TÜİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TÜİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Şubat 2026 Salı

Enflasyon

 

 

TÜİK, “yüksek enflasyonla yaşamaya alışın” diyor!

Mustafa Durmuş

3 Şubat 2026


Bu yılın ocak ve şubat aylarında aylık enflasyonun yüksek çıkması bekleniyordu. Beklentilere uygun olarak ocak ayı için bu durum gerçekleşti: Tüketici fiyat endeksi (TÜFE) aylık %4,84 ve yıllık %30,65 arttı, 12 aylık ortalamalara göre enflasyon ise %33,98 oldu.

Detay önemli

En yüksek ağırlığa sahip üç ana harcama grubunun aylık değişimleri ise sırasıyla; gıda ve alkolsüz içeceklerde %6,59 artış, ulaştırmada %5,29 artış ve konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda %4,43 artış olarak gerçekleşti.

İlgili ana grupların aylık değişime olan katkıları ise sırasıyla; gıda ve alkolsüz içeceklerde 1,61, ulaştırmada 0,88 ve konutta 0,51 yüzde puan oldu.

Böylece, en yüksek ağırlığa sahip üç ana harcama grubunun yıllık değişimleri (enflasyon); gıda ve alkolsüz içeceklerde %31,69 artış, ulaştırmada %29,39 artış ve konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda %45,36 artış olarak gerçekleşti.

Bu verileri nasıl yorumlamak gerekiyor?

Öncelikle, aşağıdaki grafikten de görülebileceği gibi TÜİK verileri ile ENAG verileri arasındaki büyük fark devam ediyor.

Bu çerçevede TÜİK’e göre yıllık %30,86 olan manşet enflasyon, İTO’ya göre %36,15 ve ENAG’a göre %53,42 oldu.


İkinci olarak, asgari ücretliye ve emeklilere yapılan sözde zamların geri kalanı da yüksek ocak ayı enflasyonu ile eridi (çünkü ücret ve maaşlar ocak sonunda ödeniyor). Böylece on milyonlarca emekçi aslında zam almamış oldu.

Üçüncü olarak, enflasyonun gıda ve alkolsüz içeceklerde (%31,69) ve konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda %45,36 olarak manşet enflasyonun üzerinde çıkması (hane halkı bütçesi içinde en yüksek paya sahip bu harcamaların diğerlerinden daha fazla artması nedeniyle), emekçiler, emekliler ve yoksullar için hayatın daha pahalı hale geldiğini ve yoksullaşmanın daha da artacağını gösteriyor.

Ekonomi yönetimi başarısız!

Son olarak, ülkedeki ekonomi yönetiminin öngördüğü gibi bu yılın sonunda enflasyonun %16’ya gerilemesi imkânsız.

Zira bu, geri kalan 11 ayda aylık enflasyonun ortalama %1,0 olmasını gerektiriyor ki hem içerideki hem de dışarıdaki koşulları dikkate aldığımızda bu mümkün değil.

Özetle başarısız ekonomi yönetimi bizlere “yüksek enflasyon, yüksek işsizlik ve derin yoksulluk altında yaşamayı öğrenin” diyor.

28 Temmuz 2020 Salı

Tüketim harcaması: mızrak çuvala sığmıyor


Tüketim harcaması: mızrak çuvala sığmıyor

Mustafa Durmuş

27 Temmuz 2020



Kamuoyu yoklamaları Türkiye toplumunun işsizlik, hayat pahalılığı ve yoksulluk gibi ekonomik sorunları en yakıcı sorunların başında gördüğünü ortaya koymasına rağmen, çoğunluğumuz (biraz da bilinçli bir biçimde anlaşılamaz bir hale sokulan) ekonomiye ait konuları “sevimsiz” konular olarak görüyoruz, yeterince tartışmıyoruz.

Nasıl tartışılsın ki?  Üniversitelerin ekonomi bölümlerinde dahi ekonomik konular soyut modeller altında, gerçekten tamamen kopuk olarak; TV’lerde ise sadece uzmanların anlayabileceği teknik bir dille ve borsa, döviz, faiz. altın piyasasında olup bitenlerle sınırlı olarak ele alınıyor.

Yoksulluk ve açlık sürecine girdik

Oysa bir süredir  toplum olarak çok ciddi bir yoksullaşma ve açlık süreci yaşıyoruz. Korona salgını ile birlikte, bu süreç hem daha fazla insanı içine aldı, hem daha da hızlandı.

