sahip oldukları belli mal ve hizmetlere göre dış ticaret yapmalıdır.
Ülkeye karşılaştırmalı üstünlük avantajını sağlayan şey ise bu ülkenin sahip olduğu teknolojik donanımdır.

Heckscher-Ohlin Modeli: Faktör donanımı belirleyici
Bu modelin çağdaş versiyonu ise E. Heckscher – B. Ohlin Ticaret Modeli olarak biliniyor. Bu teori karşılaştırmalı üstünlük avantajının teknoloji düzeyindeki farklılıklardan ziyade, ülkelerin sahip oldukları üretim faktörü donanımları farklılıklarından kaynaklandığını ileri sürer (1).
Teori 1980’li yıllarda, Dünya Bankası Başkanlığı da yapmış olan Prof. Bela Balassa tarafından ithal ikameci stratejiye bir alternatif olarak, ihracata yönelik sanayileşme stratejisinin önemli bir dayanağı olarak da gündeme getirildi.
Balassa’ya göre, gelişme çabası içinde olan bir ülke, uluslararası ticarette geçerli olduğu varsayılan karşılaştırmalı üstünlüklere göre sahip bulunduğu bol üretim faktörünü yoğun olarak kullanarak dünya pazarlarına yönelik olarak üretimde bulunmalı, sanayilerini buna göre belirlemelidir. Bu avantajlı öncü ihracat sanayilerinin kurulması ve gelişimiyle ülke kalkınmasını ve sanayileşmesini sağlayabilir (2).
Kuşkusuz teoriye göre, azgelişmiş ülkeler için bu sanayiler emek-yoğun sanayilerdir. Çünkü bu ülkelerin karşılaştırmalı üstünlükleri (tarım, turizm ve tekstil, hazır giyim sanayileri gibi) bu sanayilerdedir.
Yani dünya çapında etkin-verimli bir üretim için (uluslararası işbölümüne uygun olarak); emek fazlası olan ülkeler emek-yoğun sektörlerdeki üretim ve burada ürettikleri malları; buna karşılık sermaye fazlası olan ülkeler ise sermaye yoğun sektörlerde üretime ve bu şekilde ürettikleri sermaye malları ihraç etmeye odaklanmalıdır. Uluslararası düzeyde meta değişimi bu temelde yapılmalıdır.
Böylece gemilerini “dalgalı bir denizde yüzdürmek zorunda kalan” azgelişmiş ülkelerin gemileri ya batacak ya da en büyük karşılaştırmalı üstünlük avantajına sahip oldukları sektörlerde gemilerini yüzdürmeyi başaracaklar ve ihtiyaç duydukları dövizi de güvenli olarak sağlayabileceklerdir (3).

Merkez Ekonomilerin önce manavı, sonra pazarı olmak
İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulmuş olan IMF, Dünya Bankası ve GATT (DTÖ) gibi kuruluşlarca da benimsenip servis edilen bu teorinin çağdaş versiyonu altında Türkiye 1950’lerden itibaren önce küresel kapitalizmin manavı, pazar yeri ve mandırası oldu.
Son 15 yıldır ülke bu özelliğini de kaybetti ve başta buğday, un, patates, soğan, bakliyat, mısır, kırmızı et ve gübre, tarımsal ilaç, tohum, saman gibi tarımsal ürün ve girdileri yoğun bir biçimde (üstelik çoğu kez sıfırlanmış gümrük vergileriyle) ithal eder bir duruma geldi.
Bu Türkiye’nin ihracat yapısının beceri, teknoloji ve sermaye yoğun mallara kaymasından, böylece karşılaştırmalı üstünlüklerinin değişmesinden kaynaklanmadı. Aksine izlenen neo-liberal tarım politikalarının sonucunda tarım ve hayvancılık sektörünün bitme noktasına gelmesiyle oldu. 