Bu durumun nedenleri ise çok açık. Bir yandan tarihimizde daha önce  karşılaşmadığımız büyüklükte bir gelir bölüşümü adaletsizliği ve işsizlikle karşı karşıyayız, diğer yandan uygulanan parasal genişleme, bol kredi politikaları yüzünden enflasyon ciddi olarak yükselişe geçti. Doğruluğu tartışmalı resmi verilerle dahi enflasyon iki haneli olarak artmaya devam ediyor.  Kısaca hayat dar gelirliler, yoksullar, emekçiler için çok daha pahalı artık.

Öte yandan TÜİK, sunduğu ekonomik büyüme, işsizlik ve enflasyon verilerinde gerçek durumu gizlediği, verileri makyajlayarak sunduğu gerekçesiyle haklı olarak eleştiriliyor. İşin kötüsü artık toplumdaki TÜİK’in verilerine ilişkin bu kuşkulu bakış giderek yaygınlaşıyor.
Şüphesiz bir kamu kurumu olarak TÜİK’in bu duruma gelmesini (tıpkı Merkez Bankası ve kamu bankaları gibi) devlette yaşanmakta olan ve karar almayı tek bir odağa bağlayan mevcut dönüşümden ayrı düşünmemek gerek.

Ancak her türlü manipülasyona ya da karartmaya karşın gerçekler var olmaya ve kendilerini dayatmaya devam ediyor. Böylece makyajlama her zaman gerçekleri farklı göstermeye ya da üzerini örtmeye yetmiyor. Nitekim işsizlik ve enflasyonda gizlenmeye çalışılan gerçek durum, tüketim harcamalarının dağılımıyla ilgili olarak sunulan verilerde kendini gözümüze sokuyor.

Tüketim harcamalarının dağılımı bize neyi anlatıyor?

İktisatçılar ekonomik refahın bir göstergesinin gelir (ve servet), diğerinin tüketim harcaması olduğu konusunda genelde uzlaşırlar. Bir başka anlatımla insanların elde ettikleri gelirler üzerinden ne denli refah içinde olduklarını (ya da tersi) bazen istatistik oyunları yüzünden yakalayabilmek zor olsa da, kapitalist sistemin temel sürükleyici harcama biçimi olan tüketim harcamaları aracılığıyla bunu görebilmek mümkün olabiliyor.

Bu bağlamda TÜİK’in her yıl yayınladığı ve 16 Temmuz’da 2019 yılına ait verileri içeren, hanehalkı tüketim harcamalarının dağılımını gösteren son bülteni çok önemli. TÜİK dışında başka bir veri kaynağımız olmadığı için bu verileri (sorgulayarak da olsa) kullanmak durumundayız.

Önemli zira bu bültende veriler, grafikler var, eklerinde ise “şeytan ayrıntıda gizli” dedirtecek türden tablolar yer alıyor. Meraklılar bülteni ve eklerini TÜİK’in sayfasından indirebilirler.(1)

Bu bülten ve eklerindeki tablolar, TÜİK tarafından yapılan Hanehalkı Bütçe Anketlerine dayalı olarak hazırlanıyor. Bu anketler de 1 Ocak–31 Aralık tarihleri arasında bir yıl süre ile her ay değişen sayıda örnek hanehalkına uygulanıyor. 2019 Hanehalkı Bütçe Anketi de, her ay farklı 1,296 örnek hanenin dönüşümlü olarak izlenmesi yoluyla yürütülmüş ve toplamda yıl boyunca 15,552 hanehalkına anket uygulanmış.

Bu noktada anketlere katılan hanehalkının tanımlanmasında yarar var. TÜİK bunu; “tek başına yaşayan kişiler ile aralarında akrabalık bağı bulunsun ya da bulunmasın aynı konutta yaşayan, barınma, gıda vb. ihtiyaçlarını ortaklaşa karşılayan, hanehalkı hizmet veya yönetimine katılan kişilerden oluşan topluluk” olarak tanımlıyor.(2)

Hanede yaşayan kişi sayısı ve hanelerin hangi bölgelerde olduğu  açıklanmıyor

Dikkatinizi çekmiştir, bu tanımda bir hanede ortalama kaç kişinin yaşadığı belirtilmiyor. Oysa ortalama hanehalkı harcamasının miktarının yeterli olup olmadığı, hanedeki insan sayısına göre değişir. Sonuç 2-4 kişilik bir hanede farklı, 8-10 kişilik bir hanede çok daha farklı olacaktır.

Anket ve verilerle ilgili ikinci sorun kuşkusuz bu hanelerin hangi bölgelerde olduğunun açıklanmaması. Oysa ülkenin Kuzeyi ile Güneyi, Doğusu ile Batısı arasında ciddi gelir farklılığı olduğu gibi, ciddi bir tüketim düzeyi farklılığı da, bu tüketimin dağılımı farklılığı da söz konusu.

Bu farklılıkları dikkate almaksızın yapılan toptancı analizlerin bazı bölgelerde yaşayan bazı halkların çok daha yoksul oldukları gerçeğini gizlemeye yaradığı ileri sürülebilir.

2019 anketinin çarpıcı sonuçları

Sözü edilen bu bültende geçen yılki anketlerin sonuçları şöyle özetleniyor(3):
2019 yılında ülkede hanelerin bütçesinden en fazla pay yüzde 24,1 ile konut ve kira harcamasına gitmiş (2018’de bu pay yüzde 23,7 imiş). İkinci sırada yüzde 20,8 ile gıda ve alkolsüz içecekler yer alıyor (2018’de bunun payı yüzde 20,3 imiş). Üçüncü sırada ise yüzde 16,5 ile ulaştırma hizmetleri geliyor (2018’de bunun payı ise yüzde 18,3 ü imiş). Kısaca haneler bütçelerinin yüzde 61’inden fazlasını bu üç temel ihtiyacı karşılamak için harcamışlar.

Bu verilerle ilgili ilk sorun bunların içinde, su, enerji (elektrik), ısınma (doğal gaz) gibi zorunlu ihtiyaçlar için yapılan harcamaların yer almaması. Oysa bu kalemlere yapılan harcamaların sürekli gelen zamlarla da ciddi bir şekilde arttığı ve bunun emekçilerin bütçesinde önemli bir yere sahip olduğu herkes tarafından biliniyor.

Gıda harcaması içerisinde ise en fazla paya et, balık ve deniz ürünleri için yapılan harcamalar sahip görünüyor. Düşük gelirli haneler (tahmin edilebileceği gibi), yüksek gelirlilere göre gıdaya iki kat daha fazla pay ayırmışlar. En yoksulların toplam bütçelerinden gıda ve alkolsüz içeceklere ayırdığı pay yüzde 30,7 iken; en yüksek gelirli ailelerde bütçenin sadece yüzde 15,3’ü gıda ve alkolsüz içeceklere gitmiş.

Tüketim biçimlerinin farklılığı sınıfsal ayrışmanın bir yansıması

Bu durum da verilerle ilgili ikinci tartışmayı gündeme getiriyor. Çünkü sanki en yoksullarla, en zenginlerin aynı tür ve nitelikte gıdayı tükettikleri gibi bir izlenim yaratılmış. Oysa tüketim harcamaları, sınıfsal ayrışmanın en iyi yansıtıldığı kalemlerden biridir.

Bu ayrışma kendini; bu sınıflara mensup insanların alış veriş yaptıkları yerlerin, tükettikleri gıda ve alkolsüz içeceklerin niteliklerinin ve sonuçta bunların fiyatlarındaki farklılıklarda gösterir.

Buradan hareketle, zenginlerin lüks gıda harcamaları için ayırdıkları gelirin, kaynağın  yoksul ailelerin toplam bütçelerinin dahi çok üstünde olduğunu ileri sürebiliriz.
Bu gerçeği görebilmek için, gıda ürünlerinde; örneğin Migros ve A101’deki ya da BİM’deki fiyat farklılıklarına bakmak ya da yoksul mahallelerdeki semt pazarlarına yolu düşürmek yeterli olur.  

Kısaca TÜİK’in bu bülteninde yer alan verilerin (anketler üzerinden) sahadan ziyade masada hazırlanmış olma olasılığı çok yüksek.

Aylık hanehalkı harcaması 4,972 lira olabilir mi?