Tam bir küresel ticaret serbestliği gerekiyor ancak…
Üretim ve ihracat yapısının karşılaştırmalı üstünlüklere göre oluşturulabilmesi için küresel ticaretin tam anlamıyla serbest olması gerekiyor. Yani böyle bir sistemin işleyebilmesi için uluslararası ticaretin önünde, onu önleyecek ya da daraltacak gümrük vergileri, tarifeler, sübvansiyonlar gibi önleyiciler ya da saptırıcılar olmamalı. Peki, fiili durum böyle midir?
Trump’ın ABD’nin ithalatına koyduğu tarifeler, ABD-Çin ticaret savaşlarının yoğunlaşması, Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) Merkez Ekonomiler lehine aldığı kararlar, TRIPS gibi yasaklayıcı entelektüel mülkiyet hakları, küresel ticaretin serbest olmadığı gibi, karşılaştırmalı üstünlüklere göre de işlemediğini gösteriyor.
Bu gerçeğe rağmen bu teoride ısrarcı olmak ne anlama gelebilir?
Bilindiği gibi, 2018 başından beri ABD, yaklaşan resesyonu ötelemek için korumacılığa yöneldi. Çin başta olmak üzere, Kanada ve AB ülkelerinden gelen ithalatlara kota ve tarife uygulamasına başladı ve bunu giderek genişletti. Ancak Çin başta olmak üzere diğer ülkeler de buna karşılık verdiler. Böylece ticaret savaşları yoğunlaştı.
Bu durumun serbest ticaret fikrine aykırı olduğu kadar, moment kaybeden dünya ticaretini (2014’te 19 trilyon dolarken 2017’de 17 trilyon dolara geriledi (4) ve küresel ekonomik büyümeyi olumsuz etkilediği açık.
Nitekim bir araştırmaya göre, ticaret savaşlarının olmadığı bir durumla kıyaslandığında ABD ve Çin, karşılıklı olarak bazı mallardaki ticaretlerine uyguladıkları tarifeyi yüzde 25’e çıkarttıklarında, Çin’in GSYH’si binde 8, ABD’ninki binde 5 ve dünyanınki binde 5 küçülecek. Eğer tarifeler tüm ABD-Çin ticaretini kapsayacak şekilde genişletilirse 2021 yılında küresel GSYH 600 milyar dolar küçülecek (5).

DTÖ: Merkez Ekonomilerin dış ticarette kullandığı sopa
Gerçekte demokratik bir işleyişe sahip bulunmayan ve G-7 Ülkelerinin yönlendirmeleriyle kararlar alan Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), azgelişmiş Çevre Ekonomilere, dış ticarette saptırıcı olarak nitelediği tarifeler ve sübvansiyonlar gibi yerli tarımı koruyan uygulamaları yasaklıyor. Diğer taraftan ABD’nin ya da AB’nin kendi çiftçisine verdiği ve yıllık 374 milyar doları bulan sübvansiyonlar konusunda sesini çıkartmıyor (6).
Sübvansiyon politikaları sadece zengin ülkelerin üreticilerine yarıyor. Yani DTÖ aslında zengin ülkeler için teşvik, yoksullar için ise serbest ticareti savunan bir örgüt.
Merkez Ekonomiler güçlü olduğundan DTÖ kurallarını es geçebiliyorlar. Buna karşılık diğerlerinin bu sistem içinde bu kuralları uygulamama gibi bir lüksleri yok. Yani dış ticarette karşılaştırmalı üstünlükler değil, mutlak güç üstünlüğü hâkim.
Böylece, DTÖ’nün eşitlikten uzak, ayırımcı dış ticaret kuralları yüzünden, serbest ticaret teorisinin öngördüğü gibi azgelişmiş ülkelerin karşılaştırmalı üstünlüklere sahip sektörlerini geliştirerek, buradan hareketle ihracata yönelerek kalkınmaları mümkün değil.
Yani hem tarım, hem de imalat sanayinde DTÖ kuralları bu ülkelerinin kalkınmalarının, gelişmelerinin önünde engel oluşturuyor.
Keza, entelektüel mülkiyet haklarını düzenleyen ve böylece her yıl azgelişmişlerden çok uluslu şirketlere 60 milyar dolarlık bir kaynak aktarılmasına neden olan ve arkasında DTÖ’nün bulunduğu TRIPS uygulaması, sadece yoksullaştırıcı değil, aynı zamanda küresel serbest ticaretin önündeki önemli engellerden birini oluşturuyor (7).