Diğer yandan bültenin kendinde yer almayan ama bir ayrıntı gibi eklerde sunulan bir tablo var ki bizce mızrağın çuvala sığmadığını asıl o tablo gösteriyor. Aşağıda da yer verdiğimiz bu tabloya göre;

Geçen yıl hanelerin ortalama olarak harcama bütçesi 4,972 lira, (neredeyse 5,000 lira) imiş (2018’de bu rakam 4,446 lira idi). En büyük harcama kalemleri olarak, haneler bunun 1,196 lirasını konut ve kiraya; 1,033 lirasını gıda ve alkolsüz içkilere ve 818 lirasını ulaştırmaya harcamışlar.

Bu hane halkı harcamasının yanı sıra, bültende ayrıca hanelerdeki kişiler için harcama rakamları hesaplanmış ve kişinin eşdeğer harcama miktarı aylık 2,465 lira olarak belirlenmiş.

TÜİK’ten gelen dolaylı itiraf: Asgari ücretliler ve emekliler açlık sınırının altında yaşıyor!

Böylece TÜİK dahi mevcut asgari ücretin, kişinin tek başına yaşaması halinde bile zorunlu harcamalarını karşılamaya yetmeyeceğini (zira net asgari ücret sadece 2,324 lira) kabul etmek durumunda kalıyor (kaldı ki tek başına yaşayan bir kişinin kira için sadece 593 lira ayırdığını, ya da kendi payına bu kadar düştüğünü varsayıyor).

Hanelerde ise ayda ortalama 4,972 lira harcanıyormuş. Bunun olabilmesi içinse bir hanede iki tane asgari ücretliden fazla çalışan olmalı. Çünkü iki asgari ücretin toplam tutarı ancak 4,648 lirayı buluyor.

Geçen yıl (Korona salgını henüz yokken) Türkiye’deki asgari ücretli sayısı resmi ve kayıt dışı işçilerle birlikte 10 milyonu buluyordu. Ortalama ücret ise bunun çok üstünde değildi. Ülkedeki emekli sayısı 12 milyon civarındaydı ve bunun de neredeyse yarısı asgari ücretin çok altında bir ücret alıyordu (bu durum hala geçerli).

Bu nedenle TÜİK’in hanehalkı harcaması  bülteni işçi sınıfının üçte ikisine yakın bir kısmının gerçek durumunu yansıtmıyor. 5,000 lira aylık geliri olmayanlar ya açlık sınırında yaşıyorlar ve ciddi biçimde yetersiz beslenme sorunları yaşıyorlar. Ya da bu harcamaları karşılayabilmek için sürekli borçlanıyorlar.

Bir diğer olasılık ise aldıkları yoksulluk, hayırseverlik yardımlarıyla, köyden gelen gıda desteğiyle veya kayıt dışı faaliyetlerden sağladıkları düzensiz gelirlerle geçimleri sağlamakta olmaları.

Zorunlu tüketimin bankalara yapılan borçlarla ya da siyasal iktidara ve sermaye gruplarına siyasi olarak borçlu kalmak anlamına gelen hayırseverlik yardımlarıyla ya da kayıt dışı faaliyetlerden elde edilen gelirlerle yapılabilir duruma gelmesi, hem etik olarak sorgulanması gereken bir durum, hem de yurttaşlarımızın büyük bir kısmının ne hale geldiğinin bir göstergesi.

İnsanımız hızla mülksüzleşiyor, yoksullaşıyor, sırada açlık var

Korona salgını sonrasında asgari ücretli bir işe sahip olmanın dahi imkânsız hale geldiği, gerçek anlamda işsiz sayısının 10 milyonun üzerine çıktığı, 1 yıl daha uzatılacak olan ücretsiz izinli sayılma uygulamasıyla işçilerin günde sadece 39 lira ile geçinmeye mahkûm edildiği ve ülkedeki tarımsızlaştırma politikaları yüzünden köyden gelen gıda desteğinin de iyice azaldığı gerçeği dikkate alındığında emekçilerin nasıl bir yoksullaşma sürecinin içine girdiklerini görmemek mümkün değil.

İşin kötüsü siyasal iktidarın bu tabloyu tersine çevirmek gibi bir çabası ya da niyeti olmadığı gibi, Korona Salgını fırsat bilinerek bu tabloyu daha da derinleştirecek adımlar atılmaya devam ediyor.

İşsizlik, yoksulluk ve beraberinde gelebilecek açlık… Bunlar ne yükseltilen militarizmle körüklenen milliyetçilik, ne de Ayasofya’nın ibadete açılmasıyla körüklenen siyasal İslamcılık hamleleriyle üzerleri örtülemeyecek kadar büyük ve ekonomik oldukları kadar, sosyal ve siyasal sorunlar.

Radikal çözümler radikal tutumlar ve politikalar gerektirir

Bu sorunları ortadan kaldırabilecek radikal çözümler üretmemiz gerekiyor. Böyle radikal çözümlerinse, bu sorunları yaratanlarca, onların destekçileri konumundaki büyük sermayenin örgütlerince üretilemeyeceği açık.

Keza  çözümün, bu sorunları yaratan sisteme karşı çıkmaksızın, pansuman niteliğinde çözüm üreten sözde muhalefet partilerinden ya da iktidarın içinden çıkarak rol çalmaya niyetlenen yeni siyasal partilerden gelmeyeceği de açık.

Bu çözümler, nihayetinde sorunların en çok etkilediği kesimlerden, onun mağdurlarından ve bunların ekonomik ve politik örgütlerinden gelmek zorunda. Tarih bize bu gerçeği defalarca öğretti, öğretmeye de devam ediyor.

Dip notlar:

(1)   TÜİK, Hanehalkı Tüketim Harcaması, 2019 (16 Temmuz 2020).
(2)   Agb.
(3)   Agb.


25 Aralık 2016 Pazar

BÜYÜME VERİLERİ (Aralık 2016)

BÜYÜME VERİLERİ (Aralık 2016)

Mustafa Durmuş

Aralık 2016

Dün TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu)  bu yılın Temmuz- Ağustos- Eylül üç aylık dönemi olmak üzere üçüncü çeyreğe ait ekonomik büyüme verilerini açıkladı.

Bu veriler Avrupa Birliği Yönetmelikleri’ne (ESA) göre, yani yeni bir yönteme göre hesaplanmış. Bu yeni hesaplamada verilerin derlenme yöntemleri, yapılan tanımlar gibi birçok değişiklik söz konusu.  Statik olmayan bir ekonomide hesaplama yöntemlerinin gözden geçirilmesi ve uluslar arası standartlara uygun hale getirilmesi normal, hatta gerekli bir durum olarak değerlendirilebilir.

Mali Makyavelizm

Diğer yandan bu yeni yöntemde bir baz yılın seçilmesi çok önem kazanıyor. Zira bu baz yılın hangi yıl seçildiği büyüme sonuçlarını etkiliyor. Nitekim TÜİK  son 13 yıllık dönemin iktisadi olarak  en kötü yılı olan ve aynı zamanda da 2008 küresel kapitalist krizinin ertesi yılı olan 2009 yılını seçmiş. Zira bu yıl ki büyüme oranı yüzde (-)  4,7. Yani bundan sonrası her yıl büyüme artıya geçmiş. Dolayısıyla da ardındaki yıllar ve kuşkusuz 2016 yılı üçüncü çeyreği de olması gerekenden daha iyi çıkmış.

2009 yılının baz yıl seçilmesinin sonucunda 2011 yılından itibaren büyüme oranları bir anda yüzde 30 ila yüzde 50 arasında daha yüksek çıkmış.  Örneğin geçen yıl eski hesaplamaya göre yüzde 4 olarak açıklanan büyüme oranı yarı yarıya artırılmış ve yüzde 6,1’e çıkartılmış. Benzer bir biçimde de bu yılın ilk yarısında yüzde 3,9 büyüdüğü açıklanan ekonomi yüzde 4,5 oranında büyümüş.

Böylece bu yeni hesaplamanın sonucunda da, eski hesaba göre 9 bin doların biraz üzerinde hesaplanmış olan 2015 yılı kişi başı geliri yeni hesapla 11 bin doların üzerine çıkmış. Yani bizler geçen yıl bir önceki yıla göre kişi başına 2 bin dolar daha fazla zenginleşmişiz.

Burada yapılan işin adına literatürde “Mali Makyavelizm” deniliyor. Yani arzu edilen sonuca uygun olarak verileri seçmek, derlemek, uyarlamak ve hesaplama yapmak.  Tabi bu hesaplama değişikliğinin ve baz yıl seçiminin “15 Temmuz öncesinde ekonominin gayet iyi durumda olduğu” algısını güçlendirmeye yaradığının da altını çizmek gerekiyor.