IDSD: Uluslararası tahkim mahkemeleri
Uluslararası tahkim uygulaması ile dünya üretimi ve ticaretinin devleri olan çok uluslu şirketler (ÇUŞ), ulus devletleri bekledikleri kârları elde edemediklerinde dahi mahkemeye verebiliyorlar, onları tazminat ödemeye mahkûm ettirebiliyorlar (8).
Bu düzenleme (özellikle de 1990’lardan itibaren) birçok iki taraflı ticaret anlaşmasının içerisinde yer alan bir düzenleme. Son 15-20 yıldır gündeme getirilen ve henüz tam olarak gerçekleşmemiş olan TPP, TTIP, TISA gibi çok taraflı uluslararası anlaşmalar ise 50’den fazla ülkeyi içine alacak şekilde bu IDSD adı verilen ulus üstü mahkemeleri daha mutlak ve kalıcı hale getiriyor ve uluslararası sermaye-ulus devlet ilişkilerini kökten değiştiriyorlar.
ISDS mekanizması ile çokuluslu şirketler bir devleti, yaptığı ya da yapmayı planladığı yasal düzenlemelerle, zarar edecekleri hatta gelecekteki kârlarını önleyeceği iddiasıyla mahkemeye verebiliyorlar. Çok uluslu şirketlerin kontrolü altındaki böyle bir mahkeme bu konularda karar verebiliyor, hükümetlerden söz konusu zararı tazmin etmelerini ya da düzenlemelerden vazgeçmelerini isteyebiliyor. Tek başına böyle bir davanın açılmasının dahi emek ve çevre koruyucu yasal düzenlemelerini henüz oluşturma yolundaki hükümetler açısından nasıl caydırıcı bir etki yaratacağı açıktır (9).

Neo-liberalizm daha güçlü bir devlete ihtiyaç duyar
Tüm bunların günümüz kapitalizmine hâkim olan neo-liberal ideolojiyle uyumlu olmadığı düşünülebilir. Çünkü (yanlış bir biçimde) neo-liberalizmin, serbest piyasaları ve serbest ticareti savunurken, devlet müdahalecine ve korumacılığa karşı olduğuna inanılıyor.
Oysa neo-liberal ekonomi politikaları yeni ve çok daha güçlü devlet müdahaleleri olmaksızın uygulanamaz. Örneğin azgelişmiş ülke piyasalarının serbestleştirilerek küresel piyasalara entegrasyonunu gerçekleştirmek için (1980’de Türkiye’de olduğu gibi) birçok Latin Amerika ülkesinde ABD destekli askeri darbeler yapıldı.

Küresel bürokrasi uluslararası sermayenin iktidarına hizmet ediyor
Bugün uluslararası sermayenin iktidarı; arkasında Pentagon ve NATO’nun silahlı gücünün bulunduğu IMF, Dünya Bankası, DTÖ ve ikili serbest ticaret anlaşmalarının oluşturduğu total bir küresel bürokrasi tarafından sürdürülüyor.
Bir başka anlatımla, tarihsel olarak işgaller, askeri darbeler, yapısal uyarlama politikaları, serbest ticaret yalanı ve uluslararası tahkim mekanizması, Merkez Ekonomilerde yerleşik ÇUŞ’lar ve onların yeri işbirlikçilerinin çıkarlarını tüm dünyaya dayatmasının araçları oldular.
İngiliz savaş gemilerinin, 1842 yılında, Çin tarafından uygulanan gümrük tarifelerini ortadan kaldırmak için Çin’i işgal ettikleri tarihten bu yana serbest ticaret asla serbest ticaret olmadı. Gerçekte “serbest ticaret” ulusal bağımsızlıkları ve demokrasiyi zayıflatan ve giderek ortadan kaldıran bir mekanizmaya dönüştü (10).

Devam edecek…

Dip notlar:

(1) Debraj Ray, Development Economics, Princeton University Press, 1998, s. 631- 636.
(2) Bela Balassa, The process of industrial development and alternative development strategies, World Bank Staff Working Paper, No. 438, 1980.
(3) Jason Hickel, The Divide, A Brief Guide to Global Inequality and its Solutioans, Windmill Books, 2017, s. 189.
(4) UNCTAD, Trade and Development Report 2018: Power, Platforms and the Free Trade Delusion, 2018, s. 9.
(5) Ben Holland and Cedric Sam, “A $600 Billion Bill: Counting the Global
Cost of the U.S.-China Trade War”, https://www.bloomberg.com (28 May 2019).
(6) Hickel, agk. s. 193-195.
(7) Agk., s. 200.
(8) Agk., s. 207.
(9) AB ülkeleri şu ana kadar 1400 iki taraflı uluslararası yatırım anlaşması (BIT) imzaladılar ve ISDS mekanizmasını yatırımcılar bolca kullandılar. (Bkz: Everything a Trade Union Should Know About TTIP: Stop the TTIP, People’s Movement, www.people.ie (3 January 2018).
(10) Jason Hickel, agk., s. 218.


Formun Üstü



31 Mayıs 2019 Cuma

CEMAZ-ÜL EVVELİNİ İYİ BİLDİĞİMİZ BİR TEORİ (I) (Kılavuzu karga olan bir öneri üzerine)



CEMAZ-ÜL EVVELİNİ İYİ BİLDİĞİMİZ BİR TEORİ (I)

(Kılavuzu karga olan bir öneri üzerine)

Mustafa Durmuş

31 Mayıs 2019

Siyasal iktidar artarda ekonomik paketler açıklasa da çoklu karakterli ekonomik krizle baş edemiyor.  Küçülme serisi sürüyor. Bugün açıklanan ekonomik büyüme verisine göre ekonomi bu yılın ilk üç ayında yüzde - 2,6 küçüldü (1).
Geçen yıl aynı dönemde ekonominin yüzde + 7,4 büyüdüğü göz önüne alınırsa ekonomideki küçülmenin bu bir yılda yüzde 10’u bulduğu görülüyor. Öncü ekonomik göstergelerden ekonomideki küçülmenin bu yılın ikinci çeyreğinde de süreceği anlaşılıyor. Öyle ki en büyük düşüş ithalatta (yüzde - 28,8) ve yatırım harcamalarında (yüzde -13) oldu. Bu iki gösterge ekonominin en önemli büyüme dinamiklerini oluşturuyor. 

DESTEKÇİ YA DA SUSKUN EMEK VE SERMAYE ÖRGÜTLERİ

HAK-İŞ, MEMUR-SEN ve TÜRK-İŞ gibi yandaş yönetimler altındaki işçi sendikaları ve MÜSİAD, TİSK, TOBB gibi iktidara yakın sermaye örgütleri iktidara verdikleri desteklerini sürdürüyorlar.
Büyük sermaye örgütü TÜSİAD ise (muhtemelen bu dönemde yapılan işçi karşıtı yasal düzenlemeler ve grev yasağı gibi uygulamalar ve bazı büyük alt yapı projelerinden aldıkları paylar nedeniyle) kısık bir sesle, yeni yapısal reformlar talep etmekten ötesini yapmıyor.