Üçüncü çeyrekte sert düşüş

Olması gerekenden daha düşük çıksa da, bu hesaplama değişikliğine rağmen ekonominin üçüncü çeyrekte yüzde (- 1,8) küçülmüş olması son derece önemli. Bu durum,  içinden geçtiğimiz son üç ayda (dördüncü çeyrek) ekonominin daha da küçüleceğinin işareti olabileceği gibi, ikinci çeyrekte yüzde 4,5’lik büyüme dikkate alındığında gerçekte ekonomideki daralmanın yüzde 6,8 olduğunu da gösteriyor. Bu bağlamda da bu yıl büyümesi yıl ortalaması olarak yüzde 2’ye kadar düşebilir (nüfus artış hızı dikkate alındığında net bir büyümeden söz etmek zorlaşacaktır).

 Şeytan ayrıntıda gizli

Küçülmenin temel belirleyicilerine bakalım:Sırasıyla; özel tüketim harcamaları (C) yüzde (-) 3,2; yatırım harcamaları (I) yüzde (-) 0,6 ve ihracat (X) yüzde (-) 7 oranında azalmış.  Buna karşılık ithalat (M) yüzde 4,3 artmış. Ama asıl artış yüzde 23, 8 ile kamu harcamalarında (G) olmuş.

Bir başka anlatımla,  halk daha az tüketmiş, ihracat daha da azalmış, üretimin ve ihracatın vazgeçilmezi olan ithalat artmayı sürdürmüş,  ama asıl önemlisi uzun zamandır ilk kez kamu harcamaları neredeyse dörtte bir oranında (geçen yılın aynı çeyreğine göre) artmış. Yani ekonomi bu denli pompalanan kamu cari harcamalarına rağmen küçülmüş ya da kamu cari harcamalarındaki bu çarpıcı artış ekonominin daha da küçülmesini önlemiş.

Bu veriler, kısaca,  ülkenin yapısal bir sorunu olan cari açığın artmakta olduğunu, bunun da yabancı sermaye akımlarına olan bağımlılığı artıracağını,  böylece dövize olan ihtiyacın artacağını,, bunun kur ve faizin yükselmesine neden olabileceğini gösterdiği gibi, kamu harcaması artışının  yanı sıra üretim ve ithalat üzerinden alınan vergilerin yüzde 0,3 azalmış olması nedeniyle bütçe açığının daha da artacağını ortaya koyuyor.

Böylece “tasarruf açığı”, “cari açık” ve “bütçe açığı” olarak tanımlanan Üçlü Açık’ larla karşı karşıya olacağımız bir dönem başlıyor.

Sermaye birikimi inşaat ve ilgili sektörlerde

Bültenin ayrıntılarına bakıldığında gayri safi sermaye oluşumunun % 59’unun inşaat, buna karşılık % 35’inin makine ve teçhizatta olduğu görülüyor.  Böylece 2015’ten 2016’nın üçüncü çeyreğine inşaat sektöründeki yatırım miktarı yüzde 8,6 artarken, makine ve teçhizattaki artış yüzde sadece 1,4 ile sınırlı kalmış. Bu durum kuşkusuz devasa alt yapı ve üst yapı inşaatlarını ve Türkiye’nin küresel en büyük 250 inşaat şirketinden 42’sinin sahibi olduğu gerçeğini de açıklıyor.

Toplam yatırımların neredeyse üçte ikisinin yapıldığı, buna karşılık milli hasılanın % 8-9’u civarında bir kısmını ve istihdamın  % 7,5’in yaratabilen bu sektörün özelikle bu yılın üçüncü çeyreğinden itibaren bir daralmaya girdiği çok açık.  Öyle ki sektör bu yılın ikinci çeyreğinde yüzde 28,3’ten fazla büyürken,  üçüncü çeyrekteki büyüme hızı yüzde 8,4 ile sınırlı kalmış. Böylece bir süredir büyümenin motoru konumundaki bu sektördeki durgunluk ekonomik küçülmeyi de bundan sonraki olası gelişmeleri de ve faiz tartışmalarını da bir ölçüde açıklıyor.

Son olarak TÜİK verileri ücretli emekçilerin milli gelirden aldığı payın  (işgücüne yapılan ödemeler)  bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 36,5’den üçüncü çeyrekte yüzde 32’ye kadar gerilediğini, böylece gelir dağılımının giderek daha da adaletsiz bir hal aldığını gösteriyor.