TİM’İN ÖNERİSİ GÜNDEM OLMADI

Diğer yandan döviz kazandırıcı sektörlerin başında gelen ihracat sektöründeki sermaye örgütlerinden biri olan Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin  (TİM) geçtiğimiz haftalarda ortaya attığı, ancak hızla değişen ülke gündemi nedeniyle yeterince tartışılmayan bir görüş birçok açıdan önemliydi. Üç parçalı bu yazının konusunu bu görüş ya da yaklaşım oluşturuyor.

Basında yer alan bir habere göre (2) TİM,  18.-19.Yüzyılda İngiltere’de yaşamış ünlü Klasik iktisatçı Sir David Ricardo'nun metodolojisini Türkiye’nin ihracatına uyarlayarak ülkenin ihracat kapasitesini artırmayı hedefliyor.

Örgütün Genel Sekreteri ve T. Varlık Fonu yöneticiliği de yapmış olan akademisyen Prof. Kerem Alkin, bu metodoloji altında Açıklanmış Karşılaştırmalı Üstünlükler Endeksi (RCA) kullanılarak nokta atışı pazar ve ürün hedeflemesi yapacaklarını ve böylece ülkenin ihracatta avantajlı olduğu alanlarda üretime yönelerek yeni ihracat kanallarının açılacağını ileri sürüyor.

BİTPAZARINA NUR YAĞDIRMAK

Böylece Alkin (Amerika’yı bir kez daha keşfederek) yaklaşık 200 yıl önce ortaya atılan ve geçerliliği son derece tartışmalı olan bir teoriyi (bazılarına göre yasa) yeni bir şeymiş gibi karşımıza çıkartıyor.

Bu teorinin ışığı altında ülkenin ihracatının (dolayısıyla da üretiminin) artırılacağını, böylece ülkenin hem döviz ihtiyacının karşılanacağını, hem de istihdam yaratılacağını ileri sürüyor (T. Varlık Fonu da tanıtılırken de bunun ülkenin makroekonomik istikrarsızlıklarla mücadele edilmesinde mucizevi bir buluş olduğu ileri sürülmüştü. Ancak bu Fon kurulduğundan bu yana ülkedeki kriz daha da büyüdü ve Alkin de Fon’un yönetiminden uzaklaştırıldı).

BAYAT BİR TEORİ NEDEN ISITILARAK SOFRAYA KONULUR?

Öncelikle ülkede ekonomisiyle, siyasetiyle, ideolojisiyle çoklu krizden topyekûn bir çöküşe doğru gidiş yaşanıyor. Düşük değerli liraya rağmen ihracat sektörü de (sektördeki işletmelerin düşük kârlılığı ve yüksek borçluluğu gibi nedenlerden dolayı) kriz potasına girdi.

Böyle bir dönemde (söylenecek yeni bir şeyler bulunamıyorsa), eskiler parlatılarak yeni birer umut gibi sunulmaya, böylece durum bir süre daha idare edilmeye ve özellikle de 23 Haziran seçimleri öncesinde kafası karışık ihracatçılar safta tutmaya çalışılıyor olabilir.

Ancak çok daha önemli bir neden söz konusu: Ekonominin derin resesyonu sürerken dış borç stoklarının yüksekliği. Öyle ki geçen yılın son çeyreği itibariyle 445 milyar dolarlık toplam dış borç stoku var ve bu yılın Mart ayı sonu itibariyle, vadesine 1 yıl veya daha az kalmış kısa vadeli 177,4 milyar doları bulan bir dış borç geri ödemesi yapılması gerekiyor (3).

Dövizli borcu ancak dövizli yeni borç alarak çevirmek mümkün ama artan risk primlerinin yol açtığı faiz maliyetleri nedeniyle bu iş çok zorlaştı. Böylece bu kapandan kurtulabilmek için borçlanma dışı yollarla döviz sağlamak gerekiyor.
Turizm sektörünün sağladığı döviz ise derde deva olacak düzeyde değil (bu yılın ilk 3 ayında 4,6 milyar dolar (4) . İhracat gelirleri ise ithalatı karşılamıyor (bu yılın ilk üç ayında ihracat 42 milyar dolar ve ithalat 49 milyar dolar oldu (5).

Döviz gelirlerini artırabilmek için geriye (yeniymiş gibi sunulan bir strateji ile) ihracatı artırmak kalıyor. Bu yolla hem üretim ve ihracatın yüksek düzeyde bağımlı olduğu ithalatın finanse edilebilmesi, hem ekonominin resesyondan çıkartılması, hem de dış borçların ödenebilmesi için gerekli olan dövizin sağlanabilmesi amaçlanıyor.

İŞE YARAR MI, YOKSA EVDEKİ BULGURDAN MI OLUNUR?

Kulağa hoş gelen bu beklenti gerçekleşebilir mi? Yani Ricardo’cu Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisine göre yeniden tasarlanacak olan ihracat ileri sürüldüğü gibi patlar mı, ülkeye akın akın döviz gelir mi, yeni istihdam yaratılır mı?

Yoksa 1980’lere kadar iyi kötü sürdürülmüş olan ithal ikameci kalkınma ve sanayileşme stratejisine, Özal’dan sonra bir darbe de, bu sözde “yeni” stratejiyle vurulur ve ülke kalkınma ve sanayileşme hayalini sonsuza kadar toprağa mı gömer? İhracatçıları kazansın diye ülke, ihracata dönük “yoksullaştırıcı bir büyüme” (6) yoluna mı sokulur? Bu yeni yönelimin sektörel olduğu kadar sosyal sınıflar, emekçiler ve gelir bölüşümü üzerinde ne tür etkileri olur?


200 YILLIK KARŞILAŞTIRMALI ÜSTÜNLÜK (AVANTAJ) TEORİSİ

Bu soruları yanıtlamaya geçmeden önce şu meşhur teorinin hangi ortamın ürünü olduğunu kısaca anlatalım.

Ricardo, 19. Yüzyılda Britanya’nın sömürgeler yaratma hedeflerine en uygun düşecek bir serbest ticaret teorisi geliştirdi. Karşılaştırmalı Üstünlükler de böyle bir serbest ticaret teorisinin en önemli kavramlarından biriydi. Oysa hem başta Britanya’nın ve daha önce onun sömürgesi olan ABD’nin, hem de bugün Avrupa’nın ileri derecede gelişmiş ekonomilere sahip ülkelerinin sanayileşmesi ve zenginleşmesi serbest ticaretle değil, sömürgeleri yağmalamaya dönük sömürgeci politikalarla ve yüksek gümrüklerle kendi sanayilerine dönük korumacı politikalarla gerçekleşmişti (7).

UNCTAD’a göre ise, 19.Yüzyıldaki uluslararası serbest ticaret söylemi Altın Standardı uygulamasının, baskıcı emek yasalarının ve dizginlenmemiş sermaye hareketlerinin (sömürgecilik) üstünü örtmekte kullanıldı (8).

Karşılaştırmalı Üstünlük, teknik olarak, verili bir üretim olanakları eğrisi altında iki mal arasında birbirinin yerine geçme anlamına gelen marjinal dönüşüm oranı ile ölçülen bir fırsat maliyeti olarak tanımlanabilir. Tam rekabet koşulları altında iki mal arasındaki fiyat rasyosu onların marjinal dönüşüm oranına eşitlenir.  Eğer bu eşitlik gerçekleşmezse üreticiler göreli olarak daha uygun fiyat rasyoları elde edene kadar bir maldan diğerine geçiş yapmayı sürdürürler (9).

TEORİNİN İŞLEMESİ İÇİN TAM BİR FAKTÖR AKIŞKANLIĞI GEREKLİ

Yani serbest ticaret teorisyenlerine göre (tam bir üretim faktörü akışkanlığı olduğu varsayıldığından), bir sektörden çıkan emek ve sermaye ülkenin diğer karşılaştırmalı üstünlüklere sahip sektörlerinde istihdam edilirler.

Oysa işini kaybeden işçilerin bir başka sektörde işe girebilecek ölçüde beceriye sahip olmaları o denli kolay ve hızlı olmaz. İşçiler böyle bir beceriyi ancak zamana yayılı eğitim programları ve işsizlik yardımları ile sağlayabilir. Ancak pek çok azgelişmiş ülkenin bunu karşılayabilecek gücü yoktur.

Keza para sermaye akışkan olabilirse de,  makina biçimindeki sabit sermaye akışkan değildir. Örneğin inşaat sektöründe kullanılan makine parkı, karşılaştırmalı üstünlüğün olduğu düşünülen tekstil ve hazır giyim sektöründe nasıl istihdam edilecektir?
Kısaca, sadece emek ve sermaye gibi üretim faktörlerinin ekonominin sektörler arasında yeterince akışkan olmadığı gerçeği bile Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisinin geçersizliğini ortaya koyar.

TAM REKABET KOŞULLARINDA RASYONEL ÜRETİCİ HAYALİ

Ayrıca bu yaklaşımın diğer bir defosu Tam Rekabet Piyasası koşullarının geçerli olduğunu varsayması. Oysa (özellikle de günümüz kapitalizminde), bu koşulların varlığından söz edilemez. Ayrıca “fiyatlar rasyosunu en uygun hale getirene kadar üreteceği mallar arasında gidip gelen üretici” tanımı da gerçekte var olmayan bir rasyonaliteyi, akılcılığı gerektirir.

Diğer taraftan, bunca defosuna rağmen, ana akım burjuva iktisat teorisine iman etmiş iktisatçılar tarafından ısrarla bu teorinin gerçek hayatta uluslararası ticareti yönlendiren bir teori olduğu ileri sürülebiliyor.

Örneğin Alkin,  küresel ticarete konu ilk 200 ürün içerisinde Türkiye'nin karşılaştırmalı üstünlüğe sahip 47 ürünü ihraç ettiğini, ilk 1000 ürünün 285'inde avantajlı (karşılaştırmalı üstünlüğe sahip) konumda bulunduğunu ve bu avantajlı ürünlerin üretim ve ihracatına ağırlık verilmesi durumunda, bu ürünlere yönelik 1,8 trilyon dolarlık toplam küresel talepten daha fazla pay alınabileceğini söylüyor (10).
Sektördeki bir diğer sermaye örgütü olan İstanbul Tekstil ve Hammaddeleri İhracatçıları Birliği  (İTHİB) Başkan Yardımcısı da bu söyleme katılıyor ve “teknik tekstilde 2019 ihracat hedefimiz 2 milyar dolar, tekstilde Avrupa’nın en iyisiyiz ama teknik tekstilde daha yolun başındayız” (11) diyor.

HANGİ ROBİNSON CRUSOE?

‘Karşılaştırmalı Üstünlükler Teorisi’nin uluslararası ticaretteki işleyişi açıklama konusundaki yetersizliği şöyle bir analojiyle daha iyi anlatılabilir.
Bilindiği gibi, ana akım iktisat ders kitaplarında Robinson Crusoe figürü, özellikle de uluslararası ticaretin analizinde başlangıç noktası olarak alınır. Buna göre Crusoe dayanıklı bir birey, çalışkan, zeki ve hepsinin de ötesinde tutumlu bir karakterdir, öyle ki rasyonel davranışlarıyla doğanın efendisidir. Oysa eserin yazarı ve kendi de bir sosyal bilimci olan Daniel Defoe tarafından yazılan romandaki Crusoe tanımı bundan farklıdır. Bu romanda Crusoe sırasıyla; işgalci, köleci, soyguncu, katil ve güç kullanan bir tiptir.  Yani iktisatçıların Crusoe’si ile gerçek Crusoe arasında fark var. Bu farklılık, iktisat kitaplarında yer alan tüm ulusların yararına olduğu ileri sürülen uluslararası ticaret tanımı ile pratikteki uluslar arası ticaretin gerçeklikleri arasındaki farklılıkta ete kemiğe bürünüyor (12).
 BLAUG: ANA AKIM İKTİSAT TEORİSİ HASTA!
Gerçek hayatı açıklamakta yetersiz kalan böyle ana akım teorilere bu denli bağımlılık aslında patolojik bir durum. Bu durumu Britanyalı bir iktisatçı M. Blaug modern iktisadın iflah olmaz hastalığı olarak tanımlıyor.

Ona göre, ana akım iktisat giderek ekonomi dünyasında neler olup bittiğini anlamamızı sağlayacak pratik sonuçlar sunmak yerine, iktisatçıları mesleki olarak tatmin etmeye yönelik, onların kendi aralarında oynanan entelektüel bir oyuna dönüştü. Bu iktisatçılar sosyo-ekonomik konuları sosyal matematiğe dönüştürdüler. Böyle bir matematikte analitik kesinlik çok önemli iken, bunun gerçek hayatı açıklayıp açıklamadığı konusu önemsizdir. İktisadın çok önemli bir kısmı adeta şehirlerin görüntülerini içeren ama bir şehirden diğerine nasıl gidileceğini gösteren bir haritası olmayan bir tür coğrafya gibidir  (13).

Devam edecek….

DİP NOTLAR:

(1)  TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, I. Çeyrek: Ocak - Mart, 2019, http://tuik.gov.tr (31 Mayıs 2019).
(2)  https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/ihracatta-rekabet-ustunlugu-ricardo-modeliyle-saglanacak (21 Mayıs 2019).
(3)  Hazine ve Maliye Bakanlığı, Türkiye Brüt Dış Borç Stoku İstatistikleri ( 29 Mart 2019),  https://www.hmb.gov.tr/kamu-finansmani-istatistikleri ve TCMB, Kısa Vadeli Dış Borç İstatistikleri Gelişmeleri - Mart 2019, https://www.tcmb.gov.tr (29 Mayıs 2019).
(4)  TÜİK, Turizm Geliri, Gideri ve Ortalama Geceleme Sayısı, 2001 – 2019, http://tuik.gov.tr (29 Mayıs 2019).
(5)  TÜİK, Yıllara ve aylara göre dış ticaret, 1989-2019, http://tuik.gov.tr (29 Mayıs 2019).
(6)  “İhracatta Yoksullaştırıcı Büyüme” (Immiserizing Growth)   J. Bhagwati (1969)  tarafından kullanılmış bir kavram. İhracat sektörüne ağır bir biçimde bağımlı ekonomilerde dış ticaret hadlerinin söz konusu ülkenin aleyhine seyretmesi halinde ihracat arttıkça, elde edilen ekonomik büyümenin ülkeyi gerçekte  yoksullaştırdığına dikkat çeken bir büyümeyi anlatır.
(7)  Daron Acemoğlu ve James A. Robinson, Why Nations Fail- The Origins of Power, Prosperity and Poverty, Profile Books Ltd.,2013, s. 245-250.
(8)  UNCTAD, Trade and Development Report 2018: Power, Platforms and the Free Trade Delusion.
(9)  A.P.Thirlwall, Growth and Development, 6th Edition, Macmillan Press Ltd, 1999, s. 425.
(10)               https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/ihracatta-rekabet-ustunlugu-ricardo-modeliyle-saglanacak (21 Mayıs 2019).
(11)               https://www.dunya.com/ekonomi/teknik-tekstilde-2019-ihracat-hedefi-2-milyar-dolar (31 Mayıs 2015).
     (12) Stephen Hymer, “Robinson Crusoe and the Secret of Primitive Accumulation”, 2011, Volume 63, Issue 04 (September), http://monthlyreview.org.
(13) Mark Blaug, “Ugly currents in modern economics”, Options Politiques 1997, s. 8.